Blog

  • Yamadan Modaya Patchwork ya da Kırkyama

    Yamadan Modaya Patchwork ya da Kırkyama

    Eskimiş, yırtılmış, kullanılmayan kumaşlardan kesilen parçaları birbirine yamamak ekonomik güçlük çeken insanların mecburiyetten ürettiği bir yöntemdi. İhtiyaçtan doğan bu el işi şimdilerde kırkyama ya da “patchwork” adıyla bir el sanatına hatta moda akımına dönüşmüş durumda. Biz de listemizde sizi kırkyama yapmaya heveslendirecek 9 örneğe yer veriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Basit bir kırkyama için temel düzeyde dikiş bilmek yeterli olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2# ” title_font_size=”13″]

    Ama ileri düzeyde bir çalışma için işin püf noktalarını bilmeniz gerekir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kırkyamanın makas, iğne, iplik yanında kalıp, saçaklama makası gibi özel malzemeleri bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bir araya getireceğiniz parçaları ne kadar ölçüp biçerseniz o kadar kusursuz bir eser üretebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kırkyamayı elde birleştirebileceğiniz gibi dikiş makinasında da birleştirebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kırkyama yaptıktan sonra kenar bordürü yapmak da işin önemli bir aşaması…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kırkyama en çok yorgan, yastık ve yatak örtüsü yapımında kullanılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Kilim, masa örtüsü, etek yapabileceğiniz gibi dekoratif amaçlı kırkyama da yapabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Onlarca parçayı bir araya getirerek yaptığınız örtülere tek parça görüntüsünü ütüleyerek verebilirsiniz.

  • Derin, Zengin ve Kadim Şehir

    Derin, Zengin ve Kadim Şehir

    Düzenli olarak yaptığımız kısa turlardan birini ülkemizin güneydoğu tarafına, medeniyetlerin buluşma noktası Diyarbakır’a yapıyoruz… Kalesine çıkmak, en meşhur hanında soluklanmak, kimlere ilham verdiğini anlamak için lütfen okumaya devam edin…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sur ilçesindeki Diyarbakır Kalesi’nin Çin Seddi’nden sonra dünyanın en geniş savunma duvarı olduğunu biliyor muydunuz? Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alan, dört giriş kapılı, iç ve dış kaleden oluşan yapının surları 9000 yıl öncesinin havasını günümüze taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dicle Nehri, sadece Diyarbakır ya da ülkemiz için değil, beslendiği kollarıyla, yüzyıllardır beslediği uygarlıklarla tüm dünya için başlı başına bir fenomen… On Gözlü Köprü üzerinden Dicle’yi seyretmek ise deneyimlemek gereken bir seyahat hali… Uzunluğu 180 metreye yaklaşan köprü; Dicle Köprüsü, Silvan Köprüsü, Mervani Köprüsü olarak da biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Diyarbakır hanlar, hamamlar, kervansaraylar şehridir de bir yandan… Uzun yıllar tüccar hanı olarak kullanılan ve bugün avlusunda dibek kahvesi yudumlayabileceğiniz Hasanpaşa Hanı; bir zamanlar avlusundaki kuyuda tedavi amaçlı sülükler bulunan Sülüklü Han; Çifte Han, Hüsrev Paşa Hanı mimari ve turistik açıdan ilgi gören yerler arasında bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Şehrin merkezinde bulunan Ulu Camii 7. yüzyılda inşa edilmiş, farklı dönemlerde onarım görmüş ve genişletilmiş tarihi bir yapı. Üç ayrı giriş kapısı, büyük bir avlusu ve farklı bölümleri olan camiye mimari açıdan yapılar topluluğu ya da külliye demek daha doğru… Diyarbakır Ulu Camii, Şam Emeviye Camii ile benzer bir üslupta yapılan Anadolu’daki ilk cami olarak kabul ve ilgi görüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    diyarbakır

