Blog

  • TÜRKİYE’NİN EN POPÜLER 6 YÜRÜYÜŞ ROTASI

    Havaların ısınmasıyla birlikte doğayla olan buluşmalar da arttı; kızgın kumlardan serin sulara geçmeyi tercih edenler, otel tatili yerine karavan ya da kamp tatilini seçenler, kalabalıktan uzak yalnızca kuş sesleriyle uyanmayı isteyenler… Liste uzayıp giderken, gözümüz tatil ve sporu bir arada yapmayı tercih edenlere ilişti. Hem tatil yapayım hem de sporumu aksatmayayım diyenlerdenseniz bu yazımız tam size göre. Türkiye’nin en popüler doğa yürüyüşü rotalarını sizin için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Muğla Fethiye ile Antalya Konyaaltı arasında uzanan dünyanın en uzun yürüyüş parkurlarından biri olan Likya yolu, 509 kilometrelik bir parkur. Türkiye’nin ilk uzun yürüyüş rotası olan Likya, eski göç yollarından oluşur. Yolun üzerinde pek çok doğal güzellikle karşı karşıya gelinir: Türkiye’nin en geniş kumsallarından Patara Plajı, Gelidonya Feneri, Kelebekler Vadisi bunlardan yalnızca birkaçı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Karadeniz’in yemyeşil yaylalarında doğanın sesini duymak isteyenler için ideal yürüyüş rotalarından biri olan Kaçkar Dağları, yaklaşık 4 bin metre yüksekliğe uzanan bir parkur. Rize Çamlıhemşin’den başlayan rota; Başyayla, Haçivanak, Elevit, Tirovit, Palovit Yaylası gibi yerlerle devam ediyor ve Ardeşen’e kadar uzanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bolu Mudurnu’ya yakın olan Sülüklü Göl, 1200 metre yükseklikte bulunan doğal bir göldür. Yaklaşık 300 yıllık bir geçmişe sahip olduğu bilinen göle ulaşmak için küçük şelalelerin ve çayların yakınından geçmek gerekir ki bu bile başlı başına bir terapidir. Su sesleri eşliğinde doğa yürüyüşü yapmak isteyenler için ideal parkurlardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Çorum’da bulunan Hattuşa, Alacahöyük gibi binlerce yıllık kentleri birbirine bağlayan Hitit Yolu, alternatif güzergâhlarıyla birlikte 385 kilometreyi bulur. Yürüyüş yolunun yanı sıra 406 kilometrelik bir de bisiklet rotası bulunan Hitit Yolu, doğa tutkunları için oldukça heyecan verici rotalardan. Parkurlar 7 ila 15 km arasında değişebilirken, uzun parkurlar 23 km’yi bulabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yeşil ormanları, mis gibi doğası, özgünlüğünü koruyan köyleriyle Kaz Dağları, ideal yürüyüş rotalarından biri. Edremit’ten Sarıkız’a kadar uzanan 21 bin hektarlık alana yayılan Kaz Dağları, pek çok yürüyüş parkurunu içinde barındıran doğal bir yaşam alanı. Özellikle Yayla – Ayı Deresi ve Şahindere parkurları dikkat çeken yürüyüş yollarından birkaçı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Melendiz Çayı’nın yüzyıllarca aşındırarak oluşturduğu Ihlara Vadisi, ülkemizin doğal güzelliklerinden biridir. Yeşil vadinin içinde ortalama 1 saat süren bir parkur bulunur. Panoramik manzaranın görsel bir şölene dönüştürdüğü yürüyüş parkurları günübirlik pek çok rota sunar. Özellikle Soğanlı, Güvercin, Âşıklar, Kızılçukur gibi vadilerde keyifli yürüyüşler yapabilir ve doğayla buluşabilirsiniz.

