Blog

  • DÜNYANIN EN ÜNLÜ YÜRÜYÜŞ ROTALARI

    En eski seyahat yöntemlerinden biri olan yürüyüş, doğayla bütünleştiğimiz, adımlarımızla şehrin karmaşasından uzaklaştığımız en sakin ve dingin aktivitelerden biridir. Dağ zirvelerine doğru tırmanırken, derin vadilere inerken ya da okyanusun huzurlu dalgalarıyla çevrili sahil yollarında yürürken keşfedilen rotalar sadece kilometrelerden ibaret değildir. Her bir yol, tarihin, kültürün ve doğanın iç içe geçtiği zengin bir hikâye sunar. Yazımızda, dünyanın en özel yürüyüş rotalarını sizler için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Likya Yolu, Türkiye ” title_font_size=”13″]

    Likya Yolu, Antalya ile Muğla arasında uzanan, yaklaşık 540 kilometrelik bir yürüyüş rotasıdır. Antik medeniyetlere ait yolları ve patikaları takip eden bu rota, adını M.Ö. 2000’li yıllarda bu bölgede yaşamış Likyalılardan alır. Yürüyüş rotası, kayalık yollar, ormanlar, köyler ve sahiller boyunca uzanarak hem doğal hem de kültürel zenginlikleri keşfetme imkânı sunar. Fethiye, Kaş ve Olimpos gibi tarihî ve turistik noktaların yanı sıra, antik kentler, kaya mezarları ve Roma dönemine ait kalıntılar bu yol boyunca karşınıza çıkar. Muhteşem deniz manzaralarıyla da öne çıkan bu rota, “Dünyanın en iyi 10 uzun mesafe yürüyüş rotası” arasında yer alan Likya Yolu ile ilgili detaylı bilgiler için linki tıklayın…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Routeburn Parkuru, Yeni Zelanda” title_font_size=”13″]

    Yeni Zelanda’daki Routeburn Parkuru, ülkenin en görkemli dağlarından Fiordland ve Aspiring Dağı’nı kapsayarak, yürüyüş boyunca dağ gölleri, yemyeşil yağmur ormanları ve karla kaplı zirveler eşliğinde büyüleyici manzaralar sunar. 30 kilometreden uzun olan bu rota, genellikle üç gün, iki gece sürede tamamlanır. Yürüyüş sezonu olan nisan ve ekim ayları arasında parkur üzerinde hizmet veren konaklama yerlerinde önceden rezervasyon yaptırmak gerekir. Kış aylarında ise kar, buzlanma ve çığ tehlikesi nedeniyle zorlu hava koşulları yürüyüşü daha riskli hale getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Overland Parkuru, Avustralya ” title_font_size=”13″]

    Avustralya’nın Tazmanya Adası’nda yer alan Overland Parkuru, zorlu ama nefes kesici manzaralarıyla ünlüdür. 65 kilometreyi aşan bu yürüyüş rotası, Tazmanya Yaban Hayatı Koruma Alanı içinde bulunan St. Clair Gölü Ulusal Parkı ile Cradle Dağı’nı kapsar ve ortalama altı günde tamamlanır. Rotada yağmur ormanları, buzulların şekillendirdiği vadiler, magmatik kayaçlardan oluşan dolerit dağları ve büyüleyici şelaleler yer alır. Yürüyüş boyunca, yağmur ormanlarının yaşayan dikenli karıncayiyenler ve ornitorenk gibi ilginç hayvanlarla karşılaşmak da mümkündür. Konaklama imkânı ise belirli bir ücret karşılığında yalnızca parkur üzerindeki kulübelerde sunulmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”GR 20, Korsika” title_font_size=”13″]

    Korsika Adası’nda bulunan ve Avrupa’nın en uzun ve zorlu yürüyüş rotalarından biri olarak kabul edilen GR 20, yaklaşık 180 kilometrelik bir uzunluğa sahiptir. Bu rota, adanın kuzeyinde yer alan Calenzana kasabasından başlar ve güneydeki Conca kasabasında sona erer. Yolculuk boyunca dik geçitler, kayalık manzaralar ve Alp Dağları’na özgü çayırlar gibi doğal güzellikler arasından geçilir. Monte Cinto Dağı’nın zirvesine kadar uzanan rota boyunca, 2.600 metre irtifaya ulaşılır ve ciddi fiziksel dayanıklılık gerektirir. GR 20, toplam 16 etapta tamamlanır ve her etap, zorluk derecesiyle birlikte farklı manzaralar sunar. Lac de Nino gibi sakin Alp göllerinden Monte Cinto’nun muhteşem kayalık manzaralarına kadar çeşitli parkurlardan oluşan GR 20’nin kuzey bölgesi daha engebeli ve zorlu, güney bölgesi daha yumuşak ve nispeten kolay bir zemine sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İnka Yolu, Peru” title_font_size=”13″]

    İnka Yolu, Peru’daki en popüler yürüyüş rotalarından biridir ve Machu Picchu’ya ulaşan antik yol ağının önemli bir parçasını oluşturur. Machu Picchu, Peru’nun And Dağları’nda, yaklaşık 2.400 metre yükseklikte yer alan eski bir şehirdir ve UNESCO Dünya Mirası alanıdır. 15. yüzyılda inşa edilen bu antik kentin, İnkalar tarafından imparatorluğun inziva alanı veya kutsal bir site olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Bu rota, antik İnka İmparatorluğu’nun başkenti Cusco’dan başlar ve yürüyüş boyunca 3.000 metre yüksekliğe kadar çıkarak dağlar, bulut kümeleri, tropik ormanlar ve vadiler arasında ilerler. 40 kilometreden fazla uzunluktaki ünlü İnka Yolu’nu tamamlanması ortalama dört gün sürer ve Antik İnka kalıntılarının arasında uzanan bu rotanın sonunda Inti Punku (Güneş Kapısı) adlı antik yapıya ulaşılır. Buradan, Machu Picchu piramidinin nefes kesici manzarası izlenir. Güneşin doğuşuyla birlikte bu kapıdan antik kente ilk bakış, yürüyüşün en çarpıcı anlarından biri olarak hafızalara kazınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pasifik Zirvesi Yolu, ABD ” title_font_size=”13″]