    Çocukluğunun ve gençliğinin bir bölümü Diyarbakır’da geçen Ahmed Arif; yine burada dünyaya gelen Cahit Sıtkı Tarancı; bir süre Diyarbakır’da yaşayan Ziya Gökalp… Diyarbakır’da izler bırakan bu edebiyatçıların yaşam alanları günümüzde müzeye dönüştürülmüş ve ziyaretçilere açılmış durumda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Diyarbakır’a yolu düşenlerin mutlaka uğradıkları yerlerden biri de, güçlü sesleriyle insanı şaşırtan dengbejlerin toplandığı ve melodik biçimde şiirler okuduğu Dengbejler Evi… Bu mekân Sur ilçesinde Ziya Gökalp Mahallesi’nde bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Doğu ve Güneydoğu’nun pek çok yerinde olduğu gibi Diyarbakır da türkülerin çokça söylendiği, halayların bolca çekildiği bir ilimiz. Urfa’nın sıra geceleri gibi Diyarbakır’ın da türkülerin söylenip çayların içildiği “eyvan geceleri” vardır ve turistler tarafından büyük ilgi görmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Farklı toplumların tatlarını birleştirip mutfağını zenginleştirmiş bu şehirde yemek saatlerini iple çekeceğiniz kesin. Patlıcan ya da kabaktan yapılan meftune, kıyma ve bulgurdan yapılan nardanaşı, mercimekle yapılan serbizer gibi onlarca özgün lezzetin başını et yemeklerinin çektiğini söylemeliyiz. Ve tabii ki ağırlığı ve tadı dillere destan olan karpuz da Diyarbakır’ın en özel lezzetlerinden biridir.

  • Dünyanın En Önemli Destanlarından 9 Tanesi

    Dünyanın En Önemli Destanlarından 9 Tanesi

    Destanlar, doğal ve doğaüstü olayların iç içe olduğu, genellikle toplumların hafızalarında yer etmiş hikâyelerin anlatıldığı edebiyat ürünleridir. Olay içinde olayın yaşandığı ve çoğunlukla şiir türünde olan eserlerden bazıları tarihsel olaylar için kaynak da olabilmektedir. İçine doğduğu toplumu aşıp bütün dünyada ün yapmış destanlardan 9 tanesini listemizde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gılgamış Destanı, Akad çivi yazısıyla Sümerler tarafından 56 kil tablete yazılmış bir destan… MÖ 3000’le tarihleniyor ve insanlık tarihinin en eski yazılı destanı olarak kabul görüyor. Uruk kralı Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışının ve bu yolda başından geçenlerin anlatıldığı destanda Tufan olayına da yer verilmiş. Tabletlerin tamamı günümüze ulaşmadığı için destanın tamamı bilinmiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Oğuz Kağan olarak da adlandırılan Hun İmparatoru Mete Han’ın hayatının anlatıldığı destan Türkler’in tarih ve kültürüne ait önemli bilgiler içerir. İlk haliyle günümüze ulaşamayan Oğuz Kağan Destanı’nın üç ayrı yazması bulunuyor; Uygurca, Çağatayca, Farsça. Uygur yazması bugün Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunmakta.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Homeros tarafından Truva Savaşı’nın son 51 gününün anlatıldığı bir destan İlyada… Truva Savaşı ise Yunanlı Akhalar ile Batı Anadolu’da yaşayan Truvalılar arasında geçiyor. Yunan edebiyatının en eski iki ürününden biri olan destan epik şiir türünde ve 16.000’den fazla dize içeriyor. İlyada Destanı’nın MÖ 7. veya 8. yüzyılda yazıldığı düşünülmekte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İyonyalı yazar Homeros’a ait ikinci destan da Odysseia’dır. Yunan mitolojisindeki kahramanlardan Odysseia’nın Truva Savaşı sonrasında evine yani İthaka adasına dönüş yolculuğunu ve bu sırada başına gelen olayları konu edinir. Bu destan, Yunan edebiyatının İlyada ile birlikte en eski ve önemli eseri olarak kabul görmekte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yaklaşık 1000 yılında yazıldığı düşünülen destana İskandinavyalı kahraman Beowulf’un adı, içeriği göz önünde bulundurularak 1805 yılında verilmiştir. İngiliz edebiyatındaki bu kahramanlık şiirinde genç prens Beowulf’un kötü ruhlu canavarla mücadelesi anlatılır. Beowulf Destanı’nın matbaa baskısı ilk kez 1815 yılında gerçekleşmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İran edebiyatının önde gelen Fars şairlerinden Firdevsi’nin 10. yüzyılda yazdığı Şehname Destanı 60.000 beyitten oluşur. Firdevsi, Sasani İmparatorluğu’nun sonuna kadar hükmetmiş İran krallarını konu ettiği eserini 30 yılda tamamlamıştır. Destan tarihin önemli olaylarından İran-Turan savaşları için önemli bir kaynak olarak görülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    valmiki ramayana

    24.000 beyitten oluşan Hint destanı Ramayana, Hint şair Valmiki tarafından yazılmıştır. Prens Rama, Hindu tanrılarından Vişnu’nun yeniden cisimleşmiş halidir ve hayatını konu edinen destanda Hint kültürüne dair çok sayıda bilgi bulunur. Ramayana Hindistan’ın en önemli iki destanından biridir; diğeri ise Mahabharata’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Fin edebiyatının en önemli eserlerinden olan Kalevala Destanı 19. yüzyılda asıl uzmanlık alanı fizik ve tıp olan Elias Lönnrot tarafından kaleme alınmış. Fin halk hikâyelerinden derlenen bu epik şiir tam 22.795 dize ve 50 şiirden oluşuyor. Kuzey insanlarının anlatıldığı destan şimdiye kadar 49 dile çevrilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    İgor Destanı’nda, Rus Prensi İgor Svyatoslaviç’in 1185’te Doğu Avrupa’da yaşamış Türk halkı Kumanlar’a karşı giriştiği ve başarısız olduğu seferi anlatılır. Şiir türünden yazılmış destanın özgün metni 1795 yılıyla tarihlenmiştir.

