Blog

  • İstanbul’un 8 Semtinin 8 Ünlü Lezzeti

    İstanbul’un 8 Semtinin 8 Ünlü Lezzeti

    Hemfikir olacağımız konulardan biri, İstanbul’da gezilecek yerler listesinin dünyanın en uzun listesi olacağı konusudur muhtemelen. İstanbul mutfağı dediğimizde de şehrin kozmopolit haline yakışır bir çeşitlilikten söz edilebileceğini, bunun da uzunca listeler gerektirdiğini takdir edersiniz. Biz şimdilik, İstanbul’un 8 semtinin adı geçince akla getirdiği 8 lezzeti listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Badem ezmesi dünyanın hemen her yerinde sevilerek tüketilir ama Bebek ile özdeşlemiş badem ezmesinin tadı bir başkadır. Çünkü yüz yıldan fazla zamandır aynı tarif ile üretilen tatlıda özel olarak seçilmiş bademler kullanılır ve hiçbir katkı malzemesi bulunmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Türk mutfağının en sevilen yiyeceklerinden köftenin sayısız çeşidi olsa da 1920’li yıllardan beri ününü koruyan Sultanahmet köftesi kendine has kıvamı ve lezzetiyle adını tarihe yazdırmış, Sultanahmet’e yapılan gezintilerin favori menüsü olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İstanbul Boğazı’nın meşhur balıkları çıtır çıtır ekmeğin arasında yeşillik ve soğanla buluşur ve böylece şehrin en ünlü yiyeceklerinden biri hazırlanmış olur. Boğaz kıyısındaki çoğu semtte bulabileceğiniz bu mütevazı görünümlü muhteşem lezzet özellikle Eminönü’nün sembollerinden biri haline gelmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yanında sarı leblebi ile tüketilen boza şahsına münhasır içeceklerimizden biri olarak mutfak kültürümüzde yerini alır. Özellikle kış aylarının en sevilen içeceği, B vitamini deposu bozayı sokaklarda gezen bozacılardan almaya alışık olsak da asıl adresi İstanbul’un Vefa semtidir. Bozayı yerinde içmek isteyen İstanbullular 19. yüzyıldan beri Vefa’daki bozacıların önünde uzun kuyruklar oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Moda dondurmacıları hafta sonu gezilerinin değişmez tatlı duraklarından biridir, öyle ki özellikle bahar ve yaz aylarında bir külah dondurma için yarım saatten fazla kuyrukta beklemeniz gerekebilir. Buradaki dondurmacıların önemli bir özelliği ise çok sayıda çeşit sunmasıdır. Dondurmanızı aldıktan sonra sahilde yürüyüş yapabilir, Moda manzarasının tadını çıkarabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Boğazın güzel ilçesi Sarıyer’in tarihi 19. yüzyılın sonuna dayanan böreği İstanbul’un en meşhur lezzetlerinden biridir. Sarıyer böreği, içine fıstık ve kuş üzümü koyulmasıyla benzerlerinden ayrılır ve insanı bir porsiyon börek için Sarıyer yollarına düşürecek güce sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Geçmişi 19. yüzyıla dayanan bir başka İstanbul lezzeti ise Anadolu kıyısındaki sevimli sahil semti Kanlıca’nın yoğurdudur. Kanlıca yoğurdunun üzerine pudra şekeri serpilir ve Boğaz’ın muhteşem manzarasına karşı sıralanmış kafelerden İstanbul izlenerek keyifle yenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Çengelköy salatalığı ya da diğer ismiyle Çengelköy bademini bulmak eskisi kadar kolay olmasa da bu küçük, ince kabuklu ve çıtır çıtır salatalık çeşidinin tadını bilen aramadan edemez. Çengelköy salatalığını özel kılanın, eğimli bir toprakta yetiştiği için bol bol güneş alabilmesi ve kuzeyden gelen rüzgârlardan korunması olduğu söylenir.

  • TRAKYALILARIN KULLANDIĞI KELİMELER

    Antik Yunan döneminde yaşamış olan Trak kabilesinden adını alan Trakya, Marmara Bölgesi’nin kuzeybatısında yer alıyor. Türkiye’nin Avrupa Kıtası’ndaki topraklarında bulunan bu bölge; Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ile İstanbul ve Çanakkale’nin bir kısmını kapsarken; Bulgaristan ve Yunanistan’da da toprakları bulunuyor. Bu çeşitlilik Trakya Bölgesi’nin zengin bir kültürel mirasa sahip olmasını sağlarken, özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde kaynaşan yerli halkların farklı, kendine has bir kültür oluşturmasına ve özgün bir şive ile konuşmasına neden olmuş. Gündelik hayatta kullanılan Trakyalılara özgü kelimelerin bazılarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Trakya’da küçük çocuğa “pale” deniliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Fonetik açıdan brikete benzese de bir işi tek seferde yapma durumu için Trakyalılar “bikerette” kelimesini kullanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Trakya Bölgesi’nde sıkça yetişen ve güzelliği ile gören gözlerde hoş hisler uyandıran ayçiçeği bitkisine “gündendi” ya da “gündöndü” deniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Aydamak ya da haydamak… İkisi de Trakya Bölgesi’nde sıkça kullanılıyor ve bir şeyi sürmek anlamına geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    “Sefte” kelimesinin iki anlamı var dersek yanlış olmaz. “İlk” anlamına gelen sefte, güne kazanç ile başlayan bir esnafın en sevdiği kelimelerden olsa gerek çünkü siftah anlamında da kullanılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yolunuz Trakya’ya düşerse ve birisi sizin için “mısmıl” derse sevinebilirsiniz çünkü bu kelime düzenli kelimesine karşılık geliyor. “Mısmısıl yapmışsın, eline sağlık!” denmişse, bunu çifte övgü olarak kabul edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Trakyalıların kullandığı en güzel kelimelerden biri de “aret” olsa gerek. Bu güzel kelime can arkadaşın yerine kullanılıyor. Uzun süren dostluklar için kullanılan “ahiretlik” için ise Trakyalılar kısaca “aretlik” diyor.

