Enerji tüketimi konusundaki alışkanlıklarımız ve tasarruf çabalarımız hem sürdürülebilir çevre hem ülke ekonomisi hem de kişisel bütçemiz için son derece önemli. Kullanmadığımız odaların ışıklarını kapalı tutmak, bilgisayarı kullanmadığımızda kısa sürede uyku modunun devreye girmesini sağlamak, çamaşır ve bulaşık makinelerini tam olarak dolduktan sonra çalıştırmak gibi minik önlemlerle dünyayı kurtarmamız mümkün! İnanın, bu doğrultuda atacağımız en küçük adımın bile kıymeti büyük. Gelin o zaman konuya biraz daha devam edelim.
Blog
-
ENERJİ TÜKETİMİ VE TASARRUFUYLA İLGİLİ BİLGİLER
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″] -
ANADOLU RESSAMI NURİ İYEM
Anadolu hikâyelerini ve Anadolulu kadın portrelerini kendine has tarzıyla tuvallerine başarıyla yansıtan Nuri İyem, toplumsal-gerçekçi sanat akımının ülkemizdeki en önemli temsilcilerinden. Endişeli ve ürkek bakışlı kadın portreleriyle dünyaca tanınan usta ressam Nuri İyem hakkındaki bilgileri yazımızda okuyabilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Nuri İyem, 1915’te Bulgaristan göçmeni bir ailenin ferdi olarak İstanbul’da doğar. Üç yaşındayken çok sevdiği ve portrelerine de konu olan ablasını kaybeder. Resme olan ilk hevesi bu dönemde kömür kalemlerle duvarları boyayarak gelişir. İlkokula Mardin’de başlar ancak 1923’te ailesiyle İstanbul’a döner ve önce mahalle mektebine ardından da İtalyan İlkokuluna devam eder. Ortaokul çağındayken Güzel Sanatlar Akademisine kabul edilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]1941’de henüz öğrenciyken; Avni Arbaş, Turgut Atalay, Haşmet Akal, Kemal Sönmezler, Selim Turan, Fethi Karakaş, Ferruh Başağa ve Mümtaz Yener gibi toplumcu-gerçekçi sanat anlayışını paylaştığı sanatçı arkadaşları ile “Yeniler Grubu”nun kurulmasına öncülük eder. II. Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan toplumcu gerçekçilik akımının resim sanatındaki yansımasını temsil eden Yeniler Grubu’na ilerleyen zamanlarda Abidin Dino, Faruk Morel, Agop Arad, Yusuf Karaçay gibi önemli isimler katılır. Grubun amacı, Batı etkisinde kalan, toplumdan kopuk ve halka yabancılaşan resim sanatını yeniden toplumla buluşturup yerel konular üzerinden toplumsal sorunlara ışık tutmaktır. Bu amaçla kendi gözlemlerine dayanarak İstanbul limanlarını ve burada yaşam mücadelesi veren insanları konu alan eserler üretirler.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Yeniler Grubu, “Liman Kenti İstanbul” konulu ilk sergisini Beyoğlu Matbuat Umum Müdürlüğü binasında açar. Türkiye’nin ilk özel resim dershanesini de Beyoğlu Asmalı Mescit Mahallesi’ndeki “S. Önay Apartmanı”nın çatı katında Fethi Karakaş ve Ferruh Başağa ile birlikte kurar ve yeni öğrencilerin yetişmesi için atölyede dersler verir. İstanbul Resim-Heykel Müzesinde bir süre Halil Dikmen’in yardımcısı olarak çalışan Nuri İyem, ilk kişisel sergisini 1946’da bir mobilya mağazasında açar.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Anadolu insanının yaşantısından esinlendiği eserleriyle kendine özgü bir tarz oluşturmayı başaran İyem, ilk dönemlerinde duygusal realizm akımında eserler üretir. 1950’den sonra yöneldiği ve onu Türkiye’de ilk soyut çalışan ressamlardan biri olarak hatırlamamızı sağlayacak olsa da bu çalışmalarını 1960’lı yılların sonunda bırakır. Köyden kente göç eden insanların; işçilerin, hamalların, balıkçıların, kadınların ve emekçilerin yaşamlarından yansımaların ağırlıklı olduğu bir sanat anlayışını benimser. Kendine özgü stilde eserler veren sanatçı, kendi kuşağının en güçlü ressamlarından biri haline gelir. İstanbul ve Ankara’da yaklaşık yirmi beş özel sergisi bulunan sanatçının; Hollanda, Venedik, Sao Paulo gibi sanat merkezlerinde de eserleri sergilenir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Nuri İyem, 18 Haziran 2005’te Ulus’taki evinde 90 yaşında hayata veda eder. İstanbul Resim ve Heykel Müzesinde, Millî Kütüphane koleksiyonunda, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve daha birçok resmi ve özel koleksiyonlarda İyem’in eserleri sergilenmektedir.
