Blog

  • Giydiğiniz 8 Renge Göre Çevrenizde Bırakacağınız Etki

    Giydiğiniz 8 Renge Göre Çevrenizde Bırakacağınız Etki

    Gün içinde kıyafetlerimizde tercih ettiğimiz renkler büyük ölçüde o günkü ruh halimizi, enerjimizi yansıtır. Bazen de giydiğimiz renge göre halimiz hareketlerimiz değişir. Renklerin etkisi sadece giyen kişiyle de sınırlı kalmaz. İşin uzmanları, üstümüzde taşıdığımız renklerle çevremizdekilerin düşüncelerini etkilemenin de mümkün olduğunu söylüyor. Hangi renk çevremizde nasıl bir etki bırakıyor birlikte bakalım…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kahverengi güvenilir olmakla eşlense de çok yoğun kullanıldığında kişiyi donuk, ağırkanlı hatta biraz sıkıcı gösterebilir. Ama acı kahve tonları, altın ya da krem rengi ile kombinlendiğinde profesyonel bir intiba oluşmasına katkı sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Genellikle iş insanlarının tercih ettiği lacivert rengi pek çok alanda güç ve başarı ile ifade edilse de kıyafetlerde fazla öne çıkmak istemeyen kişilerce tercih edilebileceği söylenir. Lacivert giyen kişi kendisini ciddi hisseder ve çevresinde de ciddiyet duygusu uyandırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sıcak renklerden olan kırmızı rengi dinamizmin, heyecanın, coşkunun rengidir. Ama bazen de agresifliğe işaret eder. Kişinin enerjik, iddialı ve çalışkan olduğunu düşündürürken çatışmacı bir izlenim de verebilir. Özellikle çalışma hayatında biraz riskli bir renk olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Doğal ve üretken kişilerin tercih ettiği düşünülen yeşil renk karşı tarafta güvenilir bir intiba yaratırken, kişinin karşısında insanların kendisini rahat ve huzurlu hissetmesini de sağlar. Bununla birlikte bazı yerlerde yeşil kişiyi durgun ve içe kapanık gösterebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yüzyıllar boyu dünyada şatafatın, gücün ve zenginliğin rengi olmuş mor rengin, genellikle iç çatışmaları olan kişiler tarafından tercih edildiği düşünülüyor. Fakat yine de mor kıyafetler kişinin çevresinde eskiden olduğu gibi güçlü, zengin algısı oluşturabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sarı, eğlencenin ve canlılığın rengidir. Kıyafetinde sarıyı tercih eden kişi çevresinde dinamik, neşeli ve umut veren bir insan imajı yaratacaktır. Bunun yanında geçiciliği temsil eden sarı rengini tercih edenler istikrarlı bir kişi gibi algılanmayabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Siyahın Batı’da matemi temsil ederken Japonya’da mutluluğu temsil ettiğini duymuş muydunuz? Her ortamın rengi olabilen siyahın ölçüsünü kıyafetlerinizde yerine göre belirleyebilirsiniz. Saygıdeğer bir izlenim oluşturan siyah rengin odaklanmayı artırdığı bilinir ve bulunduğu ortamda dikkat çeker.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    İstikrarlı, güvenilir ve titiz görünmek isteyen kişiler için beyaz renk en ideal renktir. Dünyada “iyi insan” imajı oluşturmak isteyen pek çok ünlü, danışmanlarının önerisiyle takipçilerinin karşısına beyaz renkte giysiler giyerek çıkıyor.

  • DAĞLARIN ZİRVELERİNE YOLCULUK

    Dünyanın dört bir yanında yükselen dağlar, yalnızca doğa harikaları değil; farklı coğrafyaları, iklimleri ve zorluklarıyla tırmanış tutkunları için benzersiz macera noktalarıdır. 18. ve 19. yüzyıllarda dağ zirvelerinin keşfine olan ilgi artmış; coğrafi keşifler ve dağcılık sporunun yükselmesiyle de ivme kazanmıştır. Bu dönemle birlikte dağ zirveleri artık yalnızca uzak ve ulaşılmaz yerler değil, aynı zamanda keşfedilmeyi bekleyen hedefler olarak görülmeye başlanmıştır. Yazımızda, gökyüzüne uzanan görkemli ve nefes kesici zirveleri sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kaçkar Dağları Millî Parkı, Türkiye ” title_font_size=”13″]

    Türkiye’nin kuzeydoğusunda yer alan ve Karadeniz Bölgesi’nin en yüksek sıradağlarını oluşturan Kaçkar Dağları, deniz seviyesinden 3.937 metre yüksekliğe ulaşır. Türkiye’nin en yüksek dördüncü dağı olan Kaçkar Dağları, 1994 yılında millî park ilan edilmiştir. 52.970 hektarlık geniş bir alanı kaplayan Kaçkar Dağları Millî Parkı, çok sayıda endemik bitki ve hayvan türüne de ev sahipliği yapar. Yüksek rakımlarda yer alan Büyük Deniz Gölü ve Dibektaş Gölü, bölgenin ünlü buzul göllerindendir. Ayder, Pokut, Elevit yaylalarının da bulunduğu parkta rafting, yamaç paraşütü, dağ bisikleti ve kış sporları gibi çeşitli doğa aktiviteleri yapılabilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Denali, Alaska” title_font_size=”13″]

    Alaska’da bulunan ve Kuzey Amerika’nın en yüksek noktası olan Denali Millî Parkı’ndaki bu görkemli dağ, deniz seviyesinden 6.190 metre yükseklikte yer alıyor. Hem Kuzey Amerika’nın hem de kutup bölgesinin en yüksek zirvesi olan Denali’ye tırmanmak; sert hava koşulları ve zorlu arazi yapısı nedeniyle son derece güçtür. Kış aylarında hava sıcaklığı -60 dereceye kadar düşebilir. Zirveye ulaşmak, dağcılar için büyük bir başarı kabul edilir ve her yıl birçok maceraperest bu zorluğu göze alarak Alaska’ya gelir. Tırmanışın güçlüğü nedeniyle başarı oranı düşük olan zirveye çıkmadan önce, dağcılar, yüksekliğe uyum (aklimatizasyon) sürecini dikkatlice planlamak zorundadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Matterhorn, İsviçre/İtalya” title_font_size=”13″]