  • Dünya’nın Giydiği Görkemli Elbise: Muson Ormanları

    Dünya’nın Giydiği Görkemli Elbise: Muson Ormanları

    Aslında yeryüzünün farklı bölgelerini kaplayan yağmur ormanlarının tamamı böyle… Mavi dünyamızın giydiği yeşil tonlarında görkemli birer elbise gibiler… Her ne kadar dünya yüzeyinin sadece yüzde 7’sini kaplıyor olsalar da gezegenimizin solumasını sağlayacak kadar güçlüler. Şimdi farklı çeşitleri bulunan bu muhteşem oluşumlardan muson yağmur ormanlarına götürüyoruz sizi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    muson iklimi

    Muson kelimesi Fransızca kökenli bir kelime. “Asya’nın güney kıyılarıyla Hint Denizi’nde esen, yaz-kış yön değiştiren, etki alanı geniş rüzgâr” anlamına geliyor. Muson rüzgârlarının etkili olduğu yerlerde ise yoğun yağışların hâkim olduğu muson iklimi görülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    muson iklimi

    Özellikle Güney Asya, Güneydoğu ve Doğu Asya muson ikliminin, dolayısıyla muson yağmur ormanlarının yoğun olarak görüldüğü yerler… Biraz daha yakınlaşırsak Hindistan, Tayland, Vietnam, Japonya, Bangladeş, Çin’in güneydoğusu, Endonezya gibi ülkeleri sayabiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Farklı ve kalın gövdeleri, göğe uzanan dalları, görmeye alışık olmadığımız büyüklükteki yapraklarıyla bu ekosistemin en önemli sakinleri elbette ağaçlar… Ve muson ormanlarının en özgün ağacı 40 metreye kadar boy ve kokulu beyaz çiçekler veren “teak” veya “tik” ağacı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    muson iklimi

    Muson ormanlarında, tıpkı filmlerde gördüğümüz gibi şemsiye ya da yatak yapılabilecek büyüklükte yaprakları olan ağaçlar da var elbette ama boyu genellikle 20-30 metre arasında değişen bu ağaçların %75’i bilinenin aksine kış aylarında yapraklarını döküyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Muson ormanlarında bitki örtüsü ekvatoral yağmur ormanlarındaki kadar zengin değil. Örneğin başka bitkilere sarılıp tırmanarak büyüyen bitkiler burada pek görülmüyor. Bambuların ise sıkça bulunduğu musonların iç kesimlerini geniş savanlar, yani çayırlar kaplıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    muson iklimi

    İlginçtir ama muson yağmur ormanlarına “kuru yağmur ormanları” da denmekte, çünkü yazın ılık ve oldukça yağışlı süren iklim, kışın kuru ve soğuk. Buna karşılık yaz yağışları öyle şiddetli olabiliyor ki ormanlık alan için verimli olan bu hava, yerleşim yerlerini büyük zararlara uğratabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    muson iklimi

    Tüm yağmur ormanları gibi muson ormanları da bitkilerle birlikte yüzlerce tür için ideal bir yaşam alanı… Zemininde fillerin yürüyüp kaplanların koştuğu, ağaç dallarında maymunların sallanıp rengârenk kuşların öttüğü fantastik gibi duran ama tamamen gerçek bir yeryüzü parçası.

