Blog

  • DÜNDEN BUGÜNE CAZ…

    Yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkan caz, ABD’nin New Orleans şehrinde doğdu. İçinde özgünlük ve yaratıcılık barındıran caz, her ne kadar geleneksel gibi dursa da aslında popüler müziğe de göz kırpar. Caz denince akla ilk gelenlerden biri şüphesiz enstrümanlardır. Bunların arasında saksafon, klarnet, flüt, trompet, basgitar, bateri sayılabilir. Caz bir müzik türü olarak kendine özgü özellikler barındırır, bunların en dikkat çekenlerden biri doğaçlamadır. Şarkının bazı yerlerinde müzisyen birden solo çalmaya başlar ve bir doğaçlama yapar. Bu doğaçlama aynı zamanda besteyle o kadar uyumludur ki kendimizi birden müziğin ritmine kaptırırız. Bugün sizlerle caza dair kısa bilgiler paylaşacak ve müziğin dünyasında kısa bir yolculuğa çıkacağız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cazın kökeni” title_font_size=”13″]

    1900’lerin başında gelişmeye başlayan bir müzik türü olarak hayatımızdaki yerini aldı. Cazın kısa tanımı için şu açıklamayı yapmak mümkündür: Müzik tekniklerinin harmanlanması. Dixieland Jazz Band’in ilk plaklarını çıkarmasıyla artık varlığını iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştır. Tarihler 1920 ila 1930’ları gösterdiğinde ise artık bir caz çağından söz etmek mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Blues mu caz mı?” title_font_size=”13″]

    Caz, ilk yıllarda blues akımından beslenmiştir. Blues, Amerika’ya gelen kölelerin halk müziğidir. Aynı zamanda Amerikalı siyahilerin çalışma sırasında söyledikleri halk şarkılarının bir derlemesidir. Bu halk şarkıları cazı oluşturan en önemli unsurlardandır.  Caz, blues ile birbirine çok benzediği için sıkça karıştırılır ancak blues ve caz arasında bazı ayırt edici özellikler vardır. Saksafon ve piyano, caz müziğin öne çıkan enstrümanlarındandır, blues müziğinde ise daha çok gitar vardır. Blues çok daha yavaş çalınır, caz ise biraz daha hareketlidir. Blues daha çok geleneklere bağlıdır ve onlardan beslenir. Caz, şehir hayatı kavramına göz kırpar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cazın gelişimi” title_font_size=”13″]

    Caz günümüze kadar pek çok değişime uğramıştır. Bazı kaynaklara göre bu müziğin başlangıcı olan Ragtime, siyahilerin törenlerde söyledikleri eski şarkılardan oluşur. İlk olarak 1890’lı yıllarda ortaya çıkmış piyano ağırlıklı bir müzik türüdür. Caz ve ragtime piyanisti denince akla ilk gelen isim Jelly Roll Morton’dur. Ragtime’ı blues takip eder. Amerikalı siyahilerin söylediği halk şarkılarından oluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Caz müzikte hot caz akımı” title_font_size=”13″]

    Caz, perdeye ve sahneye geçtikten sonra artık hot jazz kavramı hayatımıza girdi. Hot jazz türünde pek çok melodiden bahsetmek mümkün; solo akımından tam da bu noktada söz etmek gerekir zira hot jazz, herkesin kendi stilinde solo yaptığı bir türdür. Son olarak Cuse’dan bahsedelim. Cuse; hot jazz türünün devamı ve daha olgunlaşmış bir müzik türüdür. Cuse gelişimi ile caz müziğin karakteri kesin olarak belirginleşerek, tüm yönleriyle olgunlaşmış ve tamamlanmıştır. Özellikle klasik müzik parçaları, caz müzik ile ortak noktalardan buluşmaya başlamıştır. Efsaneleri hatırlayalım: Louis Armstrong, Coleman Hawkins, Lester Young…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Caz müziğinde doğaçlama sanatı” title_font_size=”13″]

