Blog

  • POPÜLER KÜLTÜRÜN İKONİK YAPISI CANAVAR BİNA

    Kulelerle dolu yoğun şehir manzarası nedeniyle “beton orman” olarak anılan Hong Kong, özellikle Quarry Bay’de bulunan ve “Canavar Bina” (Yick Cheong Building) olarak adlandırılan yapı kompleksiyle dikkat çekiyor. Bu devasa yapı, şehrin sıkışık yaşam alanlarını ve yoğun nüfusunu çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Yaklaşık 10.000 kişiye ev sahipliği yapan ve gökyüzüne uzanan apartmanların simgesi hâline gelen “Canavar Bina” ile ilgili bilgileri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Canavar Bina, 1960’larda Hong Kong’daki hızlı nüfus artışına yanıt olarak, uygun fiyatlı konutlar sağlama amacıyla inşa edilmiştir. “E” şeklindeki mimari tasarımıyla dikkat çeken kompleks, beş bağlantılı binadan oluşmaktadır: Oceanic Mansion, Fook Cheong Building, Montane Mansion, Yick Cheong Building ve Yick Fat Building. Bu yapı, yalnızca barınma ihtiyacını karşılamakla kalmamış, aynı zamanda Hong Kong’un kentleşme sürecinin bir sembolü hâline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Canavar Bina, toplamda 2.243 daireden oluşan devasa bir konut kompleksi olup, yaklaşık 10.000 kişiye ev sahipliği yapmaktadır. King’s Road üzerindeki bu ikonik yapı, yerel halk tarafından “Canavar Bina” olarak adlandırılmıştır. Üst üste istiflenmiş dairelerden oluşan karmaşık ve sıkışık yapısıyla dikkat çeken bu yoğun ve kompakt yapı, Hong Kong’un sınırlı arazi kaynaklarına ve yüksek nüfus yoğunluğuna bir çözüm olarak tasarlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Her blokta yerleşim alanlarının yanı sıra, alt katlarda dükkânlar, kafeler, pazarlar, berberler ve terziler gibi çeşitli hizmet alanları bulunmaktadır. Günlük hayatın merkezinde yer alan bu alanlar, sakinlerin ihtiyaçlarını karşılayarak yaşamı kolaylaştırmaktadır. Ortada bulunan avlu, çok katlı ve sıkışık binalarla çevrili olması nedeniyle ziyaretçilerin bazılarında bir hapishane avlusu hissi uyandırmıştır. Canavar Bina’nın, karmaşık ve yoğun yapısıyla bir yandan estetik olarak ilginç ve çekici bulunurken, diğer yandan huzursuz edici ve bunaltıcı bir atmosfer sunduğunu düşünenlerin de sayısı az değildir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Canavar Bina’nın uluslararası popülerlik kazanması, Fransız fotoğrafçı Romain Jacquet-Lagrèze’in “Vertical Horizon” adlı sergisiyle gerçekleşti. Sergide ve ardından yayınlanan kitabın kapağında bu binanın yer alması, yapının global ölçekte tanınmasını sağladı. Jacquet-Lagrèze’in Canavar Bina gibi binaları sanatsal bir bağlamda yeniden yorumlaması, bu binaların modern kent yaşamının karmaşıklığının sembolü hâline gelmesini sağladı. Yoğun, dikey yapılaşmayı vurgulayan fotoğrafları, kentsel sıkışıklığın estetik yönlerini gözler önüne serdi ve Canavar Bina’yı mimari ve sanatsal açıdan ikonik bir yere taşıdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde hem mimari hem de kültürel anlamda bir ikon olarak değerlendirilen Canavar Bina, dar yaşam alanlarının getirdiği zorlukların yanı sıra turistlerin yoğun ilgisi nedeniyle mahremiyet sorunlarıyla da karşı karşıya kalmıştır. Bu durum, sakinlerin rahatsızlıklarını dile getirmelerine yol açmış ve binaya “fotoğraf çekmenin yasak olduğunu” belirten bir tabela asılmasına neden olmuştur. Ancak, bunun yasal bir dayanağı olmadığı için “İçeride yaşayanlara karşı her zaman saygılı olun. Birçok insanın evim dediği bir binanın avlusuna giriyorsunuz. Bağırmayın ya da etrafta gereğinden fazla dolaşmayın. Zemin kattaki mağazalardan bir şeyler satın almanız da takdir edilecektir.” gibi zarif uyarılar yapılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bina, popüler kültürde de sıkça karşımıza çıkan bir mekân hâline gelmiştir. Gişe rekorları kıran 2014 yapımı “Transformers: Kayıp Çağ” filminde ve 2017 yapımı “Ghost in the Shell” filminde, Hong Kong’un yoğun ve kaotik atmosferini yansıtan bir mekân olarak ekranlara yansımıştır. Ayrıca, Instagram ve diğer sosyal medya platformlarında fotoğraf tutkunlarının gözde mekânlarından biri hâline gelmiştir. Binanın karmaşık mimarisi ve estetik görünümü, özellikle simetrik yapılar ve gökyüzüne doğru yükselen dar perspektifler arayan fotoğrafçılar için büyük bir ilham kaynağıdır.

