Blog

  • ESRARENGİZ TAPINAK: ANGKOR WAT

    Kamboçya’nın Siem Reap şehrinin birkaç km kuzeyindeki ormanların içine gizlenmiş esrarengiz bir yapı olan Angkor Wat, 50’den fazla ibadet alanını bünyesinde barındıran bir tapınaktır. İçinde bulunduğu ormanın insanı etkisi altına alan atmosferi, Angkor Wat’a bambaşka bir soluk katar ki bu da tapınağı “esrarengiz” kılan etkenlerden biridir. Khmer Kralı II. Suryavarman tarafından 1113-1150 yıllarında inşa edilen ve Khmer Krallığı’nın başkenti ve gücünün simgesi olan Angkor Wat, 400 dönümden fazla alanıyla dünyanın en büyük tapınaklarından biridir. Bu yazımızda ilgi çeken detaylarıyla Angkor Wat hakkında kısa bilgiler listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Adını Khmer dilindeki Angkor (şehir)  ve Wat (tapınak)kelimelerinden alan Angkor Wat, Khmer İmparatorluğu’nun dinsel eserlerle dolu bir yapısıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bir mühendislik harikası olarak tanımlanabilen Angkor Wat, Khmer halkının yontma işçiliği ve inşa sanatının izlerini taşır. Tonlarca ağırlığa sahip olan tapınak, yapay bir gölün içinde, kum taşı bir zemin üzerine kuruludur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Mimari açıdan diğer dini yapılara benzemeyen ve dokusuyla, atmosferiyle benzerlerinden ayrışan Angkor Wat, 13. yüzyılda Hindu tapınağından Budist tapınağına dönüştürüldü. Tapınak, eşsiz mimarisi, dönemin çok ilerisinde uygulanan mühendislik teknikleri ve sanatsal açılardan, Mısır Piramitleri ve Tac Mahal gibi eserlerle aynı kategoride anılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dev tapınakta kemerler, lotus çiçeğini andıran kuleler, asma katlar, çıkıntılar, büyük teraslar vardır. İçerisinde aynı zamanda pek çok tapınak bulunan Angkor Wat’da en dikkat çekenlerden birkaçı şunlardır; Angkor Tapınağı, Bayon Tapınağı, Ta Prohm Tapınağı, Preah Khan Tapınağı, Neak Pean Tapınağı, East Mebon Tapınağı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Büyüleyici atmosferiyle ziyaretçilerine unutulmaz bir deneyim sunan Angkor Wat aynı zamanda dünyanın en etkileyici komplekslerinden biri olarak 1992 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır.