  • Romanlarda Geçen Aile Bağları

    Romanlarda Geçen Aile Bağları

    Listemiz birbirinden değerli romanları karşınıza getiriyor. Bu romanların ortak paydası ise aile bağlarını konu edinmiş olmaları. Kimi yazarın hayal dünyasının, kimi yaşanmışlıkların ürünü. Kimi çekirdek kimi büyük bir ailenin hikâyesi… Ve her biri okuma listenize mutlaka almanız gereken kitaplar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Ailenin reisi Naim Efendi ile diğer aile fertleri etrafında gelişen olay örgüsü, II. Meşrutiyet döneminde başlayıp I. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemi ve bu dönemde Batılılaşma ile geleneksellik arasındaki çatışmayı odağına alıyor. 1922 yılında yayımlanan roman aynı zamanda Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ilk romanı olma özelliğini taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Gabriel Garcia Marquez’in Meksika’ya ilk gidişinde yazdığı Yüzyıllık Yalnızlık kitabını kendi ifadesinden okuyalım: “Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Annesinin kendisine verdiği bir bavul ve bavuldan çıkan aile arşivi… Yolların Başlangıcı romanına konu olan o aile aslında kitabın yazarı Amin Maalouf’un kendi ailesi. Lübnan asıllı Fransız yazar 2004 yılında yayımladığı kitabında, dedesi Butros ve kardeşi Cebrail başta olmak üzere kendi aile hikâyesini kurgusal bir üslupla anlatıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Nobel Ödüllü Alman yazar Thomas Mann, 1901 yılında yayımladığı Buddenbrook Ailesi isimli romanında bir ailenin dört kuşaklık serüvenini konu edinmiş. Yazar, orijinal adı “Buddenbrooklar: Bir Ailenin Çöküşü” olan kitabını kurgularken kendi ailesinden esinlenmiş fakat hikâye bütünüyle kendi ailesini yansıtmıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Orhan Pamuk 22 yaşında başlayıp 4 yılda yazdığı bu ilk romanında, küçük bir dükkânla başladığı işlerini Nişantaşı’nda bir konak alacak kadar büyüten Cevdet Bey ve ailesinin hikâyesini anlatıyor. Burjuva bir ailenin yaşadıkları üzerinden Türk modernleşme sürecini konu edinen yazar, kendi babasından ve gençliğinden de esinlenmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Saray Gezisi, Mısırlı yazar Necip Mahfuz’un “Kahire Üçlemesi” roman serisinin ilkidir. Kitapta, 1910’larda İngiliz işgali altındaki Kahire’de yaşayan tüccar Ahmet Abdülcevat ve ailesinin üç kuşaklık öyküsü anlatılıyor. Hemen belirtelim, ailenin 1950’lere kadar uzanan hikâyesi için devam kitapları olan Şevk Sarayı ve Şeker Sokağı’nı da okumak gerekir.

  • Su Üstüne Yapılan Resim: Ebru Sanatı

    Su Üstüne Yapılan Resim: Ebru Sanatı

    Ebru sanatının 9. yüzyıldan sonra Çin’den Türkistan’a, Hindistan’dan İran’a doğu ülkelerinde de izleri görülen bir dünya sanatı olduğunu biliyor muydunuz? Konuyu araştırınca öğreniyoruz ki İstanbul’a 16. yüzyılda ulaştığı düşünülen ebru, Avrupalı gezginler tarafından Almanya, Fransa, İtalya’ya taşınmış ve ebru kâğıtları Batı’da “Türk kağıdı” olarak bilinir olmuş. Bugün varlığını korumakta zorluk çeken bu kadim el sanatı hakkında daha pek çok bilgiyi 8 madde ile listeledik…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ebru sanatının, kâğıdın tarihçesi kadar eski olduğu düşünülüyor. Ebru hakkında yazılmış en eski eserin 1615 tarihli olduğu, en eski ebru çalışmasının ise 1554 tarihli ve Gürcistan kaynaklı olduğu biliniyor. Osmanlı zamanında saray seviyesinde ilgi görüp desteklenen sanat bu dönemde altın çağını yaşamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    ebru sanatı

    Ebru görsellerine aşina olmamıza rağmen eserin nasıl ortaya çıktığı konusunda çoğumuz malumat sahibi değilizdir. Malzemelerinden başlayacak olursak kâğıt, su ve toprak boyayı hepimiz tahmin edebiliriz ama suyun kıvamını artırması için kullanılan “kitre”yi, kitrenin hazır hale gelmesi için kullanılan “deniz kadayıfı”nı, renklerin kitreye yapışmasını ve dağılmadan kalmasını sağlamak için kullanılan “öd”ü ilk defa duyuyor olabiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bu sanat için istek ve yetenekten önce sabır gerektiği söylenir. Malzemelerin hazırlanma sürecinde başlar bu gereklilik. Bunun içindir ki özellikle Osmanlı’da tasavvuf ehli terbiye eğitimi amacıyla ebruya büyük ilgi göstermiştir. Tabii günümüzde malzemeleri hazır halde bulmak mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    ebru sanatı

