Blog

  • DÜNYA MİRASI GORDİON ANTİK KENTİ

    2023’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınarak ülkemizin 20. kültürel varlığı ilan edilen Gordion Antik Kenti, Ankara’nın Polatlı ilçesinde; Sakarya Nehri ve Porsuk Çayı’nın birleşim noktasında bulunuyor. Konumundan dolayı önemli bir ticaret merkezi olduğu düşünülen Frig Krallığı’nın başkenti Gordion Antik Kenti hakkında detaylı bilgileri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’da uzun yıllar hüküm süren Hitit İmparatorluğu’nun M.Ö. 12. yüzyılda yıkılmasından sonra Makedonyalıların komşusu olan ve Avrupa’da Brigler adıyla bilinen Frigler, Trakya’dan Boğazlar yolu ile Anadolu’ya göç ederek yeni bir medeniyet inşa eder. Friglerin köy düzeyindeki aşiret örgütlenmesinden güçlü bir devlet düzenine nasıl geçtiği bilinmese de çok merkezli yapıları zamanla tek merkezden yönetilen bir devlete dönüşerek Anadolu’ya yayılır. Frig devletinin ilk kralı başkent Gordion’a adını veren Kral Gordios’tur. Arkeolojik kazılar, Gordion’da ilk yerleşimin Erken Demir Çağı’nda yani M.Ö. 12. ve 11. yüzyılları arasında olduğunu belirtiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Antik bir medeniyetin izlerinin bulunduğu ilk kazılar bir tesadüf sonucu başlar. 19. yüzyılda Ankara’daki demir yolu inşaatı sırasında keşfedilen alandaki kazıları 1900’lerde Alman arkeologlar Gustav Körte ile Alfred Körte gerçekleştirir. Daha sonra bu çalışmalar 1950-1973 yılları arasında Pennsylvania Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesinin denetimi ve Rodney Young’ın başkanlığında yürütülür. Anadolu’da ana yollarının tam ortasında konumlanan antik kent, tarım ve hayvancılığa uygun arazisi ve su kaynaklarına sahip olması sebebiyle Frigler tarafından başkent olarak seçilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Gordion, tarihin en önemli figürlerinden biri olan Kral Midas’ın da kentidir. Kente ismini veren babası Kral Gordios’tan devraldığı krallığı yöneten Midas, tahta çıktığı M.Ö. 736’dan sonra şehre en parlak dönemini yaşatır. Asur arşivlerinde Muşkili Mita ismiyle de geçen Kral Midas hakkında iki mitolojik hikâye vardır. İlki dokunduğu her şeyi altına çevirmesi, ikincisi ise ünlü eşek kulaklarıdır. Dönemin en zengin krallığına hükmeden Midas’ın altın renkli kıyafetleri ilk efsanenin doğmasına neden olurken, eşek kulak efsanesinin nedeni ise doğumu sırasında kulakları arasında oluşan simetrik farktandır. Halkın karşısına kulaklarını saklayarak çıkan Midas’ın kulakları zamanla eşek kulaklı olarak yayılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Makedonya ve Trakya’dan göç eden Frigler, Gordion’da kurdukları krallığın sınırlarını Kral Midas döneminde Suriye’den Yunanistan’a kadar genişletmeyi başarmış önemli bir medeniyettir. Yapılan arkeolojik kazılarda kentin işgal ya da savaşla ele geçirilmediği; kazılarda çıkarılan çanak çömlek gibi yazılı olmayan malzemelerden Frig halkı ile yerli halkın ahenk içinde yaşadığı tespit edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Frigler, Gordion’a ilk yerleştikleri M.Ö. 12. yüzyıl tarihlerinde küçük evler yapar. Ancak ilerleyen yıllarda zenginleşen krallıklarına paralel olarak heybetli yapılar, görkemli surlar ve surlarla çevrili bir kale inşa ederler. Kralın sarayında çakıl taşından yapılan taban mozaiği, bu tarz zemin mozaik döşemenin en eski örneğidir. Bu da ilk kez Frigler tarafından kullanıldığını göstermektedir. Gordion’un en önemli eserlerinden olan Midas Höyük Tümülüsü, Kral Midas tarafından babası Gordion için yaptırılmış anıt mezardır. Ülkemizde bulunan Alyattes Tümülüsü’nden sonraki en büyük tümülüstür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Gordion’un çevresinde yaklaşık 85 tümülüs vardır. Önemli kişilerin mezarı olduğu kabul edilen tümülüsler, M.Ö. 9. yüzyıldan 2. yüzyıla kadar uzanan geniş bir zaman dilimine aittir. Bu tip mezarlar Anadolu’da daha önce görülmediğinden bu mezarları Friglerin Avrupa’daki örneklerinden feyz alarak inşa ettiği tahmin edilmektedir. M.Ö. 775’te tarihlenen ve Frig kraliyet ailesinden bir prens veya prensese ait bir çocuk mezarı olduğu düşünülen tümülüsün ahşap mezar odası oldukça sağlam şekilde günümüze ulaşmayı başarmıştır. Mezardaki şaşaalı lüks eşyalar, geometrik desenli kakma işçiliğe sahip ahşap mobilyalar, seramik hayvanlar ve değerli objeler Frig sanatçılarına özgü hünerli bir ustalığı göstermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tahrip olmuş kalede bulunan büyük miktarda seramik kap ve demir obje, Friglerin bu malzemelere dair büyük bir endüstriye sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Suriye ve Filistin bölgelerinden ithal edilmiş lüks malzemeler ise Friglerin M.Ö. 800 civarındaki dış ticaret ilişkileri hakkında ipucu verir. Arkeolojik kazılar sırasında bulunan mozaik ve çakıl taşları da dahil olmak üzere yaklaşık 750 antik obje, Gordion Müzesinde sergilenmektedir.

