Blog

  • İlban Ertem’in Çizimi Ve 8 Alıntıyla Puslu Kıtalar Atlası

    İlban Ertem’in Çizimi Ve 8 Alıntıyla Puslu Kıtalar Atlası

    Modern Türk edebiyatının önemli ismi İhsan Oktay Anar, 1995 yılında basılan ilk romanı Puslu Kıtalar Atlası ile tüm edebiyatseverleri büyülemişti. Puslu Kıtalar Atlası’nı sadece tarihi bir roman olarak betimlemek bu büyük esere haksızlık olacaktır. Her gün geçip gittiğimiz Galata, Karaköy gibi İstanbul semtlerinde geçen roman, o zamanın ruhunu ve sosyal yaşamını inanılmaz bir canlılık ve ustaca bir kurgu ile aktarır. Her okuyanı içine çeken Puslu Kıtalar Atlası, ünlü çizerimiz İlban Ertem’in kalemiyle buluşmuş ve 2015 yılında resimli roman olarak raflardaki yerini almıştır. Bu iki usta ile İstanbul’un ve bu güzel hikayenin tadını çıkarmanız için 8 alıntıyla karşınızdayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    türk edebiyatı, roman
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    türk edebiyatı, roman
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk edebiyatı, roman
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    türk edebiyatı, roman
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    türk edebiyatı, roman
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    türk edebiyatı, roman
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    türk edebiyatı, roman
  • 10 YABANCI RESSAMIN GÖZÜNDEN ESKİ İSTANBUL

    Asya ile Avrupa Kıtalarının üzerinde kurulu; Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu’na ev sahipliği yapan İstanbul; adaları, yapıları, doğal güzellikleriyle asırlardır önemli bir ticaret ve kültür kenti olmuştur. Tüm bu güzelliklere sahip şehrin sanatçılar üzerinde bıraktığı etkiye birçok sanat eserinde rastlamak mümkündür. Yazımızda 1700’lü yılların sonundan itibaren ülkemizi ziyaret eden 10 yabancı ressamın fırçasından yansıyan eski İstanbul manzaralarını inceleyebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Gün Batımında Ortaköy’den İstanbul”” title_font_size=”13″]

    Ortaköy’deki Büyük Mecidiye Camii’nin de yer aldığı “Gün Batımında Ortaköy’den İstanbul” tablosu 1856 tarihlidir. 19. yüzyılda yaşayan Rus ressam Ivan Ayvazovski, 1874’te Sultan Abdülaziz’in davetlisi olarak İstanbul’a gelir. İstanbul manzaralarını romantik tarzda incelikle resmeden Ayvazovski, 45 sene içinde sekiz kez İstanbul’u ziyaret eder ve Sultan için yaptığı resimlerden biri çok beğenildiği için “Osmaniye Nişanı” ile ödüllendirilir. Gün batımı manzarasında iskeledeki gemiler ve günlük rutinlerinde resmedilen insanlar dönemin İstanbul’unu gördüğümüz nadir belgelerdendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Haliç’te Gün Doğumu”” title_font_size=”13″]

    Manzara resimleriyle ünlenen Venedikli ressam Ippolito Caffi, güneşi ve ışığı kullanma tekniği ile dikkat çekmektedir. 1840’lı yıllarda Yunanistan, Orta Doğu ve Anadolu’yu kapsayan gezisi sırasında İstanbul’a gelen Caffi’ni iki yıl burada kalır. İstanbul’da ürettiği yağlı boya tabloları bugün dünyanın en önemli sanat galerilerinde sergilenmektedir. Yaşadığı çağın tanınmış sanatçılarından biri olan Caffi’nin “Haliç’te Gün Doğumu” tablosunda ışığı kullanma ustalığı net bir şekilde yansımaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Patrona Halil İsyanı”” title_font_size=”13″]

    17. yüzyılda yaşayan Fransız ressam Jean Baptiste Vanmour, 1699’da yeni göreve başlayan Fransa Konsolosu ile İstanbul’a gelir. Konsolos ülkesine dönse de Vanmour yaşamının sonuna kadar İstanbul’da kalır. Osmanlı dönemindeki gündelik yaşamı resmettiği gibi saray yaşantısından kesitleri de resmeden Vanmour, sarayın içinde tuvale resim yapan ilk ressamlardandır. 1730’da gerçekleşen Patrona Halil İsyanı’nı tuvaline taşıyan Vanmour, 18. yüzyıl Osmanlı tarihinin en ilginç belgelerinden kabul edilen eseri de üretmiş olur. Patrona Halil’i arkadaşlarıyla betimlediği bu resim ile Vanmour’un eserlerinin önemli bir kısmı Amsterdam’daki devlet müzesi olan Rijks Müzesinde, bazı tabloları da İstanbul’daki İtalyan Konsolosluğunda sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“İstanbul Panaroması”” title_font_size=”13″]