    Caz müziğini tanımlarken doğaçlama ve solo akımı kavramları öne çıkar. İlk zamanlar doğaçlama aslında birer “atışma”dan ibaret iken, zamanla işe melodiler de karışmış ve farklı bir duyu şöleni başlamıştır. Caz müziğinde yapılan doğaçlamalar besteye bağlı kalınarak yapılır. Bir parçayı dinlerken birden ritim değişebilir ve melodi farklılaşabilir. Bu esnada dinleyici ritme ayak uydurmaya başlar. Caz, tümüyle dinleyiciyi etkisi altına alabilir. Yapılan doğaçlamalar, bu müzik türünün ayırt edici özelliklerinden biridir. Konu müzik ve duygular olunca, belirli sınırları çizmek doğru olmaz zira caz başlı başına sınırların çok ötesindedir.

  • DÜNYANIN EFSANE GEZGİNLERİ

    Kimileri sadece seyahat etme, görme, bilme gayesiyle kimileri görevli olarak ve keşfetmek amacıyla çıkmış gezilere… Kimileri gördüklerini yazdırarak kimileri de anlatarak nesilden nesile aktarmış…  Dünyamızın farklı coğrafyalarının eski dönemlere ait fiziki, sosyal ve kültürel koşullarını biliyorsak, biraz da onlar sayesinde…  İşte o gezginlerden bazıları…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kendi gibi gezgin olan babası Niccolo Polo ile daha çocukluğunda Karadeniz ve Akdeniz’in ticaret noktalarını gezen, ünlü İtalyan gezgin Marco Polo’nun hikâyelerini Cenevizlilere esir düştüğü sırada hücre arkadaşına yazdırdığı ve “Kimse bana inanmayacağı için gördüklerimin yarısını bile anlatmadım.” dediği bilinmektedir. 1254-1324 yılları arasında yaşayan gezgin, babası ve amcasıyla birlikte 24 yıl süren bir seyahat ile Asya’yı gezmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ailesi aslen Kütahyalı olan ve fetihten sonra İstanbul’a yerleşen 17. yüzyılın büyük gezginlerinden Evliya Çelebi’nin, ilk gezisini 40 yaşına bir kala Bursa’ya, ikinci gezisini de aynı yıl İzmir’e yaptığı biliniyor. Sonraki yıllarda babasının destek vermesiyle Anadolu şehirlerini dolaşmaya başlayan gezgin, hayatını kaybettiği 1682 yılına kadar, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde kalan Avrupa, Batı Asya ve Mısır topraklarını gezerek gözlemlerde bulunmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1304 yılında Fas’ta dünyaya gelen İbn Battuta, 1325’te Mekke’ye Hac için gittiğinde seyahat etmeye karar vermiş, Orta Çağ’da çölleri aşan bir gezgin olarak efsaneleşmişti. Yarım asrı aşkın süre Afrika kıyılarını dolaşan, Maldiv Adaları’ndan Çin’e giden, Konstantinopolis’ten Hindistan’a geçen gezgin 1353 yılında Fas’a kesin dönüş yapmıştır. 1369 yılında hayata veda eden İbn Battuta, gezi güzergâhı üstündeki pek çok yerin 14. yüzyıldaki hâlinin günümüze aktarılmasını sağlayan en önemli isimlerden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    18. yüzyılda 50 yıllık bir yaşam süren İngiliz denizci James Cook, Kraliyet Donanması’na katılmış, harita çıkarmadaki başarısı nedeniyle kaptanlığa kadar yükselmişti. 40 yaşına geldiğinde Büyük Okyanus’u keşfetmekle görevlendirilmiş, ilk yolculuğunda Avustralya’nın güney kıyılarını keşfetmiş, ikinci yolculuğunda Antarktika’nın çevresini dolaşmış, üçüncü yolculuğunda Hawaii Adaları’na ulaşan ilk Avrupalı olmuş ve bu yolculuğu sırasında da hayatını kaybetmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1874-1922 yılları arasında yaşamış İrlandalı-İngiliz kâşif Ernest Shackleton, tam adıyla Sir Ernest Henry Shackleton, oldukça genç yaşlarında keşif gezilerine çıkmıştır. Antarktika keşifleriyle bilinen Shackleton, gemisinde yer aldığı Kaptan Robert Falcon Scott’ın gölgesinde kalmış, yaşadığı dönemde ilgi ve saygı gördüyse de ölümünden sonra daha fazla üne kavuşmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Freya Stark, tam adıyla Dame Freya Madeline Stark, 1893-1993 yılları arasında geçen 100 yıllık bir yaşam sürmüştür. İngiliz-İtalyan kâşif ve seyahat yazarı olan Stark, Orta Doğu ve Afganistan’da dolaşmış ve gözlemlerini farklı kitaplarda kaleme almıştır. Arap Çölü’nün güneyini dolaşan ilk Arap olmayan kişidir. Önemli bir seyahat yazarı olmasının yanı sıra fotoğrafçı da olan Stark’ın gezileri sırasında çektiği fotoğraf koleksiyonu, Oxford’daki St Antony’s College Middle East Centre arşivinde Freya Stark Fotoğraf Koleksiyonu olarak yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    7. yüzyılda yaşamış Çinli Budist rahip, bilgin, gezgin ve çevirmen Xuanzang, özellikle Hindistan’a yaptığı 17 yıllık gezisiyle ünlüdür. Çin hükümdarına sunmak üzere “Batı Bölgeleri Kayıtları” adlı bir rapor hazırlamış ve Hindistan’a giderken gördüğü onlarca ülke hakkında bilgiler vermiştir. Bunlar arasında Orta Asya ülkeleri de yer almaktadır.