  • DÜNYANIN EN UZUN ROTASINA SAHİP TRANS-SİBİRYA DEMİR YOLU AĞI

    Sadece bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda tarihî ve kültürel bir yolculuk olarak da büyük ilgi gören Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı, dünyanın en uzun demir yolu ağıdır. Rusya’nın başkenti Moskova’dan başlayıp kıtalar arası gerçekleştirdiği uzun yolculuktan sonra Çin’in başkenti Pekin’de sonlanan bu seyahat deneyimi, dört farklı tren rotasına sahip. Her rota, birbirinden farklı doğal güzellikleri ve kültürel keşifleri ile yolcularına bambaşka bir seyahat deneyimi sunuyor. Dünyanın dört bir yanından seyahat tutkunlarının gözdesi olan Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı hakkındaki bilgileri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Demir Yolu’nun inşası, 1891 yılında Çar III. Aleksandr Dönemi’nde başlatılan büyük bir altyapı projesiydi ve Rus İmparatorluğu’nun en önemli stratejik hamlelerinden biri olarak kabul ediliyordu. Bu dev proje, Rusya’nın batısını Uzak Doğu’ya bağlayarak ticareti geliştirmek, askerî operasyonları kolaylaştırmak ve Sibirya’nın zengin doğal kaynaklarını daha etkin kullanmak amacıyla hayata geçirildi. 1916 yılında tamamlanan bu devasa demir yolu hattı, dönemin sınırlı teknolojik imkânlarına rağmen, sert iklim koşulları ve uçsuz bucaksız bozkırları aşarak inşa edilen büyük bir mühendislik harikasıydı. Bir zamanlar ticaret ve mal taşımacılığını kolaylaştırmak amacıyla inşa edilen bu hat, günümüzde yalnızca yerel halkın değil, maceracı gezginlerin ve turistlerin de büyük ilgisini çekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dört farklı tren hattına sahip Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın en ünlü hattı Trans-Sibirya Ekspresi’dir. Trans-Moğolistan, Trans-Mançurya ve Baykal-Amur Ana Hattı Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın farklı güzergâhlara sahip diğer tren hatlarıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Moskova’da 1862 yılında inşa edilen ve masalsı bir görünüme sahip olan Yaroslavsky Tren İstasyonu, Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın başlangıç noktasıdır. Dünyayı keşfetmek isteyen sırt çantalı gezginler sayesinde küresel çapta bir üne kavuşan Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın en popüler hattı olan Trans-Sibirya Ekspresi, buradan başlayarak Sibirya boyunca toplam 9.289 km yol katederek Vladivostok’ta sona erer. Asya ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlayan Trans-Sibirya Ekspresi, toplamda 14 bölge ve 90 şehirden geçer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yaroslavsky Tren İstasyonu’ndan kalkan trenler farklı bütçelere ve konfor ihtiyaçlarına hitap eden çeşitli sınıflarda seyahat seçenekleri sunar. 1. sınıf vagonlar, çift kişilik özel kompartımanlara sahip en yüksek konforu sunarken; 2. sınıf vagonlar, dört kişilik odalar ile daha uygun fiyatlı bir konaklama seçeneğine sahiptir. 3. sınıf vagonlar ise “platzkart” adı verilen, daha ekonomik ve açık yatak düzenine sahip geniş bölümlerden oluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Hattı’nın önemli duraklarından olan Irkutsk, Rusya’nın Baykal Gölü’ne açılan kapısı olarak bilinir. Kültürel ve tarihî mirasıyla öne çıkan bu şehir, aynı zamanda benzersiz doğal güzellikleriyle de dikkat çeker. Özellikle Sibirya’nın tarihini ve doğasını keşfetmek isteyen gezginler için Irkutsk, görülmesi gereken duraklardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Hattı’nın son durağı Rusya’nın Pasifik kıyısındaki liman kenti Vladivostok’tur. Deniz kenarındaki konumuyla eşsiz bir atmosfere sahip Vladivostok, geleneksel ve modern Rus mimarisinin en güzel örneklerini bir arada sunar. Japon Denizi’ne açılan büyüleyici limanı, geniş caddeleri, tarihî yapıları ve çarpıcı mimarisi ile ünlü Vladivostok’a ulaşmak için 9.000 km’den fazla bir mesafede doğuya gidilir. Bu nedenle, yolculuğun sonunda Moskova saati ile Vladivostok saati arasında 7 saatlik bir fark oluşur. Ancak ilginç bir detay olarak, trenlerin zaman çizelgesi boyunca Moskova saati esas alınır. Yani yerel saat değişse bile biletlerde ve istasyon tabelalarında Moskova saati kullanılır. Bu durum, uzun yolculukta zaman karışıklığını önlemek için yapılan bir uygulamadır.

     