    18. yüzyılda yaşayan İtalyan ressam Antoine de Favray, 1762’de Türkiye’yi ve Türkleri konu alan resimler yapmak için İstanbul’a gelir. Portreler ve kabul törenleri gibi gündelik yaşam resimlerinin yanı sıra eski ismi Pera olan Beyoğlu sırtlarından çizdiği İstanbul manzaraları ile ünlenir. Favray’nin en bilinen eserleri arasında yer alan “İstanbul Panaroması”, bir süre yaşadığı Rus Sarayı’ndan gördüğü manzaradır. Ön planda görülen bahçeler Rus Sarayı’na aittir. Topkapı Sarayı ve bugün var olmayan “Kavak Sarayı”nın arka planında kalan karlı tepe ise Uludağ’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Sultan Abdülmecid’in Beylerbeyi Camii’ne Gelişi”” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılda yaşayan İstanbul aşığı Maltalı ressam Amedeo Preziosi, 1840’ların başında ziyarete geldiği İstanbul’dan ayrılamaz ve Beyoğlu’nda yaşamaya başlar. Evinin bir kısmını resim stüdyosu olarak kullanan sanatçı, İstanbul’u konu alan birçok resim yapar. Eserlerinin bir kısmı İngiliz Sarayı’nın koleksiyonunda, bir bölümü de British Müzesinde yer almaktadır. En ünlü eserlerinden olan “Sultan Abdülmecid’in Beylerbeyi Camii’ne Gelişi” Sultan’ın cuma günü saltanat kayığı ile yaptığı selamlık törenini konu edinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“İstanbul Manzarası”” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılın en özgün manzara ressamlarından olan Fransız gezgin Félix Ziem, 1856’da ziyarete geldiği İstanbul’dan çok etkilenir ve birkaç ay Beyoğlu’nda yaşar. İstanbul ve kent yaşamını yansıtan pek çok eser üreten sanatçı, “İstanbul Manzarası” tablosunda görkemli camileriyle ünlü İstanbul siluetinin önünde, limandaki yelkenlileri ve bir kayıkta kürek çeken kayıkçıları betimler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Fenerbahçe Sahili’nden Prens Adaları Manzarası”” title_font_size=”13″]

    1883’te İstanbul’a gelen ve Şişli’de yaşayan İtalyan ressam Salvatore Valeri, o dönemki güzel sanatlar akademisi olan Sanayi-i Nefise Mektebinin ilk resim öğretmenlerindendir. 30 yıldan fazla bu okulda görev alan ve birçok önemli Türk ressama hocalık yapan Valeri, II. Abdülhamit’in oğullarına da özel ders vermiştir. Eserlerinde sıklıkla insan figürlerini ve gündelik hayatı resmeden sanatçının nadide eserleri arasında yer alan “Fenerbahçe Sahili’nden Prens Adaları Manzarası”, İstanbul’un Anadolu Yakası’nı resmeder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Haliç’in Girişinden İstanbul”” title_font_size=”13″]

    İngiliz ressam Thomas Allom, 19. yüzyılda, II. Mahmut döneminde Osmanlı Devleti’ni ziyaret eder, birçok kenti dolaşır, resmeder ve bir süre İstanbul’da yaşar. Allom’ın tüm eserlerinde canlı renkler ve ustalıkla çizilmiş figürlerdeki detaylar ön plana çıkar. “Haliç’in Girişinden İstanbul” tablosunda da Tarihi Yarımada’nın manzarası, yapıların heybeti ve Haliç’in yoğun deniz trafiği detaylı bir şekilde resmedilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“İstanbul’un Fethi”” title_font_size=”13″]

    Saray ressamı olarak ünlenen İtalyan ressam Fausto Zonaro, 1891’de İstanbul’a geldikten sonra dünya çapında üne kavuştuğu eserlere imza atmıştır. Tarih, gündelik hayat tasvirleri, törenler, gelenek ve görenekler, manzara ve portrelerin yanı sıra devlet merasimlerini de tuvaline aktaran Zonaro, Sultan II. Abdülhamid’in “Ertuğrul Süvari Alayı’nın Galata Köprüsü’nden Geçişi” adlı tablosunu çok beğenmesi üzerine “Mecidiye Nişanı” ile ödüllendirilmiştir. Sultan’ın portrelerini yapan sayılı ressamlar arasında yer alan Zonaro’nun 1908’de tamamladığı “İstanbul’un Fethi” tablosu, Beşiktaş’taki Saray Koleksiyonları Müzesinde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Yeni Cami ve İstanbul Limanı”” title_font_size=”13″]

    Fransız ressam Jean Baptiste Hilaire, figürlü manzaralar ve portrelerinin yanı sıra gündelik yaşamın tüm detaylarını ustalıkla eserlerine yansıtmayı başarmış bir isimdir. 18. yüzyılda Ege şehirlerini ve İstanbul’u ziyaret eden Hilaire, bu gezilerinde birçok yağlı boya tablo ve gravür eserler üretmiştir. “Yeni Cami ve İstanbul Limanı” tablosu, Haliç’te Fransa Büyükelçisi Kont Choiseul-Gouffier’nin topladığı antik eserlerin Fransa’ya gönderilmek üzere gemiye yüklenmesini konu almaktadır.