  • BAŞKENTLER SERİSİ: YENİ DELHİ

    Hindistan; görkemli sarayları, etkileyici yapıları, büyüleyici doğal güzellikleri, ünlü Bollywood filmleri ile meditasyon ve yoga kampüsleriyle ün salan dünyanın en renkli ülkesi. Sokaklarında her an vahşi hayvanların dolaştığı ve her yıl milyonlarca gezginin ziyaret ettiği zamansız bir ülke olan Hindistan’ın başkenti Delhi; eski ve yeni olarak iki farklı merkezden oluşuyor. Eski Delhi, Babürler tarafından kurulan şehrin tarihi merkezi olurken, Yeni Delhi ise İngilizler tarafından kurulan yeni bir bölge. Eski Delhi 12-19. yüzyıllar arasında Müslümanların hâkim olduğu dönemde devlet merkezi oldu. 1200’lerde Babürler tarafından ele geçirilerek, 1649-1857 yılları arasında da Babürler’e başkentlik yaptı. Sonraları Afgan egemenliğine geçen ve bu dönemde pek çok cami, medrese, kale ve anıtsal yapı inşa edilen Eski Delhi, tarihi bir merkez olurken; 1911’de İngilizler tarafından inşa edilen Yeni Delhi modern bir atmosfere sahip. Günümüzde bürokratlar Yeni Delhi’de yaşadığı için Hindistan’ın en şık bölgesi olduğunu söyleyebiliriz. İngilizler, başkenti Kalkuta’dan Delhi’ye taşımaya karar verdiklerinde İngiliz Mimar Edwin Lutyens ve Herbert Baker’ı İngiltere’nin kudretini yansıtacak bir başkent yapmakla görevlendirdi. Bu nedenle Yeni Delhi, Lutyens’ Delhi olarak da geçiyor. Şehrin eski ya da yeni olsun her noktası görülmeye değer. Yazımızda Delhi’nin en etkileyici ve en çok ilgi gören mekânlarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kızıl Kale, 1639’da Babür İmparatoru Şah Cihan tarafından Ahmed Üstad Lahori’ye inşa ettirilmiş, mimari açıdan etkileyici bir yapı. Zamanında Babür hanedanı imparatorlarının ikametgâhı için kullanılan ana yerlerden biri olan Kızıl Kale, günümüzde farklı müzelere ev sahipliği yapıyor. Kızıl Kale’nin önemli olmasının bir diğer nedeni 1947’de ülke, Hindistan bayrağı bu kaleye dikerek bağımsızlığını ilan etmiştir. 2007’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklenen sarayın bir diğer önemi, devasa kalenin duvarlarındaki kırmızı kum taşından kaynaklanıyor. Red Fort olarak da anılan kalenin özel odaları, “Nahr-i-Behisht” olarak bilinen, bir su kanalıyla birbirine bağlı köşklerden oluşuyor. Sarayın planlanması İslam mimarisine dayansa da özel köşkler Pers ve Timurlu mimarisinin sentezini yansıtıyor. Kızıl Kale, Eski Delhi bölgesinde yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1. Dünya Savaşı’nda Fransa, İran, Doğu Afrika, Gelibolu ve başka ülkelerde ölen İngiliz Hint ordusundaki 84 bin askerinin anısına dikilen anıtsal yapı, 42 metre yüksekliğe sahip. Roma’daki Konstantin Kemeri’nden esintiler taşıyan yapının sütunlarında savaşlarda ölen 13.300 askerin ismi yazılıdır. Her sene resmî bayramda ülkenin yönetimi saygılarını sunmak için tarihi kapıyı ziyaret eder, ardından geçit töreni ve gösteriler başlar. Sir Edwin Lutyens tarafından tasarlanan kapının dünyadaki diğer benzerleri ise Paris’teki Zafer Takı ile Mumbai’deki Hindistan Geçidi’dir. Hindistan Kapısı, Yeni Delhi’nin ikonik mekânlarından biri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yeni Delhi’deki ruhani ve kültürel bir Hindu tapınağı merkezi olan Akshardham Tapınağı, binlerce yıllık geleneksel ve modern Hindu kültürünü, maneviyatını ve mimarisini sergiliyor. 2005’te törenle açılan tapınak, Hindistan’daki en büyük Hindu tapınağı ve tıpkı Kızıl Kale’de olduğu gibi kırmızı kum taşından oyularak yapıldı. 8 bin kişinin inşasında gönüllü olarak çalıştığı 43 metre yüksekliğe sahip tapınağın kapısı herkese açık olsa da içeriye telefon ve fotoğraf makinesi gibi elektronik cihazlarla girmek yasak. Dokuz kubbeyi 234 sütunun desteklediği yapıda, panteonlarına ait 20 bin kadar rölyef eser sergileniyor. Tapınağın tam merkezinde üç metre yüksekliğinde Hint Tanrısı Krishna’nın tezahürü olduğuna inandıkları altından yapılmış dev Swaminarayan heykeli bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    108 basamaklı, 60 metre uzunluğu ve 15 metre genişliği olan tarihi merdivenin 14. yüzyılda kesin olmamakla birlikte Kral Agrasen tarafından inşa edildiği düşünülüyor. Eski çağlarda su tapınağı olarak kullanılan yapının etkileyici bir panoramik manzarası bulunuyor. Üç seviyeden oluşan yapı; her katındaki nişli kubbe kemerler ve batısında bulunan küçük cami ile İslam mimarisinden izler taşıyor. Bollywood filmlerinde de sıkça karşımıza çıkan mekânı, Aamir Khan’ın PK ve Salman Khan’ın Sultan filmlerinde de görmek mümkün. Agrasen ki Baoli, Eski Delhi’de yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Delhi’nin güneyinde merkezi bir konuma sahip olan Hauz Khas, 13. yüzyıldan kalma Delhi Sultanlığı’ndan izler taşıyan, turistlerin uğrak yeri şirin ve lüks bir köydür. Hauz Khas’ta bir kraliyet su deposu, İslami bir ilahiyat okulu, eski bir cami, Firuz Şah Tuğluk’un mezarı ve köşkler bulunmaktadır. Hindistan’ın çok kültürlü geçmişinin özünü yansıtan Hauz Khas’ta, önde gelen çağdaş ve lüks moda tasarımcılarının mağazaları bulunuyor. Köyde bakımlı yeşil parklar, süs ağaçlarıyla çevrili yürüyüş yolları, modern pazar ve konut kompleksleri, albenisini ve gizemini koruyan eski dünya ile modern dünya ile çevrili yürüyüş yolları bulunuyor. Günümüzde modern binalar, bu asırlık binalara ve çevredeki alana benzersiz bir görünüm kazandırmıştır. Hauz Khas, Yeni Delhi’de bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Lotus Tapınağı, 1986’da üç küme ve 27 bağımsız mermer bölümden oluşacak şekilde Yeni Delhi’de inşa edildi. Nilüfer çiçeğinin taç yapraklarından esinlenerek yapılan ibadet merkezi; 34 metreden fazla yüksekliğe sahip bir merkez alana sahip ve tapınağın 40 metreden fazla uzunluğundaki dokuz kapısı, 2.500 kişi kapasiteli bu merkeze açılıyor. İnancın, ölümsüzlüğün ve saflığın sembolü olan lotus çiçeğinin yaşam alanı sulak yerler olduğu için tapınağın kapılarına da dokuz havuz inşa edilerek özel bir mimari tasarım elde edildi. İranlı Mimar Fariborz Sahba’nın inşa ettiği, 27 yaprakla çevrili bu modern tapınağın her taç yaprağı, Yunanistan’daki Pentelicus Dağı’ndan getirilen mermerle kaplandı. Lotus Tapınağı, Hint geleneklerine göre inşa edilmiş, oldukça sade ve ihtişamlı, bir o kadar da parlak ve yalın bir yapı. Lotus Tapınağı’nın en önemli özelliklerinden bir tanesi de çevreci oluşu. Yeni Delhi’de güneş enerjisi kullanan ilk tapınak olan yapı, toplam 500 kW olan elektrik kullanımının 120 kW’sini güneş enerjisi ile üretiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hindistan’da inşa edilen ilk bahçeli türbe olan Hümayun Türbesi, Babür İmparatoru Hümayun Şah’ın ölümden sonra eşi Bega Begüm’ün ölen kocasının anısına yaptırdığı, tıpkı Tac Mahal gibi; iki insan arasındaki sonsuz sevgiyi sembolize eden, etkileyici bir yapı. Kemerli duvarları, kırmızı kum taşı ve beyaz mermerlerden oluşan 47 metre yüksekliğindeki yapı, aynı zamanda Tac Mahal’e de ilham kaynağı olmuş. Unesco Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Hümayun Türbesi’nin yemyeşil bahçesi cenneti tasvir ederken; eğimli olan bahçedeki geometrik şekildeki su kanalları alanın kendine has bir iklim oluşturması için tasarlanmış. 16. yüzyılda İranlı Mimar Mirek Mirza Giraz tarafından inşa edilen yapı ve bahçesi, turistlerin en çok ziyaret ettiği mekânlardan biri.

