Erzincan doğumlu Cemalettin Seber, Haydarpaşa Lisesinde yatılı olarak eğitim görmüş, hukuk diploması alarak memuriyet hayatına atılmış; maliye müfettişi, Darphane ve Damga Matbaası müdürü gibi görevlerde bulunmuştu. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Kurulu üyeliği yapmış, yüksek bir bürokrat olarak emekliliğe ayrılmış, 9 Ocak 1990 yılında 59 yaşında iken hayata veda etmişti. Anlattığımız bu hikâye İkinci Yeni’nin öncü şairlerinden Cemal Süreya’ya, onun pek de aşina olmadığımız farklı bir yönüne ait. Aradaki isim uyuşmazlığına gelince… Cemal Süreya ismi, şairin kendi seçtiği mahlası. Bununla birlikte neden “Süreyya” değil “Süreya” dendiği de hep merak konusudur. Nedeni isminden bir harf atmak karşılığında girdiği bahse dayanıyor. Şair bahsi kaybedince Süreyya’daki “y” harflerinden birini çıkarmış ve o tarihten sonra Cemal Süreya olarak anılmıştır. Gelin biz Cemal Süreya’yı en aşina olduğumuz yanı, yani şiirleri ile analım.
Blog
-
CEMAL SÜREYA ve ŞİİRLERİNDEN ALINTILAR
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″] -
7 Madde İle Resimleri Eşliğinde Fikret Mualla
Oldukça eğlenceli bir hikâyeyle başlar aslında hayatı… Kız olacak ümidiyle seçtikleri “Mualla” adını, kendilerine sürpriz yapan oğullarına ikinci isim olarak veren varlıklı bir anne- babadır onunkisi. “Fikret” adı ise ailesinin “Tevfik Fikret” sevgisinden ileri gelir. Yine de Moda’da başlayıp Alp dağlarının güneyinde bir köyde son bulan yaşamı için çoğu insan “trajik” ifadesini kullanır. Trajik ya da dramatik… Nasıl bir yaşam olursa olsun Fikret Mualla pek çok insanın yapamadığını yapmış ve kendinden geriye çok sayıda eser bırakmıştır. Biz de özeline ve sanatına ait bilgiler eşliğinde o eserleri Kültür ve Yaşam’a taşıyoruz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Çocukluğundan başlayarak başına gelen ve hayatı boyunca yakasını bırakmayan talihsiz olaylar Fikret Mualla için yaşandığı yerde kalmamış, suçluluk duygusu, dışlanmışlık hissi, utangaçlık, uyumsuzluk, öfke şeklinde taşıyacağı kalıcı hasarlara dönüşmüştü.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Eğlenen insanlar, balon uçuran çocuklar, sağlıklı ve keyifli hayvanlar, rengârenk şehirler… Sanatçı, ruh dünyasındaki kaosa rağmen resimlerine mutsuz kişiliğini değil insanların mutlu olma halini yansıtmıştır ve bu onun sanatındaki en dikkat çekici durumlardan biridir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Resimlerini gerçekçi bulmayan eleştirmenler de olmuştur fakat o gerçeküstücü de değildir. Hiçbir akımın etkisinde kalmadığı, özgün bir tarz oluşturduğu, buna karşılık renk kullanımında 20. yüzyılın en önemli ressamlarından Henri Matisse’den etkilendiği ifade edilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Fikret Mualla’nın soyut resimleri az sayıdadır. Figüratif resimlerinde dikkat çeken özellik ise figürlere kişilik yüklemeden sadece durumu resmetme halidir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]1903-1967 yılları arasında İstanbul-Paris hattında bir hayat süren Fikret Mualla, dünyanın bu iki önemli kentinin sokaklarını, caddelerini, evlerini, gündelik yaşamını, gece hayatını, tarihi yapılarını çokça resmetmiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Fikret Mualla’nın hayatındaki önemli ayrıntılardan biri de tablolarını neredeyse yok pahasına satmış olmasıdır. Bu konudaki en çarpıcı anekdot ise Picasso’nun hediye ettiği tabloyu evinde 15 günlük bir misafirlik karşılığında arkadaşına bırakmasıdır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]Günümüzde, Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde bulunan Fikret Mualla Salonu, ölümünün ardından Paris’te açık artırmaya çıkarılan eserlerinin Türk devleti tarafından satın alınmasıyla oluşturulmuştur. Paris’te adına kurulu bir dernek bulunmaktadır. Arkadaşı Abidin Dino’nun yazdığı “Gören Göz İçin Fikret Mualla” kitabı dışında hakkında yazılmış kitaplar, yüzlerce makale, tez bulunuyor.