  • ÇAĞDAŞ TÜRK TİYATRO VE SİNEMASININ KURUCUSU MUHSİN ERTUĞRUL

    Türk tiyatrosunun Batılı anlamda kurucusu kabul edilen Muhsin Ertuğrul, cumhuriyetin ilanından sonra sinema sanatının gelişmesi ve ilerlemesi için sunduğu katkılar ile mihenk taşı olmuş önemli bir isim. 1922-1939 yılları arasında Türkiye’de sinema filmi yapan tek kişi olan Muhsin Ertuğrul’un hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    28 Şubat 1892’de İstanbul’da dünyaya gelen Muhsin Ertuğrul, Tefeyyüz Mektebinde okurken tiyatroya ilgi duyar ve aktör olmaya karar verir. 1909’da Burhanettin Tiyatrosunda Arthur Conan Doyle tarafından yazılan “Sherlock Holmes” oyununda Bob rolüyle ilk kez sahneye çıkan Ertuğrul’un ailesi oyunculuk isteğine karşı çıkınca evinden ayrılma kararı alır ve tiyatro eğitimi almak için 1911’de Paris’e gider.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1912’de İstanbul’a dönen Muhsin Ertuğrul, yönetmen ve oyuncu olarak çalışmaya başlar. İlk işi Shakespeare’e ait “Hamlet” oyununu sahnelemek olur. 1913’te Şehzadebaşı’nda Ertuğrul Sinemasını açar; film gösterimlerinin yanı sıra “Karanlık İçinde Buse”, “Fener Bekçileri” gibi oyunları sahneler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Muhsin Ertuğrul ve Arkadaşları topluluğunu kuran sanatçı, 1914’te Dârü’l-bedâyi-i Osmânî (İstanbul Şehir Tiyatroları) adıyla kurulan müzik ve tiyatro okulunun çalışmalarında görev alır. O dönem, Batı’daki sanatsal gelişmeleri yakından takip etmek için Berlin’e giden Ertuğrul, Berlin’de kendi adına İstanbul Film adlı bir film şirketi açar. Aynı zamanda Üstat Film Şirketinin de ortağı ve yönetmeni olur. “Samson”, “Kara Lale Bayramı”, “Şeytana Tapanlar” adlı filmleri çeker. “Kara Lale Bayramı”, Marie Luise Droop’un senaryosunu yazdığı bir filmdir; Marie Luise Droop ve Muhsin Ertuğrul filmin yönetmenliğini birlikte yapar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Muhsin Ertuğrul, 1922’de Kemal ve Şakir Seden kardeşler tarafından kurulan ve Türkiye’nin ilk özel film yapım şirketi olan Kemal Filmin kurulmasına ve ilk yerli filmlerin çekilmesine öncülük eder. Türkiye’de çektiği ilk film “İstanbul’da Bir Facia-i Aşk” olur. Kurtuluş Savaşı’nı anlatan “Zafer Yolları” ise ülkemizde çekilen ilk belgesel film olma niteliği taşır. 1923’te Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı romanından uyarlanan “Ateşten Gömlek”i sinema seyircisiyle buluşturur. Bu film Kurtuluş Savaşı’nı konu alan ilk film olarak sinema tarihine geçer. Filmi için verdiği ilan sayesinde tanıştığı Münire Hanım ile evlenen Muhsin Ertuğrul, kuruluşundan 1924’e kadar Kemal Film adına altı film çekerek Türk sinemasının temelini atar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Muhsin Ertuğrul, 1928’de Türkiye’nin ikinci büyük yapım şirketi olan İpek Filmin kurulmasına öncülük eder. “Ankara Postası” filminin elde ettiği ticari başarının ardından İpek Film Şirketinde 1928-1941 yılları arasında yönetmen olarak 20 film daha çeker. 10 yılı aşkın bir süre ülkenin tek film yapım şirketi olarak kalan İpek Film, Ertuğrul’a filmlerini çekerken dönemin tüm teknolojik imkânlarını kullanmasını için her türlü harcama yetkisi verir. Bu sayede ilk sesli Türk filmlerini çeken Ertuğrul, Mısır-Yunan iş birliğiyle 1931’de çekilen “İstanbul Sokaklarında” ve ertesi sene çektiği “Bir Millet Uyanıyor” ile Türk sinemasına sesi kavuşturan isim olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ertuğrul, İstanbul Şehir Tiyatrosunda 1935-1936 sezonunda Türkiye’deki ilk düzenli çocuk oyunlarını başlatır. 1947’de temelleri atılan Devlet Tiyatrosunu yönetmek üzere Ankara Devlet Konservatuvarı Tatbikat Sahnesinin başına getirilen Muhsin Ertuğrul, çeşitli aralıklarla Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ve İstanbul Şehir Tiyatroları Baş Rejisörlüğü görevini sürdürür. 1964’te yine bir ilki gerçekleştirir ve Türkiye’de ilk kez Brecht’in bir oyununu tiyatro izleyicileri ile buluşturur. Shakespeare’in 400. doğum yıl dönümü nedeniyle beş sahnede beş Shakespeare oyunu sahnelenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1947’de Ankara’da Küçük Tiyatro, 1948’de Büyük Tiyatroyu kuran Muhsin Ertuğrul, “Bir Komiser Geldi” oyunundaki müfettiş rolüyle son kez seyircinin karşısına çıkar. 1950’de Devlet Tiyatrosundaki görevinden istifa eden yönetmen, aynı yıl Handan Ertuğrul ile ikinci evliliğini yapar. Mesleki olarak her zaman kendini geliştirmeyi görev edinen Ertuğrul, Almanya ve İspanya’daki tiyatro eğitim yöntemlerini incelemek için bu ülkelere seyahat ederek çeşitli atölyelere katılır. Millî Eğitim Bakanlığına bağlı olarak kurulan LCC Tiyatro Okulunda sahne dersleri ve İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsünde tiyatro eleştirisi dersleri veren sanatçı, 1971’de cumhuriyet tarihinde ilk kez bir sanatçıya verilen “Devlet Kültür Armağanı”nın sahibi olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Çağdaş Türk tiyatrosunun temelini atan ve geliştiren, çektiği filmler ile Türk izleyicileri sinemayla buluşturan Muhsin Ertuğrul’a 23 Nisan 1979’da Ege Üniversitesince “Fahri Doktor” ünvanı verilir. Sanatçı, ünvanını almak ve sanat yaşamının 70. yıl kutlamalarına katılmak üzere gittiği İzmir’de 29 Nisan günü kalp krizi sonucu hayata veda eder. Kalabalık bir cenaze töreninin ardından İstanbul’daki Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilir.