    Moğolistan ve Çin kültürünü deneyimlemek isteyen gezginler ise Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın farklı güzergâhlara sahip olan Trans-Mançurya ve Trans-Moğolistan Hatları’nı tercih eder. Bu güzergâhlarda Moğolistan’ın bozkırları, Baykal Gölü’nün berrak sularıyla bezeli doğal güzellikleri ve Çin’in egzotik manzaraları eşliğinde seyahat edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nda Moskova’yı Pekin’e bağlayan Trans-Mançurya Hattı, Trans-Sibirya Ekspresi’nin ana duraklarından biri olan Çita’da, Trans-Sibirya Hattı’ndan ayrılarak Mançurya üzerinden Çin’e geçer ve Pekin’de son bulur. Yaklaşık 6-7 gün süren bu rota üzerindeki önemli duraklardan olan Batı Sibirya’nın başkenti Novosibirsk; tiyatroları, müzeleri ve zengin sanat yaşamıyla dikkat çeker. Novosibirsk Opera ve Bale Tiyatrosu, Rusya’nın en görkemli sanat merkezlerinden biri olarak sanatseverler için mutlaka görülmesi gereken yerlerden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’ndaki en etkileyici güzergâhlara sahip Trans-Moğolistan Hattı, Ulan-Ude şehrinde Trans-Sibirya Hattı’ndan ayrılarak Moğolistan üzerinden Ulanbator’a uğrayıp Pekin’e ulaşır. Yaklaşık 6 gün süren bu rota, yolcularına Baykal Gölü’nün eşsiz manzaraları eşliğinde Moğolistan’ın uçsuz bucaksız bozkırları ile Ulanbator’un tarihî dokusunu ve doğal güzelliklerini keşfetme imkânı sunar. Trans-Moğolistan Hattı’nın son durağı Çin Seddi’ne yakın bir noktadadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Trans-Moğolistan ve Trans-Mançurya Hatları’ndaki yolculuk sırasında iki uluslararası sınır geçilir. Moskova’dan başlayıp Çin’de son bulan bu seyahat boyunca doğuya gidildiği için yolculuk tamamlandığında, başlangıç saatine göre bir gün öne geçilmiş gibi hissedilir. Bu uzun ve benzersiz seyahat, zamanın akışını hissetmek açısından âdeta bir zaman yolculuğu deneyimi sunar. Yolculuk boyunca farklı iklim koşullarına tanık olunur; Sibirya’nın sert ve karasal ikliminden, Moğolistan’ın ılıman bozkırlarına, ardından Çin’in çeşitli iklim tiplerine geçiş yapılır. Bu değişim, yolculuğu daha da ilgi çekici hâle getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın dördüncü hattı BAM (Baykal-Amur Hattı), Trans-Sibirya Hattı’nın kuzeyinden geçerek Pasifik kıyısındaki Sovetskaya Gavan’a ulaşır. Hat; dağları, nehirleri ve donmuş toprakları aşmak zorunda olduğu için inşası inanılmaz derecede zorluklarla tamamlanmıştır. Sibirya’nın aşırı soğuk bölgelerinden geçtiği için bazı yerlerde sıcaklık -60°C’ye kadar düşebilir. 4.324 km uzunluğundaki BAM Hattı’nda trenler 15,3 km uzunluğuyla Rusya’daki en uzun demir yolu tüneli olan Severomuysky Tüneli’nden geçer. Bu hattın en etkileyici noktalarından biri, en derin ve en eski tatlı su gölü olan Baykal Gölü’dür. Bu göl, dünya üzerindeki tüm tatlı su rezervlerinin %20’sini içerir ve doğaseverler için eşi benzeri olmayan manzaralar sunar. BAM Hattı, sadece doğal güzellikleriyle değil aynı zamanda Rus, Tatar, Moğol ve Çin kültürleriyle tanışma fırsatı sunmasıyla da benzersiz bir yolculuk deneyimi yaşatır. Sunduğu farklı hat hizmetleri ile Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda kültürel bir keşif yolculuğudur.

  • PARA ÇEKME MAKİNESİNİN SERÜVENİ

    İngilizce ismi “Automated Teller Machine” olmasından dolayı kısaca ATM olarak bildiğimiz ve bankacılık işlemlerinde yeni bir dönemi başlatan para çekme makinelerinin icat serüvenini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Hayatımızı oldukça kolaylaştıran ATM’lerin ilk kullanımı 27 Haziran 1967’de gerçekleşir. ATM, aynı zamanda bir banka çalışanı olan İngiliz mucit John Shepherd-Barron tarafından icat edilse de aslında bu fikir çok daha önce filizlenir. 1905’te Osmanlı İmparatorluğu döneminde Gaziantep’te doğan Amerikalı Luther George Simciyan tarafından tasarlanan basit otomatik makineler, Amerika’da 1930’larda kullanılmaya başlansa da pek talep görmediği için bir müddet sonra kullanımdan kalkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1960’lara gelindiğinde bankalar insanların hayatında daha önemli bir hâle gelir. İşlemler için uzun sıralar oluşturan müşterilerin ve banka çalışanlarının zamandan tasarruf etmesini amaçlayan John Shepherd-Barron, bu fikri çikolata otomatlarından aldığını belirtir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk ATM, İngiltere’nin Enfield kasabasındaki banka şubesinde halkın kullanımına sunulur ve ilk çekilen para beş sterlin olur. O dönemdeki ATM’lerden günlük para çekme limiti de 10 sterlin olarak belirlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Para çekmek için günümüzde kullanılan banka kartları ya da akıllı telefonlardaki karekod yerine, o günlerde karbon 14 ile işaretlenmiş özel çekler kullanılır. Başlangıçta müşterilere 6 haneli şifre tanımlanması düşünülse de hatırlanmasının zor olacağı ve hata yapma olasılığı da artacağı için 4 haneli şifrede karar kılınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bankalardan kolaylıkla ve sıra beklemeden para çekmek için icat edilen ATM’ler zamanla birçok bankacılık işleminin yapılabildiği cihazlar haline gelir. Günümüzde kartsız işlemlerin de yapılabildiği bankamatikler ülkemizde ilk 1987’de kullanılmaya başlanır.

  • TIP BİLİMİNİN MİHENK TAŞLARI

    Tıp tarihi, insan sağlığını iyileştirmek için yapılan buluşlarla şekillenmiştir. Birçok bilim insanı, bilimsel bilgiye katkıda bulunarak hastalıklarla mücadeleyi büyük ölçüde ilerletmiştir. Bu öncü isimler, gerçekleştirdikleri keşifler, geliştirdikleri tedavi yöntemleri ve sağlık anlayışındaki yenilikçi yaklaşımlar ile modern tıbbın temellerini atmışlardır. İmhotep’ten Ebû Bekir er-Râzî’ye, Florence Nightingale’den Alexander Fleming’e kadar pek çok tıp bilgini, insan sağlığına yaptığı katkılarla yalnızca kendi dönemlerini değil, geleceği de şekillendiren isimler olmuştur. Yazımızda tıp biliminde çığır açan isimleri ve onların tıp bilimine yaptığı önemli katkıları listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İmhotep” title_font_size=”13″]