-
ÜÇ KEZ DÜNYA ŞAMPİYONU BİR MOTOSİKLETÇİ
Rüzgârla yarışan bir azmin adı: Toprak Razgatlıoğlu. Bugün, “El Turco (Türk)” lakabıyla tanınan Türkiye’nin dünya şampiyonu motosikletçisi Toprak Razgatlıoğlu’nun yaşamına birlikte bakalım.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]16 Ekim 1996’da Antalya’nın Alanya ilçesinde dünyaya gelen Toprak Razgatlıoğlu, motor sporlarının içinde büyüdü. Çünkü babası, Türkiye’nin efsanevi “Tek Teker Arif”i olarak tanınan Arif Razgatlıoğlu’ydu. Babasının gösteri sürüşleri ve motosiklet tutkusuyla yetişen Toprak, Sakarya’daki toprak pistlerde basit motorlarla yaptığı antrenmanlar sayesinde motor üzerindeki dengesini ve hissiyatını erkenden geliştirdi.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Henüz 13-14 yaşlarındayken Türkiye Pist Şampiyonası’nda adını duyurmaya başladı. 2011’de Türkiye Şampiyonası’nda elde ettiği başarılar, onun uluslararası arenaya adım atmasının önünü açtı. Sert frenajları, agresif viraj girişleri ve cesur geçişleriyle Kenan Sofuoğlu’nun dikkatini çekti. Motosiklet tutkusuyla buluşan bu iki isim arasındaki bağ, ileride gelecek büyük başarıların da temelini oluşturdu.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]2012’de Türkiye Motosiklet Pist Şampiyonası 600 cc A Grubu ve TMF GP 600 cc kategorilerinde elde ettiği çifte zaferle ulusal arenadaki üstünlüğünü kanıtladı. İlk uluslararası başarısını 2013 yılında Red Bull MotoGP Rookies Cup’a katılarak Almanya’da elde etti. 2014’te Avrupa Superstock 600 Şampiyonası’nda ilk birinciliğini elde eden Toprak, aynı yıl Türkiye Pist Şampiyonası’nı da zirvede tamamladı. 2015 sezonunda Avrupa Superstock 600 Şampiyonası’nda şampiyonluğa ulaşarak hem Türkiye’de hem dünyada motor sporları camiasının dikkatini çekti. Bu başarısıyla Superstock 1000 sınıfına yükselen genç sporcu, 2016’da altıncı olurken; 2017’de şampiyonluğu yalnızca sekiz puan farkla kaçırarak dünya sahnesine hazır bir isim olduğunu gösterdi.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]2017 yılında takım testleri için bulunduğu İspanya’dan kısa süre önce Türkiye’ye dönen Toprak, acı bir haberle sarsıldı. Babası Arif Razgatlıoğlu, motosikletiyle seyir hâlindeyken bir kamyonetle çarpışmış ve olay yerinde yaşamını yitirmişti. Motosikletteki ilk öğretmenini ve en büyük destekçisini kaybeden genç sporcu, yaşadığı derin üzüntüye rağmen yoluna daha büyük bir kararlılıkla devam etti.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]2018 yılında Kawasaki Puccetti Racing takımıyla Dünya Superbike Şampiyonası’nda (WorldSBK) yarışmaya başladı ve iki kez ödül kürsüsüne çıkarak “Yılın Çaylağı” ünvanını kazandı. Yağmurda sergilediği müthiş performansı, agresif frenajları ve rakiplerine karşı korkusuz geçişleri sayesinde kısa sürede seyircilerin ilgi odağı oldu. 2019 sezonunda Fransa’daki Magny-Cours Pisti’nde kazandığı iki galibiyet, Toprak için kariyerinde önemli bir dönüm noktasıydı ve ona “Yılın En İyi Bağımsız Sürücüsü Ödülü”nü kazandırdı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]2020 sezonu için PATA Yamaha WorldSBK resmî takımıyla anlaşıp kariyerinde başka bir sayfa açtı. Yeni takımıyla Avustralya’daki Phillip Island yarışında ilk zaferini kazanan Toprak, sezon boyunca toplam 9 kez podyuma çıktı. 2021 sezonunda ise muhteşem bir istikrar gösterdi ve yıllardır şampiyonluk serisini sürdüren Jonathan Rea’yi geride bırakarak 2021 Dünya Superbike Şampiyonu oldu. Bu zafer, Toprak’ın adını dünya motor sporları camiasına kalıcı biçimde kazırken, onu Türkiye tarihinin ilk Dünya Superbike Şampiyonu yaptı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]2022 ve 2023 sezonlarında şampiyonluk mücadelesini sürdürerek birçok yarış kazandı ve istikrarını korudu. 2023’ün sonunda Yamaha ile yollarını ayırıp BMW’ye transfer oldu. Üst üste elde ettiği galibiyetler sayesinde şampiyonluğa ulaştı. Bu zafer, kariyerindeki ikinci dünya şampiyonluğunu kazandırmasının yanı sıra, BMW’nin uzun yıllar sonra takımlar ve sürücüler düzeyinde zirveye çıkışını da simgeliyordu. Böylece Toprak, iki farklı marka ile dünya şampiyonu olmayı başaran nadir isimlerden biri oldu. 2025 sezonunda ise son yarışa kadar süren şampiyonluk mücadelesini başarıyla tamamlayarak BMW ile üst üste ikinci ve toplamda üç kez dünya şampiyonluğunu elde etti.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]Babası Arif Razgatlıoğlu’nun mirasını pistlerde yaşatmaya devam eden Toprak Razgatlıoğlu, kendine özgü sürüş tarzıyla BMW ile elde ettiği başarıların ardından MotoGP tekliflerini değerlendirdi ve 2026 sezonu için resmî olarak Prima Pramac Yamaha MotoGP’ye geçiş kararı aldı. Bu adım spor tarihimizde de bir ilk, çünkü ilk kez bir Türk yarışçı MotoGP’de ülkemizi temsil edecek. Yamaha destekli Pramac Racing takımıyla MotoGP’de yarışacak olan genç sporcu, MotoGP kariyerindeki ilk resmî yarışına 2026 sezonunun açılış ayağı olan Tayland Grand Prix’inde çıkacak.