-

Türk Sineması’nda Yılların Parlattığı Jönler
“Önemli rollerde oynayan genç erkek oyuncu” tanımlaması “Jön” kelimesinin sözlük karşılığı… Genç ve yetenekli oyuncularla beyaz perdedeki varlığını sürdüren Türk Sineması’nın, en genç ve tecrübesiz olduğu dönemlerde aktörlük yapan, ilerleyen yaşlarına kadar izleyicinin gönlünde taht kuran jönlerimizi listeliyoruz sizin için…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
Safa Önal, İzzet Günay’ı şöyle anlatıyor: “Yaşama kötü başlamış, hayata hınçlı bakan, ama sıcak bir ev, şefkat, dostluk ve sonra aşk görünce, aşk bulunca değişebilen, son derece pozitif, son derece yiğit bir karaktere dönüşen bir adamdı o.” Sanatçı, Ağaçlar Ayakta Ölür filmindeki rolüyle ün kazanarak Türk Sineması’nın jönleri arasına katılmıştı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
SES dergisinin yarışmasıyla öne çıkan ve Genç Kızlar filmiyle sinemaya giren Ediz Hun, kariyeri boyunca genç kızların mektuplarına boğulmuş hatta evinin çatı katının tamamını bu mektuplara ayırmak durumunda kaldığını ifade etmiştir. 1940 doğumlu sanatçı sinemamızın 50 yıldır eskimeyen, tükenmeyen “temiz yüzlü” jönüdür.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
Tarık Akan da dönemin ünlü mecmuası SES’in yarışmasında birinci seçilip ışığı parlayan jönlerimizdendi. Ne var ki o yarışmaya fotoğrafını gönderen kişi kendisi değil çocukluk yıllarındaki mahalle arkadaşlarından biriydi. Filmlerinin çoğunda “Ferit” “yakışıklı” “damat” isim ve sıfatlarıyla anıldı. 16 Eylül 2016 tarihindeki vefatı kalplerde büyük bir hüzün yarattı. İyi ki arkadaşı o gün o resmi o yarışmaya yollamış ve Tarık Akan’ı sinemamıza kazandırmıştı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
Orta Asya’nın yağız delikanlısı Karaoğlan, Attila’nın akıncısı Hun kahramanı Tarkan’dı o… Ve elbette Aşk Mahkûmu’nun Orhan’ı, Bir Demet Menekşe’nin Kenan’ı, Benim de Kalbim Var’ın Murat’ı… 1938 doğumlu Kartal Tibet, rol aldığı onlarca filmde Türk Sineması’nın onuruna dokundurtmayan, gururu için yaşayan yakışıklı jönü oldu.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
Ayhan Işık da Yıldız isimli derginin yarışmasına katılarak atılmıştı sinemaya… “Kanun Namına” filmiyle izleyicinin bütün dikkatini üstüne çekmiş, kariyerinin ilerleyen yıllarında “Taçsız Kral” denilerek baş tacı edilmişti. 1929 ile 1979 yılları arasında yaşayan aktör Türk Sineması’nın ilk; kaybının üstünden yıllar geçmesine rağmen unutulmayan jönlerinden oldu.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
Yine SES dergisinin bir yarışmasıyla mesleğe atılan ve yine kariyerinde zirveyi gören isimlerden birinden, tabii ki Kadir İnanır’dan söz ediyoruz. 1968 yılında beyaz perdede görünüp o günden bu yana “jön”lüğünü sürdüren usta bir oyuncudan söz ediyoruz. Ya da şöyle söyleyelim: Zihnimize ve kalbimize kazınan film “Selvi Boylum Al Yazmalım”ın İlyas’ından söz ediyoruz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
Türk Sineması’nın en yakışıklı jönlerinden Göksel Arsoy’un kariyeri 60’lı yıllarda başladı. Ünlendiği film Samanyolu, ününe ün kattığı film ise Taş Bebek oldu. Bu sarışın delikanlıyı izleyici “Altın Çocuk” diyerek bağrına bastı. Aradan 60 yıl geçti, Göksel Arsoy 60 yaş aldı. Ve işte jön olmak böyle bir şeydi, o, izleyicinin kalbinde hala altın çocuk…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
Malkoçoğlu, Battal Gazi oldu. Yıkılmayan Adam, Yalnız Adam, Yarınsız Adam oldu… Kanun Adamı, Son Savaşçı, Vatandaş Rıza, Kartal Bey, Paramparça ve nihayetinde Ölümsüz oldu. Cüneyt Arkın, yaklaşık 400 filmde rol aldı. Fiziği, mavi gözleri ve mütebessim haliyle Türk Sineması’nın efsane jönlerinden olan sanatçımız 1937 doğumlu…
-
DİKEY BÜYÜYEN ŞEHİR: DAĞLARIN ÜZERİNDEKİ CHONGQİNG
Hiç apartmanın tam ortasından geçen bir metro hattı gördünüz mü? Ya da gökyüzünde asılmış gibi duran bir köprü? Dağ yamacına oyulmuş mahallelerin, köprülerle birbirine bağlanan semtlerin ve gökdelenlerin hemen yanında geleneksel evlerin bulunduğu bir şehir hayal edin… İşte Çin’in güneybatısında, Yangtze ve Jialing nehirlerinin birleştiği noktada yükselen Chongqing, tam olarak böyle bir yer. Zorlu coğrafyası ve katmanlı kentsel yapısıyla tarih boyunca dikkat çeken Chongqing, mimarlık ve şehir planlamasında sınırları zorlayan uygulamalarıyla öne çıkıyor. Şimdi gelin, bu sıra dışı şehrin en ilginç yapılarına birlikte göz atalım.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Şehrin simgelerinden biri olan Liziba Metro İstasyonu, dünyada nadir rastlanan bir mühendislik örneği. Metro hattı, bir apartmanın 6. ve 8. katları arasından geçiyor! Yüksek nüfus ve dağlık arazi koşulları böyle bir çözümü zorunlu kılmış. Apartmana zarar vermemesi için özel yalıtımla tasarlanan metro hattı, şehir sakinlerinin olduğu kadar turistlerin de ilgisini çekiyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Yangtze Nehri üzerinde, 1.166 metrelik teleferik, sadece birkaç dakikada şehrin iki yakasını birbirine bağlıyor. 