    İsviçre ile İtalya sınırında yer alan Matterhorn Dağı, Avrupa’nın en tanınmış zirvelerinden biridir ve simetrik koni biçimindeki yapısıyla ünlüdür. Deniz seviyesinden 4.478 metreye kadar yükselen bu dağ, Alpler’in oluşumu sırasında iki tektonik plakanın çarpışmasıyla meydana gelmiş; zirvesinin bazı bölümleri Afrika levhasından koparak bu noktaya taşınmıştır. 14 Temmuz 1865’te İngiliz dağcı Edward Whymper ve ekibi Matterhorn’a ilk başarılı tırmanışı gerçekleştirmiştir. Ancak bu tırmanış sırasında ekipten dört kişi düşerek hayatını kaybetmiş ve olay, dağcılık tarihinin en bilinen trajedilerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir. Matterhorn, günümüzde İsviçre’nin simgelerinden biri olarak kabul edilir ve özellikle çikolata başta olmak üzere birçok İsviçre ürününün tanıtımında sıkça kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gökkuşağı Dağları, Çin ” title_font_size=”13″]

    Özenle işlenmiş bir sanat eserini andıran Zhāngyè Danxia Jeoloji Parkı’ndaki rengârenk sıra sıra dağlar, 2010 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dâhil edilmiştir. Zhāngyè Danxia, dünya üzerindeki en çarpıcı “danxia” jeolojik oluşumlarından biri olarak kabul edilir. “Danxia”, kırmızı renkli kum taşı ve kayaların oluşturduğu özel bir yüzey tipidir. Dağlardaki parlak kırmızı, turuncu, sarı ve mavi tonlar; kum taşı ve diğer mineral yataklarının milyonlarca yıl süren tortulaşma ve oksidasyon süreçleriyle oluşmuştur. Her bir renkli katman, farklı dönemlerde biriken mineral tortularından meydana gelir. Kırmızı tonların kaynağı ise topraktaki demir oksittir. Gökkuşağı Dağları olarak da bilinen bu oluşumun en yüksek noktası, deniz seviyesinden yaklaşık 3.800 metre yüksekliğe kadar ulaşır. Bölgeyi ziyaret etmek için en uygun dönem, mayıs ile eylül ayları arasıdır. Bu aylar, güneş ışığının kayaların rengini daha canlı hâle getirdiği ve manzaranın en güzel şekilde görülebileceği zamanlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kinabalu Dağı, Borneo Adası” title_font_size=”13″]

    Deniz seviyesinden 4.095 metre yüksekliğe ulaşan Kinabalu Dağı, Güneydoğu Asya’nın en yüksek zirvelerinden biridir. Borneo Adası’nın Malezya’ya ait bölümünde, Sabah eyaletinde yer alır ve 2000 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dâhil edilen Kinabalu Millî Parkı’nın bir parçasıdır. Dağ, yaklaşık 10 milyon yıl önce oluşmuş bir granodiyorit plutonudur; yani yer kabuğunun derinliklerinde magmanın yavaşça soğuyup kristalleşmesiyle oluşan büyük bir kaya kütlesidir. Bu süreç sonunda ortaya çıkan granodiyorit oldukça dayanıklı bir magmatik kayaçtır. Zamanla çevresindeki daha yumuşak kayaçlar erozyonla aşınmış, geriye bu sert ve çıplak pluton zirvesi kalmıştır. Kinabalu’nun zirvesi bugün çıplak kayalıklarla kaplıdır ve yıl boyunca yoğun bulut örtüsüyle çevrilidir. “Sabah Alpleri” olarak da anılan bu etkileyici dağ, dünyanın en popüler tırmanış rotalarından biridir. Her yıl 40.000’den fazla kişi zirveye ulaşmak için bu doğa harikasını ziyaret eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cerro Torre, Patagonya ” title_font_size=”13″]

    Cerro Torre, Arjantin ve Şili sınırındaki Patagonya bölgesinde yer alan, dik yamaçlarıyla ünlü bir zirvedir. Yaklaşık 3.130 metre yüksekliğiyle dünyanın en zorlu tırmanış rotalarından biri olarak kabul edilir. Sert rüzgârlar, dik buz duvarları ve ani hava değişimleri zirveye ulaşmayı son derece güçleştirir. Özellikle dağın tepesindeki büyük buz mantosu, tırmanışın önündeki en büyük doğal engeldir. Cerro Torre’nin ilk başarılı tırmanışı ise uzun yıllar tartışmalara konu olmuştur. 1959’da iki dağcı zirveye ulaştıklarını iddia etmiş ancak iniş sırasında birinin hayatını kaybetmesi ve yeterli kanıt sunulamaması nedeniyle bu tırmanış resmî olarak tanınmamıştır. Bu nedenle, 1974 yılında İtalyan bir ekip tarafından gerçekleştirilen tırmanış, dağın ilk doğrulanmış zirve çıkışı olarak kabul edilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vinson Dağı, Antarktika” title_font_size=”13″]

    Antarktika’nın en batısında yer alan Ellsworth Dağları’nın bir parçası olan ve “Vinson Massif” olarak adlandırılan bu büyük dağ silsilesi, 21 kilometre uzunluğunda, 13 kilometre genişliğinde ve 4.892 metre yüksekliğindedir. Kış aylarında sıcaklık -40 dereceyi aşarken, yaz aylarında -20 dereceye kadar yükselir. Dağın zirvesi genellikle sakin rüzgârlara sahip olsa da ani hava değişiklikleri ve Antarktika’nın sert soğuğu, bu noktaya ulaşmayı oldukça zorlu hâle getirir. Dağ, 1958 yılında keşfedilmiş; zirveye ilk tırmanış ise 1966 yılında Amerikalı bir ekip tarafından gerçekleştirilmiştir. Tırmanışlar genellikle aralık ve ocak aylarında Antarktika’nın yaz mevsiminde yapılır. Bu dönemde Vinson Dağı’nda 24 saat boyunca gün ışığı görülür.