    Antik Mısır’da tıbbın temellerini atan İmhotep, tarihte bilinen ilk hekimlerden biri olarak kabul edilir. Hastalıkları büyü ya da doğaüstü nedenlerle değil, doğal sebeplerle açıklayan ilk hekimlerden biri olan İmhotep, bu yaklaşımı Hipokrat’tan yaklaşık 2000 yıl önce benimsemiştir. Ona atfedilen ve MÖ. 1600’lere tarihlenen Edwin Smith Papirüsü, Mısır tıbbına dair en eski belgelerden biridir. Bu metin, beyin cerrahisi dâhil 48 farklı travma vakasını içeren sistematik bir tıbbi kayıttır. Antik Mısırlılar İmhotep’i “iyileştirici” olarak anmış ve Yunanlılar onu Yunan mitolojisindeki sağlık ve tıp tanrısı Asklepios ile eşleştirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hipokrat” title_font_size=”13″]

    Hipokrat (MÖ. 460-370), Antik Yunan’da tıbbın kurucusu olarak kabul edilen ve modern tıbbın temel ilkelerini belirleyen en önemli isimlerden biridir. Tıbbı belirli bir çerçeveye oturtarak sistematik bir bilim dalına dönüştürmüştür. Hastalıkları gözlem, deneyim ve mantık çerçevesinde değerlendirerek hekimleri, hastalara bireysel ve bütüncül bir yaklaşım sergilemeye teşvik etmiştir. Bilimsel yaklaşımı ve etik kuralları, yüzyıllar boyunca tıp dünyasını şekillendirmiştir. Hipokrat hastalıkları akut, kronik, salgın ve endemik olarak sınıflandırmıştır. Günümüzde tıp etiğinin temel taşlarından biri olan “Hipokrat Yemini”, hekimlerin ahlaki ve etik sorumluluklarını belirleyen ilk belgelerden biridir ve onun sistemiyle şekillenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İbn-i Sînâ” title_font_size=”13″]

    Batı dünyasında “Avicenna” olarak bilinen İbn-i Sînâ, Orta Çağ İslam dünyasının en büyük bilim insanlarından biridir. En önemli tıp eseri olan “el-Kânûn fi’t-Tıbb” (Tıbbın Kanunu), 17. yüzyıla kadar Avrupa ve İslam dünyasında temel tıp kaynağı olarak okutulmuştur. Beş ciltten oluşan bu eser; hastalıkların teşhisi, tedavi yöntemleri, eczacılık, anatomi ve cerrahi gibi konularda kapsamlı bilgiler içerir. İbn-i Sînâ tüberküloz, cüzzam ve bazı ateşli hastalıkların bulaşıcı olduğunu belirleyen ilk hekimlerden biridir. Hastalıkların su ve hava yoluyla yayılabileceğini öngörmüş ve karantina uygulamasını önermiştir. Hastalıkları klinik gözlem ve deneyler yoluyla inceleyerek modern tıbbın temellerini atmıştır. Ayrıca ruh ve beden sağlığı arasındaki ilişkiyi inceleyen ilk hekimlerden biri olarak depresyon, anksiyete ve diğer psikolojik rahatsızlıkların fiziksel sağlığı etkileyebileceğini öne sürmüştür. Göz hastalıkları, sindirim sistemi hastalıkları ve kadın hastalıkları üzerine kapsamlı çalışmalar yapmış; hekimlerin hastalarına şefkatle yaklaşması, tıbbi bilgilerini sürekli geliştirmesi ve doğru teşhis koymak için detaylı gözlem yapması gerektiğini vurgulamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ebû Bekir er-Râzî” title_font_size=”13″]

    Batı dünyasında “Rhazes” olarak bilinen İranlı hekim Ebû Bekir er-Râzî, deneysel tıp, eczacılık, çocuk hastalıkları, oftalmoloji (göz hastalıkları), psikiyatri ve cerrahi gibi alanlarda tıp bilimine önemli katkılar yapmıştır. Gözlem ve deneyleri tıbbi uygulamalara entegre eden ilk hekimlerden biri olan Râzî, çiçek hastalığı ve kızamık arasındaki farkı açıklayan ilk bilim insanıdır. “el-Cüderî ve’l-ḥasbe” adlı kitabı, uzun yıllar Avrupa’da temel bir tıbbi kaynak olarak kullanılmıştır. Bağdat’taki büyük bir hastanenin başhekimi olarak, hastanelerin modern anlamda yönetilmesi için sistemler geliştirmiştir. Hastaların kayıt altına alınması, farklı bölümlere ayrılması ve tedavi süreçlerinin sistematik hâle getirilmesi gibi uygulamalar onun sayesinde yaygınlaşmıştır. Hipokrat ve İbn-i Sînâ gibi, Râzî de tıp etiğine büyük önem vermiştir. Hastaların yaşam kalitesini artırmak için hekimlerin sorumluluklarını anlattığı eserler yazmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İbnü’n-Nefîs ” title_font_size=”13″]

    Tıp tarihinde önemli bir yere sahip olan Arap bilim insanı İbnü’n-Nefîs, küçük kan dolaşımını keşfeden hekimdir. Bu keşif, daha önce kabul edilen Bergamalı hekim Galen’in yanlış dolaşım teorisini çürütmüş ve modern fizyolojinin temelini atmıştır. Kalbin sağ ve sol ventriküllerinin (karıncıklarının) işlevlerini detaylı şekilde açıklayan İbnü’n-Nefîs, ayrıca koroner arterlerin (kalbin kendi damarlarının) kalbi beslediğini belirtmiştir. İbn-i Sînâ’nın ünlü “el-Kânûn fi’t-Tıbb” eserini ele alarak bazı hataları düzeltmiş ve yeni keşifler eklemiştir. “Şerh el-Kânûn” adlı çalışmasında anatomik ve fizyolojik gözlemlerini detaylı bir şekilde açıklamıştır. Göz hastalıkları ve sinir sistemi üzerine de çalışmalar yapan İbnü’n-Nefîs, Avrupa’da 17. yüzyılda William Harvey’in dolaşım sistemini tam olarak açıklamasından yaklaşık 400 yıl önce akciğer dolaşımını keşfetmiştir. Onun tıbbi çalışmaları, modern fizyoloji ve anatominin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Andreas Vesalius” title_font_size=”13″]