1984 yılından beri hem günlük ulaşım hem de turistik geziler için kullanılan bu teleferik, şehrin canlılığını havadan izlemek isteyenlerin favori tercihi. Özellikle geceleri, aydınlatılmış şehir görünümü ve nehir manzarası eşliğinde ziyaretçilere unutulmaz bir deneyim sunuyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Şehrin yoğun ve dikeyleşen yapısına rağmen Nan’an Bölgesi’ndeki bir alışveriş merkezinin çatısında 17.000 metrekarelik dev bir oyun alanı bulunuyor. Özellikle çocuklu aileler için açık havada güvenli bir buluşma imkânı sunan bu mekân, yürüyüş yolları, yeşil alanlar ve oyun ekipmanlarıyla donatılarak şehrin içinde nefes alınacak doğal bir ortam oluşturuyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Jialing Nehri kıyısındaki Hongya Mağarası, şehrin kalbinde yer alan ve geleneksel Çin mimarisinin modern yaşamla harmanlandığı bir merkez. Nehir kenarına asılı gibi duran ahşap iskeletli ve çok katlı binalar ziyaretçilerine eşsiz bir manzara sunuyor. İçerisindeki restoranlar, kafeler, hediyelik eşya dükkânları ve eğlence alanlarıyla gündüzleri şehrin en hareketli buluşma noktalarından biri olan Hongya Mağarası, geceleri ise rengârenk ışıklandırmalarıyla masalsı bir atmosfere bürünerek misafirlerine unutulmaz anlar yaşatıyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]2021 itibarıyla Chongqing, 200 metreyi aşan yaklaşık 60 gökdelenle dikkat çekiyor. Bunlardan altısı 300 metreyi geçen “supertall” sınıfına giriyor. Bu devlerin en ilginci ise Chaotianmen Nehri kıyısında yükselen Raffles City yerleşkesi. Sekiz kuleden oluşan bu yapının en yüksek iki kulesi 355 metreye ulaşıyor. Kulelerin tepesinde yer alan ve gökyüzünde süzülüyormuş gibi duran köprü ise, şehre farklı bir mimari dokunuş katıyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Hongyancun İstasyonu, yerin tam 116 metre altında bulunuyor. Metrodan indikten sonra istasyondan çıkmak için 8 bölümden oluşan uzun yürüyen merdivenleri kullanmak gerekiyor. Yolcular, platformlara ulaşmak için geniş yürüyen merdivenler veya yürüyen bantlar aracılığıyla yaklaşık 10 dakikada istasyondan çıkabiliyor; bu da Çin’in en derin metro istasyonunu deneyimlemenizi sağlıyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]Chongqing’in trafik düzeni de en az yapıları kadar ilginç. Huangjuewan Kavşağı’nda tam 20 rampa, 5 kat ve 8 farklı yöne uzanan yollar bulunuyor. Üç büyük otoyolu birbirine bağlayan yaklaşık 16 kilometrelik bu karmaşık ağda yolu kaybetmek hiç de zor değil. Navigasyon olmadan geçmek sürücüler için âdeta bir sınav ama Chongqing halkı bu yollarda şaşırmıyor. Her şeyin göğe yükseldiği bu şehirde yollar bile gökyüzüne uzanıyor.
-
ATALARIMIZDAN DEĞERLİ BİR MİRAS: GÜREŞ SPORU VE ÇEŞİTLERİ
Güreş, birçok kültürde köklü geçmişe sahip bir spor dalıdır. Antik Yunan ve Roma dönemlerinde güreş sadece bir spor değil, aynı zamanda savaş eğitimi olarak da kullanılır. Orta Asya’dan Antik Mısır’a birçok medeniyette yer bulan güreş, insanlık tarihinin en eski sporlarından kabul edilir. Alet ve edevata gerek olmaması ve kişinin kendini savunmak için bedensel gücünü kullanması; zamanla çeşitli stratejiler ve kurallara bağlanarak bu sporun doğmasına yol açar. Güreşin temel amacı, rakibi yere düşürerek ya da kontrol ederek puan elde etmektir. Ülkemizde de ata sporu olarak yüzlerce yıldır yapılan güreşi icra eden sporculara “pehlivan” veya “güreşmen” denir. Türk güreşi hem geleneksel hem de modern anlamda birçok farklı çeşidi içermektedir. Yazımızda ülkemizde en yaygın müsabakaları gerçekleşen güreş çeşitlerini listeledik.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Yağlı Güreş” title_font_size=”13″]Bu geleneksel sporumuz Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze kadar uzanır. Yağlı güreş, sadece fiziksel güç değil, aynı zamanda strateji ve çeviklik gerektirir. Güreşçiler manda, dana, malak gibi hayvanların derisinden yapılan “kıspet” isimli özel bir giysi giyer ve vücutlarına belirli bir miktar zeytinyağı sürer. Bu sayede oyuncuların birbirini kavraması ve güreş tekniklerini uygulaması daha zor hâle gelir. Ülkemizdeki en ünlü yağlı güreş organizasyonu Kırkpınar Yağlı Güreşleri’dir. Bu güreş türünün ortaya çıkışıyla ilgili rivayetlerden biri şu şekildedir: Osmanlı’nın Edirne’yi fethinden önce, 14. yüzyılda, ordunun başında Osmanlı İmparatorluğu’nun ikinci padişahı Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa vardır. Ordudaki akıncı birlikleri Rumeli Seferleri sırasında verdikleri molada aralarında çeşitli sporlar yaparak boş zamanlarını değerlendirir. 