  • BAŞKENTLER SERİSİ: MADRİD

    İspanya’nın başkenti Madrid, Avrupa’nın en renkli şehirlerinden bir tanesi. Büyük meydanları, müzeleri, sanat galerileri, alışveriş merkezleri ve ışıltılı gece hayatıyla her yıl turist akınına uğrayan şehir aynı zamanda İspanyol Kraliyet Ailesi ve İspanyol aristokrasisinin de ikametgâh adresi. İber Yarımadası’nın kuzeydoğusunda konumlanan kent; İstanbul, Paris, Londra ve Moskova’dan sonra Avrupa’nın en kalabalık beşinci şehri… Manzanares Nehri’nin kenarında kayalık bir alan üzerine konumlanan kent, dünyanın en önemli futbol takımlarından biri olan Real Madrid’e de ev sahipliği yapıyor. İstanbul gibi gece yaşayan kentlerden olan Madrid’de İspanyolların ünlü siestası devlet kurumları dahil olmak üzere tüm kurumlarda geçerli. Öğle vakti dinlenmek amacıyla dükkanlarını kapatan yerli halkın çoğu ya iş yerinde ya da evinde uykuya çekiliyor ve hayat akşamüstü 5-6 gibi tekrar başlıyor. Hayattan zevk almayı, güzel yemekler yemeyi ve çok çalışmayı pek de sevmeyen İspanyolların ihtişamlı binalarıyla ünlü başkentinin önemli ve ikonik yerlerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Geçmişte ölüm cezasına çarptırılan suçluların idam edildiği ünlü tarihi Plaza Mayor Meydanı’nın dört cephesi barok tarzdaki kırmızı binalarla çevrili ve tam ortasında bu meydanı inşa ettiren Kral III. Felipe’nin bronz bir ata bindiği ünlü heykeli bulunuyor. Taç giyme töreni, kraliyet düğünleri ve seveni olduğu kadar karşı çıkanın da çok olduğu boğa güreşleri de bu meydanda yapılıyor. 50 bin kişi kapasiteli meydanın tarihi 16. yüzyıla kadar uzanmakta. Akşam saatlerinde sokak sanatçıları meydanı festival havasına dönüştürürken, çevrili binalarda bulunan mağazalarda alışveriş yapmak ve İspanyolların lezzetli geleneksel yemeklerini şık olduğu kadar pahalı restoranlarda tatmak hem turistlerin hem de yerlilerin en sevdiği etkinlikler arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yüzyıl önce halkın kullanımına açılana kadar monarşiye ait bir mülk olan El Retiro Parkı, şehrin tam ortasında bulunuyor. Madrid’in en fazla yeşil alanına sahip El Retiro Parkı’nda bulunan 15 binden fazla ağaç ve etkileyici mimari tasarıma sahip yapıları ile masalsı bir his uyandıran parkta birçok heykel, anıt, sanat galerisi bulunuyor. Bu devasa alan içerisinde en dikkat çeken yapılar ise cam ve metalden inşa edilen eşsiz iki saray, yapay gölle çevrilen Balıkçı Köşkü ve her renkten güllerin olduğu mis gibi kokan Gül Bahçesi ile Madrid’in en yaşlı ağacı olan 400 yaşındaki Ahuehuete. 2021’de UNESCO Dünya Mirası listesine eklenen park, ressamları, müzisyenleri ve dansçılarıyla birçok sanat dalının bir arada sahnelendiği Madrid’in özel mekânlardan bir tanesi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İspanya Kraliyet Ailesi’nin Madrid’deki ikametgâh adresi olan Kraliyet Sarayı, 18. yüzyılda Kral V. Felipe’nin isteği ile inşa edilmiş oldukça şaşaalı bir yapı… Yapının mimarları ise dönemin popüler mimarlarından İtalyan Filippo Juvarra ve Giovanni Battista Sacchetti. 