  • Örnekleriyle Sanat Tarihindeki Mimari Akım ve Üsluplar

    Örnekleriyle Sanat Tarihindeki Mimari Akım ve Üsluplar

    Kültür ve Yaşam’ın bu sayfasında sanat tarihinde ortaya çıkmış ve edebiyattan müziğe, resimden şiire birçok alanı etkisi altına almış akımların mimarideki örneklerini karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Romanesk” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    Süslemelerin ve heykellerin önemsenmeyerek mimarinin ön planda tutulduğu, yer yer “kaba” olarak tanımlanan Romanesk akımı 1066 yılında Normanların İngiltere’yi fethetmesiyle başlamış, 12. yüzyıla kadar sürmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gotik” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    Romaneskin yerini bıraktığı gotik mimari Fransa’da ortaya çıkmış ve Orta Çağ’ın sonuna kadar sürmüştür. Sivri dayanma kemerleri üzerinde yükselen yapılarda detaylı süslemelerle birlikte vitray kaplı yüksek pencereler dikkat çekicidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rönesans” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    Büyük bir kubbe ile örtülü yapılarda zarif sütunlar, yuvarlak pencereler, iç yüzey süslemeleri Rönesans mimarisinde dikkat çeker. Orta Çağ’ın bitiminde Eski Yunan ve Roma kültürünün yeniden canlanmasını ifade eden Rönesans akımının mimarları arasında Michelangelo, Filippo Brunelleschi gibi isimler bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Barok” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    Paris’te bulunan Versay Sarayı, barok mimarinin en önemli örneklerinden biridir. Görkemli bahçelerin, işlemeli duvarların, gücün ve gösterişin yansıması olarak da ifade edilen barok mimari üslup 16. ve 18. yüzyıllarda kendini göstermiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rokoko” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    Rokoko, barok sanatın geç dönemi olarak ifade edilir. Baroktan daha ince kıvrımların, C ve S şekillerinin, zarif süslemelerin kullanıldığı bu mimari iç dekorasyonda daha çok kullanılmıştır. 18. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan üslup daha çok aristokrat kesim tarafından benimsenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Neoklasik” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    Barok ve rokokonun abartılı süslemeciliğine tepki olarak ortaya çıkan neoklasik mimaride form ve çizgiler önem taşırken sadelik önemsenir. 18. yüzyılın ortalarında kendini gösteren neoklasik mimarinin ülkemizdeki örneklerinden biri İstanbul Arkeoloji Müzesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Art Deco” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    Geometrik desenlerden, Gotik süsleme unsurlarından yararlanan “Art Deco” sanat akımı, 1920’lerden sonra kendini göstermiştir. Finlandiya’da 1919’da Eliel Saarinen tarafından tasarlanan Helsinki Garı’nın bu akımın ilk büyük örneği olduğu ifade edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Art Nouveau” title_font_size=”13″]
    mimari üsluplar

    19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında etkili olan ve “yeni sanat” anlamına gelen “Art Nouveau”, Avrupa ve Amerika’ya Londra’dan yayılan bir akımdır. İstanbul’da izlerine sıkça rastlayabileceğimiz bu akımın en güzel örneklerinden biri İstiklal Caddesi’nde 1910 yılında yapılan Mısır Apartmanı’dır.

  • ANTİK VE ORTA ÇAĞ TIBBINDA BÜYÜK ROLLERİN SAHİPLERİ

    ANTİK VE ORTA ÇAĞ TIBBINDA BÜYÜK ROLLERİN SAHİPLERİ

    Antik dünyada oluşan tıp birikimi, bu birikimin bozulmadan Orta Çağ’a taşınması, aynı dönemde ortaya konan teşhis, teori ve eserlerle güncellenmesi tıp tarihinde önemli bir yer teşkil eder. Hatta 19. ve 20. yüzyılda çığır açan buluşlara, 21. yüzyılda ileri seviye araştırmalara imza atılması bile o ilk birikimler sayesinde gerçekleşmiştir diyebiliriz. Antik ve Orta Çağ’da, Batı’dan ve Doğu’dan çıkarak tıbbın gelişim sürecinde fener işlevi görmüş isimlerden bazılarını hatırlamaya ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tıp onun için bir sanattı” title_font_size=”13″]

    Antik dönemlerde tıp bilgisi babadan oğula aktarılırdı ve Hipokrat’ın soyu da hekimlerden oluşan bir aileye dayanıyordu. Yunanistan’da MÖ 460’ta doğup MÖ 370’te yani 100 yaşın üstünde öldüğü düşünülen Hipokrat modern tıbbın kurucusu olarak kabul edilmekte. Tıp ve felsefenin birlikte ele alındığı dönemlerin zirvesinde Hipokrat vardır. 2500 yıl önce yaşayan bilginin (veya öğrencilerinden birinin) yazdığı düşünülen Hipokrat Yemini günümüz tıp fakültelerinde değiştirilerek de olsa okunmaya devam ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Galenizmin tıptaki etkisi yüzyıllardır sürüyor” title_font_size=”13″]

    “Tıbbın Babası” Hipokrat’tan beş asır sonra dünyaya gelen Galen’in unvanı “Hekimlerin İmparatoru” idi. Pergamon’da, Smyrna’da, İskenderiye’de ünlü hocalardan dersler alan tıp bilgini Bergama’da, yani ülkemiz sınırları içinde dünyaya gelmişti. Gladyatörlerin başhekimi olduğu sırada sürekli yapılan egzersizlerin her insan için gerektiğini fark ederek spor hekimliğinin temellerini attı. Deneysel fizyolojinin kurucusu, eczacılığın atası, büyük anatomist Galen, 129-216 yılları arasındaki yaşamında bütün gözlemlerini ve sonuçlarını yazıya geçirmiş, ardında birçok buluş bırakarak hayata veda etmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yazdıkları tıp fakültelerinde asırlarca okutuldu” title_font_size=”13″]