  • DEV PANDALAR HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER

    Kocaman cüsselerine rağmen dünyadaki en sevimli canlılardan olan pandaların bilimsel adı “Ailuropoda Melanoleuca” olsa da bizler onları dev panda olarak biliyoruz. Ayıgiller familyasından olan pandaları diğer bir panda türü olan küçük (kızıl) pandadan ayırt edilebilmek için ana besin kaynağı olan bambudan ilhamla bambu pandası olarak da anılmaktadır. Ne yazık ki bu türün nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır ve Çin hükümeti tarafından özel yasalarla uzun zamandır koruma altındadır. Videolarını izlerken kahkahalara boğulduğumuz sevimli dev pandaların ilginç özelliklerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Pandaların cüssesi çok büyük olsa da yeni doğan bir panda yavrusu sadece 100 gr olarak dünyaya gelir. Başka hiçbir memelinin yavrusu yetişkinlerinden bu derece küçük değildir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bir panda yavrusu, 1 buçuk yaşına geldiğinde ortalama 55 kg ağırlığa ulaşır ve annesinin koruma ve bakımına ihtiyaç duymaz. Artık bambu yiyebilecek kadar güçlü ve sert dişleri vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Pandalar günün 14 saatini bambu yiyerek geçirir. Bambu filizi ve bambu yaprakları ile beslenen pandaların diyetinin %99’unu bambu oluştururken, nadiren de olsa balık tükettikleri görülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Vahşi yaşamda maalesef ki sadece 2 bin tane panda bireyi vardır. 240 birey ise koruma altına alınmıştır ve bakımları özel olarak yapılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Doğada yaşayan vahşi pandaların ömrü yaklaşık 20 yıl, koruma altına alınan pandaların ömrü ise 30 yıldır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Çin’de panda öldürmenin ağır cezası vardır. 1960’larda panda avcılığı yasaklanmıştır. 1987’de idam ve ömür boyu hapis ile cezalandırılırken, günümüzde ise 10 ile 20 yıl arasında hapis cezası uygulanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Fosil kayıtları pandaların 2-3 milyon yıl önce ortaya çıktığını göstermektedir.

  • DİJİTAL ZAMANDA ÇOCUK YETİŞTİRMEK

    DİJİTAL ZAMANDA ÇOCUK YETİŞTİRMEK

    “Dijital çağ” içinde yaşadığımız döneme verilen isim. Şüphesiz ki çok sayıda faydasını gördüğümüz, insanlık olarak kendimizi gelişmiş hissettiğimiz de bir dönem. Fakat başta teknolojik yalnızlaşma olmak üzere üstümüzde olumsuz etkileri de yok değil. Peki her şey bir yana, dijital çağın içine gözlerini açan çocuklarımızı bu olumsuzluklardan nasıl koruyacağız? Uzmanlara göre, onları teknolojik gelişme ve bilgilerden uzak tutmadan da dengeyi sağlamak mümkün. Nasıl mı?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Araştırmalara göre günümüzde bir çocuğun teknolojiyle tanışması uzun zamandır 12 yaşın altına düşmüş durumda. Ama unutmayın ki tanışmak başka sahip olmak başka bir konu. Ortak görüş, çocukların kişisel cep telefonuna sahip olma yaşının en erken 12 olması gerektiği yönünde.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İnternet kullanımı içinse tamamen engel olmamak ama mutlaka süre sınırlaması getirmek gerekiyor. 5-8 yaş arasındaki çocuklar için haftada üç gün birer saat uygun görülürken, daha büyük yaşlarda çocukla birlikte karar verilmesi gerektiği ifade ediliyor. Bilgisayarı odasında değil, ortak alanda kullanması da kendisini aileden izole etmemesi açısından oldukça önemli bir detay.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Çocukların teknolojik gelişmelere ebeveynlerinden çok daha hızlı adapte olduğu da başka bir araştırma sonucu. Fakat ona teknolojinin olası zararlarını öğretebilecek en iyi kişi sizsiniz. Konuşmak, arkadaşça paylaşmak, yasaklayan olmadan kurallar koymak önemli.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Uzmanların uyarılarından biri de çocukla açık iletişim kurmak yerine casusluk yapmayı tercih eden ebeveynlere. Bu uyarı hem çocuğun mahremiyet alanına saygı açısından hem de kendini saklaması yönünde dürtü geliştirmeye itebileceği için önemli. En iyi çözümün ise dürüst olmak ve koyulan kurallara da net biçimde uymak olduğu belirtiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çocuğu internetten uzak tutmanın en iyi yolu ona günlük rutinler oluşturmaktan geçiyor. Kitap sevgisini geliştirecek yöntemler bulmak ve günlük okuma süresi belirlemek bunlardan biri. Kahvaltı ve yemek saatlerini aileyle birlikte geçirilen ortak zamanlar olarak kodlamak da her açıdan önemli olan bir ayrıntı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Rutinler oluştururken bunları haftalık ve aylık olarak da planlayabilirsiniz. Birlikte müzelere gidebilir, tarihi yerleri gezebilir, böylece ilgisini farklı alanlara çekebilirsiniz. İnterneti sanatsal ve kültürel aktiviteleri takip edebileceği bir alan olarak kullanmayı da öğretebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Spor etkinliklerinin gençleri her türlü bağımlılıktan uzak tuttuğu biliniyor, aynı durum çocukların internet kullanımı için de geçerli. Yaşına uygun sportif aktivitelere dahil olmasını sağlamak hem bedenini hem zihnini geliştirecek, enerjisinin büyük bir kısmını doğru alana aktarmasına neden olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Son sırada yer alan maddemiz ise aslında tüm saydıklarımızın başında gelen ve zaten her ebeveynin dikkat ettiği başlıklardan oluşuyor. Sağlıklı bir beslenme ve uyku düzeni! Bunlar, çocukların bağımlılık geliştirmesine engel olacak, doğru ve yanlışı kolayca algılayabilmesini sağlayacak en önemli yardımcılardır.