135 bin metrekarelik alanda inşa edilen sarayın 3 bin 418 odası bulunuyor ve bu rakamlar onu Avrupa’daki en büyük kraliyet sarayı yapıyor. İsmi Madrid Kraliyet Sarayı olsa da aslında kral ve ailesi bu sarayı değil daha mütevazı bir saray olan Zarzuela Sarayı’nı kullanıyor. Sadece devlet törenlerinde kullanılan “Palacio Real”ı ziyaret etmek isteyenler belirli bir ücret karşılığında bu heybetli yapıyı görebiliyor. Her biri farklı tarzda dekore edilen odaları, el işçiliğiyle yapılan özel mobilya ve eşyaları ile orta çağ ruhunu çok iyi yansıtan sarayın arka kısmında bulunan Sabatini Bahçelerini de ziyaret etmek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Neo-gotik bir mimariye sahip Roma Katolik Katedrali, Kraliyet Sarayı’nın hemen yanında bulunuyor. İsmini, yerine yapıldığı camiden alan Almudena Katedrali, Madrid başpiskoposluğunun da yönetim merkezi. Yapımı 100 yıldan fazla süren ihtişamlı yapının 1879’da başlayan yapımı 1993’te tamamlandı. İspanyolların ünlü prensi Felipe’nin düğününe de ev sahipliği yapan katedralin açılışını ise Papa II. John Paul gerçekleştirdi. İçerisinde müzesi de bulunan yapının giriş katında 16. yüzyıla ait sanat eserleri ve resimler yapının en ilgi çeken bölümleri ve ayrıca kubbesine çıkarak eşsiz Madrid’in manzarasını seyretmek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en büyük sanat müzesi olan Prado Müzesi; Pablo Picasso, Goya, Rubens, Boticelli, Diego Velázquez ve Raphael gibi dünyaca ünlü sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapıyor. Madrid’i ziyaret edenlerin ilk uğradığı noktalardan biri olan müzenin inşası, İspanya Kralı III. Charles’ın isteği ile “Doğa Bilimleri Müzesi” olarak başlasa da Kral VIII. Ferdinand döneminde “Kraliyet Resim ve Heykel Müzesi” olarak 1819’da açıldı. Müzede sadece İspanyolların değil, Avrupalı sanatçıların dünyaca ünlü eserleri sergileniyor. Prado Müzesi’nde yer alan koleksiyonun temeli 16. yüzyılda kraliyet ailesinin sahip olduğu eserlere dayanıyor ancak geçen süre içerisinde başyapıt diyebileceğimiz birçok eser müzeye dâhil olarak dünyanın en önemli sanat müzesi olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İlginç bir hikâyeye sahip olan Debod Tapınağı, İspanya’nın en sıra dışı mekânlarından biri… Mısır devleti tarafından 1968’de İspanya’ya hediye edilen bu yapı, Aswan’ın 15 km güneyine inşa edildi. Milattan önce ikinci yüzyılın başlarında Meroë kralı Adikhalamani tarafından Mısır Tanrısı Amun için başlatılan yapının inşaatı, küçük ve tek odalı bir şapel olarak tasarlandı.  Bu tapınağa çok benzer bir başka tapınak Dakka’da inşa edilirken, yapı Roma İmparatorluğu döneminde tamamlandı. 1960’ta Aswan’ın yaşadığı dönüşüm esnasında anıtların zarar görmesi üzerine UNESCO, uluslararası bir çağrı yaparak yapıyı koruma altına almak istedi. Çağrıyı cevaplayan İspanya oldu ve Mısır hükümeti bu tarihi yapıyı İspanya’ya bağışladı. Tapınak eskiden askeri kışlaların bulunduğu Madrid’in yakınındaki Campo del Moro ve Parque del Oeste bölgelerindeki Parque de Rosales’e yeniden inşa edildi ve 1972’de halka açıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Santiago Bernabéu Stadyumu, dünyaca ünlü Real Madrid Spor Kulübünün resmi stadyumu olarak 1947’de açıldı. Efsane maçların oynandığı bu stadyum ilk yapıldığında 70 bin kapasiteli olarak açılmış, 1953’te 120 bin kapasiteye ulaşmıştır. Ancak UEFA standartlarına uymak adına tekrar 90 bin kişiye düşürülmüştür. Santiago Bernabéu, İspanya ve Madrid’in ilk stadyumlarından biri olarak tarihe geçmiştir. Dünyanın her yerinden milyonlarca ziyaretçi hem tarihi stadyumu görmek hem de Real Madrid takımının maçlarını izlemek için şehre akın etmektedir. Santiago Bernabéu, 2001 ve 2006 yılları arasında tamamen yenilenmiş ve modernize edilmiştir. Stadyum, tarihinde dört Avrupa Kupası ve Şampiyonlar Ligi finaline ev sahipliği yapmıştır. İlk final, 1957’de Real Madrid ile Fiorentina, ikincisi 1969’da AC Milan ve Ajax, üçüncüsü 1980’de Nottingham Forest ile Hamburg ve sonuncusu 2010 yılında Internazionale ve Bayern Münih arasındadır.