    Yaklaşık 4.270 kilometre uzunluğundaki Pasifik Zirvesi Yolu, ABD’nin batı kıyısında, Meksika sınırından Kanada sınırına kadar uzanır. Kaliforniya, Oregon ve Washington eyaletlerinin muhteşem doğal güzelliklerini gözer önüne seren bu rota, ülkenin iki büyük dağ zinciri olan Sierra Nevada ve Cascade Dağları üzerinden geçerek Pasifik Okyanusu’na paralel olarak devam eder. Oldukça zorlu bir parkur olan bu rota, uzun mesafesi, engebeli arazisi ve iklim değişiklikleri nedeniyle yüksek düzeyde fiziksel dayanıklılık gerektirir. Yürüyüş boyunca, Kaliforniya’nın sıcak çöl ikliminden Washington’un serin yağmur ormanlarına geçerken, yüksek rakımlı bölgelerde kar ve buz gibi zorlu hava koşullarıyla da karşılaşılabilir. Rota boyunca Amerikan kara ayıları, dağ aslanları, ceylanlar, kartallar ve çeşitli kuş türleri gözlemlenebilir. Vahşi doğayla iç içe geçen bu parkurda kamp yaparken ve yiyecekleri saklarken vahşi hayvanlara karşı dikkatli olmak gerekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Santiago Yolu, İspanya ” title_font_size=”13″]

    Orta Çağ’dan beri kullanılan Santiago Yolu, İspanya’nın kuzeyinde başlar ve St. James’in (Aziz Yakup) kalıntılarının bulunduğu kabul edilen Santiago de Compostela Katedrali’ne kadar ulaşır. Yüzyıllar boyunca milyonlarca kişinin yürüdüğü bu yolun tek bir güzergâhı yoktur; en popüler güzergâhı yaklaşık 800 kilometreyi bulan Fransız Yolu “Camino”dur. Bununla birlikte, Portekiz Yolu ve Kuzey Yolu gibi farklı rotaları da olan parkurun başlangıç noktası İspanya’nın yanı sıra Fransa ya da Portekiz olabilmektedir. Her parkur, kendine özgü zorluk seviyeleri ve manzaralar sunar. Yürüyüşçüler, isteğe bağlı olarak dağlar ve vadilerden oluşan rotaları ya da okyanus kıyısını takip eden maviliklerle dolu güzergâhı tercih edebilirler. Santiago de Compostela Katedrali ve Fransız Yolu, UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak kabul edilmiştir; yolda bulunan birçok tarihî yapı, köprü, kilise ve manastır da bu statüye sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Torres del Paine, Şili ” title_font_size=”13″]

    Torres del Paine yürüyüş rotaları, Şili’deki O ve W Parkurları’ndan oluşur. Patagonya’nın çarpıcı manzarasında eşsiz bir yürüyüş deneyimi sunan bu parkurlar, doğa tutkunları için kaçırılmayacak bir fırsattır. 70 kilometreden uzun olan W Parkuru ortalama 4-5 gün süren bir yürüyüşün ardından tamamlanır. Zorluk seviyesi orta ile yüksek arasında değişir ve her gün 6-8 saatlik yürüyüş gerektirir. Yol boyunca dik yamaçlar, buzul gölleri ve ünlü granit kuleler gibi eşsiz doğal güzelliklerle karşılaşmak mümkündür. W Parkuru’nda kamp yapma imkânı veya “refugio” adı verilen sığınaklarda konaklama seçeneği bulunur. Bu sayede yürüyüş esnasında ağır kamp malzemeleri taşımaya gerek kalmaz; ancak değişken hava koşullarına hazırlıklı olmak önemlidir. O Parkuru ise aynı gün içinde dört mevsimin birden yaşandığı, 8 ile 10 günde tamamlanan daha uzun ve izole bir rotadır. Deneyimli yürüyüşçülerin tercih ettiği bu parkurda, buzul göllerinde kayak, dağ bisikleti sürme ve at sırtında geziler gibi çeşitli aktiviteler de gerçekleştirilebilir.

     

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kilimanjaro, Tanzanya ” title_font_size=”13″]

    Tanzanya’da bulunan Kilimanjaro, Afrika’nın en yüksek dağı olarak çeşitli zorluk seviyeleriyle farklı yürüyüş deneyimleri sunan birçok rotaya ev sahipliği yapmaktadır. Kilimanjaro dağının zirvesi olan Uhuru Zirvesi, 5.895 metre yüksekliğiyle dikkat çekmektedir. Marangu, Lemosho, Rongai ve Northern Circuit gibi farklı rotaların bulunduğu yürüyüş parkurunda, her bir rotayı tamamlama süresi 5 ile 10 gün arasında değişir. Kilimanjaro’da yürüyüş yaparken dört mevsimi bir arada yaşamak mümkündür; alt bölgeler tropikal iklime sahipken, zirve noktası oldukça soğuk ve rüzgârlıdır. Ayrıca, Kilimanjaro’da rehber eşliğinde yürüyüş yapılması zorunludur; bu nedenle yürüyüşe başlamadan önce lisanslı bir rehberle anlaşmak gerekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tour du Mont Blanc, Fransa-İtalya-İsviçre” title_font_size=”13″]

    Avrupa’nın en popüler uzun mesafe yürüyüş rotalarından biri olan Tour du Mont Blanc, Fransa, İtalya ve İsviçre’yi kapsar. Yaklaşık 170 kilometre uzunluğundaki bu rota; buzul vadiler, çiçek dolu çayırlar ve yüksek dağ zirveleriyle süslü manzarasıyla ortalama 10-12 günde tamamlanır. Yol boyunca her gün farklı bir ülkenin doğasını ve kültürünü deneyimlemek mümkündür. Dağ köyleri ve üzüm bağlarıyla dolu rotada, yaklaşık 10 kilometrelik bir tırmanış yapmak gerekmektedir. Profesyonel olmayan yürüyüşçüler için rotayı kısaltan teleferikler de bulunmaktadır. Tour du Mont Blanc, sadece eşsiz doğasıyla değil, aynı zamanda zengin kültürel değerleriyle de tanınır. Rengârenk çiçek tarlaları, nadir kuş türleri, dağ keçileri ve en büyük yer sincabı türü olan marmotlar bu rota boyunca gözlemlenebilir. En ideal yürüyüş sezonu ise haziran ortasından eylül sonuna kadardır. Ayrıca, ana yürüyüş güzergâhının dışında birçok yan yürüyüş parkuru da mevcuttur; alternatif rotalar sayesinde az bilinen dağ geçitlerine ve gizli göllere ulaşmak mümkündür.