  • GÖZ KAPAKLARI OLMADAN YAŞAYAN HAYVANLAR

    Göz kapaklarımız, gözlerimizi koruyan doğal bir kalkan gibidir. Yüksek ses, ani ışık ya da hızlı bir hareket karşısında refleksle kapanarak gözlerimizi savunur. Kapalı bir göz su ve hava geçirmez, ayrıca gözlerimizin nemli kalmasını sağlar. Her birkaç saniyede bir göz kırptığımızda göz kapaklarımız gözlerimizi gözyaşlarıyla siler. Gözyaşları yalnızca gözü nemlendirmekle kalmaz; toz parçacıklarını temizler ve antibakteriyel özellikleri sayesinde mikroplara karşı da koruma sağlar. Fazla gözyaşı ise burun boşluğuna akar, bu yüzden ağladığımızda burnumuzdan sıvı gelir. Peki göz kapakları olmadan yaşayan canlıları duymuş muydunuz? İşte bazı örnekler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Balıklar” title_font_size=”13″]

    Balıkların göz kapakları yoktur, çünkü balıklar gözlerini su altında nemlendirmeye ihtiyaç duymaz. Gözleri genellikle saydam bir tabaka veya koruyucu zarla kaplıdır; bu yapı, gözleri dış etkenlerden korur ve her zaman açık kalmalarını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yılanlar” title_font_size=”13″]

    Yılanların göz kapakları yoktur; gözleri brille (ocular scale) adı verilen şeffaf bir tabaka ile korunur. Deri değişiminde bu tabaka da atılır, böylece gözler her zaman açık kalır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Geckolar” title_font_size=”13″]

    Geckolar, Gekkonidae familyasına ait sürüngenlerdir ve tropikal ile subtropikal bölgelerde yaygın olarak bulunur. Yapışkan ayakları, iri gözleri ve çeşitli renkleriyle tanınır. Eublepharidae dışındaki gecko türlerinde göz kapakları bulunmaz; gözleri şeffaf bir kornea ile korunur ve sabit mercekleri sayesinde karanlıkta ışığı daha iyi algılar. Gözlerini temiz ve nemli tutmak için ise dillerini kullanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aksolotllar” title_font_size=”13″]

    Aksolotllar (Ambystoma mexicanum), “kaplan semenderi” ya da “yürüyen balık” olarak bilinir. Ancak isimlerinde “balık” geçse de aslında balık değil, bir amfibi, yani hem karada hem de suda yaşayabilen bir canlıdır. Gözleri dış etkenlere karşı saydam bir zarla korunur. Göz kapaklarının bulunmaması ise su altında gözlerinin sürekli açık kalmasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Olmlar” title_font_size=”13″]

    Olm (Proteus anguinus), Avrupa’da yalnızca mağaralarda yaşayan “Proteidae” familyasından bir su semenderidir. Olmların gözleri vardır ancak gelişmemiş ve genellikle deriyle kaplıdır. Bu nedenle göz kapakları yoktur ve görme yetileri de oldukça sınırlıdır. Biyolojik yapıları gereği göz kapaklarına ihtiyaç duymazlar.