-
Anlamak İçin Karadenizli Olmayı Gerektiren 8 Kelime
“Dedi baa ki nereyesun?” Daha cümleyi okurken Karadenizlilerin o neşeli, canlı haline bürünüyor insan ister istemez. Her ne kadar yüklemi öznesi bildiğimiz kuralların dışında kalıyor olsa da böyle bir cümleyi Karadenizli olmayanlarımız bile anlayabilir elbette. Aşağıdaki listemizde ise yine Karadenizlilere özgü bazı kelimeleri göreceksiniz ve bakalım onlardan hangilerini anlayabileceksiniz?
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″] -
KARAHANTEPE BİZE NE ANLATIYOR?
Şanlıurfa’da Tek Tek Dağları Millî Parkı’nın kireç taşı yükseltilerinde yer alan Karahantepe, yüzeyde sade bir tepe görünümü sergiler. Yazımızda, Karahantepe’yi öne çıkaran unsurlara yakından bakıyoruz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Kazı verilerine göre Karahantepe’de yerleşim MÖ 9400’ler civarında başlamış, MÖ 8000’li yıllara kadar kesintisiz biçimde sürmüştür. Bu zaman aralığı, tarımın henüz tam anlamıyla yerleşik bir ekonomik sisteme dönüşmediği, avcı-toplayıcılıkla üretimin iç içe geçtiği bir döneme karşılık gelir. Buna rağmen alanda geçici barınaklar yerine, ana kayaya oyulmuş, uzun süre kullanılan ve belirli bir plan dâhilinde inşa edilmiş yapılar bulunur. Bu durum, Karahantepe’de mekânın rastlantısal değil, bilinçli tercihlerle düzenlendiğini gösterir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Batı yamaçta yürütülen kazılar, yerleşimin topoğrafyayla uyumlu biçimde şekillendiğini ortaya koymuştur. Ana kayaya oyularak oluşturulan basamaklar ve yapılar arasında, çapı yaklaşık 23 metreyi bulan dairesel bir yapı özellikle dikkat çeker. Büyük bölümü ana kayaya oyulmuş olan bu yapı, ölçeği ve derinliğiyle uzun süreli ve tekrarlı bir kullanım sürecine işaret eder. Amfitiyatroyu andıran geniş sekiler (oturulacak sedir biçiminde taş veya set), burada bir araya gelmeye olanak tanıyan topluluk odaklı bir mekân düzeninin varlığını kanıtlar.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Karahantepe bulguları, yerleşimin zaman içinde geçirdiği dönüşümü de açık biçimde ortaya koyar. En erken evrelerde avcılıkla ilişkili yontma taş aletler öne çıkarken ilerleyen tabakalarda ahşap işçiliği, yapı düzenlemesi ve üretim faaliyetlerine yönelik araçlar artış gösterir. Son yıllarda elde edilen kalıntılar, tahılların işlendiğini ve ekmek benzeri gıdaların üretildiğini kanıtlar niteliktedir. Bu durum, üretim pratikleri ile yerleşik yaşamın eş zamanlı olarak geliştiğini göstermesi bakımından önem taşır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Yerleşimin merkezindeki kamusal yapıların çevresinde yaklaşık 12.000 yıl öncesine tarihlenen 30’dan fazla yarı gömülü konut açığa çıkarılmıştır. Oval ve asimetrik planlara sahip bu yapılar, konutların bitişik ve düzenli bir yerleşim dokusu oluşturduğunu göstermektedir. Bu veriler, Karahantepe’de yalnızca törensel alanların değil, gündelik yaşamın da sürdüğü bütünlüklü bir yerleşim düzeninin bulunduğunu ortaya koyar.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Karahantepe, yine Şanlıurfa’da bulunan ve tarihi 12.000 yıl öncesine uzanan Göbeklitepe ile karşılaştırıldığında yerleşim anlayışı bakımından ayrışır: Göbeklitepe anıtsal ve törensel yapılarla tanımlanırken; Karahantepe’de konutlar, kamusal alanlar ve üretim faaliyetleri aynı yerleşim dokusu içinde birlikte yer alır. Bu durum, Karahantepe’nin gündelik yaşamın sürdüğü bir yerleşim alanı olarak kullanıldığını gösterir. Alanda ortaya çıkarılan insan yüzü betimli “T” biçimli dikili taş ise, Neolitik Dönem’de sembolik anlatımda insanın doğrudan temsil edildiği nadir örneklerden biri olması bakımından özel bir önem taşır. Göbeklitepe’de ağırlıklı olarak hayvan betimlemelerinin tercih edilmesi bu bulguyu daha da anlamlı kılar.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Bugün Karahantepe, “Taş Tepeler Projesi” kapsamında yürütülen çalışmalar sayesinde uluslararası ölçekte dikkat çekmektedir. Alanın Archaeology Magazine tarafından 2025 yılının en önemli 10 arkeolojik keşfi arasında gösterilmesi, Karahantepe’nin yalnızca anıtsal yapılarıyla değil; yerleşik yaşam, üretim ve topluluk düzeninin birlikte izlenebildiği nadir alanlardan biri olmasından kaynaklanır. Bu yönüyle Karahantepe, Neolitik Dönem topluluklarının inanç dünyasının yanı sıra gündelik yaşam ve mekân kullanımı hakkında doğrudan veriler sunar. Alanda yürütülen kazı ve araştırmalar devam etmektedir ve yeni bulguların önümüzdeki yıllarda daha da zenginleşmesi beklenmektedir.