    Malzemeler hazırlandıktan sonra boya, fırça ile suyun üstüne damlatılır ve şekiller oluşmaya başlar. Ardından kâğıt su teknesinin üstüne örtülür ve kâğıdın üzerine nasıl bir şekil yansıyacağı beklenir. Ebru sanatını özel yapan unsurlardan biri de bir eserin tekrarının sanatçı tarafından bile yapılamayacak olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bakarken huzur ve dinginlik duygusu hissettiğimiz ebru eserleri farklı tarzlarda uygulanabilmektedir. “Battal ebru” bilinen en eski tarzdır ve sanatçılar ebru yapımına bu tarzı uygulayarak başlar. İki veya üç renk boya fırça ile damlalar halinde su yüzeyine serpilir ve başka bir şey yapılmadan kâğıda geçirilir. Gelgit, Bülbül, Şal, Taraklı, Hatip, Çiçek ise diğer ebru çeşitleri arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ebru sanatında en çok kullanılan ve bizlerin de görmeye alıştığı motif “lale”dir. Mevlana’nın “En üzgün gülümseme” dediği lale özellikle Osmanlı’da süsleme motifi olarak pek çok farklı yerde kullanılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyılla birlikte gördüğü ilgi azalan ebru sanatı varlığını hâlâ koruyor ise kullanılan malzemelerin üretiminden farklı uygulama düzeyleri konusuna, bilgi ve tecrübelerini usta-çırak ilişkisi içinde sonraki kuşağa aktaran taşıyıcı sanatçılar sayesinde diyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Yüzyıllar boyu insanların tecrübeleriyle zenginleştirdiği, toplumların kendi değerlerini katarak geliştirdiği ve tarihimizde temel sanat kollarımız arasında yer alan ebru, 2014 yılında UNESCO tarafından “İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi”ne alınarak onurlandırıldı.

  • MODERN DÜNYANIN GÖRÜNMEZ SORUNU: GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ

    Gürültü kirliliği, modern şehir yaşamında çoğu zaman farkında olmadan maruz kaldığımız ve etkileri düşündüğümüzden çok daha derin olan ciddi bir çevre sorunudur. Çevre kirliliği denildiğinde genellikle yalnızca gözle görülebilen ya da fiziksel olarak hissedilebilen unsurlar akla gelir; oysa gürültü kirliliği de sağlığımızı ve yaşam kalitemizi olumsuz yönde etkileyen önemli bir faktördür. Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre, sağlığa yönelik en tehlikeli çevresel tehditlerden biri olan gürültü kirliliğiyle ilgili detayları yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Korna çalan sürücüler, yol çalışması yapan iş makineleri, gökyüzünde üzerimizden geçen uçaklar… Özellikle büyük şehirlerde, trafik, inşaat çalışmaları ve insan kalabalığı gibi kaynaklardan oluşan gürültü, Dünya Sağlık Örgütünün belirlediği sınırların üzerinde seyretmektedir. Bu durum, örgüte göre zamanla hem işitme kaybına hem de stres, uyku problemleri ve dikkat dağınıklığı gibi sağlık sorunlarına yol açabilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Gürültü kirliliği, modern yaşamın çoğu zaman göz ardı edilen ancak hem sağlığımızı hem de çevremizi olumsuz etkileyen önemli sorunlarından biridir. Gürültü, rahatsız edici ve anlam taşımayan sesler bütünü olarak tanımlanır. Yalnızca yüksek sesler değil, huzuru bozan her türlü ses de gürültü olarak kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Elbette her ses gürültü kirliliği olarak değerlendirilemez. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 65 desibelin üzerindeki sesleri gürültü kirliliği olarak tanımlar. Gürültü seviyesi 75 desibelin üzerine çıktığında sağlık açısından zararlı hâle gelirken, 120 desibel üzerindeki sesler ise acı verici olabilir. Dünya Sağlık Örgütü, gündüz saatlerinde gürültü seviyesinin 65 desibelin altında tutulmasını önerirken; gece ortam gürültüsünün 30 desibeli aşması durumunda rahat bir uykunun imkânsız olduğunu belirtmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gürültü kirliliği sadece bizlerin sağlığını değil, yaban hayatının sağlığını ve refahını da olumsuz etkiler. Yapılan araştırmalar, yüksek seslerin tırtıllar gibi bazı böceklerin fizyolojik tepkilerini değiştirebileceğini göstermiştir. Gürültü kirliliğinin mavi kuşlar üzerindeki etkilerini inceleyen araştırmalar, yüksek ses seviyelerinin üreme başarısını olumsuz etkileyebileceğini ortaya koymuştur. Hayvanlar, yön bulmak, avcılardan kaçmak, yiyecek ve eş bulmak gibi çeşitli nedenlerle seslerini kullanır. Gürültü kirliliği, bu görevleri yerine getirmelerini zorlaştırır ve bu da hayatta kalma yeteneklerini tehdit eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Modern dünyanın görünmez tehlikelerinden olan gürültü kirliliğini en aza indirmek, tıpkı temiz hava ve su gibi bir yaşam hakkı olarak görülmelidir. Bu konuda daha fazla bilinçlenmek ve özellikle şehirlerde sessiz alanlar oluşturmak geleceğin en önemli çevre hareketlerinden biri olabilir.