  • BAROK MİMARİYİ YAŞATAN GÖSTERİŞLİ YAPILAR

    Barok, 14. ve 18. yüzyıllar arasında farklı sanat dallarında kendini gösteren bir anlatım biçimidir. Barok mimari ise özellikle 16 ile 18. yüzyıllar arasında ortaya çıkarak uygulandığı mimari eserler ile günümüze asırlar öncesinden sanatsal esintiler getirmektedir. Listemizde, dünyanın en gösterişli yapılarında gözlemlediğimiz bu stilin örneklerine yer veriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İtalyancası “la Fontana di Trevi” olan ve dilimize “Üç Yol Çeşmesi” olarak çevirebileceğimiz yapı, daha çok “Aşk Çeşmesi” olarak bilinir. Ortasında Poseidon, Demeter ve Hygieia heykelleri olan eser, barok stilinde tasarlanmış Roma’daki en büyük çeşmedir. 18. yüzyılda Nicola Salvi’nin tasarladığı yapı, Giovanni Paolo Pannini tarafından tamamlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Almanya’nın Saksonya eyaletinde yer alan Dresden’in en ünlü barok yapısı Zwinger Sarayı’dır. İnşası 1728 yılında tamamlanan saray, avlusu, havuzları, heykelleri, süslemeleriyle barok tarzın bütün özelliklerini içermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    UNESCO tarafından 1987 yılında Dünya Mirası olarak ilan edilen, İngiltere’nin Oxfordshire şehrindeki Blenheim Sarayı, kraliyetle ilgisi olmadığı ve düklerin yaşadığı bir malikâne olmasına karşılık “saray” olarak tanımlanan tek yapıdır. 18. yüzyılda inşa edilen yapı, tüm detaylarıyla barok mimarinin başyapıtları arasında geçmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1661’de yapımına başlanan ve farklı yıllarda genişletilen Versay Sarayı, Fransız barok döneminin son izlerini taşır. Peyzaj mimarisiyle de öne çıkan eser, bahçesiyle birlikte UNESCO tarafından 1979 yılında Dünya Mirası ilan edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İspanya kraliyet ailesinin Madrid’deki konaklamaları için kullanılan Madrid Kraliyet Sarayı, İtalyan mimarlardan Filippo Juvarra ve Giovanni Battista Sacchetti tarafından tasarlanmıştır. 18. yüzyıl eseri olan ve barok özellikler sergileyen sarayın 3.418 odası bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Avusturya’nın başkenti Viyana’da yer alan ve inşasına mimar Fischer von Erlach tarafından 1716 yılında başlanıp, mimarın ölümünün ardından oğlu tarafından 1737 yılında tamamlanan St. Charles Kilisesi, tümüyle değilse de giriş kısmı gibi bazı detaylarında barok özellikler taşıyan önemli bir yapıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Çemberlitaş semtinde yer alan Nuruosmaniye Camii, Türk barok üslûbunu yansıtan ilk camii unvanına sahiptir. Yüksek merdivenlerle iki taraftan giriş kapısına ulaşılabilen kare planlı cami, 1748-1755 yılları arasında inşa edilmiştir.