-
Işığı, Gölgesi ve Resimleriyle Rembrandt
1606 ve 1669 yılları arasında yaşayan Rembrandt, değirmenci bir babanın dokuz evladından biri olarak dünyaya gelir… 14 yaşında okuldan alınarak yeteneği olduğu için bir resim atölyesine verilir. Önemli ressamlardan dersler alarak önce gravürde ustalaşır. Dönemin önde gelenlerinden aldığı siparişlerle ünlenirken yaptığı evlilikle yıldızı iyice parlar. Zengin bir hayat sürmektedir. Ne var ki annesi ve ardından eşinin ölümü Rembrandt’ın hayat çizgisinin yönünü aşağı doğru çevirir. Zamanla tüm servetini ve prestijini kaybeder. Kısacası, ışığın ve gölgenin ressamı olarak tarihe geçen Rembrandt van Rijn’in yaşamı da bol ışıklı ve bol gölgeli geçer. Bu listede ise üzerine saatlerce konuşmayı gerektiren resimlerinden 6 tanesini göreceksiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Rembrandt’ın okuldan alınma nedenlerinden biri derslerden çok ilgilendiği portre çizimleriydi. 1628 yılında yaptığı bu otoportre de 22 yaşındaki Rembrandt’a ait. Sağ yanağına düşürdüğü ışık ve yüzünün diğer taraflarını kaplayan gölge onu Rembrandt yapan unsurlar.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Dr. Tulp 17. yüzyıl Hollanda’sının önemli cerrahlarındandır ve yılda bir kere verdiği anatomi dersi Rembrandt’ın resim konusu olmuştur. 1632’de yaptığı Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi isimli tablosu ressamın en ünlü eserlerinden biri.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Yeni teknikler kullanmayı seven bir ressamdı Rembrandt ve 1642 yılında yaptığı bu resimle hareket halindeki figürleri gösteren ilk kişi oldu. Gece Devriyesi isimli eseri 379,5 cm × 453,5 cm ölçüleriyle en büyük tablosu aynı zamanda.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Rembrandt çalışmalarında sadece portre ya da figürlere değil doğa betimlemelerine de yer vermiştir ama onun amacı sadece manzarayı resmetmek değildir. Bu tür resimlerine genellikle felsefi ya da melankolik bir hava katar. Kara bulutların yaklaştığı Taş Köprü manzaralı resmi de bunun örneklerinden biridir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]1663 ile 69 yılları arasında yaptığı Savurgan Oğul’un Dönüşü isimli tablosunda, dizleri üstünde babasından af dileyen oğul ile karşılığında şefkat gösteren babayı resmetmiştir. Yapım yıllarından fark ettiğiniz gibi tablo ressamın son eserlerinden biridir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Sanatçı son yıllarında oğlunun kurduğu iş yerinde çalışarak alacaklılarla baş etmeye çalışmıştı. 1668 yılında kaybettiği oğlundan bir yıl sonra kendisi de hayata veda etti. Bu portre de Rembrandt’ın pek çok kere model olarak kullandığı oğlu Titus’a ait.
-
TARİHİN İLK İMPARATORU AKADLI SARGON
Dünya tarihinin ilk büyük imparatorluklarından birini kuran Akadlı Sargon, yalnızca Mezopotamya’nın değil, aynı zamanda insanlık tarihinin en etkileyici figürlerinden biri olarak kabul edilir. Sargon, askerî dehası, organize yönetim sistemi ve kültürel etkileriyle, kendisinden sonraki krallara ve imparatorlara ilham kaynağı olmuştur. Efsanelerle süslenmiş hayat hikâyesi, kazandığı zaferler ve yönetim şekli, onu tarihin unutulmaz isimlerinden biri hâline getirmiştir. Akadlı Sargon’un bu çarpıcı yaşam öyküsü, fetihleri ve tarihe kazandırdığı mirası yazımızda.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Sargon, “Gerçek Kral” veya “Meşru Kral” anlamına gelen “Sarru-Kan” adıyla da tanınır. Efsaneye göre, annesi onu bir sepet içine koyarak Fırat Nehri’ne bırakmıştır. Bu hikâye, antik dünyadaki diğer efsanelerle paralellik gösteren dramatik bir başlangıç sunar. Sepeti, Sümer şehri Kiş’in hükümdarı Ur-Zababa’nın bahçıvanı Akki bulmuş ve onu büyütmüştür. Mütevazı bir bahçıvanın himayesinde yetişen Sargon, bu başlangıcın ardından büyük bir yükseliş yaşayarak tüm Mezopotamya’yı fethetmiş ve tarihin ilk büyük imparatorluklarından birini kurmuştur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Sargon, doğumunda kendisine verilen bir isim değil, “Meşru Kral” anlamına gelen ve tahta geçtiğinde kendisinin seçtiği bir isimdi. Doğumu ve gençlik yılları hakkında kesin bilgilere sahip değiliz; ancak bu belirsizlik, efsanevi hikâyelerle süslenmiş bir geçmişin oluşmasına yol açmıştır. Antik Çağ’ın en tanınmış figürlerinden biri