  • KLASİKTEN MODERNE TÜRK ROMANLARI SEÇKİSİ

    Türk edebiyatı, köklü bir tarihe ve çeşitli dönemlere yayılan zengin bir mirasa sahiptir. Tarih boyunca Anadolu’dan Orta Asya’ya, Balkanlar’dan Orta Doğu’ya farklı medeniyetlerle ilişkilerimiz Türk edebiyatının gelişmesine katkı sağlamıştır. Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular gibi Türk hanedanlarının hüküm sürdüğü dönemlerde Türk edebiyatı önemli bir gelişim göstermiş ve özellikle destanlar, manzum hikâyeler ve koşuklar bu dönemde önemli bir yer tutmuştur. Cumhuriyet dönemiyle birlikte Türk edebiyatı daha da çeşitlenmiş, dili sadeleşmiş ve modernleşmiştir. Realizm, natüralizm ve sembolizm gibi akımlar etkisini gösterir. Yazımızda Türk edebiyatının ilk yazılı eserlerinden olan Dede Korkut Hikâyeleri’nden Türkiye’nin modernleşme sürecinin bir yansıması olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne değerli edebi eserleri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    14. ve 15. yüzyılda yazıya geçirildiği düşünülen Dede Korkut Hikayeleri, Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. “Dede Korkut Kitabı” veya “Kitâb-ı Dedem Korkut” adıyla bilinen eser, toplamda 12 hikâyeden oluşur. Hikâyeler, genellikle Oğuz Türklerinin kültürünü, inançlarını, kahramanlıklarını, mücadelelerini, aşklarını ve günlük yaşamlarını konu alır. Şiirsel bir anlatım ve zengin bir söz varlığına sahip olan hikâyeler sade ve anlaşılır bir dille yazılmıştır. Bu eserler, aynı zamanda Türk dilinin ve kültürünün tarihî gelişimini anlamak için önemli bir kaynak teşkil ettiğinden 2018 yılında UNESCO Dünya Somut Olmayan Kültür Mirası Temsili Listesi’ne kabul edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Roman, hikâye ve tiyatro eserleri kaleme alan Mehmet Rauf’un eseri Eylül, Türk edebiyat tarihinin ilk psikolojik romanı olması bakımından önemli bir yere sahiptir. 1901 yılında yayımlanan eser, olaylardan ziyade kahramanlarının ruh hâllerine dair çözümlemeler içerir. Yazıldığı dönem için oldukça cesur konuların işlendiği romanda evlilik, ihanet, aşk ve mutluluk gibi temalar doğrultusunda Süreyya, Suat ve Necip Bey’in hikâyesi anlatılır. İstanbul’un ilçesi Üsküdar’da geçen roman, dönemin toplumsal yapısını, insan ilişkilerini ele alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Atatürk’ün en sevdiği Türk romanlarından olan Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı ilk olarak gazetede bölümlere ayrılarak yayımlanmış, 1923’te de kitap olarak basılmıştır. Kitapta, varlıklı bir aileden gelen öğretmen Feride’nin Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşadığı zorlu mücadelesi anlatılır. Bu eser aynı zamanda kurtuluş mücadelesi veren bir ülkenin umut sembolü olmuş, sinema filmi, televizyon dizisi, tiyatro ve bale olarak da uyarlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Memduh Şevket Esendal’ın en önemli yapıtlarından biri olan Ayaşlı ile Kiracıları kitabı, Ankara’nın Ayaş semtinde geçer. 1934 yılında ilk basımı gerçekleşen eser, birbirinden farklı kiracıların yaşamlarını konu alan öykülerden oluşur. Farklı yaşam tarzına sahip insanların eğitimleri, dünya görüşleri, uğraşları gibi unsurlardan yola çıkarak, Türkiye’nin farklılıklara rağmen bir arada olabilme gücünü yalın ve akıcı bir dil ile anlatır. Bu yönüyle yapıt, cumhuriyetin kurucu ideolojisini yansıtan önemli eserler arasında yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İlk basımı 1956’da gerçekleşen Esir Şehrin İnsanları romanı, Kemal Tahir’in en ünlü eserlerinden biridir. Kitap, İstanbul’un işgal altındaki döneminin siyasi ve sosyal durumunu, işgal altındaki bir şehirde yaşamanın zorluklarını ve insanların bu koşullara uyum sağlama çabalarını detaylı bir şekilde ele alır. Kitabın ana karakteri olan Kamil Bey, varlıklı bir insandır. Çıktığı dünya gezisinden döndüğünde karşılaştığı işgal tablosu karşısında büyük bir şaşkınlık yaşar. Avrupa’ya gitme şansı olsa da ülkesinde kalmaya karar veren Kamil Bey ve çevresi üzerinden okuyuculara yalın bir dille aktarılan roman, Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Şiirlerinde kullandığı sembolist dil ile bilinen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sosyal sorunlara değindiği gerçekçi romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü, İstanbul’un değişen zamanına ve insan ilişkilerine odaklanır. Roman, İstanbul Üniversitesinde öğrenim gören bir grup genç ve onların etrafındaki karakterlerin hikâyesini anlatır. Ana karakterlerden biri olan Hayri İrdal, İstanbul’da bir saat tamiri enstitüsünde çalışmaktadır. Roman, Hayri’nin bu enstitüde geçirdiği zamanı ve çevresindeki karakterlerle olan ilişkilerini ele alırken, aynı zamanda İstanbul’un modernleşme sürecindeki değişimleri ve bu değişimlerin insanlar üzerindeki etkilerini inceler.