  • 7 Madde ile İnternetteki Yalan Haberleri Nasıl Anlarsınız

    7 Madde ile İnternetteki Yalan Haberleri Nasıl Anlarsınız

    Dünyanın neresinde olursa olsun internet üzerinden bir habere birkaç saniye içinde ulaşmak bir taraftan çok keyifli ama bir taraftan da yalan haberlerin ulaşım ve paylaşımı da aynı hızda gerçekleşebildiği için son derece dikkat isteyen bir durum… Aşağıda listelediğimiz birkaç temel noktayı uygulayacak olursanız bundan sonra sizin için de yalan haberi anlamak çok daha kolay olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ciddi ve güçlü haber kanallarının internet adreslerinin birkaç harf değiştirerek ya da adreslere fazladan harf ekleyerek kullananların sayısı hiç de az değil… Okuduğunuz bilginin böyle sahte bir siteye ait olup olmadığını anlamak için adresi dikkatlice okumayı ihmal etmeyin.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Gayet ciddi cümlelerle bildiren ama asıl amacı mizah yapmak olan haber siteleri ve sosyal medya adreslerinin takipçi sayısı da oldukça fazla… Ama ne kadar ciddi olursa olsun hicvi fark etmek her zaman mümkündür, haberin diline dikkat kesilir, sitedeki diğer haberleri de kontrol ederseniz konuyu hemen çözersiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    flaş haber

    Başlıklarda, haber manşetlerinde okuyucu çekmek için en ilginç ve çarpıcı detaylar kullanılır ama bazen de haberin manşeti “Yalan!” diye bağırır. Manipülasyon olduğunu düşündüğünüz başlıkların alt metnini okumalı, abartı hissettiyseniz konuya mesafeli yaklaşmalısınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Haberi veren sitenin sayfa tasarımını incelemeniz, yazım diline ve imla hatalarına dikkat etmeniz de ciddi bir kaynak olup olmadığı konusunda size fikir verebilir. Bazen de yalan haber üzerinde oynanmış fotoğraflarla desteklenir. Şüphelendiğiniz bir haberin fotoğrafını internette aratarak orijinal olup olmadığını anlayabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tek bir kaynaktan haber ve bilgi edinmek zaten sorunlu bir yöntemdir. Okuduğunuz haberi farklı kaynaklarla karşılaştırmak ve haberin devamında gelen bilgileri takibe almak gerçeğe ulaşmanızda yardımcı olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    android, tablet, pc, laptop

    Şüphe duyduğunuz bir haber için verilen kaynakları da okuyarak karşılaştırma yapabilirsiniz. Bir haberin hiçbir kaynak vermemiş olması ise şüphe edilmesi gereken bir haber olduğunun göstergesidir zaten…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    zeki

    Haberde verilen kaynağı okumakla yetinmeyip kaynağın kendisini de araştırabilirsiniz. Kaynak olan kuruluşu tanımak için sitesini inceleyebilir, yaptığı diğer haberleri gözden geçirerek bir fikre ulaşabilirsiniz.