olmasına rağmen, Sargon’un yaşamına dair bilgiler modern dünyaya ancak 19. yüzyılda, yazıtları ve otobiyografisinin keşfedilmesiyle ulaşmıştır. Bu bilgiler, Dicle Nehri’nin doğu kıyısında bulunan, bir dönem Asur Devleti’ne başkentlik yapan Ninova’daki Asurbanipal Kütüphanesi’ndeki yazıtlarla ortaya çıkarılmıştır. Bu yazıtlar sayesinde tanıdığımız Sargon, Sümer kent devletlerinden Kiş’in hükümdarı Ur-Zababa’nın yerine tahta geçmiştir. Ur-Zababa’nın ordusunda görev yaparken, Sargon’un, hükümdara karşı düzenlenen bir mücadelede yer aldığı ve bu mücadele sonucunda yönetimi ele geçirdiği bilinmektedir. Sargon, Sümer kent devletleri arasında süregelen çatışmalara son vermiş ve tüm bu şehirleri kendi krallığı altında birleştirerek Mezopotamya tarihinde yeni bir dönemin kapısını aralamıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Kral Sargon, gerçekleştirdiği bu büyük başarıyla Mezopotamya tarihinde bir ilke imza atmış; dağınık ve bağımsız kent devletlerini bir araya getirerek tek merkezden yönetilen bir imparatorluk kurmuştur. Sargon, imparatorluk genelinde valiler görevlendirmiş ve böylece yerel yönetimi de kendi otoritesi altında birleştirmiştir. Sargon ayrıca Akadcayı resmî dil ilan ederek, kültürel ve idari birliği sağlamış ve imparatorluk çapında standart bir iletişim aracı oluşturmuştur. Vergi toplama sistemini devreye sokarak ekonomik altyapıyı güçlendiren Sargon, Sümer kent devletlerini birleştirmekle kalmamış, kurduğu Akad İmparatorluğu ile Mezopotamya’yı siyasi, kültürel ve ekonomik açıdan yeni bir çağa taşımıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Sargon, Sümer kentlerini ele geçirdikten sonra Güneydoğu Mezopotamya ve Güneybatı İran’da bulunan, İran öncesi bir medeniyet olan Elamlar ile bir antlaşma yaparak fetihlerini batıya doğru sürdürmüştür. Bu süreçte Sargon, Anadolu’daki Toros Dağları’na kadar ilerlemiş ve Akad İmparatorluğu’nun sınırlarını genişletmiştir. Bu hamlesinde, devletin yer altı ve yer üstü kaynaklara olan ihtiyacı önemli bir rol oynamıştır. Sargon’un bir diğer stratejik amacı, doğu-batı ticaret yollarını etkin bir şekilde kullanmak ve bu yolların güvenliğini sağlamaktı. Bu doğrultuda Sargon, ordusunu sürekli hareket hâlinde tutarak hem sınır güvenliğini sağlamış hem de olası isyanları bastırarak yönetimini güçlendirmiştir.
Fethettiği şehirlerde garnizonlar kurarak bu bölgeleri kontrol altında tutan Sargon, bu stratejisiyle şehirlerin hem siyasi hem de askerî açıdan doğrudan Akad İmparatorluğu’nun otoritesi altında kalmasını sağlamıştır. Fırat ve Dicle Nehirleri arasındaki verimli toprakları kapsayan Akad İmparatorluğu, Mezopotamya’nın büyük bir bölümüne hâkim olmayı başarmıştır. Akdeniz’den İran Körfezi’ne kadar geniş bir coğrafyada egemenlik kuran bu imparatorluk, merkezî yönetimi sayesinde ticaret yollarını kontrol altına almış ve bu strateji ile büyük bir ekonomik refah ve zenginlik elde etmiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Mezopotamya’nın farklı bölgelerindeki kültürleri ve halkları bir araya getirerek ilk çok uluslu imparatorluk modelini başlatan Sargon, yalnızca Mezopotamya ile sınırlı kalmayıp çevresindeki bölgelerde de etkisini göstermiştir. Onun yönetiminde, vergi toplama, ordu yönetimi ve yerel politikaları kapsayan organize bir bürokrasi sistemi geliştirilmiştir. Sümerler, MÖ 3100-3000 yılları arasında çivi yazısını geliştirerek dünya tarihindeki ilk yazılı belgeleri ortaya koymuşlardır. Sargon ve Akad İmparatorluğu, Sümerlerin bu yazı sistemini benimseyerek kayıt tutma, ticaret ve edebî eserlerin oluşturulmasında yaygın bir şekilde kullanmıştır. Bu durum, Mezopotamya’da yazının önemini artırmış, bilgiyi saklama ve paylaşma süreçlerini daha sistematik hâle getirmiştir. Ayrıca, yazı sayesinde tarihsel kayıtlar daha organize hâle gelmiş, kültürel ve yönetsel mirasın nesiller boyunca aktarılmasını mümkün kılmıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Sargon’un ordusu, dönemin şartlarını aşan bir organizasyon ve lojistik yapıya sahipti. Binlerce askerle yüzlerce kilometrelik seferler düzenlemek, Mezopotamya’da ilk düzenli ordu modelini ortaya çıkardı. Sümer şehir devletlerinin gönüllü halktan oluşan geçici ordularının aksine, Sargon sürekli bir ordu kurarak fetihlerini kalıcı hâle getirdi. Bir yazıtta, Sargon’un ordusuyla 34 zafer kazandığı ve kılıçlarını Basra Körfezi’nde temizlediği anlatılır. Bir başka yazıtta geçen “Her gün önünde 5400 insan yemek yerdi” ifadesi, büyük bir orduya ve merkezî organizasyona işaret eder. Sayının abartılı olması muhtemel olsa da bu ifade Akad İmparatorluğu’nun büyük ve merkezî bir orduya sahip olduğunu destekleyen önemli bir kanıt olarak görülür.