  • LOUİS ARMSTRONG HAYATI

    Caz müziğin efsanevi ismi Louis Armstrong, kendi kaderini kendi yazmış, gerçek bir müzik aşığıdır. Doğduğu yıllar ırksal ayrımcılığın ve ekonomik sorunların yaşandığı bir dönemdir ve üstüne üstlük fakir bir ailede doğmasına rağmen sahip olduğu müzik tutkusu onu kriminal bir insan olmaktan çıkarıp dünyanın her köşesinde konser vermeyi başarmış ünlü bir müzisyene dönüştürmüştür. Hedeflerine kolay olmasa da ulaşmayı beceren Louis Armstrong’un hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tam adıyla Louis Daniel Armstrong, 4 Ağustos 1901 tarihinde Amerika’nın Louisiana eyaletindeki New Orleans’ta fakir bir ailenin üyesi olarak dünyaya gelir. Annesi doğum yaptığında henüz 16 yaşındadır. Bir kız kardeşi daha olan Armstrong’un babası, o daha çocukken ailesini terk eder. Beş yaşına kadar babaannesi tarafından büyütülen Armstrong’un çocukluğu, annesi ve küçük kız kardeşine bakmaya çalışarak geçer. Altı yaşında ırksal olarak ayrılmış bir sisteme ait olan ve siyahların okuduğu Fisk Erkek Okulunda eğitim hayatına başlayan Louis’in hayatta kalma becerisi zekâsından ve yeteneğinden kaynaklanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    7 yaşından itibaren Litvanya Yahudisi olan Karnofsky ailesinin himayesinde yetişen Armstrong, ailenin terzi dükkânı da olan evlerinde yaşar. Anne Karnofsky geceleri yatmadan önce ona Yidişçe ve Rusça ninniler söyler ve ailenin bir üyesi gibi davranır. Ünlü müzisyenin Yidişçe bilmesinin sebebi bu ailedir. Ailenin sahip olduğu iş yerine daha çok müşteri çekmek amacıyla dükkânın önünde teneke çalmaya başladığında bu genç çocuktaki müzik tutkusunu gören baba Morris Karnofsky, Armstrong’a bir rehin dükkânından kornet alması için avans verir. Armstrong, kendisini yetiştiren aileye olan şükranını ömrü boyunca boynunda taşıyacağı Davut yıldızı ile gösterir. 11 yaşında okulu bırakan Armstrong, ailesinin yanına döner ve tek odalı bir evde annesi, üvey babası, dayısı ile kalabalık bir ortamda yaşamaya başlar. 11 yaşındayken bir yılbaşı gecesi üvey babasına ait silah ile kutlama amacıyla sokakta rastgele ateş eden Armstrong, yakalanıp ıslahevine gönderilir. Özgürlükten yoksun olmasına rağmen bu durumu avantaja çeviren müzisyen, ıslah evi korosunda şarkı söyler, perküsyon ve kornet çalar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Islah evinden çıktığında tek hedefi kendine bir enstrüman alarak müziğe devam etmek olan Armstrong, bir süre at arabasıyla kömür dağıtır. Ödünç aldığı kornet ile çeşitli gruplarda çalan genç müzisyen o dönem sokaklarda, gemilerde ve nehir gezilerinde kullanılan teknelerde çeşitli amatör gruplarla müzik yapar. Çok geçmeden şehrin en önemli cazcılarından biri olan Joe “King” Oliver’ın dikkatini çeker. Oliver’ın kanatları altına girdikten sonra birbiri ardına gelen fırsatları çok iyi değerlendiren Armstrong, Oliver’ın ikinci davetiyle Chicago’da çalmaya başlar. Kariyerinde tırmanışa geçen cazcı, grubun piyanisti olan “Lillian Hardin” ile yakınlaşır, 1924’te evlenirler. Sonrasında müzik kariyeri için dönemin ünlü cazcılarının sıkça sahne aldığı New York’a gider ve zamanın en ünlü Afrikan-Amerikan grubu Fletcher Henderson’ın orkestrasına katılır. 1926’da tekrar Chicago’ya döndüğünde artık oldukça ünlü bir müzisyen olan Armstrong, karısının orkestrasında “Dünyanın En İyi Trompetçisi” unvanıyla çalmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yaşadığı zor koşullardan müzikle sıyrılan Armstrong için müzik yapmak nefes alıp vermek gibi bir şeydir ve asla sahip olduklarıyla yetinmez. 1926’da kendi ismiyle yayımladığı ünlü ‘Hot Five and Hot Seven’ albümünden ‘Potato Head Blues’, ‘Muggles’ ve ‘West End Blues’ adlı şarkıları hit olur. ‘West End Blues’ şarkısındaki trompet girişi caz tarihindeki en meşhur doğaçlamalardan biri olarak kabul edilir. Caz müziğinin popülerleşmesinde önemli katkıları olan Armstrong, ilerleyen yıllarda sadece bir virtüöz olarak değil caz solisti olarak da birçok ilke imza atar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Louis Armstrong, 1924 yılında Lillian Hardin ile olan evliliğini 1938 yılında noktalar ve aynı yıl Alpha Smith ile evlenir. Evliliğinde çalkantılar olsa da 1926 yılı için, Armstrong’un yılı dersek yanılmış olmayız. 1926’da iki müzisyen arkadaşıyla kulüp işletmeye başlayan müzisyen, 1930’larda korneti bırakarak sadece trompet çalmaya başlar. Amerika’nın en önemli caz mekânlarında sahne alan bu yetenekli sanatçının ünü Avrupa’ya da yayılır. 1932 ve 1933 yıllarında Avrupa’ya ilk ziyaretlerini yapan Armstrong, 1943 yılına kadar New York, Los Angeles ve ardından Avrupa’yı dolaşır, sanatını icra eder ve 1943’te de Queens-New York’a yerleşir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1. Dünya Savaşı’ndan sonra popülaritesi zirveye çıkan Louis Armstrong, pek çok ülkede tanınan ve saygı duyulan bir sanatçı olur. 1942’de yeniden boşanıp bu kez geri kalan yaşamını birlikte geçireceği Lucille Wilson ile evlenir. Yayımladığı her plak liste başlarında yer alır, radyolarda en çok Armstrong’un şarkıları çalar. Bu tarihler Amerika ve Avrupa ülkelerinde Afrika kökenli insanların ve Afrika’daki ülkelerin özgürlük için mücadele ettiği yıllardır ve özgürlüklerine yeni kavuşan Afrika devletlerinin vatandaşları Armstrong’un hem müziğine hem de mücadelesine hayran kalır. 1956 yılında Afrika’da verdiği konsere yüz binlerce kişi katılır. 1950’li yıllardan sonra Armstrong tanınırlığıyla artık uluslararası bir sanatçıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Caz ve Batı müziği dinleyenlerin sevdiği bir müzisyen olan Armstrong’u bu müzik türünü sevmeyenlerin bile tanıdığı bir sanatçı haline getiren 1987 yapımı “Günaydın Vietnam” filminde kullanılan “What a Wonderful World” şarkısıdır. Aslında bu şarkı 1968’de İngiltere’de kaydedilmiştir ve o dönemde şarkı İngiltere listelerinde bir ay boyunca bir numarada kalır ancak ünü, filmden sonra zirve yapar. Uzun kariyeri boyunca dönemin en ünlü ve en önemli sanatçıları ile çalışan Armstrong, Ella Fitzgerald ile üç albüm kaydederek insanlığa güzel bir armağan bırakır. 6 Temmuz 1971 tarihinde bir kalp krizi sebebiyle 69 yaşında Queens New York’ta kendi evinde hayata veda eder. Ünlü cazcı kalp rahatsızlığını basından saklayarak bir süre konserler vermeyi sürdürmüş, müziğin izinden gitmeye nefesinin son anına kadar devam etmiştir.

  • YENİ NESİL ELEKTRİKLİ ARAÇLAR

    Gelişen yeni teknolojiler, hayatımızı köklü bir şekilde dönüştüren ve kolaylaştıran ürünlerin giderek yaygınlaşmasına olanak tanıyor. Sokaklarda sıkça karşılaştığımız elektrikli araçlar, enerji verimliliği ve çevre dostu özellikleriyle büyük teknoloji şirketlerinin yatırım yaptığı alanların başında yer alıyor. Enerjisini şarj edilebilir bataryalardan alan bu yeni nesil ulaşım araçlarını inceleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Elektrikli Scooter ” title_font_size=”13″]

    İlk modeli 1996’da üretilen elektrikli scooter, şarj edilebilir enerji bataryaları sayesinde karbon salınımı olmadan, kısa mesafe sürüşlerde sıklıkla karşımıza çıkıyor. İki tekerlek üzerinde hareket eden bu araç, direksiyonu sayesinde yönünü ve hızını kolaylıkla ayarlayabiliyor. Aslında ilk scooter, 1915 yılında benzinli olarak üretilmişti; ancak elektrikli modelleri, 2000’li yıllardan itibaren hayatımıza girmeye başladı. Bu yenilikçi ulaşım aracı hem çevre dostu özellikleriyle hem de pratik kullanımıyla günümüzde önemli bir yer ediniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Elektrikli Paten ” title_font_size=”13″]