     

    Dünya genelinde bu alanda yürütülen projeler giderek daha fazla görünürlük kazanıyor. “Sessiz Şehirler Hareketi”, şehirlerin daha sakin, çevre dostu ve huzurlu yaşam alanları oluşturmasını teşvik eden uluslararası bir hareket olarak ön plana çıkıyor. “Avrupa Gürültü Direktifi” Avrupa’daki şehirlerde gürültü haritaları çıkarılmasını ve aşırı gürültüye maruz kalan bölgeler için önlemler alınmasını zorunlu kılıyor. UNESCO’nun desteklediği “Sessiz Alanlar Projesi” ise şehir içinde doğal sessizlik bölgeleri oluşturarak insanların huzurlu alanlara erişimini sağlamayı amaçlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde gürültü kirliliğini önlemeye yönelik yürütülen çalışmaların başında “Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliği” gelmektedir. Bu yönetmelik kapsamında gürültü haritaları hazırlanmakta ve ses yalıtımı kurallarının uygulanması gibi düzenlemeler hayata geçirilmektedir. Belediyeler, parklar ve doğal yürüyüş alanları oluşturarak şehir içindeki gürültüyü azaltmaya çalışmaktadır. Özellikle otoyol kenarlarında kullanılan ses yalıtımlı bariyerler sayesinde çevredeki gürültü seviyesi düşürülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Uzmanlara göre, şehirlerde yeşil alanların artırılması ve ses yalıtımlı yapıların teşvik edilmesi çevresel gürültüyü önemli ölçüde azaltabilir. Elektrikli araçların yaygınlaştırılması, toplu taşımaya öncelik verilmesi ve bisiklet gibi sessiz ulaşım alternatiflerinin desteklenmesi ise trafik kaynaklı gürültünün önüne geçilmesine yardımcı olabilir. Endüstriyel ve kentsel alanlarda gürültü sınırlarının net biçimde belirlenmesi, denetimlerin sıklaştırılması ve bilinçlendirme kampanyalarının düzenlenmesi hem bireylerin hem de işletmelerin bu konuda daha duyarlı hareket etmesini sağlayabilir. Doğanın dengesini korumak, sessiz ve uyumlu bir çevre oluşturmak, canlıların yaşam alanlarını sürdürülebilir kılmak hepimizin sorumluluğudur. Gürültüsüz bir dünya, yalnızca kuşlar ve diğer canlılar için değil, insan sağlığı ve yaşam kalitesi için de büyük bir kazanç olacaktır.