  • ISIRGAN OTUNUN ÖZELLİKLERİ VE LEZZETLİ TARİFLERİ

    Tarih boyunca tedavi için kullanılan, şifalı bir bitki olan, ısırgan otu, başta C vitamini olmak üzere pek çok vitamin, mineral, faydalı yağ asitleri ve antioksidan içermektedir. Temas ettiğinde ciltte yanma ve kızarıklık oluşturan bu bitkinin Latince adı “Urtica”dır ve yakmak anlamına gelmektedir. Bir savunma mekanizması olan bu yangı, kimi kaynaklara göre şifalanmamızı sağlar. Ana vatanı Akdeniz olan ısırgan otu, ülkemizde hemen hemen her bölgede yetişmektedir. Her ne kadar onlara temas etmekten kaçınsak da ısırgan otu ile yapılan çok lezzetli ve sağlıklı tarifler bulunmaktadır. Yazımızda ısırgan otunun morfolojik özelliklerini ve belki de ilk kez duyacağınız tariflerini okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Isırgan otunun tarihte ilk kez ne zaman kullanıldığı bilinmemekle beraber, Vikingler ısırgan otunun insana güç ve cesaret verdiğine inanmaktadır. M.Ö. 1. yüzyılda yaşayan Şair Ovidius “Ars Amatoria” adlı eserinde ısırgan otunun faydalarından bahsetmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Son dönemlerde sağlığa faydaları bilimsel olarak da ispatlanan ısırgan otunun dokunduğumuzda canımızı yakan sıvısı esasen bu bitkinin değerli öz suyudur. Yoğun C vitamini içermesinin yanı sıra, ısırgan otunda A ve B vitaminleri de vardır. Kalsiyum ve pek çok mineral ile tuzun da bulunduğu ısırgan otunda demir, magnezyum ve kalsiyum bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İdrar söktürücü, güçlendirici, anti-alerjen, kan temizleyici ve iltihap giderici özellikleri bulunan ısırgan otunun sapı, yere yakın bölümünden kesilerek; eklem deformasyonu, romatizma, siyatik, kol ve bacaklardaki sinir iltihaplarına karşı doğrudan ağrılı bölgelere sürülerek de kullanılmaktadır. Ancak alerjik durumlara sebep olmaması için ısırgan otunu kullanmadan önce bir doktora danışmak gerekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Böbrek ve safra kesesi sağlığını koruma, inflamasyonu azaltma, kas kütlesini arttırma, hormonal aktiviteyi düzenleme, diyabeti önleme, kan basıncını düşürme, hemoroitleri yatıştırma ve solunum koşullarını iyileştirme gücüne sahip olan ısırgan otunun en önemli sağlık yararları arasında detoks etkisi, metabolik verimi arttırma, bağışıklık sistemini güçlendirme, kan dolaşımını düzenleme, enerji seviyelerini iyileştirme ve cilt bakımına yardımcı olma etkileri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Isırgan otunun özelliklerinden yararlanmak için bitkinin yaprak, kök, çiçek ve tohumları kullanılmaktadır. Yaprakları çiçek açma zamanında nisan ile haziran aylarında saplarından sıyrılarak toplanmaktadır. Gölgede ve havadar ortamda kurutulduktan sonra ince kıyılarak çay formu yapıldığı gibi, taze ısırgan otlarından çeşitli yöntemlerle faydalanılabilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Faydaları saymakla bitmeyen ısırgan otu ile yapabileceğiniz Karadeniz yöresine ait ısırgan otu çorbası için gerekli malzemeler: Yarım kilogram ısırgan otu, bir buçuk bardağı mısır unu, üç yemek kaşığı tereyağı, bir tatlı kaşığı nane, isteğe göre dört-beş diş sarımsak ve tuz. Ellerinize, ısırgan otunun yakmaması için, lateks eldiven geçirebilirsiniz. İyice temizlenen ve kaba saplarından ayrılan ısırganları derin bir tencerede üzeri geçecek kadar su ekleyerek haşlayın. Haşlanan ısırganları süzün ancak suyu çorbada kullanılacağı için suyunu dökmeyin. Dilerseniz kevgirden geçirerek, dilerseniz blender ile haşlanan ısırganları püre kıvamı alana kadar işlemden geçirin. Ardından haşladığınız suya ekleyin ve tekrar kaynatın. Çırpıcı bir telle karıştırdığınız çorbaya mısır ununu yavaş yavaş ekleyin ve topaklanmaması için bolca karıştırın. Yoğun bir kıvam aldığında dövülmüş sarımsakları, tuzu ve naneyi ekleyin. Son olarak bir tavada erittiğiniz tereyağını da kaynayan çorbaya katın ve birkaç dakika daha kaynattıktan sonra altını kapatın. Isırgan çorbası zahmetli gözükse de oldukça basit.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Isırgan otlu bir diğer tarif ise çocuklarınıza da keyifle yedirebileceğiniz ısırgan otlu yufka böreği… Tarifi: Bir demet ısırgan otu, iki yemek kaşığı zeytinyağı, ince kıyılmış bir kuru soğan, bir çay kaşığı tuz, yarımşar çay kaşığı karabiber ve kırmızıbiber, 200 gr lor ya da dilerseniz damak tadınıza uygun farklı peynirleri bir arada kullanabilirsiniz. Üç adet yufka ve bir tatlı kaşığı tereyağı yeterli olacaktır. Fırına koymadan önce böreğin üzerine sürmek için: Bir yemek kaşığı eritilmiş tereyağı, iki yemek kaşığı zeytinyağı, dört yemek kaşığı yoğurt ve bir adet yumurta. İyice temizlenen ve suyu süzülen ısırgan otlarını ince doğrayın. Derin bir tavada zeytinyağı ile soğanları pembeleşinceye kadar kavurun ardından üzerine ısırgan otunu ekleyin. Otlar yumuşayıncaya kadar kavurun ve altını kapattıktan sonra üzerine baharatları ve peyniri ekleyin. Fırın kabına tereyağını sürün ve ortadan ikiye kestiğiniz yufkaların içine iç harç malzemelerini ekleyerek gevşek olacak şekilde rulo yapın. Fırın kabına dizdiğiniz yufkaların üzerine son olarak sos malzemelerini eşit olacak şekilde sürün ve 180 derece ısıtılmış fırında 30-35 dakika kontrollü bir şekilde üzeri kızarana kadar pişirin.