  • HOCA ALİ RIZA’NIN HAYATI VE TÜRK RESMİNE KATKILARI

    “Çallı Kuşağı”, “1914 Kuşağı” ya da “Türk İzlenimciler”; Sanayi-i Nefise Mektebinin düzenlediği sınavı kazanarak sanat eğitimi almak üzere Paris Güzel Sanatlar Okuluna gönderilen kuşağı temsil eder. Günümüzdeki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan okul, 1882’de II. Abdülhamit döneminde İstanbul’da kurulmuş, Osmanlı’nın “ilk” güzel sanatlar okulu olma özelliği taşır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönem sanatçıları da olan bu ekolün temsilcileri, yurt içinde ve yurt dışında aldıkları eğitimlerle resim sanatının gelişimi ve değişiminde önemli görevler üstlenmiş; fotoğraftan resim yapma geleneğini bırakarak eserlerinde doğadan faydalanmışlardır. Resim alanında kendi özgün tarzını bulmak için atölyeden çıkarak açık havada çalışan Ali Rıza, bu akımın öncülerinden olup ülkemizde resim dersinin okullarda okutulmasında da önemli çalışmaları olan bir isimdir. İstanbul’un semt yaşamını sulu boya ve kara kalem tekniğinde resmeden Hoca Ali Rıza’nın hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Süvari Binbaşı Mehmet Rüştü Bey’in oğlu olan Ali Rıza, 1858’de Üsküdar’da dünyaya gelir. Askerlik dışında hobi olarak hattatlık yapan babasını yedi yaşında kaybeden Ali Rıza, Üsküdar Rüştiyesinden mezun olduktan sonra 1880’de tıpkı babası gibi asker olmaya karar verir ve Kuleli Askerî Lisesine başlar. Askerî lisede okurken resme meraklı arkadaşları ile okulda resim atölyesi açılması için Askerî Mektepler Nazırına başvuruda bulunur ve çabaları sonucunda okula atanan Saray Yaveri Osman Nuri Paşa’dan resim dersleri alır. Yaptığı eserler Sultan II. Abdülhamid tarafından beğenilir ve o dönem “mecidiye nişanı” olarak anılan askerî kahramanlık nişanı ile ödüllendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Aldığı devlet nişanıyla iyice resme yönelen genç Ali Rıza, Fransa’da resim eğitimi alan Miralay Süleyman Seyyid Bey ve o sırada İstanbul’da bulunan Fransız Mösyö Gués’den resim dersleri alır. 1884’te teğmen rütbesi ile mezun olan Ali Rıza, öğretmeni olan Osman Nuri Paşa’nın yardımcılığına atanır ve okulunda resim dersleri vermeye başlar. Resim alanındaki başarı ve azminden dolayı Napoli’ye resim eğitimi alması için gönderilmesine karar verilse de Avrupa’yı kasıp kavuran kolera salgını nedeni ile bu karardan vazgeçilir. Ali Rıza, kendi tekniğini geliştirmek için sürekli resimler çizer, desen çalışmalarına yoğunlaşır ve bolca masa, bardak, ayakkabı gibi gündelik hayata dair nesneleri resmeder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Askerî okullarda resim derslerine yardımcı olması için içerisinde 30 örneğin bulunduğu üç model albümü hazırlayan Ali Rıza, bu sayede ortaöğretim kurumlarında da resim sanatının popülerleşmesine katkı sağlar. Sivil okullar için de modeller hazırlayan Ali Rıza’nın hayatı artık daha çok resimle iç içedir. 1891’de Osmanlı Devleti’nin eski başkentlerindeki incelemelere katılır ve Türk-İslam eserlerini resme dökerek kayıt altına alınmasına fayda sağlar. 1895’te “Kolağası” yani kıdemli yüzbaşı iken Yıldız Porselen Fabrikası için tasarımlar gerçekleştiren sanatçı, aynı yıl İtalyan ressam Fausto Zonaro ile tanışır. Fausto Zonaro, II. Abdülhamid döneminde saray ressamıdır ve eserlerinde İstanbul manzaraları sıkça yer alır. “Türk ressamı” olarak da tanınan Zonaro; tarih, savaş, manzara ve portre tarzındaki resimleriyle ünlüdür. Ali Rıza, İtalyan ressamın Akaretler’deki atölyesinde bir süre resim dersleri alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1903’te Mahmut Şevket Paşa’nın isteği ile “Eski Osmanlı” kıyafetlerinden oluşan bir resim albümü için çalışır ve yine aynı yıl günümüzde “Askerî Müze” olarak geçen Türk Esliha-i Atika Müzesinin kuruluşunda önemli görevlerde bulunur. 1909’da baş ressam olarak Harbiye Matbaasında iki sene çalışan sanatçı, 1909 ile 1912 yılları arasında “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Başkanlığı” görevini yürütür, “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi”nin çıkarılmasına da ön ayak olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1910’da padişah çocuklarının ilköğretim eğitimi aldıkları Şehzadegan sınıflarında resim öğretmenliği yapan Ali Rıza, artık “Hoca” lakabı ile anılır olur. Sağlık durumunun bozulması sebebiyle askeriyeden yarbay rütbesi ile emekli olur ve sivil okullarda resim öğretmenliği yapmaya başlar. En önemli eserlerini de bu dönemde üreten sanatçı, ekonomik sıkıntı çektiği dönemlerde bile resimlerini satmaz. Türk resminin ilerlemesi için hayatı boyunca büyük emek veren ressam, 20 Mart 1930’da Üsküdar’da hayata veda eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İlk kişisel sergisi, vefatından üç yıl sonra çocukları tarafından açılır. Hoca Ali Rıza, kara kalem ve sulu boya tekniğinde ustalaştığı ve sayısı beş bine ulaşan resim arşivi ile Üsküdar’dan Bebek’e, Burgazada’dan Arnavutköy’e, İstanbul’un semt yaşamına dair eserler üretir. Hoca Ali Rıza, birçok asker kökenli ressam gibi bir ekol haline gelen “asker ressam kuşağı”ndandır. Harbiyelerde resim dersi verilmeye başlanması ile Hoca Ali Rıza gibi birçok asker kökenli ressam kendini bu okullarda yetiştirme imkânı bulur. İstanbul’daki önemli sembolik mekânları, binaları ve manzaraları resmeden bu izlenimci akım, Türkiye’nin eski yaşantısına ışık tutan önemli kaynaklardandır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hoca Ali Rıza, eserlerini satmayıp sevdiği insanlara hediye ettiği için eserleri çok dağılmış, bir araya getirilip adına genel bir sergi açılması zor olmuştur. Ancak Hoca Ali Rıza’nın eserlerinin bir kısmını Süleymaniye ve Ankara Millî Kütüphanesinde görmek mümkündür. Kendisinin “Kırk Ambar” adını verdiği ve içi krokiler, küçük resimler, motifler, aldığı notlar, beğendiği sözlerle dolu defterler ve daha pek çok malzeme, öğrencisi Süheyl Ünver tarafından Süleymaniye Kütüphanesine bağışlanmıştır.