    Hollandalılar tarafından ilk kez 18. yüzyılda kullanılan patenlere eklenen şarjlı bataryalar sayesinde, yeni nesil bir elektrikli araç daha hayatımıza girdi. Küçük boyutları, hafif yapıları ve etkileyici performanslarıyla dikkat çeken elektrikli patenler, özellikle parklar ve bisiklet yolları için son derece uygun bir seçenek sunuyor. Bu yenilik, hem eğlenceli bir ulaşım aracı olarak öne çıkıyor hem de çevre dostu alternatifler arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hoverboard” title_font_size=”13″]

    Kendini dengeleyen iki tekerlek üzerinde, şarj edilebilir pille çalışan hoverboard, ilk kez 2014 yılında Çin merkezli bir firma tarafından üretildi. Saatte 20 ile 40 km hıza ulaşabilen bu araçlar, üzerlerinde bulunan akıllı sensörler sayesinde engebeli yüzeylerde sürücüden bağımsız olarak hızlarını otomatik olarak ayarlayabiliyor. Ancak, bu özelliklerinden dolayı güvenlik nedeniyle birçok Avrupa ülkesinde hoverboard kullanımı özel mülkiyet alanları ile sınırlandırılmış durumda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Elektrikli Tek Teker” title_font_size=”13″]

    Şarj edilebilir bataryalarla çalışan tek tekerlekli motor, ön ve arka dengeyi sağlayan jiroskop teknolojisi sayesinde hareket ediyor. Farklı marka ve modellere bağlı olarak saatteki hızı 18 ile 45 km arasında değişen bu araçların Avrupa’daki hızı 25 km/saat ile sınırlandırılmış durumda. Hız ve yön kontrolü, bedensel hareketlerle sağlanıyor; ileri gitmek için vücut öne doğru eğilirken, fren yapmak için arkaya ağırlık veriliyor. Dönme manevrası ise üst kısmın dönülecek yöne çevrilmesiyle gerçekleştiriliyor. Bu özellikler, kullanıcılara dinamik bir deneyim sunarak elektrikli tek tekeri hem eğlenceli hem de etkili bir ulaşım yöntemi haline getiriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ginger” title_font_size=”13″]

    Türkçe’de “zencefil” anlamına gelen ginger, 2001 yılında yüzyılın icadı olarak tanıtıldı. Fren, direksiyon ve gaz pedalına sahip olmayan bu araçlar, içindeki yazılım ve donanım sayesinde kullanıcısının dengesindeki değişikliklere göre hareket ediyor. Ginger, kullanıcının nereye gitmek istediğini algılayarak buna uygun bir şekilde yön alıyor. Kullanıcının ağırlığını gitmek istediği yöne kaydırmasıyla yön değiştiren bu ulaşım aracı, saatte en fazla 20 km hız yapabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Seabob ” title_font_size=”13″]

    Elektrikli kara taşıtlarından sonra listenin son sırasında elektrikli bir deniz aracı olan seabob yer alıyor. Sahip olduğu dört vites sayesinde yavaş veya hızlı hareket edebilen bu araçlar, ön ve arka kameralarla donatılmış olup, deneyimlerini kaydetmek isteyenlere de imkân tanıyor. İki elle tutulabilen seabob, kullanıcının vücudunun bir kısmı veya tamamı suyun içinde kalacak şekilde tasarlanmış. Kontrolü, gitmek istenilen yöne yapılan manevralarla sağlanıyor. Seabob hem suyun altında hem de suyun yüzeyinde kullanılabilmesiyle dikkat çekiyor.

  • 7 Madde İle Afyonkarahisar

    7 Madde İle Afyonkarahisar

    Hâlâ birçoğumuzun “Afyon” ismiyle andığı şehir, 2005 yılında “Afyonkarahisar” adını aldı. Ege Bölgesi’nde yer alan, 03 plakalı ilimiz şimdi Kültür ve Yaşam’da…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    afyon

    Anadolu’da hemen her şehirde o yerin simgesi olmuş bir kale bulunur. Afyon’daki kalenin ayırt edici özelliği ise yerden 226 metre yüksek bir kayanın tepesine inşa edilmiş haliyle verdiği olağanüstü fotoğraftır. Afyonkarahisar Kalesi’nin ilk olarak M.Ö. 1350’de Hititler tarafından yapıldığı biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Afyonkarahisar, sınırları içindeki göllerle ilgi çeken bir şehrimiz. Karabatakları, balıkçıl kuşlarını, Macar ördeklerini, gülen sumruları görebileceğiniz Karamık Gölü ya da tam bir “kuş cenneti” olduğundan söz edilen Acı Göl, doğa fotoğrafçılarının ilgi gösterdiği iki önemli adres.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Eber Gölü ise yüzeyini kaplayan kamışlar nedeniyle göl değil de çayırlık gibi görünen tam bir doğa harikası. Turna ve sazan balıklarının yetiştiği, göçmen su kuşlarının rağbet ettiği Eber’deki onlarca yüzen adacık da gölü diğerlerinden oldukça farklı kılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ulu Camii, İmaret Camii Afyonkarahisar’ın önemli tarihi yapıları… İçinde cami, medrese, imaret bulunduran Gedik Ahmet Paşa Külliyesi ise görülmeye değer yapılar arasında bulunuyor. 1472 yılında inşa edilen yapı Osmanlı mimarisini ve anlayışını yansıtıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ömer, Gecek, Gazlıgöl, Hüdai, Heybeli gibi kaplıcalarıyla ünlü Afyonkarahisar’ın sularının şifalı olduğuna inanılır ve şehir her yıl termal turizm ile çok sayıda turist çeker. Hâlâ aktif olarak hizmet veren tarihi hamamlar da aynı oranda ilgi gören mekânlar arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Afyonkarahisar deyince akıllara ilk gelenlerden biri de mermerdir. Şehir, inşaat sektöründen güzel sanatlara pek çok alanda kullanılabilen mermerin ülkemizdeki ana vatanıdır ve bölgede 400 milyon metreküp mermer rezervi olduğu tahmin edilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Şehirden dünyaya yayılan lezzet ise kaymaktır. Özellikle manda sütüyle yapılan ve rengi süt gibi beyaz olan kaymağın benzerini başka bir bölgede bulmak oldukça zordur. Ekmek kadayıfı, tel kadayıf, baklava, ayva tatlısı ise Afyonkarahisar’da kaymak eşliğinde yiyebileceğiniz tatlılardır.