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]Kral Sargon’un ölüm nedeni kesin olarak bilinmese de vefatından sonra Akad İmparatorluğu bir süre gücünü korumayı başarmıştır. Ancak isyanlar ve dış saldırılar imparatorluğun zayıflamasına yol açmıştır. Sargon’un ardından, oğulları Rimush ve Manishtushu tahta geçerek yönetimi sürdürmüştür. Ne var ki, her ikisi de şiddetli isyanlarla karşılaşmış ve suikasta kurban gitmiştir. İmparatorluğun çöküş süreci, özellikle Mezopotamya’nın kuzeydoğusundaki Zagros Dağları’nda yaşayan Guttiler’in saldırılarıyla hızlanmıştır. Göçebe ya da yarı göçebe bir halk olan Guttiler, Sargon’un torunlarının hükmettiği bu büyük devleti yıkmışlardır. Ancak Sargon’un oluşturduğu merkezî yönetim modeli ve imparatorluk vizyonu, Mezopotamya’da sonraki hükümdarlar için bir rehber olmuştur. Sargon’un mirası, yalnızca kendi dönemiyle sınırlı kalmayarak tarih boyunca etkisini sürdürmüştür.
Akad İmparatorluğu’nun kurucusu ve ilk hükümdarı olan Sargon’a ait eserler ve yazıtlar, imparatorluğun geniş bir coğrafyaya yayılması nedeniyle Irak ve Türkiye başta olmak üzere dünya genelindeki birçok farklı müzede sergilenmektedir. Londra’daki British Müzesi, New York Metropolitan Sanat Müzesi, Şikago’daki The Field Müzesi Akad İmparatorluğu’na ait önemli eserleri arşivine eklemiştir. Ankara’da bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde de Sargon’a atfedilen ve MÖ. 19-18. yüzyıla tarihlenen tabletler bulunmaktadır.
-
SABIRLA BEKLEYEN KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ
Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi eseri, dönemin kültürel yapısını ve sanatçının düşünsel dünyasını, özellikle kaplumbağa figürleri üzerinden sembolik bir anlatımla yansıtır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Osman Hamdi Bey, Kaplumbağa Terbiyecisi’ni 1906 ve 1907 yıllarında iki versiyon hâlinde çalıştı. Yağlı boya tekniğiyle yapılan eser, 222 × 122 cm ölçülerindedir. İlk kez 1906’da Paris’teki Grand Palais’de L’homme aux Tortues (Kaplumbağalı Adam) adıyla sergilendi. Dönemin Osmanlı Ressamlar Cemiyeti tarafından ise Kaplumbağalar ve Adam olarak anıldı. Zamanla eser, bugün bilinen adıyla hafızalara yerleşti. Tablonun Bursa Yeşil Camii’nin üst katındaki bir odada çizildiği aktarılır. Dikey kompozisyonun hâkim olduğu sahnede alçak bir pencereden süzülen gün ışığı mekânı aydınlatır. Loş ortamda, kaplumbağaları terbiye etmeye çalıştığı düşünülen bir figür ve onun çevresinde ağır adımlarla ilerleyen kaplumbağalar yer alır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Resimde izleyiciye arkasını dönmüş erkek figürü, yerde bulunan altı kaplumbağanın içinde konumlanır. Figürün ellerinde bir üflemeli çalgı, sırtında ise nakkare bulunur. (Def çalan kişilere eskiden “nakkar” denmesi, bu çalgının adının da aynı kökten türediğini gösterir; nakkare büyük def anlamına gelir.) Doğu’ya özgü kırmızı entarisi, belindeki kemerle birlikte kompozisyonda güçlü bir görsel ağırlık oluşturur. İç mekânda dökülen sıvalar, yıpranmış çiniler ve genel loşluk hissi dikkat çeker. Işık, pencere kemeriyle figür arasında simetrik bir ilişki kurar. Osman Hamdi Bey, ışık-gölge karşıtlığından yararlanarak sahnedeki dramatik etkiyi artırırken; nesnelerin doğal renklerine bağlı kalmayı tercih etmiştir. Eserle ilgili yaygın yorumlardan biri, kırmızı giysili figürün Osman Hamdi Bey’i temsil ettiğidir. Sanatçının başka eserlerinde de kendi figürünü kullandığı bilinir. Bunun için önce istediği açıdan fotoğraf çektirdiği, ardından bu görüntülerden yararlanarak resimlerini oluşturduğu aktarılmaktadır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Sanatçının müzecilik çalışmaları, sanat eğitimi alanındaki girişimleri ve arkeolojik kazılar yoluyla bilimi yayma çabası, figürün reformcu bir kimlik olarak okunmasına zemin hazırlar. Yerdeki kaplumbağalar ise bu dönüşüm sürecine ayak uydurmakta zorlananları simgeler. Yavaş hareketleri ve sert kabuklarıyla kaplumbağalar, zahmetli bir süreci işaret eder. Eğitilmesi güç bu figürler karşısında dervişin hafifçe eğilmiş duruşu, üstlendiği sorumluluğun ağırlığını ve buna eşlik eden yılgınlığı sezdirir. Kaplumbağaların tabloda yer almasının kesin nedeni belgelere dayandırılamasa da Türk kültüründe ve mitolojik anlatılarda taşıdıkları sembolik anlamlar göz önüne alındığında bu tercihin rastlantısal olmadığı düşünülür.