  • SHERLOCK HOLMES VE YAZARI ARTHUR CONAN DOYLE

    Sir Arthur Conan Doyle tarafından yazılan Britanyalı hayalî dedektif Sherlock Holmes karakteri, popüler dünyanın en kült karakterlerinden biri… Yayınlandığı dönemde gazetelerde basılan bu dedektiflik hikâyesi halk arasında çok beğenilmiş ve polisiye tarzdaki edebiyatın önünü açmıştır. Dedektif romanları dışında bilim kurgu, tarih, oyun, şiir kitapları ve kurgu dışı düz yazıları bulunan Doyle’un en sevilen kitabını ve karakterini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    22 Mayıs 1859’da İskoçya’da dünyaya gelen Yazar Sir Arthur Conan Doyle’un babası İngiliz, annesi ise İrlandalıdır. Sanatçı bir ailenin üyesi olan Doyle’un babası ressam, kardeşlerinden biri illüstratördür. Beş sene Edinburgh Üniversitesinde tıp öğrenimi alan yazarın kitaplarındaki detaylı tıp ve anatomi bilgileri aldığı eğitim sayesinde olmuştur. Öğrenimine devam ederken kısa hikâyeler yazmaya başlayan yazar, mezun olduktan sonra Batı Afrika’da gemi hekimi olarak sıkça yolculuk etmiş, odasında hasta beklerken bile, bulduğu her boş zamanda hikâyelerini yazmaktan vazgeçmemiştir. 1887’de basılan “Kızıl Dosya” isimli hikâyesinde, üniversitedeki profesörü Joseph Bell’den ilham alarak yazdığı Sherlock Holmes karakteri ilk kez okuyucularla buluşmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Olayları gözlem yoluyla çözen Sherlock Holmes, 6 Ocak 1854’te Britanya’da dünyaya gelmiştir. Uzun pardösüsü, ağzında piposu, büyüteci ve keskin zekâsı ile Londra’da işlenen suçları aydınlatan Holmes, yazıldığı dönemin pozitivist dünya görüşünden bir hayli etkilenmiştir. Olayları kurnazca ele alan ünlü dedektif, kemanını çalmadığı zamanlarda yani suç vakalarını çözerken büyük keyif almakta; elde ettiği bilgileri tutarlı bir şekilde ele alarak hızlı ve kesin sonuçlara ulaşmaktadır. Karşısındaki insanın yalan söyleyip söylemediğini hemen anlayan, sigara izmaritinden, el yazılarından kısaca her türlü bilgi ve delil kırıntısından olayları çözen Holmes’un maceraları polisiye ve gizem seven okurların sempatisini kazanmıştır. Sherlock Holmes’un başından geçen maceraların anlatıldığı kitap serisinin son bölümünde yazar Doyle, dedektifi öldürmüşse de halktan gelen tepkiler sonucunda Holmes’u tekrar diriltip hikâyesine devam etmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sherlock Holmes, Scotland Yard yani Londra Polis Teşkilatı adına çalışsa da bazı önemli davalarda Britanya Hükûmeti için de görev almıştır. Maddiyata önem vermeyen kahramanımız, çoğu zaman yoksul insanların enteresan davalarını zengin insanların sıradan davalarına tercih etmiştir. 1800’lerde kıta Avrupası’nda başlayan ve hızla hâkim görüş olan bilimsellik ilkesini kendine prensip edinen dedektif, ele aldığı olaylara da duygusal olarak yaklaşmaz. 19. yüzyıl İngiltere’sinin gündelik yaşamından büyük izler taşıyan polisiye hikâyeler çoğunlukla Londra’daki Baker Sokağı’nda geçer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sherlock Holmes hikâyelerinin bugüne kadar pek çok sinema filmi ve TV dizisi çekilmiştir. Sinemanın yeni yeni geliştiği 19. yüzyılın sonlarında Buster Keaton’un yönettiği ve başrolünü üstlendiği 1924 yapımı Sherlock Jr. ile dedektifimiz ilk kez ekranlara çıkarken, bu sessiz komedi film halk tarafından büyük ilgi görmüştür. IMDb’ye göre Holmes, bu zamana kadar 300’e yakın film ve dizide görünmüştür. Dönemin en ünlü oyuncularının hayat verdiği Holmes karakterini yakın zamanda ise Jeremy Brett canlandırmış ve bu maceralar 1984’ten 1994’e kadar sürmüş, artık Holmes tüm dünyanın tanıdığı ikonik bir karaktere dönüşmüştür. Günümüzde Holmes’u Benedict Cumberbatch, Jonny Lee Miller ve Robert Downey Jr. canlandırmış ve bu seriler de büyük ilgi görmüştür. Karakterimizi kim oynarsa oynasın her dönem keskin zekâsı ve sağladığı adaletle beğeni toplamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bir rivayete göre Sultan II. Abdülhamid’in kitap okumayı ve polisiye hikâyelerden hoşlandığını bilen tercümanı, 1903’te Sherlock Holmes’un “Boş Ev Vakası” macerasını Sultan için tercüme etmiş ve II. Abdülhamid bu hikâyeden çok etkilenmiştir. Bu zeki dedektifi keşfeden Sultan, İngiliz Büyükelçisine özel ricada bulunarak Sir Arthur Conan Doyle’un tüm Sherlock Holmes maceralarını talep etmiştir. Çeşitli rivayetlere konu olan ise yazar ve Sultan’ın İstanbul’da görüşüp görüşmediği meselesidir. Doyle, kendi hayatını kaleme aldığı anılarında önce Mısır’a, ardından Yunanistan’a ve son olarak İstanbul’a seyahat ettiğini yazar. Sultan II. Abdülhamid’in Doyle’a yaveri ile ilettiği mesajda kendisiyle görüşmeyi çok istediğini ancak ramazan olması sebebiyle görüşemeyeceklerini bildirir. Oysa Sultan’ın yaveri olayı başka türlü anlatır; detaycılığı ve gözlem yeteneğiyle ün salan yazarın sarayın ayrıntılarını hikâyelerinde kaleme almasından endişe ettiği için görüşmediğini belirtir. Üçüncü bir iddia ise uzun yıllar İstanbul’da önemli görevlerde bulunan İngiliz Amirali Sir Henry F. Woods’tan gelir; Woods, görüşmenin gerçekleştiğini ve kendisinin de bizzat orada olduğunu iddia eder: “Polisiye öykülerden özellikle Sir Conan Doyle’un yazdıklarından çok hoşlanırdı. Birkaç yıl önce Sherlock Holmes dizisinin yaratıcısı karısıyla birlikte İstanbul’a gelmişti. Benim de katıldığım Selamlık Töreni’nde Abdülhamid, Conan Doyle’a Mecidiye Nişanı’nı takmıştı…” der. İşin aslı bilinmez. Kesin olarak bilinen tek şey Sultan’ın Sherlock Holmes hikâyelerini severek okuduğudur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sherlock Holmes ilk kaleme alındığında yazar Doyle, dedektifin ismini Sherrinford olarak tasarlamıştır ancak büyük bir kriket hayranı olan Doyle’un o dönem başarılı bir kriket oyuncusu olan Sherlock’tan etkilenmesi ile dedektifin isminin de Sherlock olmasına karar verir. Yazarın kendisi de sekiz sene profesyonel olarak Peter Pan’ın yazarı James Matthew Barrie ile aynı takımda kriket oynamıştır. Holmes’un hafızalarımıza kazınan görüntüsünün kaynağı ise 1891’de “Strand” dergisinde yayımlanan hikâyesindeki illüstrasyonudur. İllüstrasyonu çizen Sidney Paget, bir köydeki davayı çözmeye giden dedektifi avcı şapkasıyla çizmiş ve bu görüntü kitapta yer almasa da Sherlock’un imajı hâline gelmiştir. Orijinal hikâyelerde Sherlock, İngiltere’de harmanlanan boks, Juijutsu ve Fransız kick boks sporunun karışımı olan bartitsu dövüşlerinde uzmandır ancak ünlü oyuncu Robert Downey Jr. filmlerinde Ip Man ve Bruce Lee ile ünlenen Wing-Chun Kung Fu tarzında dövüşür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yazar Arthur Conan Doyle, en az Sherlock Holmes kadar ilginç bir karaktere sahiptir. Bilimselliği her eserinde ön planda tutan Doyle, insanlara perilerin gerçek olduğunu inandırmak için milyonlarca dolar harcamış, “Perilerin Gelişi” adlı bir kitap bile yazmıştır. Ünlü Sihirbaz Harry Houdini’nin eşyaları gerçekten kaybettiğine inanmış, Houdini’nin tüm çabalarına rağmen yazarı aksine ikna edememiştir. Tarih arenasında alışageldiğimiz doktor ve yazar tanımının dışına çıkan Doyle’u sadece İngilizler değil tüm dünya çok sevmiştir. İngilizler hem yazara hem de hayalî dedektife sevgilerini göstermek için Baker Sokak 221B numarada Sherlock Holmes’un hayali evinin gerçek bir müzesini inşa etmiştir. Yazar Doyle’a ait kişisel eşyaların sergilendiği müzede Sherlock Holmes’u temsil eden büyüteçler, çaydanlıklar, mücevherler ve dedektifin alameti farikası olan geyik avcısı şapkası müzede sergilenen eserler arasında yer almaktadır.