  • BİTMEYEN KİLİSE: LA SAGRADA FAMILIA BAZİLİKASI

    İspanya’nın Barselona şehrinde bulunan La Sagrada Familia, tüm dünyanın ilgi duyduğu sıra dışı bir yapıdır. Etrafını çeviren modern binalardan çok daha farklı olan mimarisiyle dikkat çeken bazilikanın yapımının devam ediyor olması bu eşsiz yapıyı daha da ilgi çekici hale getirmiştir. Bu yazımızda La Sagrada Familia’yı tüm yönleriyle ele alıyor ve yapının etkileyici detaylarını sizlerle paylaşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dilimizde Kutsal Aile Bazilikası anlamına gelen La Sagrada Familia, mimarisi ve hikâyesiyle dünyanın en fantastik yapılarından biridir. Modern mimarinin öncülerinden sayılan Antoni Gaudi’nin 1883 yılında devraldığı yapı, Gaudi’nin vefatının ardından yarım kaldı bu nedenle yapımı günümüzde halen devam ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Halk tarafından “Bitmeyen Kilise” ismiyle anılan yapının yarım kalmış olmasının birçok nedeni var; inşaat finansmanının halkın yardımlarıyla sağlanması, Antoni Gaudi’nin tasarımındaki karmaşıklığın tam olarak çözülememiş olması ve 150 yıl önce planlanan tasarımın teknik olarak günümüze uyarlanmasında yaşanan güçlük bu nedenlerden birkaçı… Tüm bunların yanında, Antoni Gaudi’nin Barselona’da inşa ettiği diğer yapılardan sağladığı geliri La Sagrada Familia’nın yapımı için harcadığı bilinir. Bu olumsuz etkenlere karşın yapının 2030 yılında tamamlanması öngörülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1984 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilen yapı, iç ve dış görüntüsüyle masallardan çıkmış gibidir. Bazilika kulelerinin, şehri gezmeye gelenler için ihtişamlı bir karşılama olacağını düşünen Gaudi, kulelerin tepesindeki süslemelerin cennet ile yeryüzü arasında bir köprü gibi göründüğünü ifade etmiştir. Gaudi, ölmeden önce yapının ‘İsa’nın Doğumu Cephesi’ adı verilen bölümünü ve bu cephedeki kulelerden birini tamamlayabilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    La Sagrada Familia Bazilikası her yönüyle doğayı, bitki ve hayvanları temel alarak tasarlanmıştır; kaplumbağalardan salyangozlara, meyvelerden çiçeklere… Bazilikanın içindeki sütunlarla bir ağacın dallanıp budaklanması ve yapının içini sarması tasvir edilmiştir. Her köşesi oya gibi işlenen ve farklı detaylar barındıran yapı tamamlandığında; 12’si Hz. İsa’nın havarilerini, 4’ü İncil yazarlarını, biri Hz. İsa’yı ve sonuncusu da Hz. Meryem’i temsil eden toplam 18 kuleye sahip olacak.

  • GIDA AMBALAJINDAKİ SEMBOLLER VE ANLAMLARI

    Marketlerde gördüğümüz her ürün, ambalaj olarak birbirine benzese de üretim ve denetleme süreci bakımından farklılaşabiliyor. Bizlere düşen görev ise bu gıdaların ambalajlarındaki son kullanma tarihine ve sembollere dikkat etmek. Yazımızda gıda ambalajlarında kullanılan başlıca sembolleri ve anlamlarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türk Standartları Enstitüsüne ait olan bu logoyu gördüğünüzde satın aldığınız ürünün kalite standartları yükümlülüklerinin ilgili kurum tarafından yerine getirildiğini anlayabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Helal logosu, satın alınan ürünün İslami koşullara uygun olarak üretildiğini ve paketlendiğini ifade etmek için kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Üç siyah okun anlamı ambalajın geri dönüşümlü veya geri dönüşüme uygun olduğunu ifade eder. Ambalaj atıklarının kullanıldıktan sonra tekrar değerlendirilmesi ve geri dönüşüme sokulması için tüketiciyi bilgilendirme amacıyla kullanılır. Yani bu logoya sahip ambalaj atıklarınızı geri dönüşüm çöpüne gönül rahatlığıyla atabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Organik gıda maddelerinin diğer gıdalarla karıştırılmasını önlemek amacıyla kullanılan mavi ve yeşil renkteki “organik gıda” logosu, ürünün organik üretildiğini ve denetlendiğini belirtmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    “İyi Tarım Uygulamaları”, piyasaya sunulan gıdaların kontrol edildiğini, sertifikalandırıldığını ve izlenebilirliğinin sağlandığını ifade eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Satın aldığımız her plastik ürün ambalajında geri dönüşüm okları içerisinde bulunan rakamlar ve harfler bulunur. Döngülerin içindeki sayılar ve harfler, ürün için kullanılan plastik tipini ve bu plastiklerin geri dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğini anlatır. Çünkü tüm plastikler geri dönüştürülebilir veya tekrar kullanılabilir değildir. Örneğin 1 numaralı PETE ambalajları tek kullanımlık su şişeleri dâhil birçok ambalajda, 2 numaralı HDPE süt ürünleri başta olmak üzere birçok gıda ambalajında kullanılır ve geri dönüştürülmesi en kolay materyaller arasında yer alır. 7 numaralı OTHER sembolü kurşun geçirmez ürünlerde, bazı güneş gözlükleri ve bazı sıvı ürünlerin şişelerinde kullanılır ve geri dönüşüme uygun olmadığını ifade eder. Yani her rakam, kullanılan plastiğin özelliğinin ve geri dönüşüme uygun olup olmadığının sembolüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    “Yeşil Nokta”, bu ambalajın geri dönüşümünün o ülkedeki “Yeşil Nokta Örgütü Üyesi” kuruluşuna ait olduğunu anlatır. Bu logo, Avrupa’da 30’u aşkın ülkede kullanılır ve ülkemizdeki üyesi ÇEVKO Vakfıdır. Geri dönüşümünü de bu vakıf üstlenir. Bir ambalajın üzerinde yer alan “Yeşil Nokta” işareti, o ambalajlı ürünü piyasaya süren işletmenin ambalaj atıklarının geri kazanımı ile ilgili yasal yükümlülüklerini yerine getirdiği ve geri dönüşüm sistemine mali katkı sağladığı anlamına gelir. Cam, metal, plastik, kompozit ve kağıt/ karton türü ambalajlarda “Yeşil Nokta” logosunu gördüğümüzde bu atıkların sağlıklı, temiz bir şekilde geri dönüşümünün sağlanması amacıyla ÇEVKO Vakfı tarafından gereken işlemlerin yerine getirildiğini anlayabiliriz.