  • MEZOPOTAMYA’DAN AVRUPA’YA GİTARIN YOLCULUĞU

    Konser salonlarından sokak müzisyenlerine, klasik müzikten rock’n roll’a kadar pek çok alanda kendine yer bulan gitar, aslında binlerce yıllık bir serüvenin ürünüdür. Kimi zaman bir saray müzisyeninin ezgilerinde, kimi zaman göçebe bir topluluğun ateş başında çaldığı melodilerde şekillenen gitarın bugünkü formuna ulaşması, yalnızca teknik gelişmelerin değil; kültürel etkileşimlerin, savaşların, göçlerin ve müziğe duyulan derin tutkunun da hikâyesidir. Duyguları, kültürel zenginlikleri ve müziği buluşturan gitarın etkileyici öyküsünü yazımızda keşfedebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Arkeologlar ve müzik tarihçilerine göre, bilinen en eski telli çalgılar arasında Mezopotamya, Mısır ve İran gibi antik uygarlıklarda kullanılan çanak arp (bowl harp) ve tambur benzeri uzun saplı çalgılar yer alır. Bu enstrümanlar genellikle bir çanak (rezonans kutusu) üzerine dikey ya da eğik şekilde yerleştirilmiş tellerden oluşur. Kaplumbağa kabuğu, su kabağı veya oyulmuş ahşap gibi doğal malzemelerden yapılan bu antik arpler, MÖ 3000’li yıllardan itibaren özellikle Sümerlerde hem müzikli eğlencelerde hem de dinî törenlerde kullanılmıştır. Sap kısmı için genellikle ağaç dalları ya da eğilmiş sopalar tercih edilirken; teller çoğunlukla hayvan bağırsaklarından yapılmış, kimi zaman da ipek gibi doğal lifler kullanılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dil bilimciler, “gitar” kelimesinin Arapça “qitara” ve Yunanca “kithara” sözcüklerinden türediğini belirtmektedir. Bir telli çalgı olan kithara, Arapçaya qitara (kītāra) şeklinde geçmiştir. Telli çalgıların, özellikle arp, tambur ve ud gibi çeşitlerinin dünya geneline yayılması; İpek ve Baharat Yolları, göçler, fetihler, denizaşırı keşifler ve gezginler aracılığıyla gerçekleşmiştir. Bu sürecin en önemli örneklerinden biri; 8. yüzyılda Kuzey Afrika’dan göç eden Emevî Araplarının, günümüzde İspanya ve Portekiz’in bulunduğu Güneybatı Avrupa’daki İber Yarımadası’nı fethederek “Endülüs Emevîleri”ni kurmasıdır. Bu sayede ud benzeri çalgılar bu bölgeye taşınmış ve zamanla Avrupa müzik kültürü üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Orta Çağ boyunca devam eden bu kültürel etkileşim, İspanya’daki Müslüman varlığının gitarın gelişimindeki önemli rolünü ortaya koymaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kısa saplı, armut gövdeli ve mızrapla çalınan bir çalgı olan udun Avrupa müziğiyle teması, zamanla yeni çalgı formlarının doğmasına zemin hazırlamıştır. Ud, Avrupa’nın yerel enstrümanlarıyla birleşerek gitarın atası sayılan çeşitli çalgıların gelişimine katkı sağlamıştır. Bu süreçte ud, Avrupa’da lavta (lute) formuna dönüşmüş ve özellikle Orta Avrupa’da yaygınlık kazanmıştır. İspanya’da ise farklı bir gelişim süreci yaşanmış; ud, yerel çalgılarla birleşerek “vihuela” adı verilen özgün bir enstrümana dönüşmüştür. Vihuela, doğrudan gitarın atası kabul edilir. 15. ve 16. yüzyıllarda İspanya’da, kısmen de Portekiz’de popüler hâle gelen vihuela; günümüz gitarına çok benzeyen bir gövdeye, perdeli bir sapa sahiptir ve klasik gitara oldukça yakın bir biçimde akortlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İspanyol soyluları arasında oldukça popüler olan vihuelanın ardından, 16. yüzyılın sonlarına doğru sahneye barok gitar çıkmıştır. Beş çift telli yapısıyla barok gitar, müzikte daha melodik ve akor odaklı bir enstrüman hâline gelmiş; daha küçük boyutu ve kolay taşınabilirliği sayesinde halk arasında hızla yayılmıştır. 16. yüzyılda yaşayan İspanyol rahip ve müzik kuramcısı Juan Bermudo, yayımladığı Declaración de Instrumentos Musicales adlı eserinde beş telli bir gitardan söz eder. Farklı çalgıları, özellikle telli enstrümanları, sistemli bir biçimde açıklayan bu eser, modern gitara dair elimizdeki en eski ve önemli yazılı kaynaklardan biri olarak kabul edilir. Bermudo’nun çalışması, yalnızca çalgının fiziksel özelliklerini değil; nasıl çalındığını, akort sistemini ve dönemin müzik anlayışını da detaylı biçimde sunarak gitarın gelişiminde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Zamanla vihuela, daha çok “soylu” bir enstrüman olarak kalmış ve halk arasında yerini barok gitara bırakmıştır. Ancak vihuelanın tasarımı, çalım tekniği ve akort sistemi, doğrudan modern klasik gitarın gelişimine ilham vermiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Telli çalgı yapım ustası İspanyol Antonio de Torres Jurado, 19. yüzyılda ürettiği gitarlarla bu enstrümana birçok yenilik kazandırmış ve modern klasik gitarın temellerini atmıştır. Torres’ten önce de gitarlar üretilmekteydi; ancak onun tasarımlarında gövde hem daha geniş hem de daha derin hâle gelmiş, bu da sesin daha güçlü ve zengin bir biçimde yayılmasını sağlamıştır. Torres’in en önemli katkılarından biri, ses tablasının titreşimini artıran yelpaze şeklindeki iç destek sistemidir. Bu teknik, günümüzde hâlâ klasik gitar yapımında yaygın olarak kullanılmaktadır. 1860’larda yaptığı bazı gitarlar bugün müzelerde sergilenmekte ve hâlâ bazı müzisyenler tarafından konserlerde kullanılmaktadır. Kendi döneminde ürettiği gitarlar “La Leona” (Aslan Dişi) ismiyle anılır ve büyük değer taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1930’larda caz ve blues müziğinin yükselişiyle birlikte gitarın daha fazla ses çıkarması gerekti. Akustik gitarlar, kalabalık orkestralar içinde yeterince güçlü ses üretemediğinden bu durum, elektrogitar ihtiyacını doğurdu. Elektrikli müzik enstrümanlarının üretiminde öncü olan İsviçre kökenli Amerikalı sanayici Adolph Rickenbacker, elektrikli gitarın mucidi kabul edilen Amerikalı müzisyen George Beauchamp ile birlikte tarihe geçecek bir projeye imza attı. 1931’de, tamamen metal gövdeli ilk elektrogitarı tanıttılar. Manyetik pikap yerleştirilmiş ilk telli enstrümanlardan biri olan bu gitar, tellerin titreşimlerini elektrik sinyallerine çevirerek sesin yükseltilmesini sağladı. Bu ortaklığın ürünü olan gitarlar “Rickenbacker” markasıyla piyasaya sürüldü ve elektrogitarın ticari olarak yaygınlaşmasının önünü açtı. Gitar, tarih boyunca pek çok kültürün ve teknolojik gelişmenin izlerini taşıyarak bugüne ulaşmış hem geleneksel hem de modern müziğin vazgeçilmez bir parçası hâline gelmiştir. Bu kültürel yolculuk, enstrümanın müziğe kattığı derinlikle birlikte gelişmeye ve şekillenmeye devam etmektedir.