  • 3 MALZEMELİ TATLI TARİFLERİ

    Bazen canımız uzun uzun mutfakta vakit geçirmek isterken, bazen bir yumurta kıracak gücü kendimizde bulamayız. İşte bu gibi durumlarda elimiz hemen kolay ve mümkünse az malzemeli tariflere gider. Evinizdeki malzemeleri değerlendirerek pratik tarifler yapmak istiyorsanız bu yazımız tam size göre. Yalnızca 3 malzemeyle hazırlanan, yapımı kolay tarifleri sizin için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Pudra şekeri, un ve sıvıyağ ile şahane bir kurabiye hazırlamaya ne dersiniz? Yoğurma kabında malzemeleri iyice karıştırın. Kıvam almaya başlayınca hamura biraz daha un ilave edin. Hamurdan küçük parçalar koparın ve elinizde yuvarlayıp fırın tepsine dizin. Yaklaşık 15 dakika fırında pişirdikten sonra nefis kokulu kurabiyeleriniz hazır olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kakaolu puding, süt ve pötibör bisküvi ile pratik bir mozaik pasta yapabilirsiniz. Puding ve sütü bir tencerede karıştırın, koyulaşana kadar pişirin. Piştikten sonra pötibör bisküvilerin üzerine dökün. Pötibörlerin her bir katına bu işlemi uygulayın. Sonra buzluğa kaldırın ve en az 2 saat dinlenmeye bırakın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Saray helvası için ihtiyacımız olan 3 malzeme; un, tereyağı ve pudra şekeridir. Unu kavurduktan sonra ocağın altını kapatın ve eritilmiş tereyağını ilave edin. Pudra şekerini ekledikten sonra ocağın altını yeniden kısık ateşte açın. Bir süre sonra kıvam aldığında içine pişirme kâğıdı yerleştirdiğiniz borcama karışımı dökün. Kaşıkla üzerini bastırın ve düzleşmesini sağlayın. Bıçakla dilediğiniz gibi dilimleyin. Eğer sade saray helvası tercih etmiyorsanız üzerine benmari usulü eritilmiş çikolata ya da toz fıstık da serpebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yapımı meşakkatli gibi dursa da aslında üç malzeme ile şambali tatlısı da yapabilirsiniz. Bunun için yoğurt, irmik ve toz şekere ihtiyacınız olacaktır. Yoğurdu bir karıştırma kabına alın ve üzerine irmik ve şekeri ilave edin. Borcamı yağladıktan sonra karışımı dökün. Eğer kabarık bir şambali tatlısı istiyorsanız karışıma kabartma tozu da atabilirsiniz. Karışımı borcama döktükten sonra üzerini kapatın ve yaklaşık 1 saat kadar buzdolabında dinlendirin. Dinlendikten sonra bıçak ile kesin, isterseniz kestiğiniz dilimlerin üzerine toz fıstık da serpebilirsiniz. Su ve şekeri karıştırdıktan sonra elde ettiğiniz şerbeti de tatlının üzerine dökün. 5-6 saat dolapta dinlendikten sonra şahane tatlınız hazır!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çikolatalı parfe için ihtiyacımız olan malzemeler; krem şanti, süt ve çikolata.  Süt ve krem şantiyi iyice karıştırın ve dolaba kaldırın. Çikolataları parçalayın, benmari usulü eritin ve soğumuş olan krem şantinin üzerine ekleyip karıştırın. Bir kalıba harcı dökün ve üzerini sarıp 1 gece dinlendirin. Ertesi gün kalıptan dikkatlice çıkarın ve servis edin.