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Kompozisyonun üst bölümünde yer alan ve “Kalplerin şifası, sevgiliyle buluşmaktır.” şeklinde çevrilen Şifâʾü’l-kulûb likāʾü’l-mahbûb ifadesi, tablonun düşünsel merkezlerinden biridir. Bu sözün, terbiyecinin kaplumbağalara aktarmaya çalıştığı bilgi ve bilgelik anlayışına işaret ettiği düşünülür. Yazının kompozisyonda her şeyin üzerinde konumlanması, ona atfedilen kutsallığı da görünür kılar. Kaplumbağa Terbiyecisi, aynı zamanda “sabır” kavramı üzerinden okunur. Yavaş hareket eden ve eğitilmesi güç kaplumbağalarla kurulan ilişki, uzun soluklu bir çabayı işaret eder. Figürün müzik aletlerinden yararlanması ise, dönüşümün aceleyle değil; incelik, süreklilik ve zamanla mümkün olabileceğini simgesel bir dille ortaya koyar.
-
KÜREK SPORU
Kökenleri Eski Mısır’a kadar uzanan kürek sporu, ilk kez Romalılar ve Mısırlılar tarafından yapıldı. M.Ö. 25. yüzyıla kadar uzanan hikâyesi, Akdeniz ve Nil Nehri çevrelerinde yükselen Asur ve Mısırlılardan kalan kabartmalarda üç kürekli sandallara kadar uzanmaktadır. Kürekle dünyayı ilk kez dolaşanlar ise denizcilik ustası Vikingler olmuştur. 1715’te İngiliz kayıkçılarının kendi aralarında düzenledikleri “Doggest Coat Badge” ise modern kürek yarışlarının ilki sayılmaktadır. Gelin çok eski tarihlere kadar uzanan hikâyesiyle kürek sporunun tekniklerini ve araçlarını öğrenelim.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Kürek sporunda teknenin en sonunda sporcuların ters yönünde oturarak kürekçilere yön veren sporculara 1 numara denir. Kürek teknesindeki diğer sporcular ise kürekçilerdir ve gittikleri yöne sırtlarını dönerek kürek çekerler. Yarış sırasındaki en temel kuralların başında teknenin kendi kulvarında gitmesi, diğer teknelere engel olmaması şartı gelir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Kürek sporunda tekli, ikili, dörtlü ve sekizli olmak üzere dört farklı kategori vardır. Dar, hafif ve uzun kayıklara futa denir. Dalgasız sularda yapılması gereken bu sporda yarışan kayıklar başlama çizgisinde hazır olduklarında “iki dakika” uyarısı yapılır ve 2 bin metrelik parkurda altı takım yarışır. Başlama uyarısından sonra sporcuların birbirleriyle eş zamanlı olarak kürekleri çekmeleri gerekir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Kürek sporu olimpiyatlar dahil olmak üzere birçok uluslararası turnuvada temsil edilmektedir. Kürek sporu performans küreği olarak adlandırılan yarışma küreği ile profesyonel sporcuların alanına girerken, sağlıklı yaşamak için yapılan küreklere de rekreasyon küreği adı verilir. Yarış kayıklarına göre daha geniş kayıklar ile yapılan rekreasyon küreğinde temel amaç hız yapmak olmadığı için kullanılan kürekler de farklıdır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Kürek sporcuları, kayıklarına kurallara göre belirlenmiş bir dizi hareket ile yerleşirler ve kayıklarına oturduklarında güvenlik önlemi olarak ayaklarını ve bellerini kemerle sabitlerler. Sağ ve sol ellerinde bulunan her bir küreğin hareketi takım arkadaşlarıyla senkronizedir. Vücuttaki tüm büyük kas gruplarını aktif olarak çalıştıran bu sporda, ilk bakışta sadece üst vücut kasları kullanılıyor gibi gözükse de aslında her kürek hareketinde kullanılan gücün yaklaşık %60’tan fazlası bacak kas gruplarından sağlanır. Kürek, en iyi kardiyovasküler antrenman yöntemlerinden biridir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün en sevdiği sporlardan biri olan kürek sporunun Anadolu’daki tarihi Selçuklular dönemine dayanmaktadır. Çaka Bey, 11. yüzyılda İzmir’i hakimiyeti altına aldıktan sonra 40 tekneden oluşan büyük bir kürek donanması kurmuş ve Ege Denizi’nde üstünlük sağlamıştır. 16. yüzyılda İstanbul Boğazı’nda kürek yarışları yapılmış, ilk resmî yarış ise 1913’te gerçekleşmiştir.