  • BUZ VE TOZUN DANSI: KUYRUKLU YILDIZLAR

    Kuyruklu yıldızlar hem bilimsel açıdan hem de görsel olarak etkileyici ve gizemli cisimlerdir. Güneş Sistemi’nin oluşumundan kalan ilkel materyalleri içerir, bu nedenle bilim insanları için çok değerlidir. Kuyruklu yıldızların hareketleri ve özellikleri, Güneş Sistemi’nin ve evrenin dinamik doğasını anlamamıza yardımcı olur. Yazımızda uzay çalışmaları ile gün yüzüne çıkan kuyruklu yıldızların doğası ve yapısı hakkındaki bilgileri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Adlarına rağmen kuyruklu yıldızlar aslında yıldız değildir. Güneş Sistemi’nin küçük cisimleridir. Kuyruklu yıldızlar buz, toz ve kayalardan oluşur. Katı merkezi olan çekirdekleri ise genellikle birkaç kilometre çapındadır ve Güneş’e yaklaştıkça ısınarak gaz ile tozdan oluşan bir koma (bulutsu baş) oluşturur.  Ünlü kuyrukları, çekirdekten uzaklaşan toz ve gaz bulutunun yani komanın bir parçasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kuyruklu yıldızların çekirdekleri çoğunlukla su, amonyak, metan gibi donmuş gazlardan ve tozdan oluşur. Güneş’in ısısı, kuyruklu yıldızın çekirdeğindeki buz halindeki bu gazları buharlaştırarak iki tür kuyruk oluşturur: İyon kuyruğu (güneş rüzgarıyla etkileşen iyon yüklü parçacıklardan oluşur) ve toz kuyruğu (çekirdekten çıkan toz parçacıklarından oluşur). Bu kuyruklar her zaman Güneş’ten uzağa doğru uzanır ve genellikle Güneş’in ışığını yansıttığı için de parlak görünür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kuyruklu yıldızların yörüngeleri oldukça eliptiktir ve bu nedenle Güneş’e olan uzaklıkları çok değişkendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Boyutları birkaç metreden kilometrelerce genişliğe kadar değişebilir. C/2014 UN271 (Bernardinelli-Bernstein) kuyruklu yıldızı, yaklaşık 150 kilometre çapıyla şimdiye kadar keşfedilen en büyük kuyruklu yıldızlardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kuyruklu yıldızların çoğu, Güneş Sistemi’nin uzak bölgelerinde bulunan iki büyük rezervuardan gelir: Oort Bulutu ve Kuiper Kuşağı. Oort Bulutu, Güneş’ten yaklaşık 50.000 astronomik birim uzaklıkta, sferik bir bulut olarak kabul edilirken, Kuiper Kuşağı, Neptün’ün yörüngesinin ötesinde yer alır. 2I/Borisov, Güneş Sistemi’nin dışından geldiği doğrulanan ilk kuyruklu yıldızdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kuyruklu yıldızlar, Dünya’ya çarptıklarında büyük etkilere sebep olabilir. Bazı bilim insanları, Dünya’daki suyun bir kısmının kuyruklu yıldız çarpmalarıyla geldiğini öne sürmektedir. Ayrıca, 60 milyon yıl önce, 15 kilometre genişliğindeki bir asteroidin gezegenimize çarpması, dinozorların yok olmasının sebebi olarak gösteriliyor. Bu büyük çarpışmayla oluşan Chicxulub Krateri, Meksika’daki Yukatan Yarımadası’nda yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kuyruklu yıldızlar, genellikle keşfeden kişinin adıyla veya keşfedildikleri yıl ve sıra numarasıyla adlandırılır. Örneğin, 1P/Halley, Halley Kuyruklu Yıldızı’nın resmi adıdır, burada “1P” birinci periyodik kuyruklu yıldızı ifade eder. Halley ise, bu kuyruklu yıldızı 17. yüzyılın sonlarında keşfeden İngiliz astronom Edmond Halley’den almıştır. Halley Kuyruklu Yıldızı, aslında antik çağlardan beri çeşitli kültürler tarafından gözlemlenmiş ve kayıt altına alınmıştır. M.Ö. 240 yılında Çinliler tarafından kaydedilen gözlemler, bilinen en eski kayıtlardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Kuyruklu yıldızlar, çıplak gözle izlenebilecek kadar parlak olduklarında, gece gökyüzünde muhteşem manzaralar oluştururlar. Güneş Sistemi’ne yaklaşık 4,2 milyar yıllık bir yörüngede dolaşarak gelen Hale-Bopp Kuyruklu Yıldızı 1997 yılında, Neowise Kuyruklu Yıldızı ise 2020 yılında gökyüzünde etkileyici bir görüntü oluşturarak dünya çapında büyük ilgi görmüştür.

  • YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN YAPAY ZEKÂ

    YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN YAPAY ZEKÂ

    Biliyoruz bu konu herkesin ilgisini çekiyor ama işin içinde bilişsel bilim, bilgisayar mühendisliği, elektronik bilimler ve hatta felsefe var… Ne var ki bu kadarı bana fazla diyerek konudan uzak duranların sayısı da epey fazla… Bu sayfanın konusu da yapay zekâ ama hiç merak etmeyin, biz genetik algoritmalardan, yapay sinir ağlarından, bulanık mantık veya diğer bileşenlerden söz etmeyeceğiz. Yapay zekâ konusuna en basit ifadelerle kısa bir bakış atacağız sadece…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yapay zekâ nedir?” title_font_size=”13″]

    İnsan zekâsına has kimi fonksiyonları sergileyebilen teknolojik sistemler bütününe yapay zekâ deniyor. Yapay zekânın da sahip olabileceği o fonksiyonlar arasında düşünme, öğrenme, sorun çözme, karar verme, ses algılama, konuşma, iletişim kurma gibi yetiler bulunmakta. İnsan zekâsının ürünü olan “düşünme” eyleminin yapay zekâ için “kodlama” şeklinde tanımlandığını da belirtmeden geçmeyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yapay zekâ ne zaman ortaya çıktı?” title_font_size=”13″]

    İngiliz bilgisayar bilimci Alan Mathison Turing, 1950’de “Turing testi” kavramını ortaya atarak “Makineler düşünebilir mi?” sorusunu tartışmaya açan kişi olmuş. “Yapay zekâ” terimini kullanan ilk kişi ise Amerikalı bilgisayar bilimci John McCarthy’ymiş. Kavramın onun öncülüğünde tartışılarak temellerinin atıldığı yer de 1956’da düzenlenen “Dartmouth College Artificial Intelligence” konferansı olmuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yapay zekânın kullanım alanları nerelerdir?” title_font_size=”13″]

    Yapay zekânın hâlihazırda kullanıldığı pek çok alan bulunuyor ve bu alan sağlık sektöründen spor müsabakalarına, otomotiv dünyasından video oyunlarına geniş bir yelpazeyi kaplıyor. Örnekleri biraz daha özelleştirmek gerekirse, yapay zekâ tıp alanında kanserli hücrelerin tespitinde kullanılabildiği gibi, haberleşme sektöründe görüntü, ses ve veri sıkıştırmak için de kullanılabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”En tanıdık yapay zekâ” title_font_size=”13″]

    Yapay zekâ konusuna birçoğumuz kendimizi uzak hissetsek ve bir seyirci gibi yaklaştığımızı düşünsek de aslında bugün yapay zekâ hemen hepimizin yanı başında bulunmakta. En yakın örnek elimizden düşürmediğimiz akıllı telefonlarımız… Daha doğrusu telefonlarımızdaki kimi uygulamalar… Örneğin bir tuşa basarak sesli iletişime geçtiğimiz sanal asistanlar birer yapay zekâ.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hayatımıza çoktan girmiş yapay zekâ uygulamaları” title_font_size=”13″]

    Sadece cep telefonumuz da değil elbette… Hayatımıza çoktan girmiş başka yapay zekâ uygulamaları da var. Örneğin e-posta adresimizde görmek istemediğimiz iletileri bazı kelimelerden tanıyarak “spam” kutusuna atan sistem bir yapay zekâ. Ya da izlediğimiz bir medya kanalında tarzımızı belirleyerek film öneren de, dinlediğimiz bir müzik sitesinde bize uygun olduğunu düşündüğü şarkı önerileri yapan tavsiye robotu da birer yapay zekâ ürünü…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Görüntüsüyle de bize benzeyen bir yapay zekâ!” title_font_size=”13″]

    Hayatımızı kolaylaştıran ve geliştiren yapay zekâ uygulamalarının en ilginç olanı ise şüphesiz ki insan formunda karşımıza çıkan bir robot olacaktı! Bildiğiniz gibi yakın zamanda tüm dünya Sophia ile tanıştı. Sensörler aracılığıyla çevresini algılayan, algıladıkları arasında bağlantı kurup yorumlayan, konuşan, gülen Sophia’nın ardından “Filmler gerçek mi oluyor?” tartışmaları dünyanın en heyecanlı konusu haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yapay zekânın geleceği…” title_font_size=”13″]

    Yapay zekânın geleceği konusunda yazılmış bilimsel makale veya tezler birçok ve farklı yönelimler içermekte… Bunlardan en dikkat çekici olanları, şimdilik programlanmış sistemlerin ürünü olan yapay zekânın gelecekte insan zekâsından bağımsız bir hale geleceği fikrine dayanıyor. Ve bu düşünceler konuyla yakından ya da uzaktan ilgilenen birçok insanın zihninde “Ya gerçekleşirse?” diye başlayan soruların ışığını çoktan yaktı bile…

  • HANGİ HAYVAN NEREDE YAŞIYOR?

    HANGİ HAYVAN NEREDE YAŞIYOR?