  • İçinden Çıkmak İstemeyeceğiniz Güzellik ve Özellikteki Kütüphaneler

    İçinden Çıkmak İstemeyeceğiniz Güzellik ve Özellikteki Kütüphaneler

    Kitapların okunmak için değil de evlerde aksesuar aracı olarak kullanmak üzere alınması her zaman eleştiri konusu olmuştur. Ama itiraf etmeliyiz ki bir evde rafları dolu bir kütüphaneden daha estetik görünen de az şey vardır. Bu listede de olağanüstü dekorasyonları ile dünyanın farklı yerlerinden kütüphanelere yer veriyoruz. Tabii her ne kadar mimarileri ya da geçmişleri ile öne çıksalar da elbette barındırdıkları kitaplar sayesinde anlam ifade eden kütüphanelere…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Avusturya’da Alp dağlarının eteklerinde bulunan ve muhteşem iç mimarisiyle dikkat çeken Admont Kütüphanesi listemizde ilk sırada. 1074 yılında kurulan Admont’s Benedictine Manastırı’nın 250 metrekarelik alanı içinde 1776’da inşa edilmiş ve bünyesinde 1000’li yıllarda yazılmış büyük bir İncil ile 400 kadar el yazması eser bulunduruyor. Dört yıllık restorasyonu 2008 yılında tamamlanan kütüphanenin finansı AB fonu tarafından karşılanmış, açılışını ise ülkenin cumhurbaşkanı yapmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Avrupalıların Alexandria olarak isimlendirdikleri Mısır’ın İskenderiye şehrindeki İskenderiye Kütüphanesi görkemli geçmişini yaşatmaya çalıştığı için listemize giriyor. İlk olarak MÖ 3. yüzyılda inşa edilen kütüphanede 150 bin yazma eserin bulunduğu ve 4. yüzyılda içindeki kitaplarla yakıldığı rivayetleri günümüzde de geçerli. Yok olan kütüphanenin yerine 1995-2002 arasında inşa edilen Yeni İskenderiye Kütüphanesi ise 8 milyon kitaba ev olabilecek kadar büyük mimarisiyle çoktan Ağa Han Ödülü’nü aldı bile.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İspanya’nın başkenti Madrid’de dünyanın en büyük kütüphanelerinden biri bulunuyor. Aslına bakarsanız El Escorial 1984 yılından itibaren UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde bulunan kültürel bir yapı ve içinde saray, manastır gibi alanlar barındırıyor. El Escorial Kütüphanesi de 16. yüzyılda inşa edilen bu yapının bölümlerinden biri. Ancak aklınızda bulunsun, buradaki raflardan herhangi bir kitabı sırtından çekip çıkaramazsınız çünkü bütün kitaplar sırt kısımları raf içine gelecek şekilde dizili. Ve dünyada tek olan bu dizilim ciltlerin yıpranıp bozulmasını engellemek için yapılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Barok mimarisiyle göz dolduran Klementinum Kütüphanesi kültür-sanat açısından Avrupa’nın en gösterişli başkentlerinden Prag’da bulunuyor. Jesuit Üniversitesi’nin bir bölümü olarak 1722 yılında açılan yapı günümüzde Çek Cumhuriyeti’nin en çok önem atfettiği kütüphanelerden biri. Tavan resimleri ile de hayranlık uyandıran kütüphanenin adı içinde bulunduğu ve Aziz Klement’e adanan yapı kompleksinden geliyor. Ek bir bilgi olarak verelim; Klementinum Kütüphanesi’nin izlerine Arjantinli yazar ve şair Borges’in kısa öyküsü The Secret Miracle’da da rastlamanız mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Joanina Kütüphanesi, Portekiz’in çoğunlukla öğrencilerin yaşadığı Coimbra şehrindeki Coimbra Üniversitesi’nin içinde enfes bir kütüphane. Öncelikle üniversite inşasının 1290 yılında tamamlandığını ve günümüzde UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde bulunduğunu söyleyelim. 16. ve 18. yüzyıllar arasında basılan kitapların bulunduğu kütüphane ise içindeki ısının 18-20 derece arasında kalabilmesi için kalın duvarlarla çevrili ve içindeki masa ya da raflar en dayanıklı ahşaplardan üretilmiş. Kimyasal ilaçlama yapılmıyor ve en ilginci de kütüphaneye zarar verebilecek böcekleri yok etmesi için içeride 11 tane yarasanın konaklamasına izin veriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    ABD’nin Washington şehrinde bulunan ve üç binadan oluşan Kongre Kütüphanesi dünyanın en büyük ikinci kütüphanesi olarak gösteriliyor, öyle ki raflarında bulundurduğu sadece el yazması kitap sayısı 58 milyon. ABD Kongresi tarafından 1800’lerin başlarında oluşturulan kütüphane aynı zamanda ülkenin en eski federal kültür yapısı. Raflarında 470 dilde kitap barındıran kurumun bünyesinde ayrıca müzik notalarından mikrofilmlere, hükümet belgelerinden haritalara farklı yüzbinlerce arşiv ürünü de bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Brezilya’nın Rio de Janeiro şehrinde kurulan kütüphanenin adı Portekiz Kraliyet Kütüphanesi, çünkü 1837 yılında oluşturulan yapı Portekizli göçmenler tarafından oluşturulmuş. Kütüphane Gotik-Rönesans tarzı ve mimarisini çok daha özel hale getiren heykelleriyle dikkat çekiyor. Bu heykeller Portekizli şair Luís de Camões, Brezilya’yı keşfettiği düşünülen Portekizli denizci Pedro Álvares Cabral, Portekiz Prensi Henrique ve yine Portekizli denizci kâşif Vasco da Gama’ya ait.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    İrlanda’nın başkenti Dublin’de bulunan Trinity Kolej Kütüphanesi ülkenin en büyük kütüphanesi ve kuruluşu 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın başlarına kadar uzanıyor. En eski İncil’lerden birini de bünyesinde bulunduran raflarında 6 milyondan fazla basılı kitap yer almakta. Kütüphaneden fotoğraf karelerine en çok yansıyan detay genellikle beşik tonozlu ahşap tavanıyla ünlü 65 metrelik Uzun Oda. Ünlü edebiyatçılara ait mermer büstler de yapının mimari açıdan diğer alametifarikaları.

  • SAĞLIĞA FAYDALARI SAYMAKLA BİTMEYEN DEREOTU

    Ana vatanı Asya olan, aromatik ve keskin tadıyla yemeklere lezzet katmak için ot ya da baharat olarak kullanılan dereotunun sağlığa birçok faydası bulunuyor. Kimileri tadından ve kokusundan hoşlanmasa da birçok zeytinyağlı yemeğe ve salatalara katılan dereotuyla ilgili detaylı bilgileri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dereotu, maydanozgiller familyasına ait yeşil yapraklı bir bitkidir. Vitamin ve mineral bakımından oldukça zengin olan dereotunda; A, B1, B6, C, D ve E vitaminleri bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Potasyum, sodyum, çinko, manganez, selenyum, demir ve folat gibi insan sağlığı açısından önemli minerallere sahip olan taze dereotunda bolca çinko bulunduğu için cilt sağlığında da etkilidir. Dereotu, bağırsaktan besin geçişini kolaylaştırdığı için sindirim sorunlarının giderilmesinde de kullanılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    100 gr dereotunda ortalama 40 kalori bulunur. İçeriğindeki folik asit insan sağlığı ve anne karnındaki çocuk gelişimi için oldukça önemlidir. Anne karnındaki bebeğin beyin ve omurilik gibi nöral işlevlerin gelişmesinde etkili rol oynar.Hamilelerin uzman bir doktor gözetiminde kullanması tavsiye edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sindirim sorunları, bebeklerde uzun süren ağlama ve huzursuzluk durumuna yol açan kolik ile ağız kokusu gibi çeşitli rahatsızlıkları tedavi etmede kullanılan dereotunda yüksek oranda lif ve antioksidan bulunur. Lifli gıdalar bağırsakların düzgün çalışmasını sağlayarak kilo kaybını teşvik ederken, kan şekerini düşürür ve kalp sağlığını korur. Antioksidanlar ise bağışıklık sistemini güçlendirir, hücrelerde oluşabilecek DNA hasarlarını önlemede etkilidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İçerisinde kalsiyum, magnezyum ve fosfor bulunduran dereotu, çocukların gelişiminde önemli olduğu kadar ilerleyen yaşlarda özellikle kadınlarda görülen kemik erimesi sorunlarında da yavaşlatıcı etkilere sahiptir. Aynı zamanda demir içeriği bakımından zengin olan dereotu, anemi hastaları ve vejetaryenler için de oldukça faydalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bitkilere sarı, turuncu, kırmızı gibi parlak renkleri veren ve insan vücudunda antioksidan işlevini yürüten flavonoidler dereotu yapraklarında da bulunur ve bu flavonoidler hücre hasarını onarmada etkili olur. İçeriğindeki B grubu vitaminler sayesinde uykusuzluğa karşı doğal bir çözüm olduğu belirtilmektedir. Günlük beslenmede, doğru oranlarda tüketilen dereotu, belirli hormonların ve enzimlerin salgılanmasını sağlayarak sakinleştirici bir etki sağlar. Aynı zamanda stres hormonu olarak nitelendirilen kortizol seviyesini de düşürmeye yardımcı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Salata, cacık ve zeytinyağlı yemeklere sıkça eklenen dereotu, çorbalarda ve soslarda da kullanılmaktadır. Hem aromatik tadının verdiği lezzeti hem de faydası ile ön plana çıkan dereotunu taze olarak saklamak için yıkadıktan sonra yapraklarını nemli bırakarak kâğıt havluya sarıp buzdolabı poşetinde muhafaza edebilirsiniz.