  • Türk Tango Sanatçıları

    En naif aşk sözcükleri özgün bir ritimle birleşir tango eserlerinde… Ne zaman bir tango şarkısı duysak çoğumuz maziye döneriz… Sevdim bir genç kadını… Papatya gibisin beyaz ve ince… Mazi kalbimde bir yaradır… Gel artık sevgili yeter ve daha nicesi… Ülkemize taş plaklar döneminde giren tango türünün önemli bestecileri, müzisyenleri, solistlerini Kültür ve Yaşam’da anıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1950’li yıllarda tango deyince akıllara gelen ilk solist isimlerinden biri Celal İnce’ydi.” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tango solisti Esin Engin, 1970’li yıllarda aranjör ve orkestra şefi olarak ünlenmişti.” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk Türkçe tango “Mazi Kalbimde Bir Yaradır”ı seslendiren ilk kişi Seyyan Hanım’dır…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şecaattin Tanyerli, 1000’den fazla tango eseri seslendiren bir tango aşığıydı…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ünlü tango bestesi “Sensiz Saadet Neymiş” illa ki Yaşar Güvenir’den dinlenmeli…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1950’li yıllarda radyodan yankılanan tango şarkılarını genellikle Zehra Eren söylerdi.” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Papatya gibisin” bestesinin sahibi Necdet Koyutürk çok yönlü bir tango müzisyeniydi.” title_font_size=”13″]
  • BİNLERCE YILLIK TIP TARİHİNDEN SATIR BAŞLARI

    Tıp Bayramı, ülkemizde her yıl Mart ayının 14’ünde kutlanıyor. Bu tarihte kutlanması ise “Türkiye’de modern tıp eğitiminin başladığı gün” olarak kabul edilmesinden ileri geliyor. Osmanlı saray hekimi Mustafa Behçet Efendi’nin önerisiyle açılan tıp okulu “Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire”, 14 Mart 1827’de eğitim hizmetine başlamış, ilk kutlama ise 14 Mart 1919 yılında gerçekleşmişti. Biz de 14 Mart Tıp Bayramı’nı, tıp tarihindeki binlerce satır başından birkaç tanesini hatırlayarak kutluyor, hekimlerimiz başta olmak üzere tüm sağlık görevlilerine emekleri için şükranlarımızı sunuyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tıp tarihinde, hastalıkların doğru ilaçlarını bulabilmek adına bitkilerden yararlanıldığı bilinmekte fakat uygulamaların ilk dönemlerine dair net bir zaman dilimi verilememektedir. Tıbbi bilgiler konusunda en eski belge, M.Ö. 1550’lerde yazıldığı düşünülen ve bir mumyanın kucağında bulunan Ebers Tıp Papirüsü’dür. Eski Mısır’a ait tıp bilgilerinin yazılı olduğu papirüste, 700 drog(*) ile 811 reçete bulunmaktadır.

     