  • MİMAR SİNAN’IN ZAMANA DİRENEN SANATI

    Mimar Sinan, Türkiye’de “mimar” denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biridir. Ancak onun mirası yalnızca mimarlıkla sınırlı değildir. Sinan; aynı zamanda bir mühendis, şehir planlamacısı, lojistik dehası ve usta bir yöneticidir. Bu çok yönlü kişiliği, yüzyıllardır dimdik ayakta duran eserlerinde hayat bulur. Yazımızda, Mimar Sinan’ın estetik anlayışını ve teknik zekâsını daha yakından inceleyeceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1490’da Kayseri’nin Ağırnas köyünde doğduğu kabul edilen Mimar Sinan, Yavuz Sultan Selim Dönemi’nde Anadolu’dan devşirme alınmasıyla yirmi iki yaşında İstanbul’a getirilir. Zeki, genç ve dinamik yapısıyla dikkat çektiği için Acemi Oğlanlar Ocağına yerleştirilir. Burada aldığı askerî eğitimin yanı sıra dülgerlik öğrenir, yapı işlerinde çalışarak dönemin önde gelen mimarlarının yanında deneyim kazanır. Bu süreçte mimarlığa özel bir ilgi duymaya başlar; bağlarda ve bahçelerde su yolları yapmak, kemerler inşa etmek ister.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sinan, kısa sürede mimari yeteneğiyle öne çıkar; katıldığı seferlerde Arap, Acem, Mısır ve Hicaz bölgelerini dolaşarak farklı mimari üslupları tanır. Selçuklu ve Safevî yapılarından antik eserlere, hatta Mısır piramitlerine kadar pek çok örneği inceleyerek bilgisini zenginleştirir. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1538 Boğdan Seferi sırasında Prut Nehri üzerine yalnızca 13 günde kurduğu köprü, mühendislik dehasını ortaya koyar. Bu başarısının ardından mimarbaşılığa atanır ve eserlerini “el-fakîr Sinan sermimârân-ı hâssa” (mütevazı Sinan, padişahın başmimarı) imzasıyla mühürlemeye başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    48 yaşında başmimar olarak göreve başlayan Mimar Sinan, mesleki gelişimini üç büyük eserle simgeler. Bunların ilki, Kanuni Sultan Süleyman’ın genç yaşta vefat eden oğlu Şehzade Mehmet için 1543-1548 yılları arasında inşa ettiği Şehzade Camii ve Külliyesi’dir. İstanbul Şehzadebaşı’nda yer alan bu külliye; cami, imaret, medrese ve türbelerden oluşur. Kare planlı caminin üzeri 18,42 metre çapında büyük bir kubbe ve onu destekleyen dört yarım kubbe ile örtülüdür. Dört köşesinde küçük kubbeler yer alır. Büyük kubbe, dört fil ayağı üzerine oturur. Caminin üç ayrı girişi bulunur. Avlu, 12 sütun üzerine oturan 16 kubbeyle çevrilmiştir; ortasında işçiliğiyle dikkat çeken bir şadırvan yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Mimar Sinan’ın “kalfalık eseri” olarak kabul edilen Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle 1550-1557 yılları arasında inşa edilir. İnşaat öncesinde, zeminin sağlamlaşması için birkaç yıl beklenir ki bu yöntem, Sinan’ın mühendislik dehasını ve yapı güvenliğine verdiği önemi gösterir. 