  • OKYANUSLAR HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER

    Büyük ve derin olmasının yanı sıra pek çok sırra ve bilinmeyene de ev sahipliği yapan okyanuslar, her geçen gün ilginç özellikleriyle bizleri şaşırtmaya devam ediyor. Tarih boyunca insanoğlunun ilgisini çeken ve bir şekilde gizemini koruyan okyanuslar hakkında birbirinden ilginç bilgileri sizler için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Okyanuslar ışığı bir yere kadar alabilir. Özellikle 200 metreden aşağısı için zifiri karanlık demek mümkündür; zira güneş ışınları derinlere inemez ve derinlik göz gözü görmeyecek kadar karanlıktır. Hatta 200 metrenin altı için “alacakaranlık bölgesi” denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sadece uzayda değil, okyanuslarda da kara delikler vardır. Bazılarının büyüklüğü neredeyse bir şehir kadardır. Bu delikler için “dipsiz kuyu” benzetmesini yapmak doğrudur; içine girdikten sonra kaçmak mucizedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Normalde hepimiz su sesinin verdiği sakinliği severiz ve bir anlamda su sesiyle “dinleniriz”. Ancak konu okyanuslar olunca bu durum çok farklı olabilir. Okyanus derinliklerinde oldukça ürkütücü sesler duyulabilir hatta bu hâl ürpertici olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Okyanus denince akla ilk köpek balıkları gelir ve onlarla karşılaşma düşüncesi bile korkuya neden olur. Ancak sanılanın aksine okyanuslardaki en tehlikeli canlılar köpek balıkları değildir; denizanaları onlardan daha tehlikeli olabilir. Kimi araştırmalar da bu tehlikeyi ortaya koyar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Daha önce White Shark Café (Beyaz Köpek Balığı Kafesi) diye bir yer duymuş muydunuz? Araştırmacılar beyaz köpek balıklarıyla ilgili ilginç bir ritüeli ortaya çıkardılar. Beyaz köpek balıkları, her yıl nisan ve mayıs ayları boyunca Pasifik Okyanusu’nun uzak bir noktasında, sebebi bilinmeyen bir nedenle toplanıyor. Yılda bir kez yapılan bu yolculuk için köpek balıkları sığ sularda buluşup burada ilginç dalma ritüelleri gerçekleştiriyor ve evet, sebebi meçhul!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Okyanuslardan yenilenebilir enerji elde edilebilir. Okyanus enerjisi adı verilen enerji türünde, okyanuslardaki gelgitlerden enerji üretilebilir. Ay ve Güneş’in Dünya’ya göre konumu, okyanus gelgit dalgalarının gelişmesine neden olur ve bu olay neticesinde oluşan akım ile enerji üretimi mümkün hâle gelir.

  • ANADOLU’DA KURULAN İLK ŞEHİR DEVLETİ

    Arslantepe Höyüğü veya diğer adıyla Melid, Malatya’nın 7 km kuzeydoğusunda bulunuyor. M.Ö. 5000 yıllarından M.S. 11. yüzyıla kadar yerleşim yeri olan bölge; M.S. 5. ve 6. yüzyıllar arasında bir Roma köyü, ardından da Bizans nekropolü yani mezarlık olarak yüzyıllarca kullanılmış. Anadolu’nun en eski şehir devletinin kurulduğu Arslantepe Höyüğü hakkında detaylar yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Arslantepe’de ilk kazılar 1930’larda Louis Delaporte başkanlığında Fransız ekip tarafından gerçekleştirilir. Kazılarda taş üzerine alçak kabartma ile dekore edilmiş avlu ve avlunun giriş kapısının yanında iki aslan heykeli bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kazı ekibini daha da heyecanlandıran ise aslan heykellerinin karşısında buldukları devrilmiş halde duran, Hitit inancında bereket ve fırtına tanrısı olan, Tarhunza’nın heykelidir. Kazılara göre bu alan, M.Ö. 1200’lerde inşa edilmiş “Geç Hitit Sarayı”dır. Saray duvarlarının üzerinde Hitit sanatını, kültürünü ve dinini yansıtan çok sayıda taş levha bulunur. Bu eserler o tarihlerde Malatya’da müze bulunmadığı için Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesine götürülür. Halen bu müzede sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Höyükte yapılan kazılar sonucunda; M.Ö. 3600-3500’lere ait tapınak, M.Ö. 3300-3000 yıllarına ait bir kerpiç saray, iki bini aşkın mühür baskı, taş kabartmalar ve çeşitli metal ile seramik eserler bulunur. Arkeologlar elde ettikleri bilgilerden Arslantepe’nin o dönemde aristokrasinin doğduğu ve ilk devlet şeklinin ortaya çıktığı resmî, dini ve kültürel bir merkez olduğunu açıklar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kazılar devam ettikçe tüm insanlığı heyecanlandıran bilgiler ve bulgular elde edilir. Sarayın olduğu alanda arsenikli, bakır alaşımlı, gümüş kakmalı kılıçlar bulunur. Bu kılıçlar şimdiye kadar bulunabilen ilk kılıçlardır. Sarayın hemen yanında M.Ö. 2900 yılına tarihlenen ve önemli bir kişiye ait olduğu düşünülen bir mezar ortaya çıkarılır. Ayrıca M.Ö. 5000 yılından M.S. 11. yüzyıla kadar uzanan katmanlara ve kalıntılara rastlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    2014’te UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne geçici olarak alınan Arslantepe Höyüğü, 2021’de Çin’in ev sahipliğinde yapılan UNESCO 44. Dünya Miras Komitesi toplantısında listeye kalıcı olarak eklenir. Dünya üzerinde insanların bir devlet biçiminde organize oldukları ilk günlere ışık tutan ve önemli bilgiler edinmemizi sağlayan bu antik alan sadece ülkemiz için değil, tüm dünya için oldukça değerlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    2011’de Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde bulunan eserlerden; kral, iki aslan ve 12 duvar kabartmasının bire bir kopyaları Malatya Valiliği tarafından Heykeltıraş Cengiz Göğebakan’a yaptırılarak Arslantepe Höyüğü ören yeri girişine yerleştirilir. Ziyaretçiler bu sayede kazı alanından çıkarılan eserleri yerinde görme şansı bulur. Arslantepe Höyüğü’nde bulunan ancak açık havada sergilenmesi riskli olan pek çok eser ise Malatya Arkeoloji Müzesindedir. Antik dönemlerde Malitiya olarak geçen ve beş bin yıllık bir geçmişi olan Malatya; muhteşem doğası, verimli tarım toprakları ve Anadolu’nun en eski şehir devletine ev sahipliği yapması açısından görülmeye değer şehirlerimizin başında gelmektedir.