    Orta Çağ tıbbının büyük ismi İbn-i Sina (Batı’daki adı Avicenna) 980 yılında Buhara yakınlarında doğmuş, 1037 yılında bugünkü İran sınırları içindeki Hemedan’da vefat etmişti. Ciltler halinde ve Arapça olarak kaleme aldığı El-Kanun fi’t-Tıb, Latince ismiyle Canon medicinae, dilimize çevirisiyle Tıbbın Kanunu isimli eseri, çevirileri yapılarak Avrupa ve Asya’daki tıp fakültelerinde ders kitabı olarak yüzlerce yıl okutuldu. Bu eserlerde klasik tıp bilgisini güncelleyerek derlemiş, sistemleştirmiş, kendi bilgi ve tecrübelerini de ekleyerek bir otorite kurmuştu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Avrupa kütüphanelerindeki onlarca tıp eserinin sahibi” title_font_size=”13″]

    865-925 yılları arasındaki yaşamını İran’ın Rey kentinde geçiren Râzî, hem hekim, hem de simyacı, kimyager ve filozoftu. İbn-i Sina’dan önce yaşamış bilginin, kendinden önceki tıp bilgilerini ve bütün tecrübelerini kapsayan Kitâbü’l-Hâvî fi’t-Tıb isimli ciltlerden oluşan büyük eseri 11 dile çevrilerek okutulan bir ders kitabıydı. Kimya biliminin kurucusu olarak bu bilimi de tıbbın hizmetine sokan Râzî, döneminde 200 civarında eser yazmıştı fakat günümüze ancak 59 tanesi ulaşabildi. Bugün İbn-i Sina kadar tanınmıyor olsa da kitaplarının çoğu Avrupa kütüphanelerinin önemli yazmalar koleksiyonunda yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Galen’in eserlerini geleceğe taşıyan hekim” title_font_size=”13″]

    İspanya’nın Endülüs eyaletinde doğup Fas’ın Marekeş’inde hayatını kaybeden(1126-1198) İbn-i Rüşd, Batı’da bilinen adıyla Averroes günümüzde, büyük filozof Aristo’nun Avrupa’da bile unutulmuş eserlerini tercüme edip yorumlamasıyla ünlüdür. Oysa kendisi Tıp Külliyatı isimli eserinde anatomi, fizyoloji, patoloji, semiyoloji, terapi, hijyen ve tedavi konularını daha ziyade teorik açıdan ele almış ünlü bir hekimdi. Ve tıpkı filozof Aristo gibi tıp bilgini Galen’in eserlerini de önemli şerhler eşliğinde tercüme etmişti.

  • Fantastik Edebiyatın Babası J.R.R. Tolkien

    Fantastik Edebiyatın Babası J.R.R. Tolkien

    İlki sinemalarda yayınlandıktan sonra bir sonrakini 7’den 77’ye herkesin beklediği ve vizyona girdiğinde gişe rekorları kıran filmler onun kitaplarından uyarlandı fakat “fantastik edebiyatın babası” olarak ünlenen Tolkien sadece bir yazar ya da şair değil aynı zamanda profesör unvanlı bir akademisyendi. Ve bakın onu bugünlere getiren süreç nasıl gelişti…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    hobbit

    J.R.R. Tolkien Güney Afrika’da dünyaya geldi ama sonradan ailesiyle taşındığı İngiltere’nin küçük mü küçük yeşil mi yeşil kasabası Sarehole onun hayal dünyasını güçlendiren asıl yer oldu. Cole Bank Road değirmeninde oynadığı oyunlar, değirmencinin oğluna taktığı Beyaz Org adı, sanki hepsi Hobbit diyarını tasarlaması içindi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    hobbit

    1892 doğumlu Tolkien, Birinci Dünya Savaşı sırasında orduya katıldı ve savaş dönüşü Oxford Üniversitesi’nde uzun yıllar devam edeceği bir iş buldu. Latince, Fransızca, Almanca biliyordu, zamanla bu dillere Yunanca, Eski ve Orta İngilizce, İtalyanca, Gotça, Fince, İspanyolca, Galce, Eski Norveççe gibi yeni diller eklendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    çıkın çıkmazı, frodo