  • İSTANBUL’UN YEDİ TEPESİ VE ŞEHRİN SİLÜETİNE YOLCULUK

    Pek çok edebî eserde, şiirde ve anlatıda geçen İstanbul’un yedi tepesi, şehrin yüzyıllar boyunca şekillenen kültürel dokusunu simgeler. Birçok medeniyetin izlerini taşıyan bu kadim şehirdeki tepeler; antik çağlardan günümüze, Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu Dönemleri’nde inşa edilen önemli yapılarla birlikte anılır. Peki, size bu yedi tepenin hangileri olduğunu sorsak, hepsini sayabilir misiniz? Cevabınız “hayır” ise, doğru yanıtları bu yazımızda bulabilirsiniz…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sarayburnu Tepesi” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un en bilinen tepesi, Topkapı Sarayı’nın bulunduğu Sarayburnu Tepesi’dir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllar boyunca yönetim merkezi olarak kullandığı bu tepe, Bizans İmparatorluğu’na ait önemli yapılara da ev sahipliği yapar. Ayasofya Camii, tarihî Hipodrom (At Meydanı) ve Roma İmparatorluğu’nun dört bir yanına uzanan yolların başlangıç noktası kabul edilen “Milyon Taşı” bu tepede yer alır. Ayrıca İbrahim Paşa Sarayı, Sultanahmet Camii, İstanbul Arkeoloji Müzesi, Yerebatan Sarnıcı, Cağaloğlu Hamamı ve Sirkeci Garı da bu tepenin üzerinde bulunan diğer önemli tarihî yapılar arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Süleymaniye (Beyazıt) Tepesi” title_font_size=”13″]

    Sarayburnu’ndan sonra İstanbul’un silüetinde en çok öne çıkan ikinci tepe, Süleymaniye Tepesi’dir. Haliç kıyılarından yukarı doğru çıkıldığında ulaşılan bu tepede, Mimar Sinan’ın başyapıtı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun en büyük, en görkemli camilerinden biri olan Süleymaniye Camii ve Külliyesi yer alır. Tepedeki bir diğer önemli yapı ise, 16. yüzyılda II. Bayezid Dönemi’nde inşa edilen ve dönemin dinî ve mimari anlayışını yansıtan Beyazıt Camii’dir. Ayrıca, geçmişte Harbiye Nezâreti olarak kullanılan ve günümüzde İstanbul Üniversitesine ev sahipliği yapan yapı da bu tepe üzerinde yükselmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çemberlitaş Tepesi” title_font_size=”13″]

    Çemberlitaş Tepesi, İstanbul’u farklı bir açıdan görebileceğiniz, tarihî yapılarla dolu önemli bir bölgedir. Bu tepede hem Roma hem de Osmanlı İmparatorluğu’nun izlerine rastlamak mümkündür. Roma Dönemi’nden günümüze ulaşan Çemberlitaş Sütunu, bu bölgenin en dikkat çekici yapılarından biridir. İstanbul’daki ilk barok tarzı cami olan Nuruosmaniye Camii de bu tepenin üzerinde yer alır. Dünyanın en eski ve en büyük çarşılarından biri olan tarihî Kapalıçarşı da burada konumlanmıştır. Çeşitli hamamlar, hanlar ve dinî yapılarla çevrili olan bu tepe; Yeni Camii, Çorlulu Ali Paşa Camii ve Medresesi, Binbirdirek Sarnıcı, Çemberlitaş Hamamı, Çinili Han ve Mısır Çarşısı gibi pek çok önemli yapıya ev sahipliği yapar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fatih Tepesi” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet, Bizans Dönemi’nde Havariyyun Kilisesi’nin bulunduğu bu tepeye Fatih Camii ve Külliyesi’ni inşa ettirmiştir. Bugün “Fatih” adını taşıyan ilçe ismini bu önemli yapıdan alır. Fatih Tepesi hem Bizans hem de Osmanlı Dönemleri’nin en önemli kesişim noktalarından biridir. Bölgede, Bizans İmparatorluğu’nun son yıllarına ait surlar ve yapılar hâlen görülebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yavuz Selim Tepesi” title_font_size=”13″]