  • Yazdığı Tarih Bıraktığı İzlerle Çanakkale Zaferi

    Yazdığı Tarih Bıraktığı İzlerle Çanakkale Zaferi

    18 Mart 1915 ile 9 Ocak 1916 tarihleri arasında geçen günlerde yazıldı Çanakkale’deki destan… Bu destanla ölümsüzleşenler, bir millete bağımsızlığıyla birlikte gözyaşından daha fazla umut barındıran hikâyelerini emanet ettiler… Bıraktıkları izler, sözler, hatta onlar adına yazılmış şiirler, yakılmış türküler yetiyor bu destan yazılırken yapılan fedakârlıkları anlamaya… 18 Mart, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren Şehitleri Anma Günü olarak kabul ediliyor. Biz de 110. yılında, kahramanlarımızın aziz hatıralarına duyduğumuz saygı ve minnetle hazırladık listemizi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    18 mart çanakkale zaferi

    Çanakkale’ye gittiğinizde Eceabat’ta, Kilitbahir’de, Alçıtepe’de, Seddülbahir’de, Anafartalar’da, Anzak Koyu’nda, Bigalı’da, Arıburnu’nda, Conkbayırı’nda bastığınız yerler toprak diyerek geçemeyeceğiniz, tanımak, düşünmek isteyeceğiniz yerler olacak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    18 mart çanakkale zaferi

    Çanakkale’de verilen 253 bin şehidimiz anısına, Morto Koyu önündeki Hisarlık Tepesi’nin yukarısında Şehitler Anıtı yükselir… Anıtın şeref holü üzerinde Mehmet Akif’e ait şu emsalsiz dizeler yazar:

    “Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! / Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

    Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? / Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    18 mart çanakkale zaferi

    Çocukluğumuzda hafızalarımıza yer etmiş bir kahraman görüntüsü vardır: Çanakkale kahramanlarından Seyit Onbaşı’dır o! Rumeli Mecidiye Tabyası’nda kalan tek topu kaldıracak vinç bozulduğunda 275 kiloluk o mermiyi kaldırıp namlunun ucuna süren, Ocean gemisini vuran kişidir. “Onbaşı” rütbesi bu olaydan sonra verilmiştir kendisine… Seyit Onbaşı’nın 1912’de Balkan Muharebelerine katıldığını, savaş bittikten sonra terhisini almadan topçu eri olarak Çanakkale Cephesi’ne geçtiğini çoğumuz bilmeyiz. Mezarı, memleketi Balıkesir’in Çamlık köyünde bulunan askerimizin, Çanakkale başta olmak üzere ülkemizin farklı yerlerinde kahramanlığını anlatan heykelleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    18 mart çanakkale zaferi

    “Sakın ha Ali Çavuş, gavur mavur deyip de beni başka bir yere gömmeyin! Ben de sizdenim, beni sizlerden ayırmayın…” İstanbullu Rum Dimitroyati 57. Alay’ın doktorlarındandır ve vurulduğunda Ali Çavuş’un kollarında söyler mezar taşında da yazılı olan bu sözleri…  57. Piyade Alayı, Çanakkale’de büyük kayıplar vermiştir ve bugün 57. Alay’da savaşmış 3000 kahramanın anısına Türk ordusunda 57. Alay bulunmamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    18 mart çanakkale zaferi

    “Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın / Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
    Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın / Bir vatan kalbinin attığı yerdir.”

    Eceabat ilçesi Kilitbahir köyü sınırları içinde, Çanakkale Boğazı’nın en rahat görülebilecek mevkiinde Mehmetçik silüeti yanında yazan bu yazı ile yaşanan olağanüstü zamanların, fedakârca yitirilen hayatların farkına varılması beklenir aynı sular, topraklar üzerinde gelip geçen herkesten… Necmettin Halil Onan’a ait şiirin dizeleri bir gazetede açılan kampanyadan sağlanan gelirle yapılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    18 mart çanakkale zaferi

    Çanakkale’de yaralı Anzak askerini taşıyan Türk askeri heykeli vardır ve Çanakkale’de yaşananların olağanüstü bir özeti gibidir. Bu savaşta 20. yüzyılın en dramatik sahneleri yaşanmış, yan yana ya da karşı karşıya gelmiş bütün uluslarda derin izler bırakmıştır. Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal’in yıllar sonra, Cumhuriyet kurulduğunda, Şükrü Kaya aracılığıyla dünyaya verdiği mesaj şöyledir:

    “Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve rahat içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak ülkelerden evlâtlarını savaşa gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    18 mart çanakkale zaferi