    (*)Drog, hayvan ve bitkilerden kurutularak veya özel metotlarla toplanarak elde edilen, eczacılık ve kısmen sanayide kullanılan ham maddedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Eski dönemlerden günümüze ulaşan en önemli tıp belgeleri arasında, “Tıbbın Babası” unvanına sahip Hipokrat’ın adını taşıyan “Hipokrat Yemini” de yer almaktadır. Tıbbi etik konularına değinen bu yeminin Hipokrat’ın öğrencilerinden biri tarafından yazıldığı düşünülmektedir. Hipokrat Yemini zaman içinde değişikliklere uğramıştır ve günümüzdeki modern formuna kavuşmuştur. Hekimlik mesleğine adım atan tıpçılar, doğrudan Hipokrat Yemini olmasa da tıbbi etik doğrultusunda hareket edeceklerini beyan ettikleri bir yemin etmektedirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tıp tarihinin özellikle Orta Çağ’a denk gelen dönemine Müslüman bilim insanları damgasını vurmuştur.  Özellikle 10. yüzyılda dünyaya gelen ve İslam Altın Çağı’nın önemli doktorlarından olan İbn-i Sina’nın “El-Kanun fi’t-Tıb” (Tıbbın Kanunu) isimli eseri Orta Çağ’ın tıp konusundaki en önemli eseri olmuş, yüzyıllarca üniversitelerde kaynak kitap olarak okutulmuştur. Bu aşamada, aynı zamanda bir hekim olan İbn-i Rüşd’ün yaptığı çevirilerin önemine de vurgu yapmak gerekmektedir. Kendisi, farklı uygarlıkların tıp alanındaki çalışmalarını Arapçaya tercüme ederek bilim insanlarının aydınlanmasında ve tıbbın bu bilgiler ışığında gelişmesinde kilit rol oynamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Tıp tarihinde, Avrupa’da kurulan ilk tıp okullarından olan Salerno Tıp Okulu (La Scuola Medica Salernitana) da eğitim kurumu kimliği ve sosyal yapısıyla önemli bir yere sahiptir. Kuruluşunda Müslüman, Hıristiyan ve Musevi bilim insanlarının yer aldığı bilinen Salerno’da kadınların da bulunuyor olması, Orta Çağ şartları düşünüldüğünde ilerici bir yaklaşım olarak kabul edilmektedir. Güney İtalya’nın Salerno kentinde kurulan okul, 11. ve 12. yüzyılda Avrupa, Asya ve Kuzey Afrikalı tıp öğrencilerine hizmet verdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Eski çağlardan modern tıp tarihine uzanan süreçte ilklere imza atan ya da çalışmalarıyla öne çıkan çok sayıda isim gelip geçmiştir. Mondino de Liuzzi, 14. yüzyıl başlarında insan kadavrasına diseksiyon uygulayan hekim olmuş, Andreas Vesalius 16. yüzyılda anatomi çalışmalarını resimli bir kitapta toplamış, Giovanni Battista Morgagni 18. yüzyılın ilk yarısındaki çalışmalarıyla “modern patolojik anatominin ve klinik tanıya dayalı tıbbın babası” olarak görülmüştür. Tüm bu süreçte otopsi yaygınlaşmış, muayene edilmenin önemi ortaya çıkmış ve operasyonlardaki başarı oranı yükselmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Tıbbın gelişiminde önemli rol oynayanlar arasında hekimler, bilim insanları kadar mucitler de önemli bir paya sahiptir. Örneğin, mikroskop fikrinin doğmasını sağlayan Hans Janssen ile Zacharias Janssen gözlük üreticisi olan bir baba ve oğuldur. İki merceğin, tek olana nazaran nesneleri daha fazla büyütebildiği tezinden yola çıkarak, bilinen ilk optik mikroskopu 16. yüzyılın sonunda icat etmişlerdir. Bilim insanı Robert Hooke ise 17. yüzyılda Christopher Cock’un yardımıyla bu mikroskopu geliştirmiş ve mercek altında incelediği canlılara ilişkin gözlemlerini Micrographia isimli kitapta toplamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tıp tarihinden, “penisilin”in mucidi Alexander Fleming’den, kuduz aşısının mucidi Louis Pasteur’e çok sayıda isim gelip geçti. Tüm insanlığın faydasına olan bu tür buluş ve çalışmaların ödüllendirilmesi ise 20. yüzyılın başına denk gelmektedir. İsveçli kimyager ve mühendis Alfred Nobel’in kurduğu vakıf tarafından verilen Nobel Ödülü’nün, tıp alanında ilk sahibi Emil Adolf von Behring olmuştur (1901). 2021 yılının Nobel Tıp Ödülü’nü ise “ısı ve temas reseptörlerinin keşfi” nedeniyle David Julius ve Ardem Patapoutian kazanmışlardır.

  • Osmanlı’da Doğmuş Nostaljik Değeri Büyük Meslekler

    “Osmanlı’da gümüş üstüne siyah nakış işleyen kişiye ne ad verilirdi?” Hemen cevap veriyoruz: Savatçı. Osmanlı’daki meslek kolları, şimdilerde sadece cevabını bilmemiz istenen bir soru olarak bulmacalarda karşımıza çıkıyor. Birçoğu tarihe karışan, çok küçük bir kısmı nostaljik imgelerle yaşamaya devam eden mesleklerden 9 tanesi bu sayfada.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
  • KUZEY AVRUPA’DA YER ALAN ÜLKELER

    Adı üstünde, Avrupa’nın kuzeyinde yer alan ülkeler Kuzey Avrupa ülkelerini oluşturmaktadır. Ortak bir coğrafyayı paylaşan, kültür ve dil olarak birbirine yakın, yer altı kaynakları bakımından zengin, tarım ve hayvancılık açısından oldukça gelişmiş olan bu ülkeler refah seviyelerinin yüksekliği ile ünlüdürler. Kuzey Avrupa üç bölüme ayrılabilir: İskandinavya, Baltıklar ve Britanya Adaları. Bu ülkelerden birkaçını sizler için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İskandinav ülkelerinin en güneyindeki Danimarka topraklarının büyük bölümü Jütland Yarımadası’nda bulunmaktadır. Başkent Kopenhag ise ülkenin 443 adasından en büyüğü Zealand üzerinde yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İskandinav ülkelerinden Finlandiya’nın komşuları Rusya, Norveç ve İsveç’tir. Ayrıca Botniya Körfezi’yle sınırı bulunmaktadır. Finlandiya, 338 bin kilometrekareyi aşan yüz ölçümünde 180 binden fazla göl barındıran bir ülkedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İskandinav Yarımadası’nın batısında konumlanan ve kıyısındaki binlerce fiyortla ünlü olan Norveç’in komşuları Finlandiya, İsveç ve Rusya’dır. Ayrıca Atlas Okyanusu’nun bir kolu olan Norveç Denizi’yle uzun bir kıyısı bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Güneyinde yer alan Öresund Köprüsü’yle Danimarka’ya bağlanan Kuzey Avrupa ülkesi İsveç’in diğer komşuları Norveç ve Finlandiya’dır. Avrupa Birliği’ne üye ülkeler arasında üçüncü büyük ülke olan İsveç’in yüz ölçümü yaklaşık 450.295 kilometrekaredir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İzlanda bir ada ülkesidir. İskandinavya ve Büyük Britanya’nın kuzeybatısı ile Grönland’ın güneydoğusunda yer alır. Kuzeyi Arktik Okyanusu ile çevrili olan İzlanda, Avrupa’nın nüfus yoğunluğu en az olan ülkesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kuzey Avrupa ülkelerinden olan Estonya aynı zamanda Baltık Denizi’ne kıyısı bulunan bir Baltık devletidir. Finlandiya Körfezi, Rusya ve Letonya ile de komşu olan Estonya’nın ana karada toprağı bulunurken, Baltık Denizi’nde 2.222 adaya sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Letonya, komşuları Estonya, Litvanya, Rusya ve Belarus olan bir Kuzey Avrupa ülkesidir. Yüzde ellisi yeşillik olan, göl ve nehir zengini Letonya’nın başkenti Riga’dır. Ülke nüfusunun üçte biri başkentte yaşamaktadır.