  • GELECEĞİN ŞEHİRLERİ İÇİN YEŞİL MİMARİ

    Yeşil mimari, çevresel sürdürülebilirliği ve enerji verimliliğini ön planda tutan bir tasarım ve inşaat yaklaşımıdır. Bu mimari yaklaşım, binaların ve yapıların doğaya en az zarar verecek şekilde tasarlanmasını ve inşa edilmesini amaçlar. Geleceğin inşaat sektöründe önemli bir rol oynayacak olan bu mimari projeler hem çevreye olan etkileri minimize etmek hem de insanların yaşam kalitesini artırmak için büyük bir potansiyele sahip. Yeşil mimarinin ne olduğunu ve temel prensiplerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yeşil mimari, enerji verimliliği, su tasarrufu, iç mekân hava kalitesinin iyileştirilmesi, sürdürülebilir malzeme kullanımı ve atık yönetimini içerir. Çevre dostu yapı malzemeleri ve inşaat uygulamaları kullanılarak havayı, suyu, toprağı korumayı ve çevre üzerindeki etkileri en aza indirgemeyi amaçlar; emisyon, kirlilik, atık düzeylerinin de en düşük seviyede olmasına çalışılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yeşil mimari kavramı, 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle 1960’lar ve 1970’lerde çevre hareketlerinin yükselmesiyle birlikte popülerlik kazanmaya başlamıştır. Yerel iklim ve doğal kaynakları göz önünde bulunduran geleneksel mimari tasarım anlayışına 1990’lı yıllarda yeşil binalar için sertifikasyon sistemleri ve standartlar getirilmeye başlanmış, bu da yeşil mimarinin daha geniş alanlarda uygulanmasını sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yeşil binalarda kullanılacak enerjinin doğal yollarla sağlanması ve atıkların geri dönüştürülmesi önemli hususlar arasında yer alır. Güneş ışığını, doğal havalandırmayı ve ısı yalıtımını maksimum düzeyde kullanarak enerji tüketimini azaltmayı hedefler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bitkilerle kaplı çatılar ve duvarlar ısı yalıtımı sağlar, yağmur suyunu emer ve şehir ısısını azaltır. Bu mimaride yenilenebilir, geri dönüştürülmüş veya düşük enerjili üretim süreçlerine sahip malzemeler kullanılır. Ahşap, bambu, geri dönüştürülmüş metal ve cam, bu tür malzemelere örnektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Güneş panelleri, rüzgâr türbinleri ve jeotermal enerji sistemleri gibi yenilenebilir enerji kaynakları kullanılarak enerji ihtiyacı karşılanır. LED aydınlatma, enerji tasarruflu HVAC (ısıtma, havalandırma ve klima) sistemleri ve enerji yönetim sistemleri kullanılarak enerji tüketimi en aza indirgenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Su tasarruflu musluklar, duş başlıkları ve tuvaletler kullanılarak su tüketimi azaltılır. Çatılardan toplanan yağmur suyu, sulama ve tuvalet rezervuarları gibi ikincil su ihtiyaçları için kullanılır. Kullanılmış suyun (örneğin duş suyu) arıtılarak tekrar kullanılması sağlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İki yüksek binadan oluşan ve dış cephesindeki yoğun bitki örtüsü ile dikkat çeken Milano’daki Bosco Verticale, yağmur suyu toplama ve tamamen sürdürülebilir malzemelerle inşa edilmiş bir yapıdır ve yeşil bina tasarımına verilebilecek en güzel örneklerden biridir. 2017’de ülkemizde de “Binalar ile Yerleşmeler İçin Yeşil Sertifika Yönetmeliği” Resmî Gazete’de yayımlanmış ve ülkemizdeki sınırları çizilmiştir. Ülkemizde de yeşil mimari standartlarıyla inşa edilen; atık yönetimi, enerji verimliliği, su tasarrufu ve sürdürülebilir malzeme kullanımı ile ön plana çıkan pek çok proje bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Bina yapımının değerlendirilmesi için pek çok ülke kendi sürdürülebilirlik gereksinimlerini ve iklim koşullarını göz önüne alarak yeşil bina standartları ve değerlendirme araçları geliştirmiştir. Bu derecelendirme sistemlerinde binalar, çeşitli kriterler üzerinden puanlandırılır ve ona göre sertifikalandırılır.