    Çanakkale Savaşı için seferberlik ilan edildiğinde yazılan bir asker türküsüdür Çanakkale… Şehit olan bütün askerilerimiz için yaktığımız bir ağıt gibidir bu türkü. Ne zaman duysak, okusak aynı ortak duyguları uyandırır her birimizde… “Çanakkale içinde aynalı çarşı, / Anne ben gidiyorum düşmana karşı, / Of gençliğim eyvah! / Çanakkale içinde bir dolu testi, / Anneler babalar ümidi kesti, /  Of gençliğim eyvah!” Çanakkale Savaşı ve Zaferi türkülerle, ağıtlarla, şiirlerle, yurdun dört bir yanına dikilen heykellerle küllerimizden doğduğumuzu anlatıyor ve hatırlatıyor bize…

  • STRATEJİ OYUNU HENTBOL HAKKINDA TEMEL BİLGİLER

    Danimarkalı beden öğretmeni Holger Nielsen’in 1848’de temel kurallarını ve metotlarını belirlediği hentbol, 1900’lerin başında bugünkü şeklini alarak olimpiyatlarda oynanan popüler bir spor haline geldi. İlk yıllarında futbol sahasında oynanan bu spor artık kendi özel sahasında oynanırken; saha hentbolu, plaj hentbolu ve tekerlekli sandalye hentbol olarak farklı türlere ayrılıyor. Yazımızda hentbol sporu hakkında detayları okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Hentbol, bir kaleci ve altı oyuncudan oluşan yedişer kişilik iki takım arasında oynanır. Oyun alanı, çizgilerle belirtilen bir sahadan oluşur ve her iki takımın kalecileri tarafından korunur. Oyuncular, kaliteli kauçuk malzemeden yapılan topu eliyle rakip takımın kalesine atmaya çalışır. Kullanılan topun boyutu oyuncuların yaş grubuna ve cinsiyetine göre farklılık gösterebilir. Kaleciler ise ellerini korumak ve topu daha iyi kavramak için özel eldivenler giyer. Hentbolun kuralları, Uluslararası Hentbol Federasyonu (IHF) tarafından belirlenir. En önemli hentbol organizasyonları arasında Dünya Hentbol Şampiyonası, Avrupa Hentbol Şampiyonası ve Olimpiyat Oyunları yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Hentbol, hızlı hareketler, çeviklik, strateji ve el-göz koordinasyonu gerektiren bir spor dalıdır. Oyunda aynı takım oyuncuları arasında hızlı paslaşmalar ve atışlar önemlidir. Takımlar, hücum ve savunma yaparak skor elde etmeye çalışır. Yarım saatlik iki set üzerinden oynanan maçlarda atılan her gol bir puan olarak değerlendirilir ve maç sonunda en çok gol atan takım galip gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Defanstaki takım, hücum eden takımı ceza sahasının önünde kalelerine yaklaştırmamaya çalışır. D şeklindeki ceza sahasına kaleci dışındaki oyuncuların girmesi yasaktır. Savunma sırasında defans oyuncuları belirli ölçüde rakip oyunculara temasta bulunabilir. Aşırı faullü temaslarda oyuncu iki dakikalık oyundan çıkma cezası alır ve ceza alan oyuncunun yerine başka bir oyuncu giremez. Yedek kulübesinde yedi oyuncu bulunur. Takımlar, oyun süresi boyunca çizgiyle belirlenen bölümde, her an, istedikleri kadar oyuncu değiştirilebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Hentbol sahası 40 metre uzunluğunda ve 20 metre genişliğinde dikdörtgen bir alandır. Kaleye 9 metre uzaklıkta kesik çizgiler serbest atış çizgisidir. Bu çizgi ile kale sahası çizgisi arasındaki fauller bu çizgiden yapılır ve bu sırada hücum oyuncuları bu alanın dışında durmak zorundadır. Penaltı kararı ise kale sahasında atış halindeki oyuncuya yapılan faullerde ve kale atışını kale sahası içinde engelleyen savunma oyuncusu varsa kullanılır. Penaltı atışları kalenin tam 7 metre karşısından yapılır. Bu atışlara 7 metre atışı da denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Hentbolda erkekler ve kadınlar için farklı kurallar uygulanır. Kadınlar yarı saha hentbolu oynarken, erkekler tam sahada maç yapar. Resmî maçlar dışında bazı ülkelerde kadın oyuncular için kullanılan topun boyutu erkek oyuncuların kullandıklarından daha küçük olabilir. Topun çevresi kadın müsabakalarında 54-56 santimetre, erkeklerde ise 58–60 santimetredir. Topun ağırlığı erkeklerde 425 ile 475 gramı, kadınlarda ise 325 ile 400 gramı geçmemesi gerekir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Oyuncunun topu taşırken adımlarını sınırlı sayıda ve sınırlı sürede atması gerekir. Adımlar için kullanılan süre üç saniye ve adım sayısı da üç adımdır. Bu, bir oyuncunun topu yakaladığında pas vermesi, şut atması veya topu sektirmeden önce top sürmeden üç adım atabileceği anlamına gelir. Bu kural hem erkek hem de kadın hentbol maçlarında geçerlidir. Savunma oyuncuları, hücum oyuncularının faul yapmasını veya topu elinden çıkarmasını sağlamak için temas kurabilir.