    Her canlının evim evim güzel evim dediği bir güvenlik alanı illa ki var… Bu alanların kimi özenle inşa edilmiş bir yapı, kimi özellikle tercih edilmiş bir doğa parçası, kimi gelip geçici, kimi ömürlük… Bazı canlılar da var ki ev yapımındaki gayretleri ve mühendislik zekâları insanı hayretten hayrete sürükleyebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Koala, ağaç dalında” title_font_size=”13″]

    Anavatanı Avustralya olan bu sevimli otoburlar ağaç dalında yaşarlar, özellikle de okaliptüs ağacında… 85 cm’i bulan boyları 4 ile 15 kg arasında değişen ağırlıklarıyla ağaç dalında yaşayan en büyük memeliler de koalalardır. Onlar kıvrık ve güçlü pençeleri sayesinde ağaçlara kolayca tırmanabilir, ağacın gövdesine ve dalına sarılıp tutunabilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kunduz, göl veya nehir üstüne inşa ettiği evde ” title_font_size=”13″]
    kunduz barajı

    Kemirerek kestiği ağaç ve dalları devirerek suyun akışını kesen kunduz, önce o ağaç parçalarını taş ve çamurla birbirine sabitleyerek baraj oluşturur. Yuvasını bu baraja yapan canlı, çatlaklar oluştukça yaptığı kil ve yaprak karışımıyla da sıva yaparak evini sürekli güçlendirir. Karaya yakın inşa ettiği yuvası genellikle iki katlı olur ve girişi suyun altındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Örümcek, ördüğü ağda” title_font_size=”13″]
    örümcek

    Aslında örümcekler ağlarını avlarını yakalamak için örerler. Dünyadaki 30.000 türün hepsi ağ örmez, kimi ağ örmeden tuzak kurar ya da avının peşine düşerek kovalar. Kimi türler de iki bölümden oluşan bir ağ örerler: Bir kısmı yuvaları olan ipeksi bir ağdır, diğer kısmı da böcek avlamaya yarayan ikinci bir ağdır. Bu örümcekler gündüz yuvalarında kalırken geceyi kurdukları ağda geçirirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Leylek, çatı ya da elektrik direği tepesine yaptığı yuvada” title_font_size=”13″]
    leylek

    Bir evin çatısı veya bacası, elektrik direğinin tepesi, yüksek bir duvarın üstü… Leylekler yuvalarını etrafı rahatça gözleyebilecekleri yerlere yapmayı seçerler. İlginç bilgilerden biri de göç eden leyleklerin her yıl üremek için aynı yuvaya, hiç değilse yakınlarında bir yere gelmeye çalışmalarıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Köstebek, toprağın altına kazdığı tünelde” title_font_size=”13″]

    Köstebekler, güçlü ve keskin tırnakları sayesinde toprak altında bir saatte 10 metre kadar tünel kazabilirler. Sivri burunları sayesinde kazdıkları toprağı iterek kendilerine yol açarlar. Ve oluşturdukları evlerinin içinde saatte 4 km. yol alabilen köstebekler, istedikleri zaman kulaklarını kapatarak içine toprak girmesini önlerler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ayı, doğada olan ya da kendi yaptığı mağaracıkta” title_font_size=”13″]
    ayı

    Her ne kadar evleri arasında ormanların kuytu yerlerindeki ağaç ve kaya oyukları olsa da özdeşleştikleri yer mağara ve inlerdir. Mağaralar doğal oluşumlarken inler kendi pençeleriyle kazarak oluşturdukları oyuklardır. Kış uykusuna geçecek bir ayı bu evinde toprağı iyice ezerek kendine güzel bir de yatak hazırlamayı ihmal etmez.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Termitler, topraktan yaptıkları kulede” title_font_size=”13″]

    Gözleri görmeyen termitlerin konaklamak için yaptıkları yuvalar birer mühendislik harikasıdır. Kral, kraliçe, kral ve kraliçe adayları ile askerlerden oluşan termitler toprak üstünde 7 metreyi bulan, toprak altında da 2 metre çapına ulaşan yuva inşa edebilirler. Bu yuvalar havalandırma sistemi, tarım alanı, larva bölümleri, geçit ve tüneller içerir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sokak kedisi, güvende hissettiği herhangi bir yerde” title_font_size=”13″]

    Sokak kedilerinin yuvası ise adı üstünde sokaklardır. İnsanların hâkimiyeti altında olan sokaklarda, gece-gündüz zorlu şartlarla baş etmeye çalışan dostlarımız kendilerini güvende hissettikleri çevreyi yaşam alanı olarak belirlerler. İşin doğrusu, evlerinin neresi olacağını verdiğimiz güven ya da güvensizlikle biz insanlar belirleriz.

  • BİNLERCE YILLIK ŞEHRİN GELENEKSEL LEZZETLERİ

    Çok eski dönemlerden beri yerleşim yeri olan, Selçuklu İmparatorluğu’na başkentlik yapan, ülkemizin tahıl ambarı Konya hem tarımın hem de hayvancılığın yapıldığı bereketli topraklara sahip. İpek ve Baharat Yolu’nun kesiştiği bu şehir, İslam âlimlerinin de uğrak noktası olmuştur. Bu köklü kültür, kadim kentin gastronomisini de derinden etkilemiş ve şehre has lezzetler oluşturmuştur. Yolu Konya’dan geçen herkesin severek yediği yemekleri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bamya Çorbası ” title_font_size=”13″]

    Kurutulmuş çiçek bamya ve kuşbaşı kuzu eti ile hazırlanan bamya çorbası, geçmişte saray sofralarında günümüzde ise Orta Anadolu’daki pek çok şehrin sofrasında yer buluyor. Coğrafi işaret almasıyla Konya’ya özgü imza yemeklerden biri haline gelen bamya çorbası genellikle davet, düğün ve özel günlerde yapılıyor. Ekşi tada sahip bu çorba, soğan, salça ve limon ile lezzetlendiriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Etli Ekmek” title_font_size=”13″]

    Konya denildiğinde ilk akla gelen yemeklerin başında olan etli ekmek, ince ve uzun bir şekilde açılan hamurun üzerine yerleştirilen kıymalı harç ile taş fırında pişirilerek hazırlanıyor. Kıymalı harcın püf noktası ise soğan, domates ve biberlerin çok ince bir şekilde kıyılması. Uzun tahtada servis edilen etli ekmek de Konya’nın coğrafi işaretli lezzetleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fırın Kebabı ” title_font_size=”13″]