  • İKİNCİ KEZ ISITILMAMASI GEREKEN BESİNLER

    Tüm yiyecekler çiğ veya pişmiş olsun tazeliğini yitirdikçe besin değerini kaybeder. İkinci kez ısıtılan bazı yemekler ise saklanma koşullarına bağlı olarak besin zehirlenmelerine veya sindirim sorunlarına yol açabilir. Listedeki yiyeceklerin her biri sağlığa faydalı olsa da tekrar ısıtıldığında bedenimiz için bir tehdit unsuru oluşturabilir. İkinci kez ısıtılmaması gereken besinleri nedenleriyle listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ispanak ” title_font_size=”13″]

    Vitamin ve mineral bakımından zengin besin ögeleri içeren ıspanaktaki nitrat, nitrojenin katılaşmasıyla doğal olarak oluşan ve suda eriyen bir bileşendir. Ancak bu bileşen, ıspanak yemeği ikinci kez ısıtıldığında nitrite dönüşür. Nitrit ise besin zehirlenmesine neden olabilecek bir bileşen olduğu için uzmanlar ıspanak yemeğinin yapıldıktan sonra en fazla iki gün buzdolabında saklanması ve ısıtılmadan tüketilmesini tavsiye ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tavuk” title_font_size=”13″]

    Tavuk, ikinci kez ısıtıldığında içeriğindeki proteinin yapısı değişiyor ve bakteri üretme riski doğuyor. Piştikten sonra tekrar ısıtılmaması konusunda en çok uyarılan besinlerin başında tavuk geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Patates” title_font_size=”13″]

    Oda sıcaklığında bırakıldığında gıda zehirlenmesine neden olan bakterilerin üremesi için uygun bir ortam sunan pişmiş patates, servis edildikten sonra buzdolabında saklanmalı ve tekrar ısıtılmamalı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yumurta” title_font_size=”13″]

    Tıpkı tavukta olduğu gibi ısıtıldığında protein yapısında değişime uğrayan yumurta, yumurta içeren yemekler ve yumurtalı soslar gıda zehirlenmesine sebep olabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mantar” title_font_size=”13″]

    İyi bir vitamin, lif ve mineral kaynağı olan mantar tekrar ısıtıldığında besin değerini kaybediyor ve şişkinlik, karın ağrısı gibi sindirim problemlerine yol açabiliyor. Bu sebeple ya mantarı tüketebilecek kadar pişirmek ya da artakalan mantarları ısıtmadan yemek gerekiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pirinç” title_font_size=”13″]

    Pirinç pilavı, aynı gün içerisinde tüketilen ve ertesi güne bırakılmaması gereken bir yemek. Çünkü doğada yaygın olarak bulunan bakterilerden olan “Bacillus cereus” adlı bakteri, pişmemiş pirinçte bulunabiliyor ve toksin üretebilecek bakterilere dönüşmesine neden olabiliyor. Bu durum da gıda zehirlenmelerine yol açıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kereviz” title_font_size=”13″]

    Kereviz, sağlığa olan faydalarıyla öne çıkan bir besin olsa da tıpkı ıspanaktaki gibi tekrar ısıtıldığında yapısındaki nitrat, kandaki demirin oksitlenmesine sebep olduğu için hücrelerin oksijen taşımasına engel oluyor ve uzmanlar bu besinin ısıtılmadan tüketilmesi gerektiğini belirtiyor.