  • Birbirinden Güzel Manzaralara Sahip Tren Rotaları

    Birbirinden Güzel Manzaralara Sahip Tren Rotaları

    Yaşadığımız gezegen uçsuz bucaksız doğal güzelliklerle dolu. Hepsini görmek, bilmek, yaşamak da bir o kadar zor. Ama insan icadı ulaşım araçlarıyla uzun yollar kat edebilirken aynı zamanda doğaya daha fazla tanıklık etmek de mümkün. Bu sayfada en güzel manzaralar eşliğinde yolculuk edebileceğiniz tren rotalarını karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Toros Ekspresi, Türkiye” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Glacier Express, İsviçre” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Flam Railway, Norveç” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Black Forest Line, Almanya” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Settle Carlisle Railway, İngiltere” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Darjeeling Himalaya Demiryolu, Hindistan” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Trans Sibirya Demiryolu, Moskova ” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Doğu Ekspresi, Türkiye” title_font_size=”13″]
  • Gerçeğin ve Kurgunun Yazarı Umberto Eco

    Gerçeğin ve Kurgunun Yazarı Umberto Eco

    Hiçbir zaman aşk hikâyesi yazamayacağını çünkü çok özel şeyler anlatmak istemediğini söyleyen bir yazardı Umberto Eco… Ne var ki kitaplarında daima çok özel olmasa da çok önemli şeyler anlattı ve listemizin bugünkü konuğu oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Umberto Eco kimdir?” sorusuna pek çok okuru da dâhil “Yazar!” cevabını verebilir. Oysa entelektüel olduğu kadar romanları sayesinde popüler de olan İtalyan yazar, aynı zamanda bir bilim insanı, tarihçi, filozof ve eleştirmendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Hatta Eco, bir yazar olarak tanınmadan çok daha önce Floransa Üniversitesi’nde görsel iletişim dalında profesör unvanı almış, sonrasında Bologna Üniversitesi Gösteri ve İletişim Bilimleri Enstitüsü’nün başına getirilmiş göstergebilim uzmanı bir akademisyendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Umberto Eco için 1960’lı ve 70’li yıllar kitle kültüründen güncel olaylara kadar geniş bir yelpazede araştırmalar yaptığı, edebiyat üzerine incelemelerde bulunduğu, iletişim konulu yazılar yazdığı, Ortaçağ üzerine çalıştığı dönemlerdir. “Tez Nasıl Yazılır?” ya da “Göstergebilim Kuramı” gibi kitapları bu dönemin ürünleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ünlü yazarın ilk ve en ünlü romanı “Gülün Adı” ise 1980 yılında gelmiştir. “Diyalog yazamayacağıma inanıyordum.” düşüncesiyle reddettiği bir yazarlık teklifi, içindeki volkanı ateşlemiş, Ortaçağ’da geçecek bu tarih ve gizem dolu romanı ortaya çıkarmıştır. Ve sonrasında kendi deyimiyle romanlarının en iyi tarafı diyaloglar olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Umberto Eco’nun 8 yılda tamamlayıp 1988’de yayımladığı ikinci romanı “Foucault Sarkacı” da ilki gibi büyük ses getirir. Bilgi yüklü bu roman da Orta Çağ’da geçmektedir ve Türkçeye çeviren Şadan Karadeniz’in ifadesiyle ne tarih, ne serüven, ne polisiye, ne bilim romanıdır; kurgusuyla, biçimiyle kendine özgü bir roman, hatta “Eco-roman”dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Orta Çağ uzmanı İtalyan yazarın tarih bilgisiyle süslediği bir romanında İstanbul da 1204 yılında yağmalanan bir kent olarak yerini alır. Bu eserin adı Baudolino’dur ve olaylar imparatora danışman olarak 3’üncü Haçlı Seferi’ne katılan genç Baudolino etrafında döner. 2000 yılında yayımlanan kitabı için Umberto Eco 1998’de İstanbul’a gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Eco, kitaplarındaki dili o dönemde kullanılan dile en yakın biçimde kullanmaya çalışarak zoru başarır. Romanlarını ortaya çıkarırken en keyif aldığı sürecin araştırma olduğunu söyleyen yazarın en keyifli kitaplarından biri de “Güzelliğin Tarihi”dir. Bu yapıtında ilk çağlardan günümüze uzanan farklı güzellik tanımlarını araştırarak okuyucusuna sunmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    1932 doğumlu Umberto Eco’ya hayatını kaybettiği 2016 yılına kadar çok sayıda ödül, unvan ve nişan verilmiştir. Fransa Légion d’honneur Kumandanı unvanından Almanya Pour le Mérite Madalyası’na, İtalya Büyük Yıldızlı Şövalyesi unvanından Asturias Prensliği Kültür ve Sanat Madalyası’na, Strega Ödülü’nden Viareggio Ödülü’ne…