    Andreas Vesalius, modern anatominin kurucusu olarak kabul edilen ve 16. yüzyılın en önemli bilim insanlarından biridir. İnsan anatomisini bilimsel gözlem ve deneylerle açıklayan ilk kişilerden biri olmuştur. 1543 yılında yayımladığı “De Humani Corporis Fabrica” (İnsan Vücudunun Yapısı Üzerine) adlı eseri, modern anatominin temellerini atan en önemli kitaplardan biri kabul edilir. Detaylı insan vücudu çizimleriyle bilim dünyasında büyük bir etki bırakmıştır. Vesalius’tan önce, tıp eğitiminde insan yerine maymun ve domuz gibi hayvanların kadavraları incelendiği için yanlış anatomik bilgiler yayılmıştı. Kemik ve kas sisteminin yapısını detaylı bir şekilde açıklayan Vesalius, derslerde bizzat kadavra incelemeleri yaparak tıp eğitimini reforme etmiş ve uygulamalı anatomi çalışmalarını başlatmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Edward Jenner” title_font_size=”13″]

    Edward Jenner, modern aşılama yöntemlerinin temelini atan ve tıp tarihinde çığır açan İngiliz bir cerrahtır. Fransız mikrobiyolog Louis Pasteur’ün çocuk felci aşısını geliştirmesinden yaklaşık bir asır önce, aşılama biliminin temellerini atmıştır. 1796 yılında, çiçek hastalığına karşı geliştirdiği aşı, tıp tarihindeki ilk etkili aşılardan biri olarak kabul edilmiş ve immünolojinin (aşılama biliminin) temel taşlarından biri olmuştur. Onun keşfi sayesinde milyonlarca insan çiçek hastalığından kurtulmuş ve aşılama biliminin ilerlemesi, birçok bulaşıcı hastalığın önlenmesine büyük katkı sağlamıştır. Günümüzde aşıların hastalıklarla mücadelede ne kadar kritik olduğu düşünüldüğünde, Jenner’ın tıp tarihindeki önemi daha da iyi anlaşılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Florence Nightingale ” title_font_size=”13″]

    Florence Nightingale, hemşirelik mesleğini bilimsel bir temele oturtan, hijyen ve enfeksiyon kontrolü alanında çığır açan ve hemşirelik eğitiminde etik değerlerin önemini vurgulayan bir öncüdür. Modern sağlık sisteminin temellerini atmış, hastanelerin yapılandırılması ve hijyen koşullarının iyileştirilmesi konusunda büyük katkılar sağlamıştır. Nightingale, kadınların tıp ve sağlık hizmetlerinde daha fazla yer almasını sağlayarak, hemşirelik mesleğini kadınlar için bir kariyer yoluna dönüştürmüştür. Kadınların sağlık alanındaki rollerini genişleterek, onların yalnızca yardımcı personel değil, bağımsız birer sağlık profesyoneli olarak kabul edilmelerini sağlamıştır. Onun tıp ve sağlık alanındaki mirası, günümüzde dünya çapında sayısız hemşireyi, sağlık profesyonelini ve sağlık politikalarını etkilemeye devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Alexander Fleming ” title_font_size=”13″]

    İskoç bakteriyolog Alexander Fleming, tıbba en büyük katkısını, ilk antibiyotik olan penisilini keşfederek yapmıştır. 1928 yılında, laboratuvarında tesadüfen “Penicillium notatum” küf mantarının bakteriyel büyümeyi engellediğini fark eden Fleming, bu keşfiyle bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde çığır açmıştır. II. Dünya Savaşı sırasında, iki meslektaşı ile penisilinin üretim süreçlerini geliştirip verimliliğini artırmış, böylece antibiyotik tedavisinin dünya çapında yaygınlaşmasını sağlamıştır. Fleming 1945 yılında, Avustralyalı eczacı ve patolog Howard Florey ve Alman asıllı İngiliz biyokimyacı Ernst Boris Chain ile birlikte, penisilin üzerine yaptığı araştırmalarla Nobel Tıp Ödülü’ne layık görülmüştür.

  • 9 Madde İle Ünü Denizleri Aşan Kaptan-ı Derya Hızır Reis Barbaros Hayrettin Paşa