6 Mayıs’ta, bir Hıdırellez gününde, güreşe tutuşan 40 yiğitten ikisi tutuştukları güreşte galip gelemez ve gece yarısına kadar güreşmeye devam eder. Sonuçta bu iki yiğit yorgunluktan güreştikleri yerde can verir ve arkadaşları oradaki bir incir ağacının altına güreşçileri defnederek akınlarına devam eder. Edirne’nin 1361’de fethinden sonra aynı çayırlığa geri döndüklerinde o incir ağacının civarından coşkun bir suyun çayırlığa doğru aktığını görürler. Akıncılar hep bir ağızdan “Kırktı bunlar, bu yakaya ilk ayak basanlardı onlar, bu pınar işte kırkların pınarıdır…” derler. Yüzyıllar boyunca burası “Kırkların Pınarı” olarak anılır, sonrasında da Kırkpınar adını alır. Günümüzde Kırkpınar, ülkemiz sınırlarında olmadığı için tarihi Kırkpınar güreşleri Edirne’nin Sarayiçi mevkiinde yapılmaktadır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Karakucak Güreşi ” title_font_size=”13″]Karakucak güreşi, Oğuz kökenli Türklere özgü yağsız güreş türüdür. Orta Asya kaynaklı bu güreş türünde yüzyıllar boyunca şekil ve kural itibarıyla çok az bir değişim olmuştur. Karakucak; Yakut Türklerinden, Moğolistan’dan, Azerbaycan’dan, Doğu ve Batı Türkistan’dan, Kırım ve Kazak Türklerine kadar yapılan bir spordur. Oğuzlarda ve eski Türklerde yapılan güreşin aynısı olan karakucak güreşinin müsabakaları günümüzde başta Kahramanmaraş olmak üzere; Amasya, Tokat, Çorum, Sivas, Erzincan, Erzurum, Samsun ve Yozgat’taki düğünlerde, anma günlerinde, panayırlarda, bayramlarda ve festivallerde de yapılır. Anadolu’nun zorlu coğrafyasında dağlık ve engebeli bölgelerde yaşayan insanların bu güreş türüyle birlikte dayanıklılık, çeviklik ve dengede kalma becerilerini geliştirdikleri söylenir. “Pırpıt” adı verilen özel bir giysi giyen güreşçiler kaba kuvvet yerine strateji ve taktiğe dayalı bir performans sergiler. Güreşçiler rakiplerini kollarından sararak denge kurma yetenekleri sayesinde üstünlük kurar.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Serbest Güreş” title_font_size=”13″]Serbest güreş, grekoromen güreş ile birlikte olimpik oyunlarında oynanan bir güreş türüdür. Dünya genelinde birçok ülkede popülerdir. Serbest güreşin kökeni, Avrupa’da 19. yüzyılın ortalarına dayanır. Geleneksel güreş türlerinde yapılan reformlar ve değişiklikler sonucunda serbest güreş ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılın başlarında Olimpiyat Oyunları’na dahil edilen serbest güreşin temel kuralları, rakibi yere düşürme veya kontrol etme amacını taşır. Güreşçiler vücutlarının üst ve alt kısımlarını kullanarak rakiplerine karşı mücadele eder. Müsabaka alanı içinde belirli bir süre boyunca puan toplama ve rakibi yenme amaçlanır. Serbest güreşin temel teknikleri arasında; atma, fırlatma ve rakibe üstünlük sağlama gibi hareketler bulunur. Klasik güreşten farkı; çapraz vurma, çelme takma ve belden aşağı sarılmanın serbest olmasıdır. Ülkemiz başta olmak üzere; Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İran, Gürcistan, Azerbaycan, Kazakistan gibi ülkelerde serbest güreş büyük ilgi görmektedir. Ülkemize serbest güreş tarihindeki ilk olimpiyat derecesini 1936’daki Berlin Oyunları’nda 79 kiloda Ahmet Kireççi bronz madalya ile kazandırmış; ilk altın madalyalarımız ise 1948 Londra oyunlarında farklı kilolarda Nasuh Akar, Gazanfer Bilge, Celal Atik ve Yaşar Doğu’nun efsane galibiyetleri ile gelmiştir. Serbest güreşin tarihi çok eskilere dayanmasa da ülkemizde gelenekselleşmiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Grekoromen Güreş” title_font_size=”13″]Grekoromen güreş, Antik Yunan güreşi geleneğinden türemiştir. Bu güreşte, sadece güreşçinin üst vücut kısmını kullanmasına izin verilir. Güreşçiler rakiplerini omuzlarından tutarak veya sırtüstü düşürerek puan almaya çalışır. Bacakları kullanma bu güreş türünde yasaklanmıştır. Bu nedenle, grekoromen güreş daha çok üst vücut kuvvetine ve stratejisine odaklanırken; serbest güreş daha kapsamlı bir teknik yelpazesi sunar. Antik Yunan’da savaş eğitimi olarak verilen grekoromen, büyük bir öneme sahiptir. Olimpiyat Oyunları’nda yer alır ve “Antik Olimpiyatlar”ın temel sporlarından biridir. Modern grekoromen güreşin kuralları ve ana hatları 19. yüzyılın ortalarında Fransa’da ortaya çıkar ve daha sonra uluslararası bir spor haline dönüşür. Türk güreşçilerimiz özellikle grekoromen güreşte, dünya şampiyonalarında ve Olimpiyat Oyunları’nda önemli başarılar elde etmiştir. Grekoromen güreşte ilk olimpiyat madalyamız, 1936’daki Berlin oyunlarında Yaşar Erkan’ın 61 kilodaki galibiyeti ile kazanılmıştır. 1936’daki Berlin oyunlarında bronz madalya kazanan Ahmet Kireççi ise 1948’deki Londra Olimpiyatları’nda bu defa ülkemize altın madalya ile dönmüştür. Aynı yıl Mehmet Oktav, 62 kiloda altın madalya kazanarak ülkemize büyük sevinç yaşatmıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Şalvar Güreşi ” title_font_size=”13″]Şalvar güreşi hem Türkiye’de hem de bazı Orta Asya ülkelerinde popülerdir. Karakucak güreşinde olduğu gibi Türk bozkırlarındaki göçebe yaşam tarzına dayanan bu spor; kuvvet, dayanıklılık ve beceri gerektirir. Ülkemizde köy şenliklerinde, festivallerde ve özel etkinliklerde müsabakaları düzenlenir. Güreşçilerin giydiği şalvar, sporculara hareket özgürlüğü sağlar. Genellikle açık hava meydanlarında, toprak zeminlerde veya özel güreş alanlarında yapılan şalvar güreşinde diğer güreş türlerinde olduğu gibi ring tarzı bir alan kullanılmaz. Belirli bir süre boyunca rakibi yere düşürmeye veya kontrol etmeye dayanan basit kurallara sahiptir. Diğer güreş türlerinde olduğu gibi puanlama sistemleri kullanılabilir ancak bu kurallar etkinlikten etkinliğe değişebilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Aba Güreşi ” title_font_size=”13″]Aba güreşi, genellikle kalın yün kumaştan özel olarak üretilen “aba” giysisi ile yapılan bir güreş türüdür. Orta Asya ve Türkmenistan’da geleneksel bir güreş türü olan aba güreşinin müsabakaları ülkemizde Hatay ve Gaziantep’te yapılmaktadır. Çok eski çağlardan beri Türkler tarafından yapılan bu spor, özgün niteliklerinden neredeyse hiçbir şey kaybetmeden günümüze ulaşmıştır. Judo ile benzerlik taşıyan aba güreşinin aşırtmalı aba güreşi ve kapışmalı aba güreşi olmak üzere iki farklı türü vardır. Gaziantep’te yaygın olan aşırtmalı aba güreşi, geleneksel olarak genelde hasat sonunda ve düğünlerde; Hatay’da kapışmalı aba güreşi ise dağlılar ve kuzeyliler olarak adlandırılan iki grup arasında yapılmaktadır. Aba güreşlerinde yenme ve yenilme durumları da değişir. Rakip sırtüstü düştüğünde ya da yüzükoyun şekilde göbeği yere geldiğinde el kaldıran güreşçi, aşırtmalı aba güreşinde yenik sayılır. Kapışmalı aba güreşinde ise rakibin iki omzu yere geldiğinde sporcu yenik sayılmakta ve ayrıca köprüye düşen veya yerde köprü pozisyonuna gelen sporcu da mağlup kabul edilmektedir. Kapışmalı aba güreşi geleneğine göre, önce mağlup olan sonra galip gelen güreşçi birbirlerini havaya kaldırır. Ardından kucaklaşarak güreş meydanını terk ederler.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Kuşak Güreşi ” title_font_size=”13″]Kuşak güreşinin kendine has özellikleri vardır. Bu güreşte pehlivanlar özel giysiler giymez; ceketlerini ve ayakkabılarını çıkarır, bellerine kuşak bağlar. Daha sonra pehlivanların birbirlerinin kuşaklarından tutmasıyla güreş başlar. Ayaktan tutmak yasaktır. Galibiyet güreşçinin “şalka düşmesi” yani iki omzunun yere değmesiyle kazanılır. Ya da en çok sayıyı kazanan galip gelir. Baş ve yardımcı hakemler kurallara göre daha aktif güreşen pehlivanı kazanan olarak ilan eder. Kuşak güreşinin Türkmenistan’dan Kırım’a göç eden Kırım Türkleri tarafından Anadolu’ya getirildiği bilinmektedir. Kuşak güreşi “tepreş” denilen bahar eğlencelerinin favori etkinliklerinden biridir. Tepreş, Kırım Tatarlarının Hıdırellez sonrası kutladıkları bir bahar bayramıdır. Ülkemizde de Tatar Türklerinin yoğun olarak yaşadığı kentler ile Eskişehir ve civarında yapılan kuşak güreşi, her yıl Türkiye Geleneksel Spor Dalları Federasyonu tarafından resmî müsabaka statüsü ile çeşitli illerde ve tarihlerde Kuşak Güreşi Türkiye Şampiyonası olarak düzenlenmektedir.
-
DONDURUCUDA GIDA SAKLAMANIN PÜF NOKTALARI
Dondurucular sayesinde mevsimi olmayan bir meyveyi dilediğimiz an tüketebilir ya da artan gıdaları bozulmadan muhafaza edebiliriz. Ancak dondurucu kullanmanın da püf noktaları var. Detaylar yazımızda…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Yiyecekleri dondurucuda saklarken bakteri üretmemesi için ideal olan ısı -18 derecedir. Diğer önemli nokta da tüm yiyeceklerin adını ve tarihini etiketleyerek muhafaza etmek… Böylece süresi geçen ürünleri tespit etmek daha kolay olacaktır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Et ve et ürünleri çabuk bozulan besinler arasında yer aldığı için dondurucunun en alt kısmına konulmalı; meyve, sebze gibi yiyecekler ise en üst rafta olmalıdır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Dondurulduktan sonra çözülen gıdaların tekrar dondurulmaması gerekir. Ancak dondurucudan çıkardığınız bir ürünü pişirdikten sonra tekrar dondurabilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Taze otları derin dondurucuda saklamak bu otların tazeliğinin korunmasını sağlar. Otlar, bir buz küpü kabında dondurulduktan sonra plastik poşetlere aktarılabilir, ihtiyaç halinde de pratik bir şekilde kullanılabilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Ahududu, çilek, yaban mersini, böğürtlen, kuş üzümü, kızılcık vb. meyveler ile muz, mango, ananas, şeftali, nektarin, erik ve kiraz gibi sert çekirdekli meyveler derin dondurucuda saklanabilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Sert peynirler rendelenerek veya doğranarak hava geçirmez bir kapta derin dondurucuda saklanabilir. Buna ek olarak tereyağı ve margarin gibi katı yağlar dondurucuda uzun süre ömrünü korur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]İster ev yapımı ister fırından satın alınmış ekmek olsun; artan ekmekleri çöpe gitmemesi için dondurucuda saklayabilirsiniz. Dondurucuya koymadan önce ekmeği dilimlemek; daha sonrasında pratik bir şekilde tost makinesi ya da tavada ısıtılmasını sağlayacaktır. Milföy hamuru ya da evde hazırlanan hamurlar da rahatlıkla dondurucuda saklanabilir.
-
TARİHİ ŞEKİLLENDİREN BÜYÜK BULUŞLAR