75 metre yüksekliğindeki dört minaresi ve 53 metre çapındaki kubbesiyle Osmanlı mimarisinin en görkemli yapıları arasında yer alan cami, mükemmel akustiğiyle de dikkat çeker. Kubbe ve iç mekândaki özel tasarım sayesinde ses, tüm avluya ve iç mekâna eşit ve net şekilde yayılır. Bu sayede imamın sesi, cami içindeki herkes tarafından rahatlıkla duyulur. Ayrıca, Kanuni Sultan Süleyman ve eşi Hürrem Sultan’ın türbeleri de burada bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mimar Sinan’ın “ustalık eseri” olarak kabul edilen Selimiye Camii ve Külliyesi, Osmanlı mimarlık tarihinin en önemli yapılarından biridir. 1569-1575 yılları arasında II. Selim’in emriyle Edirne’de inşa edilen yapı, Sinan’ın yaklaşık 85-86 yaşlarında tamamladığı eserlerdendir. 31,30 metre çapındaki kubbesiyle Osmanlı mimarisinin en büyük kubbelerinden birine sahip olan cami, kubbesini 8 büyük paye üzerine oturtur. Ayrıca üçer şerefeli dört minaresi 70,89 metre yüksekliğindedir. Selimiye; taş, mermer, çini ve ahşap işçiliğindeki üstün estetiği ile mühendislik çözümlerinin kusursuz birleşimini sunar; yalnızca Osmanlı değil, dünya mimarlık tarihinin de başyapıtları arasında yer alır. 2011 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dâhil edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan için yapılan iki cami, Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a karşı hissettiği kişisel hayranlığını ve sembolik anlatım gücünü yansıtır. İnşa edilen bu yapılardan Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii ve Külliyesi (1548-1549) çıraklık, Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii ve Külliyesi (1562) ise Mimar Sinan’ın kalfalık dönemine aittir. Rivayete göre, Üsküdar’daki cami güneş batarken, Edirnekapı’daki cami ise ay doğarken ışıldayacak şekilde konumlandırılmıştır. Bu “güneş ve ay” oyunu, Mihrimah Sultan’ın adı olan “Mihr ü Mâh” (Güneş ve Ay)’a bir gönderme olarak kabul edilir. Daha da ilginç olan yanı ise; her yıl Mihrimah Sultan’ın doğum günü olan 21 Mart’ta, Edirnekapı’daki caminin minaresinin arkasından ay yükselirken, Üsküdar’daki caminin minaresinin ardından güneş batar. Bu eşsiz hizalanma, Sinan’ın matematiksel dehasını zamanın ötesine taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1584 yılında Hacca giden Mimar Sinan, dönüşünde yaklaşık 100 yaşındadır ve görevini 1588’deki vefatına dek sürdürür. Hayattayken Süleymaniye Camii ve Külliyesi’nde kendisi için hazırladığı mütevazı türbeye defnedilir. Eserlerindeki kubbe akustiği, ışık alma teknikleri, deprem dayanıklılığı ve su tahliye sistemleri gibi ayrıntılar, onun mimarlıkta çağının çok ötesindeki bir vizyona sahip olduğunu gösterir. 400’ü aşkın yapıyı döneminin ilerisinde tekniklerle inşa eden Mimar Sinan’ın mühendislik dehasına yakından bakmak için videoyu izleyebilirsiniz.