  • KARPUZ HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER

    Bugüne kadar sıkça tükettiğimiz kırmızı karpuzun farklı renklerde de yetiştirildiğini, dünyada 1200’den fazla çeşide sahip olduğunu ya da bilinen en büyük karpuzun tam 159 kg ağırlığında olduğunu biliyor muydunuz? Sevilen yaz lezzetlerinden biri olan karpuz hakkında ilgi çekici bilgileri sizin için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • HANGİ ÇÖP NEREYE ATILMALI?

    HANGİ ÇÖP NEREYE ATILMALI?

    Artık hepimiz suyun, toprağın, bitkilerin, hayvanların ve biz insanların sağlığı için çıkardığımız çöp oranını minimuma indirmemiz, hiç değilse çöplerimizi ayrıştırarak geri dönüştürülmesine destek vermemiz gerektiğini biliyoruz. Fakat çöp ayrıştırma konusu kimi zaman kafaları karıştırıyor ve elimizdeki çöpü karşımızdaki renkli kutulardan hangisine atacağımızı bilemeyebiliyoruz. Bunun için özet bir çöp ayrıştırma rehberi hazırladık. Diğer taraftan bu renkli kutuları evinizde, apartmanınızda, ofisinizde bulundurarak daha özenli bir davranış şekline geçmek isterseniz de bağlı bulunduğunuz belediyeyi veya bazı özel kurumları arayarak temin edebilir, vakti geldiğinde çöpünüzün geri dönüşüm tesislerine gitmek üzere alınmasını sağlayabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    çöp ayrıştırma

    Geri dönüşüm sisteminin verimli çalışabilmesi için dönüşümü olmayan çöplerin hangileri olduğunu bilmeli, onları geri dönüşüm kutularına değil siyah renkli çöp kutularına atmalıyız. Geri dönüştürülemeyen çöpler arasında kırılmış porselen ve seramik, bebek bezi, ıslak mendil, plastik ev eşyası, oyuncak, ayakkabı, çanta, tekstil ürünleri, kirli kâğıtlar yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    çöp ayrıştırma

    Plastik çöplerin kutu rengi sarıdır. Sarı çöp kutularına atabileceklerimiz arasında plastik şişe, plastik temizlik şişesi, yoğurt kabı gibi plastik kutular, plastik kapaklar, plastik çiçek saksıları, plastik torbalar bulunur. Ayakkabı, oyuncak, cam ya da tekstil ürünleri bu kutulara atılmamalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    çöp ayrıştırma

    Kâğıt ve kartonaj çöplerin yeri mavi kutulardır. Gazete, dergi, katalog, karton yumurta kutusu, kâğıt torbalar bu kutulara atılmalıdır. En çok karışıklık yaşanan çöp türlerinden biridir. Örneğin kâğıt havlu, tek kullanımlık kâğıt bardak, artık duvar kâğıdı, süt veya meyve suyu kutuları bu türde çöpler sanılır oysa içlerinden bir kısmının geri dönüşümü yoktur, bir kısmının yeri de karışık maddelerden oluşan çöp kutularıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    çöp ayrıştırma

    Cam şişe, cam kavanoz, su bardağının yeri yeşil kutulardır. Bazı cam konteynerleri ise renklere göre bölümlere ayrılır, bu da camı beyaz, yeşil, kahverengi şeklinde rengine göre ayrıştırmamız içindir. Porselen ve seramik ürünler cam kutularına atılmamalıdır. Eğer cam şişeler depozitolu ise çöpe atılmamalı ve alınan mağazaya verilmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    çöp ayrıştırma

    Sebze ve meyve artığı, yumurta kabuğu, çiçek veya bitki parçaları, çay poşeti ve kahve filtresi organik çöp alanına girer ve kutu rengi kahverengidir.Organik çöpleri ilgili yere atmak önemlidir ama daha önemlisi mümkün olduğunca çöp çıkarmamaya gayret etmektir. Bu tür çöplerden saksı veya bahçede bitki topraklarına karıştırarak verim elde edilebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    çöp ayrıştırma

    Bu çöpleri doğaya ve sağlığa vereceği zararlardan dolayı herhangi bir çöp kutusuna atmamak, bağlı olunan belediyeden bilgi alarak değerlendirmek gerekir. Pil, floresan tüpü, zirai ilaç, boya veya yapıştırıcı kabı gibi atıklar bu türden çöplerdir. İlaç atıkları da özellikli çöplerdir ve eczanelerde bulundurulan tıbbi atık kutularına bırakılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kızartma yağları kesinlikle lavaboya dökülmemelidir. Bu atıklar hem kanalizasyon sistemini bozuyor hem içme sularını kirletiyor hem de denizlere, göllere karıştığında suda yaşayan canlılara büyük zarar veriyorlar. Yağ atıklarını bir şişede biriktirerek 5 litreye ulaştığında 444 28 45 numaralı telefonu arayabilir, görevli kişilerle randevulaşarak atığınızı teslim edebilirsiniz.