  • Koleksiyoner Olmak İsteyenlere Başlangıç Seviyesinde Bilgiler

    Koleksiyoner Olmak İsteyenlere Başlangıç Seviyesinde Bilgiler

    Sözlükte “koleksiyon” kelimesi “Öğrenme, yarar sağlama veya zevk amacıyla bir araya getirilmiş ve özelliklerine göre sınıflara ayrılmış nesnelerin bütünü.” olarak anlamlandırılıyor. Bu tanımdan, ilgi duyduğumuz, bir araya getirmekten zevk aldığımız her şeyin koleksiyonunu yapılabileceğimiz sonucunu çıkarabiliriz elbette… Listemizde hem koleksiyon yapabileceğiniz nesneleri hem de koleksiyoner olmaya niyetli iseniz bu işin bazı ön koşullarını bulabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Sana pul koleksiyonumu göstereyim mi?” sorusu espri konusuna dönüşmüşse de koleksiyonculuk denince akla ilk gelen materyal puldur. Bununla birlikte topladığınız materyal ne olursa olsun mutlaka kendinize göre bir düzeniniz olmalı! Koleksiyonunuz genişledikçe kategorize etmeli ve kayıt tutmalısınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kâğıt ya da madeni para da en çok koleksiyonu yapılan materyallerdir. Koleksiyon sahibi olmak için büyük maddi imkânlara sahip olmak gerekir mi sorusunun cevabı toplamak istediğiniz nesneye göre değişir. Kurşun kalem koleksiyonu yapmak isteyen kişinin harcayacağı para miktarıyla büyük ressamların tablolarını toplayan kişinin harcayacağı miktar elbette farklı olacaktır. Fakat bu durum her ikisinin de koleksiyoner olduğu gerçeğini değiştirmez.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kişiyi iyi bir koleksiyoner olmaya itecek ana özellik sahip olduğu merak duygusu olacaktır. Böylece koleksiyonuna zor bulunan nadir parçalar ekleyecek, her biri hakkında araştırma yapıp bilgi sahibi olacak, nasıl muhafaza edeceği konusunda orijinal yöntemler bulacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Koleksiyonerliğin yaşı yoktur. Bu işe erken ya da geç kalınmaz. Örneğin oyuncak koleksiyonu yapmak için büyümeyen bir çocuk ruhuna sahip olmanız yeterli gelecektir. Fakat sabırlı ve istikrarlı olmak gibi yetişkin özellikleri de yanınızdan ayırmamanız gereken destekçileriniz olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sanat tarihi hakkında bilgi sahibi olmak hem yaptığınız koleksiyondan daha fazla keyif almanızı sağlayacak, hem kim bilir, sahip olduğunuz koleksiyonu evrensel bilgilerle zenginleştirdiğinizde bir gün müzelik bir statüye bile kavuşturabilecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Tabii bilgi sahibi olmanın yolu başka koleksiyonları incelemekten, sık sık müze ziyaret etmekten, sergi ve sanat fuarlarını gezmekten, kitap okumaktan, bu alanda uzman kişilerden fikir almaktan geçiyor. Böyle bir yol izlediğinizde, yani merak saldığınız konuyu derinlemesine incelediğinizde koleksiyonunuzda seçici ve titiz olmanız kaçınılmaz olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bu meşgalenin bir sonu olmadığını, sürekli beslemek gerektiğini en başından kabul etmek motivasyonunuzu sürekli canlı tutacaktır. Bu yolculuğun size kazandıracağı en büyük özelliğin ise disiplin olacağını, hayata karşı tutkunuzu artıracağını söylemeden geçmeyelim.