  • ÇOK BİLİNEN ŞARKILARIN ARDINDA SAKLI HİKÂYELER

    Pek çok şarkıyı, sözü ya da müziği ile sevmemiz sadece eğlendiriyor olmasından değil, hayatımızdan bir parça bulmaktan, kendi yaşadıklarımızla özdeşleştirmekten ileri gelir. O şarkıların gerçekte kime yazıldığını bilmek ise ilginç bir popüler kültür konusudur. İşin biraz da o tarafına bakalım dedik ve bugüne kadar severek dinlediğimiz, hatta bazı zamanlar duygudan duyguya sürüklendiğimiz o şarkıların kimler için yazıldığını derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Bir bahar akşamı rastladım size/ Sevinçli bir telaş içindeydiniz/ Derinden bakınca gözlerinize/ Neden başınızı öne eğdiniz?”

    Bestesi fotoğrafta gördüğünüz Selahattin Pınar’a ait olan “Bir Bahar Akşamı Rastladım Size” şarkısını en çok Zeki Müren’den dinlemiş, sevmişizdir. Bu romantik şarkının güftesi ise şair ve söz yazarı Fuat Edip Baksı’ya aittir. Hatta şarkının ilham kaynağı da güftekârın ta kendisidir. Fuat Edip, gençlik yıllarında rüyasında gördüğü bir kıza âşık olmuş, uzun yıllar rüyasındaki sevdiceğini aramış ama yaşı ilerlemeye başlayınca ailesinin ısrarı üzerine bu hayalden vazgeçip, evlenip yuva kurmuştur. Bir gün Acıbadem’deki Çamlıca Kız Lisesinin önünden geçerken, yıllar önce rüyasında gördüğü o kızla karşı karşıya gelmiş, bu karşılaşmanın etkisiyle de şarkıyı kaleme almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    “Sen gelince bahar gelir, Gülpembe/ Dereler seni çağlar, sevinirdik, Gülpembe/ Güz yağmurlarıyla bir gün göçtün gittin, inanamadık Gülpembe/Bizim iller sessiz, bizim iller sensiz olamadı, Gülpembe.”

    Büyük sanatçı Barış Manço’nun sesiyle bütünleşen bu şarkının neden yazıldığı konusunda farklı teoriler bulunsa da en çok kabul göreni şöyle: Bir röportaj sırasında sanatçıya “Gülpembe”nin kime yazıldığı soruluyor. Sanatçı, soruyu: “Gülpembe benim babaannemdir.” şeklinde yanıtlıyor. Sanatçının 1991 yılında çıkardığı “Sözüm Meclisten İçeri” isimli albümünde yer alan şarkıyı, babaannesi Nimet Manço için yazdığı düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Zahide kurbanım n’olacak halim/ Gene bir laf duydum kırıldı belim/ Gelenden gidenden haber sorarım/ Zahidem bu hafta oluyor gelin.”

    Usta sanatçı Neşet Ertaş’ın yanık sesiyle dillendirdiği “Zahidem” türküsü imkânsız bir aşk hikâyesine dayanıyor. 1901 Kırşehir doğumlu olan ve yöredeki bir tiyatro oyununda Arap rolünde oynadığı için Arap Mustafa olarak anılan genç, kapısında hizmetçi olarak beklediği Hacı Bürozade Mehmet’in kızına âşık olmuş, sevdasını uzun süre içinde saklamış fakat sonra dayanamayıp çevresindekilerle paylaşmıştır. Aşkı için yazdığı türkü kulaktan kulağa dilden dile ulaşmış, Abdallar tarafından seslendirilmiş ama Zahide ve Arap Mustafa 1960’ların ortasında hayata veda edene dek açığa vurulmamıştır. Sonunda Neşet Ertaş tarafından plak yapılarak türkü ve hikâyesi milyonlara ulaştırılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    “Ada sahillerinde bekliyorum/ Her zaman yollarını gözlüyorum/ Seni senden güzelim istiyorum/ Beni şad et Şadiye başın için.”

    Hamiyet Yüceses’ten Müzeyyen Senar’a kadar birçok değerli sanatçının sesinden dinlediğimiz “Ada Sahillerinde Bekliyorum” şarkısı da bir aşk hikâyesinin ürünüdür. Bu şarkıda zengin konak kızı Şadiye Hanım ile fakir genç Suat Bey’in aşkı anlatılır. Kızın ailesi fakir genci istememektedir, dertli genç fırtınalı bir gecede yürüyüş yaparken denize doğru yürür ve dalgalar arasında kaybolur. Şadiye Hanım’ın ailesinden izin aldığını söylediği mektubu ise gencin evine ertesi gün ulaşacaktır. Bu hikâye üzerine inşa edilen şarkının söz ve bestesi anonimdir. Bu arada Şadiye Hanım’ın hayatının geri kalanını Amerika’da geçirdiğini ve yaz aylarında İstanbul’a gelmiş olduğu bilgisini de ekleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    “Bir gün dönüp bakınca düşler/ İçmiş olursa yudum yudum yudum yıllarını/ Ağla, ağla Firuze ağla/ Anlat bir zaman ne dayanılmaz güzellikte olduğunu. / Kıskanır rengini baharda yeşiller/ Sevda büyüsü gibisin sen Firuze/ Sen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu/ Üzüm buğusu gibisin sen Firuze.”