  • ARILAR HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER

    Dünya üzerinde yaklaşık yirmi bin, Türkiye’de ise yaklaşık olarak iki bin türü bulunan arılar mükemmel bir tozlayıcı olarak gezegenimizdeki yaşamın çeşitliliğini ve devamını sağlar. Koloni kurarak yaşayan arıların kurdukları yuvaya “kovan” denilir. Bir kovanda işçi ve erkek arılarla birlikte bir adet kraliçe arı bulunur. Bal arılarından tutun yaban arılarına kadar eko-sistemde oldukça önemli görevleri bulunan arılar hakkında ilginç bilgileri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bütün hayatı boyunca bir tane arının ürettiği bal miktarı, ortalama olarak bir çay kaşığının 12’de 1’i kadardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Çalışkanlıkları ile bilinen arılar aslında sürekli çalışmazlar. Sadece yaz aylarında çalışan arılar kış döneminde kovanlarından çıkmadan uzun bir dinlenme süreci geçirirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bilinen ilk arı fosili yüz milyon yıl, ilk insan fosili ise üç yüz bin yıl öncesine aittir. Yani biz yokken arılar vardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bilim insanlarının uzunca bir süre anlamlandıramadıkları arı dansının aslında bir yön gösterme hareketi olduğu anlaşılmıştır. Bal arıları bulduğu yemek kaynağının konumunu ve kovana mesafesini yaptığı özel dans ile diğer arılara anlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Arılardan duyduğumuz “vızzz” sesinin kaynağı, saniyede iki yüz otuz kez kanat çırpma sesidir. Bedenlerine oranla küçük kanatları olan arılar, bedenlerini taşıyabilmek için dakikada ortalama olarak on üç bin kere kanat sallarlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bal arılarının yüz yetmiş koku alıcısı bulunur. Bu sayede bizlerin kokusunu dahi alamadığımız çiçeklerin izini sürebilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bal arılarının altı bacağı, beş gözü, iki çift kanadı bulunur ancak aslında bir böcek türü olan arıların sahip olduğu beş gözün bileşik yapısı vardır. Bileşik gözler binlerce gözden oluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Arılar petekleri altıgen şekilde yapar. Bu sayede arılar mümkün olduğunca az balmumu kullanırken, bal ürettikleri alanın da daha verimli kullanılmasını sağlarlar. Yani arıların matematik bildiklerini söylemek yanlış olmayacaktır.

  • Sinema Tarihimizde Oscar Aday Adayı Olmuş 8 Film

    Sinema Tarihimizde Oscar Aday Adayı Olmuş 8 Film

    1929 yılından bu yana verilen Oscar Ödülleri’nde “Yabancı Dilde En İyi Film” kategorisi 1947 yılında açıldı. O günden bugüne en fazla aday gösterilen ülke Fransa, İtalya, İspanya, Japonya ve İsveç oldu. Oscar heykelciğini en çok havaya kaldıran ülke ise açık arayla İtalya ve Fransa olurken, onları İspanya ve Japonya takip etti. Ülkemizin Oscar yolculuğuna gelirsek, ilki 1964 yılında olmak üzere 24 film aday adayı olarak bu serüvene dahil oldu ama ne yazık ki mutlu bir son yazılamadı. Biz de bu sene 90. kez düzenlenen Oscar ödüllerini bahane ederek sinema tarihimizde hatırı sayılır yeri olan 8 Oscar aday adayı filmimizi hatırlayalım istedik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    87’nci Oscar Ödülleri için aday adayı seçilen film Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği Kış Uykusu’ydu. Haluk Bilginer, Demet Akbağ, Melisa Sözen’in rol aldığı ve çekimleri Kapadokya’da gerçekleşen film Oscar’a uzanamadıysa da 2014 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi ve FIBRESCI ödülünü kazandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    1964 Berlin Film Festivali’nde ülkemiz adına ilk kez Altın Ayı ödülünü kazanmıştır Susuz Yaz… Necati Cumalı’nın hikâyesinden sinemaya uyarlayan ve yöneten ise Metin Erksan’dır. Erol Taş ve Hülya Koçyiğit başrollerdedir. Erol Taş ilk kez bu filmde başrol almış, Hülya Koçyiğit ilk kez bu filmle sinemaya adım atmıştır. Susuz Yaz, 37’nci Oscar Ödülleri’ne Türkiye’den aday adayı seçilmiş ve Oscar için yola çıkan ilk Türk filmi olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    62’inci Oscar Ödülleri için Türkiye’den aday adayı olarak Uçurtmayı Vurmasınlar seçilmişti. Küçük Barış rolünde Ozan Bilen ve İnci Abla’sı rolünde Nur Sürer’in oynadığı film 26. Antalya Altın Portakal Film Festivalinde en iyi film, en iyi senaryo, en iyi kadın oyuncu ve en iyi görüntü yönetmeni ödüllerini aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Muğla’da çekilen filmde Turan Özdemir dışında rol alanların hepsi amatör, hatta kasaba sakinleridir. Yüksel Aksu’nun yönettiği Dondurmam Gaymak, Altın Koza’dan Ankara Uluslararası Film Festivali’ne, New York Queens Uluslararası Film Festivali’nden HBO Komedi Filmleri Festivali’ne birçok platformda ödüller kazanmıştır. Film, 79’uncu Oscar Ödülleri’nde Türkiye’nin aday adayıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği filmde Muhammet Uzuner, Yılmaz Erdoğan ve Taner Birsel başrolleri paylaşır. Yerli ve yabancı eleştirmenlerden övgüler alan ve 30’a yakın ödül kazanan Bir Zamanlar Anadolu’da, 84. Oscar Ödülleri’ne aday adayı seçilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Oscar Ödülleri’nde ülkemiz adına aday adaylığı olan filmlerde en çok Nuri Bilge Ceylan’ın adı geçmektedir. 76’ıncı Oscar aday adayı olmuş Uzak filmi, Cannes Film Festivali’nde aldığı Büyük Ödül başta olmak üzere onlarca ödül kazanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Bal’dan önce Yumurta ve Süt filmlerini çeken Semih Kaplanoğlu Bal ile “Yusuf Üçlemesi”ni tamamlar. Yedi yaşındaki Yusuf’un yaşadıklarına odaklanan film 60. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazanır. Başka birçok ödülün yanında, 83’üncü Oscar Ödülleri için Türkiye’den aday adaylığı da bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Vizyona girdiğinde kimi sahnelerinde seslendirilen türkülerle de adından çokça söz ettiren Gönül Yarası, Yavuz Turgul’un yönettiği, Şener Şen, Meltem Cumbul ve Timuçin Esen’in başrollerde yer aldığı dramadır. Türkiye’de ve uluslararası festivallerde ödüller kazanan film 78. Oscar Ödülleri’ne aday adayı olarak seçilen filmlerimiz arasındadır.