  • MODERN TIBBIN TEMEL TAŞI: KAN NAKLİNİN KISA TARİHİ

    Tıp dilinde “kan transfüzyonu” olarak adlandırılan kan nakli sayesinde günümüzde milyonlarca insan sağlığına kavuşmakta. Yazımızda ilk denemeleri 15. yüzyıl itibarıyla başlayan kan naklinin kısa tarihini okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bilinen ilk kan transfüzyonu 1492 yılında Katolik Kilisesi’nin lideri Papa VIII. Innocent’e yapılır ancak başarılı olmaz. Yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle tedavi için o döneme göre öncü sayılabilecek çeşitli yöntemler denenir, üç gençten alınan kan Papa’ya verilir. Ancak hem Papa hem de kan veren üç genç hayatını kaybeder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İngiliz hekim ve fizyolojinin öncülerinden Richard Lower, 1666 yılında köpekler arasında ilk başarılı kan naklini gerçekleştiren isim olur. Kalp ve akciğerler üzerine çalışmalarıyla tanınan Lower, insanlar arasındaki kan transfüzyonlarına yönelik deneyler gerçekleştirir ancak bu denemeler sınırlı başarı elde eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fransız hekim Jean-Baptiste Denis, 1667 yılında insanlara hayvan kanı nakletme denemelerini başlatır ve tarihteki ilk başarılı insan kan transfüzyonu denemesini gerçekleştirir. Hasta bir çocuğa, koyun kanı nakleder ve çocuk bir süreliğine hayatta kalmayı başarır. Ancak daha sonraki nakiller yan etkilere yol açar ve sonuçlar genellikle olumsuz olur. Denis’in çalışmaları o dönemde oldukça tartışılır, sonrasında da Fransa’da hayvan kanının insanlara nakledilmesi yasaklanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılın başlarında, İngiliz cerrah James Blundell, İngiltere’de insandan insana ilk başarılı kan naklini gerçekleştiren isim olur. 1818 yılında doğum sonrası kanama geçiren bir anneye, hastanın eşinden aldığı kanı transfüze eder. Blundell’ın bu alandaki çalışmaları, özellikle doğum sonrası kanama gibi durumlarda kan naklinin önemini ortaya koyar. Ayrıca hemşirelik eğitiminin geliştirilmesine de katkıda bulunmuştur. Klinik çalışmalarının yanı sıra bilimsel makaleler ve deneysel çalışmalarıyla tıp alanına önemli katkılar sağlar, hem pratik hem de teorik olarak tıp biliminin ilerlemesinde büyük rol oynar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1901 yılında Avusturyalı bilim insanı Karl Landsteiner, A, B ve O kan gruplarını keşfeder. Bu keşif, kan transfüzyonlarının güvenli bir şekilde yapılmasını mümkün kılarak modern tıpta çığır açmıştır. Transfüzyonun miladı niteliğindeki bu çalışmalar, kan nakillerinde uyuşmazlıkların önlenmesinde kritik öneme sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1900’ler artık kan ve dolaşım sistemiyle ilgili önemli bilgilerin keşfedildiği yıllar olur. I. Dünya Savaşı döneminde ABD’de askerî hekim olarak çalışan Oswald Hope Robertson, kanın uzun süre saklanabilmesini sağlayan pıhtı önleyici sistemi keşfeder. İlerleyen yıllarda Belçikalı hekim Albert Hustin ise ilk kez doğrudan olmayan kan naklini gerçekleştirir. Yani bu, kanın doğru koşullarda muhafaza edilerek daha sonra kullanılabilmesi anlamına gelir. Bu çalışmalar I. Dünya Savaşı’nda oynadığı kilit rol ile birçok askerin hayatını kurtarır. 1921 yılında ilk kan bankası kurulur, 1935 yılında Roma’da ilk kan transfüzyonu kongresi düzenlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kan gruplarını keşfeden Karl Landsteiner, çalışma arkadaşı Amerikalı biyolog ve doktor Alexander Solomon Wiener ile 1940 yılında Rh faktörünü keşfeder. Bu keşif, kan nakillerinde ve gebeliklerde kan uyuşmazlıklarının anlaşılması açısından önemlidir. Modern tıpta, kan komponentlerinin (kırmızı kan hücreleri, plazma, trombositler) ayrı ayrı kullanılması yaygınlaşır. Bu, spesifik ihtiyaçlara yönelik tedaviyi daha etkili hâle getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde kan transfüzyonu ile ilgili ilk çalışmalar 1921 yılı itibarıyla Prof. Dr. Burhanettin Toker tarafından başlatılır. Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde 1938 yılında ilk transfüzyon gerçekleştirilir. 1940-1945 yılları arasında ülkemiz üniversiteleri ile bazı devlet hastanelerinde kan üniteleri kurulur, doktorlarımız kan transfüzyonu konusunda eğitim almaları için 1954 yılında İngiltere ve ABD’ye gönderilir. 1957 yılında Ankara ve İstanbul’da ilk modern kan merkezleri açılarak kan bankacılığı alanında hizmet verilmeye başlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde kan nakli, ileri teknoloji ve güvenlik protokolleri sayesinde oldukça güvenli ve etkili bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Kan bankacılığı sistemlerinin gelişimi, kanın doğru koşullarda saklanmasını ve gerektiğinde hızlı bir şekilde temin edilmesini sağlamaktadır. Kan bağışçıları ve alıcı arasında yapılan uyumluluk testleri, nakil işleminin güvenliğini artırmakta ve yan etki riskini en aza indirgemektedir. Sonuç olarak, kan nakli tıbbın en büyük başarılarından biri olarak insan hayatının korunmasında ve iyileştirilmesinde kritik bir rol oynamaktadır.