    1982 yılında Aysel Gürel ve Sezen Aksu tarafından yazılan, bestesi Attila Özdemiroğlu’na ait “Firuze” şarkısı, birçok değerli sanatçımız tarafından yorumlanmıştır. Aysel Gürel’in şarkıyı kızı Müjde Ar’a yazdığı ve ona şarkıda Firuze diye seslendiği bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    “Bir gün daha yaşandı ve bitti/ Küçük sevinçleri ve küçük kederleriyle/ Herhangi bir gündü, çok önemli değildi/ Seni düşündüğüm birkaç andan başka” sözleriyle devam eden “Beni Unutma” şarkısı, Sezen Aksu’nun sesiyle bütünleşmiş, unutulmaz parçalardan biridir. Minik Serçe’nin 1986 yılında çıkardığı Git albümünde yer alan şarkının sözleri Sezen Aksu, bestesi de Onno Tunç’a aittir. İkili birlikte unutulmaz şarkılara imza atmıştır ve Beni Unutma da onlardan biridir. Şarkının asıl hikâyesi ise Sezen Aksu’nun birlikte olduğu Onno Tunç’u bir uçak kazasıyla kaybetmesi ve bugüne kadar Beni Unutma’nın yorumlanmasına izin vermediği tek şarkı olmasında yatmaktadır.