Tarih boyunca bazı icatlar nasıl oldu da yaşam biçimlerini ve düşünce sistemlerini kökten değiştirdi? Keşifler ve icatlar, zaman içinde toplumların yönünü değiştiren en etkili güçler olmuştur. Bir çarkın dönmesi ulaşımı hızlandırmış, bir baskı makinesi bilginin yayılmasını kolaylaştırmıştır. Bu önemli buluşların etkilerini yazımızda detaylarıyla inceliyoruz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Tekerlek” title_font_size=”13″]Dünya tarihini değiştiren en eski icatlardan biri tekerlektir. İlk olarak MÖ 4000 civarında Mezopotamya’da ortaya çıktığı ve daha sonra Avrupa’ya yayıldığı düşünülse de bir diğer teoriye göre tekerlek, MÖ 3800 civarında Türkiye’nin Karadeniz kıyılarında icat edilmiştir. Medeniyetin gelişiminde kritik bir rol oynayan tekerlek, ulaşımı hızlandırarak daha kolay iletişim kurulmasına imkân tanımıştır. Kervanların, at arabalarının ve savaş arabalarının gelişmesi; farklı toplumlar arasındaki ticareti ve kültürel etkileşimi artırmış, böylece medeniyetimizin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Matbaa” title_font_size=”13″]Matbaa, ilk kez Çin’de ahşap kalıplarla yapılan baskı yöntemiyle ortaya çıkmış, zamanla ayrı harflerle baskı tekniğine geçilmiştir. Kesin olmamakla birlikte, bu yöntemin MS 6. veya 7. yüzyılda kullanılmaya başlandığı düşünülmektedir. Ancak asıl büyük devrim, 15. yüzyılda Alman mucit Johannes Gutenberg’in geliştirdiği hareketli metal harfli matbaayla gerçekleşmiştir. Bu buluş, iletişim kurma ve bilgi paylaşma biçimimizde köklü bir dönüşüm başlatmıştır. Kitapların daha hızlı ve daha düşük maliyetle üretilmesi, yalnızca aristokratların ve varlıklı kesimlerin değil, toplumun geniş bir bölümünün de okuryazarlığa erişmesini mümkün kılmıştır. Eğitimde büyük bir gelişme yaşanmış, okuma-yazma oranları hızla yükselmiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Buhar Makinesi” title_font_size=”13″]MS 1. yüzyılda İskenderiyeli Heron tarafından teorik olarak geliştirilen ve “Aerolipie” adını verdiği pilot ölçekli buhar makinesi, tarihte bilinen ilk örnek kabul edilir. Mekanik ve pnömatik (havayı sıkıştırarak itme gücü elde etme) alanındaki çalışmalarıyla tanınan Heron’un bu öncü icadı, yaklaşık 1700 yıl sonra İskoç mucit James Watt’ın 1763’te geliştirdiği buhar makinesine ilham olmuştur. Watt’ın tasarımı, 18. yüzyılda Sanayi Devrimi’nin kapılarını aralayarak modern ekonominin temellerini atmıştır. Böylece fabrikalarda hem iş gücü hem de hayvan gücüne olan ihtiyaç azalmış, makineler üretimi daha hızlı ve etkili bir şekilde yürütmeye başlamıştır. Özellikle tekstil ve madencilik sektörlerinde üretim kapasitesi katlanarak artmıştır. Aynı zamanda tren ve gemi gibi ulaşım teknolojilerinin gelişmesine öncülük eden buhar makinesi, kırsaldan şehirlere göçü hızlandırmış, şehirleşmeyi artırmış ve yeni toplumsal dinamiklerin doğmasına zemin hazırlamıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Elektrik” title_font_size=”13″]Sanayi Devrimi’nin ikinci aşamasında buhar gücünün yerini alarak üretim süreçlerini köklü biçimde dönüştüren elektrik, makinelerin daha verimli ve sessiz çalışmasını sağlamış, fabrikaların daha küçük alanlarda kurulmasına imkân tanımış ve üretim hacmini önemli ölçüde artırmıştır. Şehirlerin mimarisini ve yaşam tarzını değiştiren elektrik, aynı zamanda güvenliği güçlendirmiştir. Elektrikli ev aletleri gündelik hayatı kolaylaştırarak zaman kazandırmış; televizyon, radyo ve internet gibi iletişim araçlarının gelişimine öncülük etmiştir. Günümüzde bilişim teknolojileri, endüstriyel üretim, sağlık hizmetleri ve enerji altyapıları başta olmak üzere pek çok kritik sektör elektrik enerjisiyle ayakta durmaktadır. Elektrik olmadan küresel tedarik zincirleri, bankacılık sistemleri ve dijital ekonomi sürdürülemez hâle gelir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Antibiyotik ile Penisilin” title_font_size=”13″]1928’de İskoç bakteriyolog Alexander Fleming’in laboratuvarında tesadüfen “Penicillium notatum” küfünün bakteriyel büyümeyi engellediğini keşfetmesi, antibiyotiklerin temelini atarak tıp alanını kökten değiştirmiştir. Bu buluş, bakteriyel enfeksiyonların tedavisini mümkün kılmış ve sayısız hayatın kurtarılmasına öncülük etmiştir. Antibiyotiklerin keşfinden önce enfeksiyonlar çoğu zaman ölümcül seyreder ya da etkili bir tedavi yöntemi bulunmazdı. Penisilin gibi antibiyotiklerin kullanıma girmesiyle birlikte tüberküloz ve zatürre gibi hastalıklar ölümcül olmaktan çıkmış, ameliyatlar ve organ nakilleri çok daha güvenli hâle gelmiştir. Ayrıca bağışıklık sistemi zayıflayan kanser hastalarının korunmasında da hayati önem taşımış, böylece ortalama yaşam süresinin uzamasına önemli katkı sağlamıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”İnternet” title_font_size=”13″]Modern çağın en etkili buluşlarından biri olan internetin temelleri, 1960’lı yıllarda ABD Savunma Bakanlığı tarafından geliştirilen ARPANET projesiyle atıldı. Soğuk Savaş Dönemi’nin askerî endişeleriyle başlayan bu proje, nükleer saldırı gibi durumlarda bile iletişimin sürdürülebilmesi amacıyla tasarlanmıştı. 29 Ekim 1969’da ARPANET üzerinden ilk mesaj gönderildi. Mesaj sadece iki harften oluşan “LO” idi; aslında “LOGIN” yazılması planlanıyordu ancak sistem çöktü. Bu basit başlangıç, tarihin en büyük dönüşümünün fitilini ateşledi. 1980’lerde sadece askerî ve akademik çevrelerde kullanılan internet, 1989 yılında İngiliz bilgisayar mühendisi Tim Berners-Lee’nin “World Wide Web”i (WWW) geliştirmesiyle herkesin erişimine açıldı ve dünyamız daha önce hiç olmadığı kadar “küçük” bir yer hâline geldi.