    Büyücülerin, elflerin, orgların, cücelerin kol gezdiği, Gandalf karakterini dünyayla tanıştıran ve aslında çocuklar için yazdığı Hobbit 1937’de yayımlandığında da akademideydi. Bu kitabın yazımında, üniversitede öğrencilerle birlikte kurduğu kulüplerden ve burada yapılan sohbetlerden de ilham aldığı söylenir. Ve Tolkien, “Ben aslında bir hobbitim… Bahçeleri, ağaçları ve traktörle sürülmemiş tarlaları severim…” diyerek kendisini de bir hobbit olarak tanımlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    orta dünya, beren ile luthien, frodo

    Hobbit’in devamı olarak başladığı Yüzüklerin Efendisi ise sonradan çok ses getirecek bir seri halini aldı. Yüzük Kardeşliği, İki Kule, Kralın Dönüşü… Tabii ilk yıllarda Tolkien’in kitapları edebiyat çevrelerinde pek de ilgi görmüyor popüler bulunuyordu. Hatta Tolkien’in kendisinin bile kitaplarını beğenip kendisine mesajlar gönderenlere şaşırdığı rivayet edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    beren ile luthien, orta dünya

    Yazdığı kitaplarda en çok ilgi çeken ise kendi oluşturduğu dillerdi. Tolkien’in bu konuda büyük bir merakı ve yeteneği vardı hatta elf dilini oluşturmaya 19 yaşında başlamıştı. Bildiği dillerden daha önce söz etmiştik; valar dili, entlerin dili, cücelerin gizli dili ise kendi yarattığı diller arasındaydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    beren ile luthien, orta dünya

    Akademisyen ve filolog Tolkien için yazarlık bir hobiden ibaretti ve asıl mesleği olarak yazarlığı değil akademisyenliği görüyordu. 1973 yılındaki ölümünden yarım asır sonra bile kendisinden söz etme nedenimiz olan kitaplarının sinemaya uyarlanmasını ise istemiyordu Bunun nedeni ise hikâyenin karmaşık yapısının beyaz perdeye uyarlanamayacağına inanmasıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    beren ile luthien, orta dünya

    J.R.R. Tolkien’in sinemada da yankı bulduğu için en bilinen eserleri Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi serisi olsa da ölümünden dört yıl sonra oğlu tarafından yayımlanan Silmarillion, üzerinde en çok çalıştığı ve olgunlaştırdığı eseridir. Silmarillion’da elflerin, cüceler ve insanlarla Orta Dünya’da güçlerini birleştirerek Morgoth’a karşı verdiği savaşın hikâyesi anlatılır.

  • FOTOKOPİ MAKİNESİNİN İCADI

    Türkçesi “tıpkıçekim” olan fotokopi hem iş hem eğitim alanında yeni bir dönem başlattı. Bilginin yaygınlaşmasında önemli etkileri olan ve matbaadan sonraki en önemli icatlardan biri kabul edilen fotokopi makinesinin icat serüvenini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1903’te Amerikalı George C. Beidler, modern fotokopi makinesinin atası olarak kabul edilen bir makine icat eder ancak bu cihazın yavaş çalışması ve kopyalama sürecinin uzun olması nedeniyle makine rağbet görmez. İşlevsel ve hızlı fotokopi makinelerinin geliştirilmesi ancak 35 sene sonrasında gerçekleşecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Amerikalı Chester Floyd Carlson, 1929’da başlayan ve tüm dünyayı etkisi altına alan “Büyük Buhran”dan sonra araştırmacı mühendis olarak çalıştığı şirketindeki işini kaybedince patent avukatı olarak başka bir işte çalışmaya başlar. Çalıştığı iş yerinde patent işlemlerini hızlandırmak için bir kopya makinesi icat etmeyi hedefleyen Carlson, Avrupa’daki yeni bir icadın peşine düşer ve bu konuyla ilgili öncü araştırmalar yapan Pál Selényi’nin makalelerini okur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Budapeşte Üniversitesinde fizik ve matematik eğitimi alan Pál Selényi, ilk çalışmalarından itibaren ışığın doğasını incelemeye odaklanmış bir bilim insanıdır. Albert Einstein’ın çalışmalarından oldukça etkilenen Pál Selényi, ışığın ölçülmesine ilişkin araştırmasının sonucunda kameralardaki aydınlatmanın yoğunluğunu ölçen ve pozlama zamanına göre kalibre edilen bir cihaz geliştirir. Pál Selényi’nin elektrostatik resim aktarma ve kaydetme alanındaki öncü çalışması, onu zerografinin öncüsü yapar. Selenyum üzerine resim kaydeden ilk kişidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Pál Selényi’nin icadını kopyalama cihazları için uyarlamaya çalışan Chester Floyd Carlson, kopya edilecek belgenin sabit bir gölgesini dönüştürmek için deneyler yapar ve ulaştığı başarıdan sonra 1938’de “Elektron Fotoğrafçılığı” ismiyle patent başvurusunda bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Chester Floyd Carlson, patentini aldığı cihazı için 20 şirketin kapısını çalar ancak sadece “Battelle Memorial Enstitüsü” bu çalışmayla ilgilenir. Üretim haklarını 1947’de “Haloid Corporation” adlı Amerikalı bir şirkete satan Chester Floyd Carlson’ın buluşuna Yunanca “kuru yazmak” anlamına gelen “Xerography” ismi verilir. Patent sahibi şirket, zerografi ilkesiyle çalışan ilk fotokopi makinesini 1959’da “Haloid Xerox 914” ismiyle üretir. Makine beklenenden çok daha fazla talep görür ve şirkete milyarlarca dolar kazandırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İş dünyasında sağladığı kolaylıkların yanı sıra bilimsel ve kültürel alandaki yayınların ve araştırmaların 1990’lı yıllara kadarki en yaygın aracı olan fotokopi makineleri bilgisayar ve internet teknolojisinin gelişmesiyle eski önemine sahip olmasa da yarım asırdan fazla bir süredir hayatımızda varlığını korumaya devam ediyor.