  • 7 Ünlü İsmin Pek Bilinmeyen Meslekleri

    7 Ünlü İsmin Pek Bilinmeyen Meslekleri

    Yazdıklarıyla, söyledikleriyle, filmleri, şarkıları, şiirleriyle hayatımıza damga vurmuş ünlülerden bazıları hayatının bir döneminde ya okuduğu okul ya hayat şartları gereği farklı mesleklerde de bulunmuşlar. Örneğin, usta romancı Orhan Kemal’in bir dönem matbaa işçiliği yaptığını ya da büyük oyuncu Tuncel Kurtiz’in İETT’de ışık kontrolörü olduğunu biliyor muydunuz? Bakın listemizde daha hangi ünlüler var…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Zihinlerimizdeki o görkemli koca çınar, yani Yaşar Kemal, ırgat kâtipliğinin de içinde olduğu çeşitli işlerde çalışmış. İETT’de sayaç okuma memurluğu yapmak da bu işler arasında ve büyük yazar röportajlarından birinde burada yaptığı gözlemlerin romanlarında nasıl işe yaradığından söz eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Şair Edip Cansever, babasından kalan antikacı dükkânında turistik eşyalar ve halı ticaretiyle uğraşmıştır. Kapalıçarşı’daki bu dükkânda 26 yıl çalışmış ve asma katındaki küçük çalışma odasında 9 kitap üretmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Ailesinde yaşanan bazı talihsizlikler sonucu Mehmet Akif Ersoy okuduğu Mülkiye İdadisi’ni bırakarak ilk sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve Baytar Mektebi’ne kaydolur ve bu okulu birincilikle bitirir. Okulu bitirdikten hemen sonra da 20 yıl sürecek memuriyet hayatına veteriner müfettiş yardımcısı olarak adım atar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    40’ın üstünde şiiri bestelenen Gülten Akın’ın bir şiirini de Sezen Aksu seslendirmiş ve içinde bulunduğu albüme o şiirin adını vermişti: Deli Kızın Türküsü. Gülten Akın aslında Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirmiştir ve kaymakam olan eşinin de işi dolayısıyla Anadolu’nun çeşitli yerlerinde avukat olarak çalışmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Unutulmaz bestelerin sahibi Fikret Kızılok İstanbul Diş Hekimliği Yüksekokulu‘nu bitirmiş ve bir süre okuduğu mesleği icra etmiştir. Buraya kadar listelediğimiz isimleri düşününce gerçekten rüya gibi bir dünya! Dişçiniz Fikret Kızılok, veterineriniz Mehmet Akif Ersoy, her ay uğrayan sayaç memurunuz Yaşar Kemal…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Şener Şen meslek hayatına aslında tiyatrocu olarak adım atmış fakat daha da öncesinde 1964-1966 yıllarında, Muş’un uzak köylerinden Fenek’te köy öğretmenliği yapmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    En güzel sevda sözlerinin sahibi şair Cemal Süreya, 1955 yılında sınavına girerek kazandığı işi yapmaya başlamıştı: Maliye müfettiş yardımcılığı… İşe ilk başladığında müfettişin kendisinden talebi ise şöyle olmuştu: “Asık suratlı ol ve hemen bir fötr şapka al!” Ünlü şair bir süre sonra da maliye müfettişi olmuştu.

  • MUHTEŞEM DOĞASI VE BİNLERCE ADASIYLA FİLİPİNLER

    Doğusunda Pasifik Okyanusu, batısında Güney Çin Denizi bulunan ada ülkesi Filipinler, doğal güzellikleri, zengin kültürel mirası ve misafirperver insanlarıyla keşfedilmeyi bekleyen bir ülke. Güneydoğu Asya’nın gözde turizm ülkeleri arasında yer alan Filipinler hakkındaki bilgileri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Filipinler, Portekizli kâşif Ferdinand Macellan tarafından 16. yüzyılda keşfedilmiştir. Macellan, İspanya adına düzenlediği deniz seferinde Doğu Hint Adaları’na ulaşmayı hedeflemiş ancak 1521’de Filipinler’in üçüncü büyük adası olan Samar Adası’na ulaşmış ve Filipinler’e ayak basan ilk Avrupalı olmuştur. Ülke, 1542’de İspanya Kralı II. Philip’in onuruna “Las Islas Filipinas” ismini almıştır. 300 yıldan daha fazla bir süre İspanyol İmparatorluğu’nun hakimiyetinde olan ülke, 1898’de bağımsızlığını ilan etmiş ve resmî adı “Filipinler Cumhuriyeti” olmuştur. Macellan ise buradaki fetih savaşında yerel bir şef olan Filipinler’in ulusal kahramanı Lapu-Lapu ile girdiği çatışmada hayatını kaybetmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Filipinler, dünyanın en büyük ikinci takımadalarından biridir. Birinci sırayı Güneydoğu Asya’daki Endonezya 17 bin ada ile alırken, Filipinler 7000’den fazla ada ve adacık ile ikinci sırada yer alır. Filipinler’de sadece 900’e yakın ada ve adacıkta yerleşim vardır. Kuzeyde Luzon, orta kesimde Visayas ve güneyinde Mindanao; ülkenin başlıca en büyük üç adasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Filipinler, “Pasifik Ateş Çemberi” olarak bilinen volkanik bir kuşak üzerinde yer alır. Ülkede birçok aktif volkan bulunurken, 1991’e kadar sönmüş volkan kabul edilen Pinatubo Yanardağı’nda 600 yıla yakın sessizliğinin ardından 1991’de patlama meydana gelir. Bu patlama, 20. yüzyıldaki en şiddetli ikinci patlama olarak kabul edilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Filipinler’deki Palawan Adası’nda dünyanın en büyük su altı mağarası bulunmaktadır. Puerto Princesa Yeraltı Nehri Millî Parkı’ndaki 8,2 kilometre uzunluğa sahip mağara, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Filipinler’de yaklaşık 120 dil konuşulmaktadır. Yerel dilleri olan Sabuanca ve Filipinceyi konuşan nüfus sayısı ülkenin yarısı olsa da eğitim dili İngilizce ve Filipincedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Tropikal iklime sahip Filipinler, biyolojik çeşitlilik açısından da oldukça zengin bir ülkedir. Maymun yiyen kartal, bir diğer adıyla Filipin kartalı, ülkenin ulusal kuşudur. Bu kuşun nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu nedenle kartala zarar verenler ağır para cezasının yanı sıra 12 yıl hapis cezası almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2018’de Filipinler’in gözde tatil adası Boracay, altı ay boyunca turizme ve ziyarete kapatılmıştır. Bunun nedeni adaya olan aşırı talep ve sonrasında gelen çevre kirliliğidir. Turkuaz rengindeki denizi, ormanları ve dört kilometrelik beyaz kum sahili ile ünlü adada; düzensiz yapılaşmadan kaynaklı çevre kirliliğinin önüne geçmek, tatil köylerindeki kalabalığı azaltmak ve kanalizasyon sularının denize karışmasını önlemek için yeni kurallar getirilmiş ve temizlendikten sonra kapılarını tekrar ziyaretçilerine açmıştır.