    Konya’ya özgü bir diğer coğrafi işaretli yemek ise koyun veya kuzu etiyle hazırlanan fırın kebabı. Bu yemekte kuzunun sadece ön kol ve kaburga kısmı kullanılıyor. Bakır tenceredeki ete su ve tuz ilave edilerek meşe odunu ateşinde pişirilen fırın kebabında kuzu etinin pişmesi dört, koyun etinin ise sekiz saat sürüyor. Özellikle ağır ağır pişmesi gereken bu yemek, pidenin üzerinde kuru soğan ve ayranla servis ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çebiç” title_font_size=”13″]

    Konya’ya özgü bir tandır kebabı olan çebiç, keçi veya kuzu etinden hazırlanıyor. Süzme yoğurt, salça, dövülmüş sarımsak, kırmızı biber ve tuz ile hazırlanan bir sosla kaplanan et iki saat bu sos içinde bekletiliyor. Odun ateşinde harlanan tandırda ortalama üç saatte pişirilen et tiftik haline getiriliyor ve bulgur pilavının üzerinde çeşitli baharatlarla servis ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ekmek Salması ” title_font_size=”13″]

    Özellikle bayram günlerinde hazırlanan ekmek salmasının malzemesi az, tadı ise çok lezzetli. Tandırda pişirilen kuşbaşı et, tandır ekmeği üzerinde servis ediliyor ve üzerine eklenen eritilmiş tereyağı ile iyice lezzet kazanıyor. Ekmek salması da coğrafi işaret tescili alan bir diğer Konya’ya has lezzettir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sac Arası Tatlısı ” title_font_size=”13″]

    Kol böreğinin şerbetle ve fıstıkla zenginleştirilmiş hâli olarak bilinen sac arası, Konya’nın en meşhur tatlısı. Tıpkı baklavadaki gibi çok ince açılan yufkanın içine ceviz veya fıstık ekleniyor ve tereyağı ile yağlandıktan sonra iki sac arasında pişiriliyor. Bu tatlı, ismini pişirilme özelliğinden alıyor. Piştikten sonra şerbeti eklenen ve bir saat bekledikten sonra servis edilen tatlıyı dileyenler dondurma ile tüketebiliyor. Bu leziz tatlı da tescillenerek coğrafi işaret almıştır.

  • 8 Madde İle Örgü Modelleri ve El Örgüsünün Hayatımızdaki Yeri

    8 Madde İle Örgü Modelleri ve El Örgüsünün Hayatımızdaki Yeri

    Hemen her ülkede kış mevsiminin en çok tercih edilen giysileri el örgüsü kıyafetler olsa da Türk kültüründe el örgüsünün yeri ve kıymeti ayrıdır. Bebekliğimizden itibaren el örgüsü kıyafetler, oyuncaklar ile büyürüz. Örgü sadece kıyafetlerde değil, aksesuarlarda, battaniyelerde, örtülerde hatta süs eşyalarında da kullanılır. Hemen her evde örgü ören aile üyeleri vardır ve kış mevsimi yaklaşırken mis gibi kokan yünler alınır, şişlerin sesi oturma odalarında yankılanmaya başlar. Elde örülmüş kıyafetlerin ülkemiz insanının hayatındaki yerini ve yaratıcı özelliklerini listemizde bir araya getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    El örgüsüyle ilk tanışmamız henüz bebekken gerçekleşir. Aileye bir bebek katılacağını duyan anneanneler, babaanneler hemen şişlere sarılır ve yumuşacık bebek battaniyeleri örülmeye başlanır. Bebek battaniyeleri genelde pirinç ya da hasır örgüyle örülür, üzerlerine yine el örmesi sevimli süsler iliştirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    kazak

    Bebek kıyafetleri denilince akla ilk olarak her bebeğin gardırobunda bulunan sarı, mavi, pembe, yeşil gibi pastel renklerdeki yelekler gelir. Bu yelekler genelde ajurlu örgülerden yapılırlar ve minikleri hayatlarının ilk günlerinde sıcak tutarlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    triko, bebek kıyafetleri

    Çocukluğumuzda düşe kalka büyürken, arkadaşlarımızla oynarken üzerimizde haraşo, düz örgü, lastik örgü gibi birçok farklı örgü çeşidinin kullanıldığı kazaklar, pantolonlar olur. Okul çağına geldiğimizde önlüğümüzün üzerine bu sıcacık tutan, el emeği göz nuru hırkaları giyeriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Çocuklara örülen kazakların, atkıların, berelerin sevimli bir ayrıntısı ise ponponlardır. Eğlenceli ponponlara püsküller, sevimli oyuncak ve hayvan figürleri eşlik eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Hepimizin hayatının bir döneminde severek giydiği saç örgülü kazaklar, süveterler el örgüsünün en meşhur modellerinden biridir. Kazağın kendisi düz örgü ile örülürken, saç örgüleri ters örgü ile örülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Örgü örmeyi ilk kez deneyenler ise işe atkı ile başlar. Atkı düz olduğu için en kolay örülen aksesuardır. İlk kez örenlerin elinden çıkan atkılar pek muntazam olmasa da üzerlerindeki emek tartışılmaz. En usta ellerden çıkan en güzel atkılar ise Selanik örgüsü ile örülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Çorap ve patik örmeye ise ancak örgü konusunda usta seviyesine yükselenler cesaret edebilir zira beş şişi usta bir şekilde kullanmayı gerektiren çorap ve patik örgüsü sabırsız ve tecrübesizler için oldukça zordur. Ama bir yandan da soğuk kış gecelerinde hiçbir şey yün çoraplar, patikler kadar ısıtamaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    El örgüsünün en güzel yanı ise yaratıcılığın sınır tanımadığı, renklerin yepyeni fikirlerle bir araya gelerek sınırsız modeller oluşturduğu bir alan olmasıdır. Farklı özelliklere sahip, farklı kalınlıklardaki şişler; yün, pamuklu, orlon türlü renkte ip ile beraber kıyafetten oyuncağa, dekoratif objelere, takılara, aksesuarlara dek birçok ilginç el emeği göz nuru ürünü oluşturur.