  • OKYANUSUN ERİŞİLEMEZ ÇÖLÜ: NEMO NOKTASI

    Okyanus çölü olarak adlandırılan Nemo Noktası, okyanusun erişilemez kutbu olarak bilinen, “kuş uçmaz, kervan geçmez” bir yer. En yakın kara parçalarından bile ulaşımın çok zor olduğu Nemo Noktası hakkındaki detayları yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Nemo” Latincede “hiç kimse” anlamına geldiği için buraya “Nemo Noktası” ismi verilir. Aynı zamanda Jules Verne’in “Denizler Altında 20 Bin Fersah” kitabında, deniz altı Nautilus ile okyanusları dolaşan kurgusal karakteri Kaptan Nemo’nun adından da esinlendiği biliniyor. Nemo’yu 1992’de keşfeden Hırvat harita mühendisi Hrvoje Lukatela bile burayı hiç ziyaret etmemiş. Lukatela, eşit uzaklıkta bulunan üç kara koordinatından en uzak olan koordinatları hesaplayan bir bilgisayar programı kullanarak “okyanusta herhangi bir karadan en uzak noktayı” hesaplayıp Nemo Noktası’nı keşfetmeyi başarmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Nemo Noktası’na en yakın üç adanın kıyısı bu noktaya 2688 kilometre uzaklıkta yer alıyor. Noktanın kuzeyinde Ducie Adası, kuzeydoğusunda Paskalya Adası’nın bir parçası olan Motu Nui adacıkları ve güneyinde Antarktika yakınlarındaki Maher Adası bulunuyor. Bu en yakın üç adada da insan yaşamıyor. Nemo Noktası’na en yakın medeniyet ise Şili’nin yaklaşık 3540 kilometre doğusundaki dünyanın en uzak yerleşim adalarından biri olan Paskalya Adası veya yaklaşık 4023 kilometre uzaklıkta yer alan Yeni Zelanda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Nemo Noktası’ndan en yakın yerleşim yeri olan Paskalya Adası’na ulaşmak için Fransa’nın yüz ölçümünün 35 katından fazla bir mesafeyi katetmek gerekiyor. Yani 22 milyon metrekarelik bir alanda kimse yaşamıyor. Nemo Noktası’nda havaalanı olmadığı için bu gezi sadece tekne ile yapılabiliyor ve tamamlanması iki haftadan fazla sürüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Nemo Noktası’na en yakın insanlar Uluslararası Uzay İstasyonundaki (ISS) astronotlar… ISS doğrudan buranın üzerinden geçtiğinde sadece 415 kilometre uzağında kalıyor. Okyanusun ortasındaki bu ıssız çölü; Rus, Avrupa ve Japon uzay ajansları uzun zamandır uzay malzemesi çöplüğü olarak kullanıyor. Eski uydulardan kargo gemilerine birçok uzay aracı okyanusun dibinde parçalanmış halde bu noktaya indirilmiş. Nemo Noktası’na birkaç Avrupa Uzay Ajansı kargo gemisi, 140’tan fazla Rus Soyuz kapsülü ve Sovyet dönemi Mir Uzay İstasyonu düşürüldüğü açıklandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Okyanus bilimcilerine göre burada çok fazla canlılık bulunmuyor. Çünkü burası aynı zamanda Güney Pasifik girdabı adıyla bilinen güçlü akıntıların ortasında yer alıyor. Nemo Noktası’nda okyanustaki yüzey ısısı 5,8 derece ve dönerek hareket eden güçlü akıntı, besin bakımından zengin suların ulaşmasına engel oluyor. Ayrıca karadan çok uzak olduğu için rüzgâr ile organik madde taşınamıyor. Fakat aynı zamanda okyanus tabanında yaşam çeşitliliğine rastlanmasa da bu ortam bazı özel canlı türlerinin yaşamasına da engel değil. Pasifik’teki tektonik plakalardan sızan lavlar sıcak su bacaları ve mineral birikimini sağlıyor. Bu da bakteriler için uygun ortamı oluşturuyor. Ayrıca 2005’te tüylü yeti yengecinin burada yaşadığı tespit edildi.

  • ARILAR PETEKLERİNİ NEDEN ALTIGEN İNŞA EDER?

    Arılar, bal peteklerini altıgen şekilde inşa eder. Bunun nedeni, altıgenin kapladığı alanın verimli bir şekilde bölünebilmesidir. Binlerce yıldır üzerine düşünülen ve hesaplamalar yapılan bu geometrik bilgiyi arılar neden ve nasıl kullanıyor? İlginç detayları yazımızda listeledik…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Arılar bal peteklerini inşa ederken çok titiz ve özenli davranır, petekleri için kendi vücutlarındaki kaynakları kullanarak bal mumu üretir; karın halkaları arasından salgıladıkları yumuşak ve sarımsı madde ile balı depolamak için kullanacakları altıgen peteğin temelindeki çerçeveyi örer ve güvenli bir depolama alanı sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bal petekleri doğadaki en güzel ve en verimli yapılardan biridir. Arıların bu yapıları inşa etme şekli, onların ne kadar zeki ve yetenekli olduğunun da âdeta bir göstergesidir. Altıgen petekler hem kullanılan alanın verimli hâle gelmesini hem de bu şeklin yer çekimi gibi kuvvetlere karşı dirençli olmasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Eğer arılar petekleri altıgen yerine silindir ya da beşgen prizma gibi farklı şekillerde inşa etselerdi aralarında kullanılmayan boşluklar ortaya çıkacak, bu sebeple de peteklerde daha az bal depolanacaktı. Ayrıca geometrik şekillerden kenarları en kısa olanı altıgendir. Dolayısıyla aynı hacme sahip olmasına rağmen altıgen hücreler için kullanılan malzeme, üçgen ve dörtgen gibi şekiller için kullanılan malzemeden daha az olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Arıların peteklerini örerken şaşırtan bir diğer özelliği ise bu süreçte birbirleriyle kurdukları iş birliğidir. Tamamlanmış bir peteğe bakıldığında sanki tek bir blok halinde örüldüğü izlenimi oluşsa da arılar petekleri ayrı ayrı noktalardan başlayarak örer. Yüzlerce arı üç-dört farklı noktadan petekleri inşa ederek ortada birleşir. Birleşme yerlerinde uyumsuzluk veya hata bulmak imkânsızdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Arılar petek örerken petek gözlerinin birbirlerine olan açılarını da hesaplar. Sırt sırta duran petek gözleri mutlaka yere doğru 13 derece açıyla inşa edilir. Bu eğim, balın peteklerden akıp yere dökülmesini engeller. Dünyanın neresinde olursa olsun bal arıları bu olağanüstü mimariyi her defasında kusursuzca tekrar eder. Üstelik bu işlemi kovanlarında zifiri karanlık ortamlarda gerçekleştirir. Arılar petek yapımını ya da yön tayinini görerek öğrenmez, dünyaya gözlerini açtıkları andan itibaren bu işleri yapacak donanıma sahiptir. Dakikada 11.400 kez kanat çırparak uçabilen bu canlılar; gün içerisinde çiçek bulmak, bal toplamak ve yuvaya ulaştırmak gibi yüksek enerji isteyen görevlerini aksatmadan yerine getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Peki arılar bu inanılmaz matematik ve geometri bilgisini nasıl biliyor? Bilim henüz bu soruyu cevaplayacak bir bilgiye ulaşamasa da 2 bin yıldan daha uzun bir süre önce, M.Ö. 36’da Romalı matematikçi Marcus Terentius Varro, altıgenin bir yüzeyi eşit hücrelere bölen benzersiz geometrik şekil olduğunu hesapladı. Bal peteği varsayımı olarak bilinen Varro’nun varsayımı, 1999’da Amerikalı matematikçi Thomas Callister Hales tarafından da kanıtlandı.