  • Tek Kanallı Televizyon Döneminin Çok Konuşulan 9 Dizisi

    Tek Kanallı Televizyon Döneminin Çok Konuşulan 9 Dizisi

    Henüz televizyonlarımızda tek bir kanal varken, kanallar arasında gezemediğimiz, beğendiğimiz dizileri dijital mecralardan takip edemediğimiz dönemlerde çekilen diziler bizde ayrı bir yer bırakmıştır. Bu dizilerin yayın saati geldiğinde ailecek televizyon başına geçilir, diziyi kaçırmamak için üstün bir çaba gösterilirdi. Vakti zamanında bizi ekran başına kilitleyen, yıllar geçse de karakterlerini hiç unutmadığımız dizileri bu listemizle anımsatıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aile Bağları” title_font_size=”13″]
    eski diziler

    1982 ve 1989 yılları arasında yayınlanan Amerikan dizisi Aile Bağları, ülkemizde de büyük bir ilgiyle izlenmişti. Dizi, hayata karşı farklı tutumları olan birbirinden çok farklı karakterlere sahip bir aile üzerine kuruluydu. Dizinin ünlü oyuncuları arasında Michael J. Fox da yer alıyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”ALF” title_font_size=”13″]
    eski diziler

    Bu garip ama sevimli uzaylı yaratık ALF, 1986 ve 1990 yılları arasında tüm dünyada her yaştan izleyiciyi ekran başına toplamıştı. ALF’in ilginç espri anlayışı ve davetsiz misafiri olduğu ailenin üyeleriyle ilişkisi milyonları güldürmüştü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Altın Kızlar” title_font_size=”13″]
    eski diziler, the golden girls

    Televizyon dünyasının fenomen dizilerinden biri olan Altın Kızlar, 1985 yılından 1992 yılına dek evlerimizi şenlendirdi. Altın yıllarını yaşayan 4 kadının hayatını; arkadaşlık, aşk ve aile ilişkilerini eğlenceli bir dille anlatan dizi yıllar geçse de unutulmadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aşağıdakiler Yukarıdakiler” title_font_size=”13″]
    upstairs downstairs, eski diziler

    Günümüzün birçok dizisine ilham vermiş gibi gözüken Aşağıdakiler Yukarıdakiler, bir malikânenin çalışanları ile sahipleri arasındaki ilişkiyi televizyona taşıyan ilk diziydi. İngiliz yapımı olan dizi 1971 ve 1975 yılları arasında çekilmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aşk Gemisi” title_font_size=”13″]
    eski diziler

    Tam on yıl yayına devam eden; macera ve romantik komediyi birleştiren Aşk Gemisi, “Pasifiğin Prensesi” isimli bir gemide yaşananları konu alıyordu. Dizinin oyuncuları arasında Gavin Macleod, Ted Lange gibi isimler bulunuyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bizim Ev” title_font_size=”13″]
    eski yabancı diziler

    Witherspoon ailesinin hayatını anlatan Bizim Ev dizisinin karakterleri, oğlu hayatını kaybedince gelinini ve torunlarını yanına alan bir dede yani Wilford Brimley, gelini ve 3 torununun kimi zaman hüzünlü, kimi zaman eğlenceli hayatlarını ekranlarımıza taşımıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Charles İş Başında” title_font_size=”13″]
    eski yabancı diziler