  • Sizi Çocukluğunuza Götürecek Oyunlar

    Sizi Çocukluğunuza Götürecek Oyunlar

    Sokaklarda koşup oynayıp, kire pasa bulanıp, sürekli söküklerimizi diken annelerimizden 40 kere azar işitmekti çocuk olmak. Sokaklarda sek sek, beştaş, topaç, misket oynamaktı çocuk olmak. Şimdi telefonla, tabletle binbir bilgisayar oyunuyla büyüyen çocukların ne yazık ki bilmediği, sizi çocukluğunuza götürecek eski sokak oyunlarını sıraladık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Saklambaç” title_font_size=”13″]
    saklambaç

    “28, 29, 30… Önüm, arkam, sağım, solum sobe, saklanmayan ebe!” diyerek başlayıp her birimiz bir tarafa kaçışırdık. İçimiz kıpır kıpır bir yerde gizlenirken etrafı kolaçan eder, heyecanla nefesimizi tutardık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Körebe” title_font_size=”13″]
    eski sokak oyunları

    Gözlerini bağladığımız arkadaşımızın etrafında halka olur, hoplar, zıplar ve şarkılar söylerdik. Önünü göremeyen ebeyle uğraşır, “Bil bakalım biz kimiz, elindeki değnekle göster bizi körebe.” diye koşuştururduk.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sek Sek” title_font_size=”13″]
    sokak oyunları

    Pek çoğumuz resim yapmayı sek sek oynamak için yere çizdiğimiz şekillerden öğrendik. Tek ayak üzerinde zıplarken düştük, kalktık ama asla pes etmedik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Beştaş” title_font_size=”13″]
    sokak oyunları

    Hiçbir şey bulamazsak taşla oynardık. Taşın birini havaya atıp diğerlerini yakalamak elbette büyük maharet isterdi ama bu mahareti kazanmak için bol bol çalışmaktan asla geri kalmazdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Topaç” title_font_size=”13″]
    sokak oyunları

    Rengârenk topaçlarımız çocukluğumuzdaki en kıymetli oyuncaklarımızdan biriydi. Topacı var gücümüzle fırlatır ve başında ellerimizi kavuşturup diğerinden daha uzun süre dönmesi için dua ederdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Misket” title_font_size=”13″]
    çocuk oyunları, bilye

    Renk renk misketleri yan yana dizip seyretmesi bile ayrı bir keyifti. İstediğimiz misketi almak için tüm maharetlerimizi göstermeye çalışır, yeri gelir yerlerde yuvarlanırdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çelik Çomak” title_font_size=”13″]
    çocuk oyunları

    Bu oyunda marifet çeliği yerden kaldırmakta değil onu havada vurabilmektedir. Acemiler sabahtan akşama kadar ellerindeki çomakla çeliği havada vurabilmek için çalışırlardı, bunu başaranlar ise büyük abilerin kurduğu takımlarda yer alabilirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İstop” title_font_size=”13″]
    sokak oyunları

    İstop! Dendiğinde zaman da dururdu bizim için. Heyecanla ebenin kimin ismini söyleyeceğini beklerdik. Belki de kendi adımızı duyduğumuzda en heyecanlandığımız anlar istop oyunlarıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mendil Kapmaca” title_font_size=”13″]
    çocuk oyunları

    Mendilin yanı başında karşı karşıya gelerek kaş göz yapar, rakibimizin dikkatini dağıtır, bazen de onu gülme krizine sokardık. Mendili kapma taktikleri gibi bu oyunun eğlencesi de sonsuzdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Birdirbir ” title_font_size=”13″]
    çocuk oyunları
    Fotoğraf: Gettyimages

    Belki de ebe olmayı hiç istemediğimiz tek oyundu. Arkadaşlarımız sırtımızdan atlarken keyifle: “Birdirbir yerin dibine gir, ikidir iki ormandaki tilki, üçtür üç yapması pek güç.” şeklinde ilerleyen birbiriyle kafiyeli tekerlemeler söylerdi. Sonunda biraz sırt ağrısı olsa da sokakta geçirilen o birkaç saat paha biçilemezdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yakar Top” title_font_size=”13″]
    sokak oyunları

    Sert gelen bir toptan sıyrılmak hiç de kolay değildi. Bunun için hem kıvrak olmak hem de topun nereye sekeceğini tahmin etmek gerekirdi. Bize hayatta atik davranmayı öğreten yakar top en popüler çocuk oyunlarından biriydi.