  • FOTOĞRAFLARA KAYDEDİLMİŞ ALACA KARANLIK MANZARALARI

    FOTOĞRAFLARA KAYDEDİLMİŞ ALACA KARANLIK MANZARALARI

    Alaca karanlık tamlamasının sözlükteki karşılığı şöyle: “Güneş doğmadan önceki veya battıktan hemen sonraki aydınlık, yarı karanlık.” Başka bir ifadeyle gün doğumu ve gün batımı vakitleri… Bu güzel zaman dilimlerini fotoğraflar eşliğinde ekranınıza taşıyoruz. Size tavsiyemiz günün hangi vaktinde olursanız olun güzel bir manzaranın tadını çıkarmayı ihmal etmemeniz…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Alaca karanlık manzaraları yaşama daha bir tutkuyla bağlar insanı…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bu vakitler, şairler daha çok şiir yazsın diyedir sanki!” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Manzaraya karşı yazılsın ya da yazılmasın çok şiirde adı geçer.” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Örneğin Ümit Yaşar’a göre gün batımı, “Yaklaşan ayak sesleridir akşamın”.” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliçten/ Vapur düdükleri ötmededir,” Edip Cansever’e göre.” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Orhan Veli, “Gün doğuyor şehrin üzerine/ Mavi bir ışıkla ağararak,” diye yer verir.” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Can Yücel içinse, “Vakti gelince gitmenin adıdır gün batımı/ ömürden, gönülden, günden”.” title_font_size=”13″]
  • Dilimizde Damağımızda Tuz

    Dilimizde Damağımızda Tuz

    Eski toplumlar et/balığı konserve şeklinde tuz sayesinde saklayabilmiş… Tarihte ünlenen pek çok şehir tuz ticareti sayesinde şehirleşmiş. Ve hatta Roma’da kimi yerlerde tuz bir ödeme şekliymiş. 21’inci yüzyıla geldik o hâlâ insanlığın beyaz altını! Denizlerden, göllerden, kayalardan çıkıp damağımızda yer etmiş de dilimizden geri mi kalmış? Hayır. Bakın tuz, hayat içinde derdimizi anlatmaya nasıl derman olmuş…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#1″ title_font_size=”13″]

    Bir iş veya görevde az da olsa emeği geçmiş olmak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#2″ title_font_size=”13″]

    Bir şeyin hoşa gitmesi, onun birtakım nitelikler taşımasına ve bu niteliklerin de gerektiği oranda bulunmasına bağlıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#3″ title_font_size=”13″]

    Onarılmayacak biçimde kırmak, paramparça etmek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#4″ title_font_size=”13″]

    Üzüntüyü, kusuru artıracak durum yaratmak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#5 ” title_font_size=”13″]

    Birine, düşüncesinde aldandığını ve aklının bir şeye ermediğini ya da abarttığını anlatmak için söylenen bir söz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#6″ title_font_size=”13″]

    Eski zevki kalmamak, yavanlaşmak, tatsızlaşmak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#7″ title_font_size=”13″]

    Bir işten zarar görmemek, kazancı yolunda olmak.