-

Kâğıt Paralarımızdaki 6 Portre ve Hikâyeleri
Hâlihazırda cüzdanlarımızda ceplerimizde taşıdığımız kâğıt paralarımız tedavüle gireli yıllar oluyor. Geçmişe ve emeğe saygı duruşu olarak tanımlayabileceğimiz tasarımlarıyla 2009 yılında gündem yaratmışlardı. Ön yüzünde Atatürk’ün portresi bulunan banknotların arka yüzünde bilim ve sanat insanlarımıza yer verilerek günlük hayatımızın içine girmeleri sağlanmıştı. O isimlerin kimler olduğunu merak edenler için bir liste hazırladık, buyurun birlikte bakalım.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Prof. Dr. Aydın Sayılı (1913-1993)” title_font_size=”13″]
Dünyada bilim tarihi dalında doktora yapan ilk kişidir Aydın Sayılı. Portresi 5 Türk Lirası’nın üzerinde bulunmaktadır. “Hayatımın seyri üzerinde büyük etki yaptı.” dediği bir de hikâyesi vardır: Sayılı, 1933 yılında Ankara Erkek Lisesi’nden mezun olabilmek için Atatürk’ün de yer aldığı sınav heyeti önünde sözlü olarak sınava girer ve Atatürk’ün sorduğu soruları cevaplar. Sınav sonucunda ise çizelgesini, “Aydın’ın notu çok iyi” yazarak imzalayan Atatürk, Milli Eğitim Bakanına “Bu öğrenciyle ilgilenin.” talimatı vermiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Prof. Dr. Cahit Arf (1910-1997)” title_font_size=”13″]
10 Türk Lirası üzerinde portresi bulunan Cahit Arf, kendi adıyla bilinen teoremi matematik literatürüne yerleştirmiş dünyaca tanınan bilim adamımızdır. Meslek alanını, “Matematik de resim, heykel ve müzik gibi bir sanattır.” sözüyle tanımlamış, yaptığı uyarılar ve verdiği fikirlerle Türk matematikçilerine esin kaynağı olmuş, matematiğin simgesi haline gelmiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Mimar Kemaleddin (1870-1927)” title_font_size=”13″]
Asıl adı Ahmed Kemaleddin olan Mimar Kemaleddin, Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın öncülerinden kabul edilen Türk mimarıdır. Alman ve Osmanlı mimarilerinin belirgin örneklerini sentezlemiş, çalışmalarına tarihle mimari arasında köprü kurma düşüncesi hâkim olmuştur. Günlük koşturmaca içinde illa ki eseriyle göz göze geliriz de çoğumuz onun eseri olduğunu bilmeyiz. Hangileri mi? Bebek Camii, Bakırköy Camii, Çamlıca Kız Lisesi binası, Ayazma Mektebi ve daha pek çoğu… Mimar Kemaleddin’in portresini 20 TL’nin üzerinde görebilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Fatma Aliye Topuz (1862-1936)” title_font_size=”13″]
50 TL üzerinde portresi bulunan Fatma Aliye Hanım’ın Türk Edebiyatı’nda ilk kadın romancı olduğu kabul edilir. Ve ilk kadın mütercim, dünya sergilerine davet edilen ilk kadın yazar, eserleri daha hayattayken İngilizce, Fransızca ve Arapça’ya çevrilen ilk Osmanlı kadın yazarıdır. Udi, Muhaderat, Ref’et, Enin, Hayal ve Hakikat kitaplarından bazılarıdır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Buhurizade Mustafa Itrî (1640-1712)” title_font_size=”13″]
Buhurîzade Mustafa Itrî’nin portresi 100 Türk Lirası’nın üzerinde yer almaktadır. Klasik Türk müziğinin kurucusu, Türk müziğinin gelişimini yönlendirmiş bestecilerden Itri’yi Yahya Kemal’in kendisi için yazdığı şu dizelerle anlatmak gerek:
Büyük Itrî’ye eskiler derler,
Bizim öz mûsıkîmizin pîri;
O kadar halkı sevkedip yer yer,
O şafak vaktinin cihangîri,
Nice bayramların sabâh erken,
Göğü, top sesleriyle gürlerken,
Söylemiş saltanatlı Tekbîr’i.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Yunus Emre (1238-1321)” title_font_size=”13″]
Yunus Emre dünya kültür ve medeniyet tarihine sevgisiyle adını yazdırmış tasavvuf ve halk şairidir. Yunus’un felsefesi gönül kırmamak, hiçbir canlıyı incitmemek, kibirden uzak olmak, hoşgörülü olmak, bilgili olmak gibi erdemler üstünde yücelir. Portresi 200 Türk Lirası’nın üstünde yer almaktadır.