  • SARIP SARMALAYAN MUHTEŞEM BİTKİLER

    Duvarları, kapıları, pencereleri ve yaşam alanımızı süsleyen sarmaşıklar yaydıkları enerjiyle hem ruhumuzu hem göz zevkimizi zenginleştirir. Oldukça dayanıklı bir bitki olan ve varlıkları görsel bir şölene dönüşen sarmaşık türlerini yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Amerikan Sarmaşığı” title_font_size=”13″]

    Asma yaprağına benzeyen ve kışın yapraklarını döken Amerikan sarmaşığının parlak ve gür yeşil yaprakları sonbaharda muhteşem kızıl renk tonlarına; yazın açan minik yeşil çiçekleri ise üzüme benzer mor meyvelere dönüşür. Aşırı sıcak ve kuraklıktan hoşlanmaz, ılıman ve nemli iklimleri sever. Ekildiği alana çok kısa sürede yayılır. Bu sarmaşığın ana vatanı Kuzey Amerika’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hanımeli” title_font_size=”13″]

    Bahar ve yaz günlerinde güzel kokusu ile yakınından geçen herkesi büyüleyen hanımeli, Avrupa kökenlidir ve 200’e yakın türü vardır. Soğuk iklime uyum sağlayan ve hızla büyüyen hanımeli, en çok tercih edilen türlerin başında gelir. Zarif çiçekleri sarı ve beyaz renklidir. Güneşi çok seven bu türün yaprak dökmesi tamamen yetiştiği bölgenin mevsimsel koşullarına bağlıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Begonvil” title_font_size=”13″]

    Mor, pembe, kırmızı ve beyaz renkli çiçekleri ile görenlerin durup bir fotoğraf çekmekten kendini alıkoyamadığı begonvil, geniş alanları kaplayan bir sarmaşık türü olsa da saksıda yetiştirmesi kolay bir bitkidir. Çiçekleri de kendi gibi hızlı ve kolay büyür ancak rüzgârdan korumak gerekir. Yaprakları zamanla solar ancak yenilenmesi uzun sürmez. Kışı soğuk geçen bölgelerde bakımı zahmetlidir. Güneşi oldukça seven begonvilin ana vatanı Brezilya’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mor Salkım” title_font_size=”13″]

    Ana vatanı Çin olan mor salkım, bulunduğu ortama masalsı hava katan güzellikte bir bitkidir. Ilıman Akdeniz ikliminde yetişmesine rağmen -20 dereceye kadar adaptasyon yeteneğine sahip mor salkımın bakımı diğer türlere göre daha fazla özen ister. Uzaması ve güzel çiçeklerini açması için bir nesneye tutunması gereken bitkinin yaklaşık 70 yıl ömrü vardır. Doğru bakım ve iklim koşulları ile 20 metreden daha fazla uzayabilir. Özellikle çardak süslemelerinde tercih edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mum Çiçeği ” title_font_size=”13″]

    Yıldız şeklinde pembe, beyaz, mavi, kırmızı ve mor renklerde çiçeği olan ve açtığında parfümden bile güzel kokan mum çiçeğinin dalları uzadıkça şekil verilebilen bir bitkidir. Çiçeğinin mum gibi bir dokuya sahip olması nedeniyle bu ismi alan mum çiçeğinin boyutları türüne göre değişmektedir. Bir çubuk yardımıyla desteklenerek yukarıya doğru uzatılabilen bu türü iç mekânlarda yetiştirmek kolaydır, bakımı zahmetsizdir ancak gelişimi çok da hızlı değildir. Işık alan ılık ortamlarda daha hızlı büyür. Ana vatanı Kuzey Avustralya ve Güneydoğu Asya’nın nemli ormanlarıdır.