    Yavuz Selim Tepesi, İstanbul’un tarihî surlarının hemen yanı başında, Fener ve Balat semtlerinin çevresinde yükselir. Bu tepede, Kanuni Sultan Süleyman’ın babası Yavuz Sultan Selim adına, Mimar Sinan’a yaptırdığı Yavuz Selim Camii ve Külliyesi yer almaktadır. Tepede bulunan bir diğer önemli yapı ise, Türk-İslam mimarisinin dikkat çekici örneklerinden biri olan Sultan Abdülmecid Türbesi’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Edirnekapı Tepesi” title_font_size=”13″]

    Tarihî ve kültürel zenginliklerle dolu İstanbul’un altıncı tepesi olan Edirnekapı Tepesi’nde, Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan adına inşa ettiği cami âdeta bir taç gibi yükselir. Bu tepede ayrıca, Bizans Dönemi’nden kalma dört büyük su sarnıcından biri olan Aetios Sarnıcı (günümüzde Vefa Stadyumu) yer almaktadır. Diğer önemli yapılar arasında; 4. yüzyılda kilise olarak inşa edilen, 16. yüzyılda Sadrazam Atik Ali Paşa tarafından camiye dönüştürülen Kariye Camii ile 10. yüzyıldan kalma Bizans yapısı Tekfur Sarayı bulunmaktadır. Bu tarihî yapılar hem İstanbul’un geçmişine tanıklık eder hem de şehrin zengin kültürel mirasını yansıtan en önemli eserler arasında yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kocamustafapaşa Tepesi” title_font_size=”13″]

    Kocamustafapaşa Tepesi, İstanbul’un tarihî surlarının hemen dışında, şehrin Trakya yönüne doğru uzanan tek tepesidir. Panoramik bir şehir manzarası sunan bu tepe, adını Osmanlı Dönemi’nin önemli devlet adamlarından Koca Mustafa Paşa’dan alır. Tepede yer alan tarihî yapılar arasında Kocamustafapaşa Camii ve çevresindeki külliye öne çıkar. Bölge hem Bizans hem de Osmanlı Dönemleri’nden izler taşıyan ve farklı kültürel katmanların zamanla iç içe geçtiği bir yer olmuştur. Osmanlı Dönemi’ne ait çeşitli mezarlıkların yanı sıra, Sadrazam Cerrah Mehmed Paşa’nın 1593 yılında Mimar Sinan’ın kalfalarından Davud Ağa’ya yaptırdığı Cerrahpaşa Camii de bu tepede yer alır. Ayrıca, Haseki Külliyesi de bu bölgenin önemli yapıları arasındadır.

  • Küçük Ama Belki De Dünyanın En Şaşırtıcı Hayvanı

    Küçük Ama Belki De Dünyanın En Şaşırtıcı Hayvanı

    Bir karıncaya yakından bakarsanız çoğu böcek gibi ilginç bir görüntüsü olduğunu fark edersiniz ama karıncaları bu kadar ilgi çekici kılan özellikleri görüntüleriyle sınırlı değil… İçeriğimizi okuyunca, dünyanın her bir köşesine dağılmış minicik karıncaların sizi ne kadar şaşırtabileceğine inanamayacaksınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    karınca belgeseli

    Bu küçük ama etkileyici varlıklar bizden çok daha uzun zamandır yeryüzündeler. Elimizdeki en eski karınca fosilleri 92 milyon yıllık olsa da bilim insanları karıncaların bu dünyadaki tarihinin 130 milyon yıl öncesine dayandığını tahmin ediyor. Düşünsenize, dinozorlar ve karıncalar aynı zamanda yaşamış…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    karınca belgeseli

    Günümüzde sınıflandırılmış 10.000’den fazla karınca çeşidi mevcut! Bu inanılmaz çeşitliliğe en çok tropik kuşakta olmak üzere Asya ve Afrika’da rastlanıyor. Elbette bu karıncaların görünüşleri ve renkleri de birbirinden farklı… En sık gördüklerimiz kırmızı ve siyah renkli karıncalar olsa da metal renginde ve yeşil karıncalarla da karşılaşabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    karınca belgeseli

    Ve hayal etmesi zor ama, tahminlere göre yeryüzünde şu anda 10 katrilyon karınca yaşıyor. Bu, karada yaşayan tüm hayvan nüfusunun %15’i anlamına geliyor. Daha da inanılmazı, yeryüzündeki tüm karıncaların toplam ağırlığı tüm insanların toplam ağırlığından daha fazla… Karıncaların nüfusunun 50 milyon yıl önce ani bir artış göstererek bu rakamlara ulaştığı düşünülüyor fakat bu artışın sebebi bilinmiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    karınca belgeseli

    Karıncaların vücut yapısı da oldukça farklı; mesela akciğerleri yok ve dış iskeletlerinin üzerindeki delikler sayesinde solunum yapıyorlar. Birçok gözleri olsa da görme duyuları da pek gelişmemiş hatta yer altında yaşayan bazı türlerin görme yetisi yok. Ama esas ilginç olan ise özel kas yapıları; bu sayede kendi vücut ağırlıklarının 50 katına kadar yük taşıyabiliyorlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    karınca belgeseli