-
ÖZGÜNLÜĞÜN SUYLA BULUŞTUĞU AN: EBRU SANATI
Su üzerine desen ve renklerle resim yapma sanatı olarak bilinen ebru, asırlardır görenleri büyüleyen bir estetik mirastır. Bugün Topkapı Sarayı’nda korunan en eski örneklerinden biri, bu sanatın köklü geçmişine tanıklık etmektedir. Ebru sanatının tam olarak ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmese de tarih boyunca farklı coğrafyalardan geçerek Osmanlı’ya ulaşmış ve dünyaya yayılmıştır. Osmanlı Dönemi’nde kitap ciltlerinin iç kapaklarını süsleyen, hat sanatının zarif satırlarına fon olan ebru; yalnızca bir süsleme tekniği değil, aynı zamanda sabrın, özgünlüğün ve suyun üzerinde şekillenen hayal gücünün yansımasıdır. Kültürel mirasımızın en değerli parçalarından biri olan ebru sanatının tarihçesini sizlerle paylaşıyoruz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Ebru, doğanın sadeliğiyle estetiğin buluştuğu, suyun üzerinde hayat bulan büyüleyici bir sanattır. Kitre adı verilen (suyu yoğunlaştırmaya yarayan bitkisel öz) maddeyle hazırlanmış yüzeye, gül dalından yapılmış fırçalarla doğal boyalar serpilir. Sonrasında sanatçının isteğine göre biz (ahşap sap üzerine sabitlenmiş ince metal çubuk) ya da tarak gibi araçlarla desenlere yön verilir. Ortaya çıkan her eser tektir; tıpkı parmak izi gibi, aynı desen bir daha asla yinelenemez. Bu nedenle ebru, yalnızca bir süsleme tekniği değil, aynı zamanda anın ruhunu ve özgünlüğünü yansıtan eşsiz bir sanattır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Ebru sanatının kökeni, Orta Asya’ya, özellikle de Türkistan’ın Buhara Bölgesi’ne kadar uzanır. Türkler, bu eşsiz sanatı İpek Yolu aracılığıyla Anadolu’ya taşımış; İran üzerinden geçerek Osmanlı coğrafyasında kök salmasını sağlamıştır. Osmanlı’da tarihî el yazması kitapların iç kapaklarında yan kâğıdı olarak kullanılan ebrular, çoğu zaman kitabın yazımından sonra cilde eklenmiştir. Bu sebeple, bir ebrunun kesin yapım tarihini belirlemek her zaman mümkün olmayabilir. Ancak üzerine tarih düşülmüş bir yazı eklenmişse yapıldığı döneme ait net bir bilgiye ulaşmak mümkün olur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Türk ebrusuna dair bilinen en eski yazılı kaynaklardan biri, Tertîb-i Risâle-i Ebri’dir. Bu eserde adı geçen Şevket Mehmed Efendi, kayıtlara geçmiş ilk ebru ustası olarak kabul edilir. Onu özel kılan ise yalnızca adının anılması değil; aynı zamanda ebru yapımını yazılı olarak belgeleyen ilk kişi olmasıdır. Şevket Mehmed Efendi’ye atfedilen en eski uygulamalardan biri ise 1595 tarihli, Fuzûlî’nin Hadîkatü’s-Süedâ (Mutluluklar Bahçesi) adlı yazma eserinde yer alan üç hafif ebru örneğidir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Ebru sanatının ustalık zinciri, Ayasofya Camii hatibi Hatip Mehmed Efendi ile başlar. 18. yüzyılda kitre kıvamını artırarak canlı renkleri ve desen hâkimiyetini mümkün kılan bu yenilikçi hatip, “hatip ebrusu”nun mucididir. Onun açtığı bu renkli yolda, 19. yüzyılda, Özbekler Tekkesinin ebru ustası Edhem Efendi yürür. Hem teknikleri geliştirir hem de çiçekli ebruyu zirveye taşıyan Necmeddin Okyay gibi efsane öğrenciler yetiştirir. Lale, sümbül, menekşe gibi motiflerle ebru sanatını resme yaklaştırırken; yazı ile ebruyu ustalıkla buluşturan özgün teknikleriyle de adını kalıcı kılar. Böylece, kuşaklar boyunca aktarılan ustalık, ebruyu bir kültür mirasına dönüştürür.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Ebru sanatçıları ve çırakları, bu sanatı yalnızca estetik bir ifade biçimi değil; aynı zamanda geleneklerinin, kimliklerinin ve yaşam tarzlarının ayrılmaz bir parçası olarak görür. Ebruya dair bilgi ve beceriler, usta-çırak ilişkisi çerçevesinde sözlü aktarım ve pratik eğitimle kuşaktan kuşağa taşınır. Temel becerilerin kazanılması ise sabır ve özen gerektiren, çoğu zaman en az iki yıl süren uzun bir sürecin sonunda mümkün olur. Bu köklü miras, 2014 yılında UNESCO tarafından “İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi”ne alınarak uluslararası düzeyde tescillenmiş ve ebrunun evrensel önemi bir kez daha vurgulanmıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Günümüzde ebru sanatı; kumaş, ahşap, deri, cam, ipek ve fayans gibi pek çok yüzeye uygulanabilmektedir. Sanatçılar yalnızca geleneksel desenlerle yetinmeyip; kuş, horoz, kelebek ve balık gibi hayvan figürlerinden insan silüetlerine, hatta manzara betimlemelerine kadar uzanan motifli ebrular da üretmektedir. Sıradan bir yüzeyi bile sanata dönüştüren bu eşsiz geleneğin incelikleri videoda!
-
SOFRALARIN SİYAH YILDIZI
En sık kullandığımız baharatlardan olan karabiberin sadece siyah değil, kırmızı ve beyaz gibi farklı renklerde olduğunu biliyor muydunuz? En çok ticareti yapılan baharat olan karabiber hakkındaki ilginç bilgileri yazımızda listeledik.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Beyaz, kırmızı, siyah ve yeşil renkleri bulunan karabiberin kökeni Hindistan’daki Malabar sahilleri olsa da Vietnam, Brezilya, Tayland, Sri Lanka, Filipinler ve Endonezya gibi tüm sıcak iklimlerde yetiştirilebilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Karabiber, kısa boylu bir ağaçtır. Meyveleri üzümsü, küçük, yuvarlak ve sapsızdır. Hasat edildikten sonra işlenme ve kurutulma şekline bağlı olarak farklı renkleri alır. Dünya baharat ticaretinin parasal değerinin yaklaşık %20’sini oluşturan karabiberin beyaz renkte olanları kabuğu olmayan cinstir. Öğütülmüş karabiberin ortalama olarak %70’i siyah, %30’u beyazdır. Ağaçta çok bekletildiği için rengi kırmızılaşan karabiber, Vietnam ve Brezilya gibi ülkelerde daha çok yetiştirilmektedir. Kırmızı karabiber, yüksek aromaya sahiptir. Özellikle et ve tavuk yemeklerinde tercih edilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Tane karabiber hava almayan teneke bir kutuda yıllarca saklanabilir ama toz halinin ömrü kısadır. Zamanla kokusunu ve lezzetini kaybeder.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Potasyum, kalsiyum, mangan, magnezyum, fosfor ve demir mineralleri açısından zengin olan karabiberde; A, K ve C vitaminleri de bulunur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Karabiberin genzi yakan acı tadı piperin adı verilen bir bitki bileşiğinden kaynaklanır. Piperin çok güçlü bir antioksidandır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Karabiber, M.Ö. 3000’li yıllardan bu yana ticari ürün olarak önem kazanmış; Hindistan’dan Arap tüccarlar tarafından Mısır ve Orta Doğu’ya, buradaki ülkelerden de Avrupa’ya yayılmıştır.