    9 Madde İle Ünü Denizleri Aşan Kaptan-ı Derya Hızır Reis Barbaros Hayrettin Paşa

    Osmanlı Donanması’nın gelmiş geçmiş en büyük kumandanı Barbaros Hayrettin Paşa; hayat hikâyesi, cesareti ve stratejik yetenekleriyle bir efsane olmuş, Akdeniz’de donanması olan devletlerin yüreğine ise korku salmıştır. Dünyanın en büyük denizcilerinden biri olan bu kahramanın öyküsüne göz atmak isterseniz, 9 maddelik listemizle tarihin heyecanlı sayfalarına yolculuk edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bir tımarlı sipahi olan Yakup Ağa’nın dört oğlu da kaderlerini denizci olarak belirlediler ama bu kardeşlerin sadece bir tanesi dünya çapında tanınan, düşman donanmalarına korku salan bir komutan olacaktı: Osmanlı’nın en iyi denizcisi, namı dünyanın dört bucağında duyulan Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Midilli Adası’nda dünyaya gelen Kaptanpaşa’nın adı doğduğunda Hızır’dı. En büyük ağabeyi Oruç Reis ve diğer kardeşleri ile beraber ticarete atılan Hızır Reis’in hayatını değiştiren olaylardan biri bu sırada Oruç Reis’in Rodos Şövalyeleri’ne esir düşmesi oldu. Fakat Oruç Reis daha sonra kaçarak esaretten kurtulmayı başardı ve böylece Oruç ve Hızır kardeşlerin korsanlık günleri başladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Korsanlıkta tüm Akdeniz’e nam salan kardeşler, Cerbe adasını kendilerine üst edindiler. Bu cesur reisler durmak bilmeyecek ve önce Tunus’ta daha sonra ise Cezayir’de toprak edineceklerdi. Fakat Oruç Reis İspanyollarla yapılan bir savaşta hayatını kaybetti ve Hızır Reis tüm topraklarının başına geçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Barbaros Hayrettin Paşa, yani o zamanki adıyla Hızır Reis, Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından Cezayir Beylerbeyliği’ne getirildi ve Cezayir Osmanlı toprağı oldu. Ne var ki Cezayir Hızır Reis ve Cenevizli Amiral Andrea Doria arasında bir rekabete şahit olacak ve sırasıyla iki denizcinin de hâkimiyeti altına girecekti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Fakat Andrea Doria’nın bu saldırıları artık Osmanlı tahtına geçmiş olan Kanuni Sultan Süleyman’ı memnun etmeyecekti ve bu durum Hızır Reis’i İstanbul’a huzuruna çağırmasına sebep olacaktı. Böylece Kanuni Sultan Süleyman’ın ona uygun gördüğü “Hayrettin” ismiyle beraber, Osmanlı Donanması’nın kumandanlığını yani Kaptan-ı Derya unvanını da kazanacaktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Barbaros Hayrettin Paşa donanmanın başına geçtikten sonra her geçen gün Osmanlı’nın Akdeniz’deki hâkimiyeti daha da arttı ve başarılı Kaptan-ı Derya’nın sayesinde Akdeniz tamamen Osmanlı Devleti’nin kontrolüne geçti. Bu durum buralarda hâkimiyet kurmak isteyen diğer devletlerin hiç hoşuna gitmeyecekti. Venedik, Ceneviz, Malta, İspanya ve Portekiz gemilerinden oluşan bir Haçlı Donanması kuruldu ve tarihte iz bırakacak Preveze Deniz Savaşı başladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bu savaşta Barbaros Hayrettin Paşa önderliğindeki Osmanlı Donanması büyük bir galibiyet kazanacak ve Osmanlı’nın en büyük amiralinin ismi tarihe altın harflerle yazılacaktı. Haçlı kuvvetleri bu büyük yenilginin öcünü almak için çeşitli taarruzlarda bulundularsa da Barbaros Hayrettin Paşa tarafından püskürtüldüler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Barbaros ismini kızıl renkteki sakalından aldığına inanılan Barbaros Hayrettin Paşa, Osmanlı’nın en efsanevi denizcisi olmasının yanında, Divan-ı Hümayun’a katılan ilk Kaptan-ı Derya olma şerefine de erişti. Üstelik kendisi gibi başarılı birçok denizci de yetiştirdi, Turgut Reis, Piri Reis, Salih Reis, Murat Reis, Seydi Ali Reis ve Kılıç Reis denizciliği Barbaros Hayrettin Paşa’dan öğrendiler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde de büyük saygı gören bir tarihi karakter olan Barbaros Hayrettin Paşa’nın yaşam hikâyesi o kadar dolu dolu ve ilginçtir ki Kanuni Sultan Süleyman kendisinden otobiyografisini yazmasını istemiştir. Bu buyruğa uyan Kaptan-ı Derya, biyografisini yazdırmıştır, bu esere günümüz Türkçesinde de ulaşmak mümkündür. Barbaros Hayrettin Paşa’nın öldüğü zaman mezarından dalgaların sesini duyabileceği bir yere gömülmek istediği rivayet edilir. Büyük Kaptan-ı Derya’nın Beşiktaş’ta bulunan türbesi, vasiyetinin saygıyla yerine getirildiğinin nişanıdır.

  • YAŞAMI VE KİTAPLARIYLA JANE AUSTEN

    YAŞAMI VE KİTAPLARIYLA JANE AUSTEN

    Jane Austen, 1775 ve 1817 yılları arasında kısa bir yaşam süren ama ünü iki asır sonra bile artarak devam eden İngiliz roman yazarıdır. Yazdıkları ve yaşamıyla döneminde de sonrasında da çok konuşulan, merak edilen yazarlar arasında geçer. İngiliz banknotlarında portresine yer verilen, yazdığı bir mektuba 162 bin 500 pound değer biçilen Austen’in yaşamına ve kitaplarına kısa bir bakış atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    42 yıllık yaşamının çocukluk yıllarını İngiltere’nin güneyinde bir kontluk olan Hampshire’de geçirmişti. Düzensiz şekillenen eğitimlerinin ilkini kilise papazı olan babasından aldı, 8 yaşından itibaren Oxford’da ve Southampton’da okula gitti, 10-11 yaşlarında Berkshire’da bir kilise evinin bünyesinde sadece kadınların olduğu okula devam etti. 12 yaşına geldiğinde günlük olaylardan ilham aldığı hikâyeler yazmaya başlamıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Jane’nin yazarlık hevesi zamanla ciddileşti ve 14 yaşında ilk romanını yazdı. Babası, yedi çocuğundan biri olan kızının rahat yazabilmesi için hem mekânsal koşulları ayarlıyor hem de onun için bir yayınevi bulmaya çalışıyordu. 30 yaşında babasını kaybedince annesi ve kız kardeşiyle birlikte önce Southampton’daki erkek kardeşinin yanına, dört yıl sonra da diğer erkek kardeşinin Chawton’daki evine yerleşti. Hiç evlenmemiş, hep ailesiyle yaşamıştı. Aşk hissedilmeden bir evliliğe adım atılmasını yanlış buluyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kadın bir yazar olarak ortaya çıkmanın zor olduğu o dönemlerde ilk romanlarını adını vermeden anonim olarak yayımladı. “Akıl ve Tutku” romanını ise “By a Lady” imzasıyla yayımlamış ve bir şekilde cinsiyetini belli etmişti. “Gurur ve Önyargı” isimli romanına da “Akıl ve Tutku’nun yazarından” şeklinde imza attı. 1814 yılında basılan “Mansfield Park” ise Jane Austen imzasıyla ortaya çıktığı ilk kitabı oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Jane Austen, kaleme aldığı romanlardan kiminin basımını göremedi. “Northanger Manastırı”, “İkna”, “Watson Ailesi” isimli kitapları yazarın ölümünden sonra yayımlanabildi. “Sağduyu ve Duyarlılık” ile 1816 yılında üç cilt halinde basılan “Emma” ise yazar hayatta iken yayımlanan kitaplar arasındaydı. 12 bölümünü yazdığı fakat tamamlayamadığı “Sanditon” isimli kitabı ise ölümünden 200 yıl sonra senaristlerce tamamlanacak ve Sanditon isimli televizyon dizisine uyarlanacaktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tüm romanlarında kadınları ana karakter yapan Jane Austen, kendisi evlenmemiş olsa da bu karakterlerin hikâyelerini illa ki mutlu bir evlilikle sonlandırmıştı. En ünlü kitaplarından olan “Gurur ve Önyargı”nın ana karakteri Elizabeth Bennet ve kız kardeşinin, Jane Austen ve kendisi gibi hiç evlenmeyen kız kardeşi Casandra’dan önemli izler taşıdığı bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sağlık sorunları nedeniyle 1817 yılında Winchester’a taşınan yazar aynı yıl hayatını kaybetmiştir. Winchester Katedrali’ne defnedilen Jane Austen, yıllar içinde daha da popülerleşmiş, kendisi dünyanın en ünlü kadın yazarları, romanları ise dünya klasikleri arasında yerini almıştır. Ailesiyle birlikte yaşadığı, erkek kardeşinin Chawton’daki evi günümüzde yazardan büyük izler taşıyan müze ev olarak ziyarete açık durumdadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Jane Austen’ın yapıtları defalarca beyaz perdeye ve televizyon ekranına uyarlandı. En çok ilgi gören eseri daha çok “Aşk ve Gurur” adıyla bilinen Gurur ve Önyargı oldu, farklı oyuncularla hem sinemada hem dizilerde temel olarak alındı. Yine “Emma” ve “İkna” isimli kitapları da sinemaya uyarlanan Jane Austen eserleriydi. Başrolünde Emma Thompson’un oynadığı “Sağduyu ve Duyarlılık” kitabından uyarlanan film ise 1995 yılında En İyi Uyarlama Senaryo Oscar Ödülü’nü kazanmıştı.