  • Köprüler Kuran Şehir

    Köprüler Kuran Şehir

    Edirne, sadece karşılıklı yakaları değil kültürleri birleştirmek için de köprüler kuran bir şehir. Yunanistan ve Bulgaristan’la sınır olan ilimiz, kapalı çarşıları, festivalleri, doğası, camileri, kiliseleri, sinagoglarıyla dünyanın neresinde olursanız olun gidip görün diyebileceğimiz bir renkliliğe sahip. Aralarından öne çıkanlar sayfamızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Meriç Köprüsü, Bulgaristan’da doğarak Edirne’den ülkemize giren ve Yunanistan’la sınırımızın bir kısmını oluşturan Meriç Nehri üzerinde bulunuyor. 1847 yılında yapılan ve 263 metre uzunluğundaki köprü şehrin önemli yapılarından biri… Bu arada Meriç ve Tuna Nehirleri Edirne için “sular şehri” denilmesinin en büyük iki nedeni…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Mimar Sinan, Osmanlı padişahlarından II. Selim adına yaptığı Selimiye Camii için “ustalık eserim” demiş. Şehrin birçok yerinden görülebilen kubbesi ve minareleriyle, iç süslemelerindeki olağanüstü detaylarla göz kamaştıran bu tarihi yapı da Edirne sınırları içinde… Yedi yıllık bir çalışmayla 1575 yılında ibadete açılan cami 2011 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak tescillendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Edirne’nin Merkez ilçesiyle birlikte dokuz ilçesi bulunuyor ve her ilçe farklı güzelliklerin ev sahipliğini yapıyor. Enez ve Keşan ilçeleri sahilleriyle, Merkez ilçesi Karaağaç gibi otantik köyleriyle, Uzunköprü dünyanın en uzun taş köprüsüyle, Lalapaşa ya da Süloğlu seyrine doyum olmayan binlerce dönüm ayçiçeği tarlalarıyla turistlerce ilgi görüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Türkiye’nin en büyük, Avrupa’nın üçüncü büyük sinagogu da Edirne’de bulunuyor. Temelleri 1492’ye kadar giden, 20. yüzyılın başındaki yangınla harap olup Sultan Abdülhamit’in isteğiyle yeniden inşa edilen sinagog, 1983 sonrası atıl kalmış 2015 yılında tekrar ibadete açılmıştı. Fransız mimar France Depré tarafından projelendirilen yapı Edirne’nin Merkez ilçesinde…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Davulu zurnası, pehlivanı ağası, peşrevi cazgırı, kıspeti zembili, altın kemeri ve duasıyla Kırkpınar Yağlı Güreşleri geçmişten geleceğe taşınan kültürel bir değerimizdir. Hem bu sporun meraklıları hem de festival havası solumak isteyen çok sayıda insan, her yıl haziran sonu temmuz başında düzenlenen etkinlikler için Edirne’ye akın ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hıdırellez, her sene mayıs ayının 5’ini 6’sına bağlayan zaman diliminde kutlanan mevsimsel şölenlerden biridir. Bahar aylarına çoktan girilmiş olsa da bu tarih Anadolu ve Orta Doğu’da doğanın uyanışı olarak kabul edilir. Romanların kutladığı Kakava Şenlikleri de yine mayıs ayına denk gelir. Ve bu iki şenlik yüzlerce kişinin katılımıyla en güzel ve coşkulu biçimde Edirne’de kutlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Edirne, özellikle 15. 16. ve 17. yüzyıllarda ürettiği el sanatı eserleriyle Osmanlı’nın önde gelen merkezlerindendi, öyle ki kendi adıyla anılan bir sanat tekniğine bile sahipti: Edirnekâri. Oyma, kakma, boyama işçiliğiyle üretilen birbirinden güzel ağaç materyaller, geometrik desenlerle bezeli çiniler, natüralist desenlerin süslediği kitap ciltleri… Bu eserlerin en güzel örneklerini Edirne Müzesinde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Yaprak şeklinde doğranmış tava ciğeri, dolmayı andıran ciğer sarması, kadınbudu köftesi, elbasan tavasıyla ünlü Edirne mutfağı, böreği, mantısı, köfte çeşitleriyle Trakya kültüründen de izler barındırır. Kavala kurabiyesi ise Edirne’den ülkemizin her köşesine gitmiş bademli, pudra şekerli en hafif ve güzel tatlı çeşididir.