-
UZAYDA BİLE YAŞAYABİLEN TARDİGRADLAR HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER
Mikroskobik boyutlarına rağmen hayatta kalma becerileriyle bilim dünyasını şaşırtan tardigradlar, kaynar sulardan dondurucu soğuklara, uzay boşluğundan nükleer radyasyona ve okyanusların derinliklerindeki basınca kadar en zorlu koşullarda yaşamını sürdürebilir. Peki, bu minicik tür nasıl oluyor da bu kadar dayanıklı olabiliyor? Gelin, mikroskobik dünyanın bu gizemli ve sevimli örneğini birlikte keşfedelim.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]İlk olarak Alman zoolog (hayvan bilimci) Johann August Ephraim Goeze tarafından keşfedilen tardigradlar; tombul gövdesi, kısa bacakları ve ayaklarındaki kancalarıyla mikroskop altında bir ayıya benzemesi nedeniyle “su ayısı” olarak adlandırılmıştır. Bilimsel isimlendirilmesi ise İtalyan biyolog Lazzaro Spallanzani tarafından yapılmış; ağır ve yavaş hareketlerinden yola çıkarak Latince “yavaş adımlı” anlamına gelen “tardigrada” adı verilmiştir. Sevimli görünüşlerinin arkasında ise âdeta doğaüstü bir dayanıklılık gizlidir. Yalnızca 0.1 ila 1.5 milimetre boyutunda olan bu mikroskobik canlılar -200 dereceye varan soğuklarda bile yaşamlarını sürdürebilmektedir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Tardigradlar, çevre koşulları çok kötüleştiğinde, mesela su tamamen bittiğinde, aşırı sıcaklık ya da yoğun radyasyona maruz kaldıklarında “kriptobiyoz” denilen özel bir hayatta kalma moduna geçer. Bu durum, bir uyku hâline benzese de aslında çok daha derindir. Vücutlarındaki suyun %99’unu kaybeder, minicik, büzülmüş bir top gibi görünür ve neredeyse hiç hareket etmez, hatta yaşam belirtisi bile göstermez. Oysa aslında ölmemiştir. Bu hâlde onlarca, bazı durumlarda yüzlerce yıl hayatta kalabilir. Ortam yeniden uygun hâle geldiğinde, örneğin yeniden suyla temas ettiklerinde, sanki hiçbir şey olmamış gibi canlanır ve yaşamına kaldığı yerden devam eder.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Tardigradların gerçek gözleri yoktur ancak ışığı algılayabilen basit yapılara sahiptir. “Göz lekesi” ya da bilimsel adıyla “ocellus” denilen bu yapılar, cisimleri ya da şekilleri net olarak göremez ama çevredeki ışık miktarını algılayabilir. Yani tardigradlar, gün ışığı mı yoksa karanlık mı gibi ışıkla ilgili temel farkları anlayabilir. Bazı türlerde bu göz lekeleri bile yoktur. Onlar çevrelerini daha çok dokunma ya da kimyasal sinyaller yoluyla algılar. Bu, tardigradlar için yeterlidir çünkü zaten mikroskobik yaşam alanlarında “net görmekten” çok, ışığı fark etmek, yön bulmak ya da tehlikeden uzaklaşmak daha önemlidir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Bilim insanları dünya çapında yaklaşık 1.300 tardigrad türü keşfetmiştir. Bu mikroskobik hayvanlar, ekstremofiller olarak bilinen seçkin bir kategoriye aittir ve diğer canlıların çoğunun dayanamayacağı ağır koşullarda hayatta kalabilir. Örneğin, yiyecek veya su kaynağı olmadan 30 yıla kadar yaşayabilir. Uzun vadeli dayanıklılıkları kısmen vücutlarında bulunan ve “hasar baskılayıcı” anlamına gelen Dsup adlı benzersiz bir proteinden kaynaklanır. Bu protein DNA’yı toprakta, suda ve bitki örtüsünde bulunan zararlı iyonlaştırıcı radyasyondan korur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Gelişmiş DNA onarım sistemleri sayesinde tardigradlar, mutasyona uğramaz ve yaşamsal genetik bilgilerini koruyarak türlerinin devamını sağlar. Basit yapılı organizmalar gibi görünseler de aslında merkezî bir sinir sistemine sahiptir. Üç lobdan oluşan beyinleri hem baş hareketlerini hem de çevresel tepkileri koordine eden bir merkez görevi görür.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Tardigradlar, yumurtadan çıktıklarında neredeyse tamamen şekillenmiş bir erişkinin minyatür versiyonu gibi görünür. Yani bir larva evresi geçirmez, metamorfoz (başkalaşım) yaşamaz. Bu durum “doğrudan gelişim” olarak adlandırılır. Yumurtadan çıkar çıkmaz sekiz bacağı, pençeleri ve hatta sindirim sistemi gibi yapıları tam olarak oluşur. Büyüdükçe deri değiştirerek boyutunu artırır. Bu süreç birkaç kez tekrarlanır ve her seferinde eski dış iskelet (kütikula) atılır. Deri değiştirme yalnızca büyümekle ilgili değil; aynı zamanda bir temizlik ve yenilenme mekanizması olarak da işlev görür. Böylece vücut yüzeyinde biriken parazitlerden ve mikroorganizmalardan arınır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]Dayanıklılıkları sayesinde tardigradlar; iklim değişikliği, uzay yolculuğu, radyasyon direnci ve yaşamın sınırları üzerine yapılan bilimsel araştırmalarda sıkça incelenmektedir. 2007 yılında Avrupa Uzay Ajansı tarafından uzaya gönderilen tardigradlar, uzay boşluğunda radyasyona ve sıfır basınca maruz kalmalarına rağmen hayatta kalmayı başarmıştır. Üstelik yalnızca yaşamlarını sürdürmekle kalmamış, aynı zamanda biyolojik işlevlerini de sürdürebilmiştir. Bu özellikleri onlara, astrobiyoloji araştırmalarında çok önemli bir yer kazandırmıştır.