    Charles, çocuk bakıcılığı yapan bir üniversite öğrencisidir. Genç bir erkeğin çocuk bakarken karşılaştığı sorunlar, eğlenceli ve komik maceralar bu dizinin konusunu oluşturuyordu. Ülkemizde erkek bakıcı alışık olunmayan bir durum olsa da Charles İş Başında büyük ilgi görmüştü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çarli’nin Melekleri ” title_font_size=”13″]
    eski yabancı diziler

    1976 yılında çekilmeye başlanan ve 5 sezon devam eden Çarli’nin Melekleri, Amerikan televizyonculuğunun en başarılı dizilerinden biri oldu, daha sonra birçok kez sinema filmi olarak uyarlandı. Bu efsanevi dizide Farrah Fawcett, Jacklyn Smith ve Kate Jackson meşhur melekleri canlandırıyorlardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dallas” title_font_size=”13″]
    yabancı diziler

    80’li yıllar boyunca TRT’de yayınlanan Dallas, ülkemizde müdavimlik yaratan ilk yabancı dizilerden biriydi. Bol entrikalı bölümleri milyonları televizyon başına toplardı. Sevilmeyen karakter JR ve ailesinin maceraları Guiness Rekorlar Kitabı’na göre dünyanın en çok izlenen dizisi oldu.

  • Sosyal Anksiyete Bozukluğu 8 Madde İle Sosyal Fobi

    Sosyal Anksiyete Bozukluğu 8 Madde İle Sosyal Fobi

    Günümüzün stres dolu şehir yaşamı, iş yaşamının zorlu kariyer basamakları bireylerin güçlükler yaşamasına hatta bazı durumlarda ruhsal sorunların baş göstermesine sebep olabilir. Yoğun strese maruz kalanlar aşırı gerginlikten kaynaklanan ağrılar, depresif bir ruh hali gibi sonuçlarla yüz yüze kalırken bazıları sosyal fobi rahatsızlığı yaşayabilir. Günümüzde psikolog ve psikiyatristlerin en sık karşılaştığı şikâyetler arasında yer alan sosyal fobiyi 8 madde ile listemize taşıdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türkiye Psikiyatri Derneğinin belirttiği üzere sosyal fobi, kişilerin başkalarıyla etkileşimde bulunacakları zaman kuvvetli endişe hali yaşamaları şeklinde kendini gösterir. Bu endişe hali, bireyin sosyal hayatını etkilemeye başladığı zaman, sosyal fobi rahatsızlığı yaşanabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sosyal fobi yaşayan kişi, çevresi tarafından olumsuz bir şekilde yaftalanmaktan çekinir ve bu durum, devamlı bir endişe içinde olmasına, toplum içinde bulunmaktan kaçınmasına, diğer bireylerle iletişim kurarken tutukluk yaşamasına sebep olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Aslında yaşanan bir çeşit kısır döngüdür çünkü bireyin yaşadığı gerginlik onun daha garip davranışlar sergilemesine, daha garip davranması da endişe halinin artmasına sebep olur. Bu noktada birey, sosyal ortamlardan uzak durmaya çalışan, insanlardan kaçınan, içine kapalı bir ruh haline bürünür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Türkiye Psikiyatri Derneği, sosyal fobinin en sık görülen psikolojik rahatsızlıklardan biri olduğunu belirtmektedir. Üstelik sosyal fobi sadece yetişkinlerde değil çocuklarda da görülmektedir. Uzman olmayan kişiler sosyal fobi ile çekingen kişilik özelliklerini birbirine karıştırabilir, bu sebeple doktor görüşü almak çok önemlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sosyal fobinin herkeste farklı belirtileri olabilir fakat en sık görülenler: Kişinin, bir topluluğun ya da başka bireylerin önünde dikkat odağı olduğu zamanlarda su yüzüne çıkan, aşırı terleme, kızarma, titreme, konuşmada tutukluk gibi durumlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Çağımızın en sık rastlanan psikolojik rahatsızlıklarından biri olan sosyal fobinin sebebi, psikolojik, biyolojik ya da çevresel olabilir. Biyolojik kaynaklı sosyal fobiye kalıtımsal da olabilen hormon düzeyleri ile ilgili sorunlar yol açar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Psikolojik faktörler sebebiyle oluşan sosyal fobide, genellikle geçmişte yaşanan bir travma, etkileyici bir olay söz konusudur. Çevresel faktörlerle oluşan sosyal fobi ise kişinin deneyimlerine dayanır, başka bir kişinin topluluk önünde utanç verici bir durumda kaldığına şahit olanlar sosyal fobi geliştirebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Sosyal fobi rahatsızlığı yaşıyorsanız yapmanız gereken bir uzmana başvurmaktır. Böylece yaşadığınız sorunların gerçekten psikolojik bir rahatsızlık olup olmadığından emin olabilirsiniz. Sosyal fobinin ilaç ve psikoterapi ile tedavisi mümkündür. Tedavide başarıyı etkileyen faktörler arasında hastanın tedaviye istekli ve inançlı olması ilk sırada yer alır. Ayrıca sosyal fobiye eşlik eden başka rahatsızlıkların bulunmadığı durumlarda tedaviden daha hızlı cevap alınmaktadır.