    Kulakları olmayan karıncaların işitme duyusu tamamen titreşimlere bağlı ve bu yüzden aralarındaki iletişim de ses ile gerçekleşmiyor. Bir karınca, koloninin diğer üyelerinin onu takip edebilmesi için ardında koku bırakıyor. Yani sık sık gördüğümüz düz bir çizgi halinde ilerleyen karıncaların sırrı da işte bu kokuyu izleyerek yollarını bulmalarında saklı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    karınca belgeseli

    Karıncaların yuvaları da en az kendileri kadar şaşırtıcı! Bir karınca yuvasında amaca göre düzenlenmiş birçok bölüm bulunuyor; yani bir açıdan bizim evlerimiz gibi çocuk odası, mutfak gibi alanlara ihtiyaç duyuyorlar. Büyük kolonilerin yuvaları yüzlerce metrekarelik alanlara yayılabiliyor. Bu durumda, bizlerden çok daha önce bu dünyada yaşamaya başlayan karıncalar ilk şehirleri inşa eden canlılar da oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    karınca belgeseli

    Karıncaların bir başka ilki de kurdukları sosyal yapı. Bir karınca kolonisi kraliçe karınca etrafında şekilleniyor ve bu sebeple anaerkil bir toplum. Kraliçenin ömrü on yıl kadar sürerken bir alt sınıftaki işçi karıncalar en fazla iki yıl yaşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    karınca belgeseli

    Karıncalar tarımla da uğraşıyorlar. “Bunu nasıl beceriyorlar?” derseniz; bazı yaprakları yuvalarına taşıyarak üzerinde mantar oluşmasını sağlıyorlar ve daha sonra bu mantarları yiyecek olarak tüketiyorlar. Ayrıca yuvalarında besledikleri bazı yaprak biti türleri hayvancılık da yaptıklarını gösteriyor.

  • 8 Madde İle İş Görüşmelerinde Ne Giymeli Nasıl Davranmalı

    8 Madde İle İş Görüşmelerinde Ne Giymeli Nasıl Davranmalı

    Hayatında birkaç kez iş görüşmesi yapmış ya da bu konuda tecrübe edinmiş kişiler için oldukça rahat geçebilen iş görüşmeleri, herhangi bir deneyime sahip olmayanların günler öncesinden kâbus görmesine bile neden olabilir. Hâlbuki yapacağımız işi biliyorsak, konu sadece birkaç küçük detaya dikkate etmeye kalıyor. İşinize yarayacağını umarak 8 maddelik listemizi huzurlarınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Elbette başvurduğunuz iş yeri hakkında bilgi sahibisiniz. İş görüşmesi yapacağınız kişi hakkında da aynı şekilde bilgi sahibi olmanız görüşme sırasında kendinizi daha özgüvenli hissetmenizi sağlayacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ne kadar iyi hazırlanırsanız hazırlanın zamanında gelmediğiniz bir iş görüşmesinden başarılı bir sonuç çıkması ihtimali zayıf olacaktır. Çünkü bu detay çalışırken göstereceğiniz disiplinin göstergesi olarak değerlendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İş görüşmesi için kıyafetinizin nasıl ve özellikle ne renk olması gerektiği konusu meslek alanınızla doğrudan ilişkilidir. Yaratıcı işler için canlı renkleri tercih edebilecekken daha klasik işlerde kırmızı, turuncu gibi çok canlı renkler doğru birer tercih olmayacaktır. Bununla birlikte baştan aşağı siyah ve kahverengi giymek de önerilmez. Yine en ideali lacivert ve beyazın uyumunu yakalamaya çalışmak olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    deal

    İş görüşmesi yaptığınız kişide, “Bu işi yapabilir.” düşüncesini oluşturabilmek için tokalaşma anından başlayarak özgüvenli bir duruş sergilemelisiniz. Fakat bu duruşu kesinlikle ukala görünmenize sebep olacak kadar abartmamalısınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Özgeçmişiniz üzerine konuşurken mutlaka doğru bilgiler vermeli, bilmediğiniz konularda rahatsızlık hissetmeden “Bilmiyorum.” demeyi bilmelisiniz. Unutmayın ki hangi iş olursa olsun her şeyi bilecek kadar tecrübe sahibi olmak süre gerektirir ama dürüstlük hiçbir işverenin zaman tanımak istemeyeceği bir kişilik meselesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    deal

    Bir iş görüşmesinde yapılması gerekenler kadar yapılmaması gerekenler de vardır. Kolları bağlayarak ya da kambur oturmak, otururken bacak sallamak, daha en başında güvensiz bir tavırla tokalaşmak yapılmaması gereken davranışlardan birkaçıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    work

    Özgüven konusunun önemli göstergelerinden biri de ses tonudur. Heyecanlandığınızı fark ettiğinizde hızlı konuşmamak, cümleleriniz arasında esler vermek bu heyecanın dışarıdan fark edilmemesini sağlayacaktır. Çok yüksek ya da cılız bir tonla konuşmanın, konuşma esnasında fazlaca “eee” demenin de hoş bir intiba bırakmayacağını söylemeliyiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    deal

    Görüşmeniz boyunca pozitif bir tavır sergilemek, olumsuz geçtiğini düşünseniz bile son ana kadar bu halinizi korumak da sonuca olumlu bir değer katacaktır.