  • FELSEFE İLE İLGİLENENLER İÇİN 10 TEMEL TERİM

    Felsefe; varoluş, bilgi, etik ve evrenle ilgili temel soruları ele alan bir düşünce disiplinidir. Pek çok kişi için felsefeye adım atmak, karmaşık kavramlar ve terimler nedeniyle zorlayıcı görünebilir. Ancak bu alanın temel terimlerini öğrenmek, felsefenin sunduğu düşünsel zenginlikleri daha iyi kavramaya yardımcı olacaktır. Felsefeye yeni başlayanlar için hazırladığımız bu liste, felsefi düşüncenin temel taşlarını oluşturan 10 önemli kavramı anlamanızı sağlayacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
  • Barış Manço’dan Fark Yaratan Şarkılar

    Barış Manço’dan Fark Yaratan Şarkılar

    1999 yılında kaybettiğimiz sanatçı Barış Manço’nun 200’ün üzerinde bestesi var… Duyduğumuz an yüreğimize ve hatıralarımıza değen yüzlerce şarkı var söylediği… Ali Yazar Veli Bozar, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, Dağlar Dağlar, Kol Düğmeleri, Küheylan, Unutamadım, Halhal, Halil İbrahim Sofrası, Kul Ahmet’in Ceketi; ve bakın daha neler neler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”GÜLPEMBE” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İŞTE HENDEK İŞTE DEVE” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”AYNALI KEMER” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”ANLIYORSUN DEĞİL Mİ?” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”DÖNENCE” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”NANE LİMON KABUĞU” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”CAN BEDENDEN ÇIKMAYINCA” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”DOMATES BİBER PATLICAN” title_font_size=”13″]
  • FARKINDALIKLARIMIZ TÜM ENGELLERİ AŞAR!

    Engelli insanların engelli olmayanlarla eşit yaşam koşullarına sahip olabilmeleri için hepimize düşen görevler bulunuyor. Sadece biraz farkındalık ile yerine getireceğimiz bu görevlerin, engelli arkadaşlarımız için hayatı kolaylaştıracağını ve çok daha yaşanabilir kılacağını unutmayın. Ve biliyorsunuz ki bu liste yapabileceklerimizin çok küçük bir bölümü…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kaldırımlarda Özen!” title_font_size=”13″]

    Kaldırımın tam ortasına yerleştirilen bir çöp konteynırı ya da park edilen bir araç gördüğümüzde hemen aklımıza tekerlekli sandalyesi veya bastonuyla yol alan engelli insanların yaşayabileceği zorluklar gelmeli. Engelli insanlar için ulaşımı kolaylaştıracak her türlü tedbir hayati önem taşırken kaldırımları buna göre düzenlemek de aynı oranda önemlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Otopark Hakkı!” title_font_size=”13″]

    Otoparklarda, ortopedik engelli sürücü ya da ortopedik engelli yolcular için ayrılan bölümleri engelli olmayanların kullanmasının büyük bir hak ihlali olduğunu hepimiz biliyoruz. Otoparklar konusunda kamusal alanda gösterilen hassasiyetin özel mülklerde de gösterilmesi ve park alanlarının engelli insanların kullanımına uygun hale getirilmesi gerekir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İletişim Kurmak!” title_font_size=”13″]

    Engelli insanların toplum içinde hayatlarını zorlaştıran konuların başında ilgisizlik geliyor. Bunun tersi olarak iletişim kurmanın engelli-engelsiz bütün insanlar için kolaylaştırıcı bir tutum olduğunu söylemek de mümkün. Ne mi yapabiliriz? Konuşma ve işitme engelli bir insanla temel seviyede iletişim kurabilecek kadar işaret dili öğrenerek herhangi bir karşılaşmada iletişim yolu açmaya ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Üreticilerde Hassasiyet!” title_font_size=”13″]

    Tekerlekli sandalyelerin daha gelişkin hale getirilmesi, görme engelliler için özel bastonlar üretilmesi, günlük hayatta kullanabilecekleri pratik eşyalar icat edilmesi gibi girişimler yapılabilecekler arasında bulunuyor. Fikirsel ya da fiili üretim içinde bulunan bir kişiyseniz bu konular üzerine eğilerek engelli insanların hayatlarına katkıda bulunabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Duyarlılığı Artırmak!” title_font_size=”13″]

    En başında söylediğimiz gibi bu listeyi uzatmak, yaşamı zorlaştıran farklı engellere göre yeni çözümler üretmek fazlasıyla mümkün. Çözüm bulabilmek için de her şeyden önce engellilerin ihtiyaçlarından haberdar olmamız gerekiyor ki bunun için yapmamız gereken sadece biraz duyarlılık geliştirmek.