  • İLGİNÇ ÖZELLİKLERİ VE TÜRLERİYLE DENİZANALARI

    Bazı insanlar için kullandığımız “nevi şahsına münhasır” ifadesini hayvanlar âleminin tümü için kullanmak mümkün. Hepsinin birbirinden ilginç türleri, hepsinin kendine özgü davranış kalıpları var ve şüphesiz ki denizanaları da bunlar arasında yer alıyor. Aşağıdaki birkaç maddeyi okuduğunuzda ne demek istediğimizi çok daha iyi anlayacaksınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • Bir Zamanlar Dijital Olmayan 9 Nostaljik Alışkanlığımız

    Bir Zamanlar Dijital Olmayan 9 Nostaljik Alışkanlığımız

    Yıllar geçip hayat hızla değişirken bir zamanlar gündelik hayatımızın bir parçası olan alışkanlıklarımız da büyük değişimlere uğruyor. Daha 30-40 yıl öncesinin alışkanlıkları, yaşam biçimleri nostaljik anılara dönüşüyor ve yerlerini yepyeni gelenekler alıyor. Bu listemizde eski alışkanlıklarımızı ve onların yerini alan yeni dijital karşılıklarını bir araya getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    nostalji

    Eskiden tatile gittiğimizde, seyahate çıktığımızda gezip gördüğümüz yerleri, keşfettiğimiz güzellikleri sevdiklerimizle paylaşmak için onlara ziyaret ettiğimiz yerlerin güzel fotoğraflarını içeren kartpostallar gönderirdik. Günümüzde bu alışkanlık geçmişte kaldı ve onun yerine gittiğimiz yerlerin fotoğraflarını sosyal medya kanallarında paylaşmaya başladık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    nostalji

    Evde geçirilen akşamların en büyük keyiflerinden biri ise radyo tiyatrosu dinlemekti. Değil bilgisayarların, televizyonun bile hanelere henüz girmediği zamanlarda, en güzel eserlerle radyo tiyatrosu sayesinde tanışırdık. Şimdi akşamlarımızı bilgisayarımıza bağladığımız televizyonlarımızın karşısında geçiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    otobüs bileti, nostalji

    Okula, işe giderken bindiğimiz otobüslerde bugün kullandığımız akbiller, elektronik biletler tabii ki eskiden yoktu. O zamanlar cebimizde, cüzdanımızda yırtılmasın diye özenle sakladığımız kâğıttan yapılmış otobüs biletleri vardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    nostalji

    Müzik dinlemek için şimdi kullandığımız, elimizden bile daha küçük müzik çalarlar yerine pikaplar, gramofonlar vardı ve en sevdiğimiz şarkıları plaktan dinlerdik. Bu zamanları hatırlayanlar iğnenin plağa değdiği an çıkardığı cızırtıyı da bir tebessümle hatırlayacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    nostalji

    Eskiden başka şehirlerde, başka ülkelerde yaşayan sevdiklerimizle konuşmak, hasret gidermek bu kadar kolay değildi. Şimdi dünyanın herhangi bir yerinde bulunan bir sevdiğimize cep telefonumuz sayesinde saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Oysa geçmişte elimizde bir avuç jetonla ankesörlü telefonların başına gider, jetonun tükenmek üzere olduğunu bildiren uyarı sesini duydukça yenisini atardık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bu günlerde çoğumuz müzik dinlemek için internet üzerinde oluşturduğumuz müzik çalma listelerini kullanıyoruz. Eskiden sevdiğimiz şarkıları bir araya getirmek için kendi doldurduğumuz kasetlere başvururduk. Özellikle radyo dinlerken boş bir kaseti hazırda bulundurur, sevdiğimiz şarkılar denk geldikçe kaydederdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    nostalji

    Okumayı yazmayı öğrenip de bir günlüğe sahip olduğumuzda sanki en yakın dostumuzu bulmuş gibi hisseder, aklımızdan gönlümüzden geçen her şeyi günlüğümüze kaydederdik. Şimdi ise kadim dostumuz günlüklerin yerini onların dijital bir alternatifi olarak görebileceğimiz bloglar alıyor. Tabii blogların günlüklerimizden ufak bir farkı da bulunuyor: Blogları günlüklerin aksine isteyen herkes okuyabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Teknoloji hayatımıza girdi gireli çağlardır özleyenleri buluşturan mektuplar da önemini kaybetmiş gibi gözüküyor. Yazdığımız mektuba günlerce bazen haftalarca cevap beklediğimiz zamanların yerini birkaç dakika içinde yazıp yolladığımız e-postalar alıyor.