  • CAN DOSTLARIMIZ ONLARA EMANET

    Dünya Veteriner Hekimler Günü, farklı temalarla kutlanan bir gündür. Her yıl, nisan ayının son cumartesi gününe denk gelir. Veteriner hekimlerin hayvan, toplum ve çevre sağlığına katkılarını ve bu anlamlı göreve sahip hekimleri anmak için Dünya Veteriner Hekimler Günü güzel bir fırsattır. Veteriner hekimlik yalnızca hayvanları hastalıktan korumak değil, aynı zamanda acı çeken ve kendini anlatamayan hayvanların sesi olmaktır. Fiziksel ve ruhsal açıdan büyük bir sorumluluk taşıyan veteriner hekimleri, bu sene 30 Nisan 2022 tarihinde kutlanacak olan Dünya Veteriner Hekimler Günü’ne özel bir içerik ile hatırlayalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2022 yılının Dünya Veteriner Hekimler Günü teması” title_font_size=”13″]

    Dünya Veteriner Hekimler Günü, her yıl farklı bir tema üzerine yoğunlaşır. Veteriner hekimlik; çalışma alanı oldukça zor, zahmetli, riskli ve stresli bir olan bir iş koludur. Veteriner hekimler bu zorlu şartlarda gerek fiziksel gerek zihinsel olarak zorlu süreçler yaşar. Buna rağmen büyük bir özveri ile görevlerini yapmaya devam ederler. Veteriner hekimler bu bağlamda fiziksel ve mental sağlıklarını korumak için birtakım desteklere ihtiyaç duyar. Güçlü ve dayanıklı olmak, veteriner hekimin tek başına alacağı bir sorumluluktan ziyade bir iş birliği gerektirir. Bu da meslektaşlarının desteği ile gerçekleşir. İşte bu amaçtan yola çıkarak, 2022 Dünya Veteriner Hekimler Günü’nün teması “Veteriner hekimin zorluklarla mücadele gücünün arttırılması” olmuştur. Bireysel mücadele bir yere kadar yapılabilir. Bir süre sonra destek gerekecektir. İşte bu noktada veteriner hekimlerin zorluklarla mücadele edebilmesine yönelik çalışmalar yapılması, başlıca gündem maddesi olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dünyanın ilk Veteriner Fakültesi ne zaman açılmıştır?” title_font_size=”13″]

    En eski çağlardan beri, insanoğlu hayvanlarla hep iç içe bir yaşam sürmüştür. Hayvanların da tıpkı insanlar gibi bakım ve beslenme gibi temel ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlar genel bir çatı altında toplanmayı gerektirir. Veteriner hekimliğin doğuşu bu ihtiyaçların gündeme gelmesiyle daha da önem kazanır. Hayvanların hastalıklardan korunması ve iyi bakılması fikri, veteriner hekimliğin yayılmasına neden olmuştur. Avrupa’da ilk veteriner okulu Fransa’da kurulmuş, veteriner hekim Claude Bourgelat tarafından 1762 yılında açılmıştır. Ülkemizde ise ilk veteriner hekimliği öğrencileri, eğitim ve öğretimine 23 Ekim 1842 yılında başlamıştır. Veteriner hekimliği, tarihin en eski mesleklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Tarihler 1889’u gösterdiğinde ise Mülkiye Baytar Mektebi (Sivil Veteriner Okulu) kurulmuştur. Okul, ilk mezunlarını 1893 yılında vermiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türkiye’nin ilk veteriner hekimi kimdir?” title_font_size=”13″]

    Veteriner hekimlik mesleği, bilinen en eski mesleklerden biridir. Ülkemizde 1842 yılına uzanan bir öyküsü vardır. Türkiye, ilk mezunlarını 1893 yılında vermiştir. Bu mezunların içinde şair Mehmet Akif Ersoy da vardır. Bilindiği üzere Mehmet Akif Ersoy aynı zamanda bir veteriner hekimdir. Türkiye’nin ilk kadın veterineri ise Merver Ansel’dir. Merver Ansel, ülkemizde yetişen ilk kadın veteriner hekimdir. 1935 yılında Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesinden mezun olarak “İlk Türk Kadın Veteriner Hekim” ünvanını almıştır. Merver Ansel’in yanı sıra Sabire Aydemir de dönemin adından söz ettiren kadın veteriner hekimlerindendir. 1937 yılında Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesinden mezun olan Sabire Aydemir, Bakteriyoloji Uzmanı ünvanını almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dünya Veteriner Hekimler Günü’nün önemi…” title_font_size=”13″]

    Dünya Veteriner Hekimler Günü aynı zamanda veteriner hekimler arasındaki iş birliğini de kuvvetlendirir. Bu iş birliğinden doğan yeni fikir ve oluşumlar hem hayvan sağlığını hem de çevreyi koruyan temelleri oluşturur. Hayvanların huzurlu ve sağlıklı olmasında çok önemli bir rolü olan veteriner hekimler kimi zaman çok zorlu şartlarda görevlerini yapmaktadır. İşte Dünya Veteriner Hekimler Günü gibi özel günlerde bu mesleğin takdiri gün yüzüne çıkmış olur.