  • Ünlü Rus Yazar Tolstoy’un Hayatından Kısa Notlar

    Ünlü Rus Yazar Tolstoy’un Hayatından Kısa Notlar

    Lev Nikolayeviç Tolstoy gibi ağır bir konuğumuz var bu içeriğimizde… Sanattan teknolojiye pek çok konuyu kendisine dert edinip üzerine romanlar, öyküler, masallar üreterek, hatta günlükler tutup mektuplar yazarak gerçekçi edebiyatın temsilcisi olmuş yazarı biz de hayatından kısa notlarla ağırlıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Varlıklı bir ailenin içine doğup çok küçük yaşta anne ve babasını kaybeden Tolstoy akrabaları tarafından büyütüldü fakat onu gerçekte kimin yetiştirdiği konu edilse en doğru cevap kendi kendini yetiştirdiği yönünde olacaktır. Çok okuyup dil öğrenerek geçirdiği çocukluk yıllarının ardından sıra üniversiteye geldiğinde resmî eğitim sistemine duyduğu tepki okulu yarıda bırakıp memleketindeki çiftliğine geri dönmesine neden oldu. Yazarın bu yılları “Çocukluk”, “İlk Gençlik” ve “Gençlik” isimli otobiyografi kitaplarından okunabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    34 yaşında iken 18 yaşındaki Sophia Andreyevna Behrs ile yaptığı evlilikten 13 çocuğu olmuştu. Kalabalık bir aile babası olma yolunda ilerlerken ürettiği Savaş ve Barış, ardından kaleme aldığı Anna Karenina günümüzde dünya klasiklerinin başında yer almakta. Ve bu iki büyük eseri geceleri mum ışığında defalarca düzenleyerek kopyalarını çıkaran kişi ise eşinden başkası değildir. Zaten Sophia ile evliliği hâlâ Tolstoy’a ait en çok ilgi gören konulardan biri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tolstoy demek gerçekçi edebiyatın en büyük ismi demek. Eserlerine o gerçekçiliği verense yaşayıp gördükleri ve üzerine düşündükleri… Aileden varlıklı olan edebiyatçının hayatında uğradığı dönüşümlerin başında mal-mülk, ünvan ve konfordan duymaya başladığı rahatsızlık geliyor. Evliliğinden önce köyünde kurduğu okul nedeniyle eğitimci olarak tanınan Tolstoy’un en çok kafa yorduğu konular toplumsal meseleler olmuş. Rusya’da 1890’ların başında yaşanan kıtlık döneminde köylüler gibi yaşamaya başlayıp onlar için aşevleri kurduğu biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Aynı zamanda bir düşünür olan ünlü Rus yazarın ilgi duyduğu, fazlasıyla kafa yorduğu diğer konulardan biri de ölümdür. Varoluşla ilgili geniş sorgulamaları ve kiliseye yönelttiği eleştiriler nedeniyle aforoz bile edilmiştir. Din ve ahlak konusunu irdelediği çok sayıda kitabı bulunur; İnsan Ne İle Yaşar, Birbirinizi Sevin, Tek İhtiyacımız, Şiddetin Yasası ve Sevginin Yasası ve sair. Tolstoy’un iç dünyasına yaptığı yolculuğu ise İtiraflarım isimli kitabından okumak mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Edebî kişiliği, özel hayatı bir yana Tolstoy dendiği vakit akıllara gelen en önemli detay uzun sakalları olsa gerek. Oldukça da çevik olduğu bilinen edebiyatçının fiziki alışkanlıklarıyla ilgili de hemen birkaç not düşelim… 60’lı yaşlarında Rusya’nın buz tutmuş sularında yüzen, 70’lerine merdiven dayamışken bisiklet sürmeyi öğrenen ve buz patenine başlayan Tolstoy’un, 80’lerinde dahi sabah sporunu ihmal etmediği ifade edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hayatını kaybettiği tarih 20 Kasım 1910’dur. Astapovo’da bir tren istasyonunda zatürreden öldüğünde 82 yaşındadır. Yazarın ölümü dramatik bir hikâye ile kayıtlara geçer. Bu hikâyeye göre, uzun süre önce mülkiyet konuları nedeniyle eşi ile arası açılmıştır. Tüm varlığını köylülere dağıtan yazarın en sonunda telif ücretlerini de onlara bırakmak istemesi kopuş anıdır. Yaşadıkları son kavga yanına küçük kızını da alarak evinden, ailesinden ayrılmasına neden olur. Ve bir daha geri dönemez…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tolstoy’un kendi hayat hikâyesi romanlara konu olacak türdendi ve zaten beyaz perdeye aktarılmakta da gecikmedi. Diğer taraftan ünlü eserleri Savaş ve Barış ile Anna Karenina da sinemada izleyici ile buluşturuldu. Özellikle Savaş ve Barış, sadece tüm zamanların en önemli yapıtlarından biri olarak değil, en büyük bütçeli yapımlarından biri olarak da tarihe geçti, bu filmin süresi yedi saatten fazladır. Eğer Tolstoy’a, “Bunların senin için bir önemi var mı?” diye soracak olsaydık ne cevap verirdi bilinmez… Ama en çok gururlandığı eserinin halk çocukları için hazırladığı Alfabe isimli kitabı olduğu biliniyor.

  • 8 Madde ile Geleneksel Sporumuz Okçuluk

    8 Madde ile Geleneksel Sporumuz Okçuluk

    Olimpik bir spor dalı olarak ilgi gören okçulukla insanoğlunun tanışıklığı avcılık yaparak beslendiği günler kadar eski… Ok ve yay daha sonraları savaşta saldırı ve savunma aracı olarak kullanılmış ve nihayetinde bir spor dalına dönüşmüş. Her ne kadar “ok” deyince bugün genç neslin aklına ilk önce Robin Hood gelse de eğer okçuluğun tarihi yazılacak olsaydı şüphesiz ki başrolü Türkler alırdı. Biz de MÖ 5000 yıllarında başladığı okçuluğa atalarımız ne anlamlar yüklemiş, nasıl gelenekselleştirmiş 8 maddede sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    geleneksel türk sporları

    Orta Asya’da yaşamış Türkler için ok ve yayın ne denli önemli olduğunu sadece şu birkaç örnekle anlamak mümkün: Ok ve yay her şeyden önce hâkimiyet sembolü olarak kullanılırdı. Hakan tahtında otururken elinde ok ve yay tutar, komutanlarını toplamak için onlara bir anlam ifade eden farklı oklar gönderir, damga ve sikkelerinde ok ve yay resmi bulunurdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    geleneksel türk sporları

    “Ok” kelimesi Orta Asya Türklerinde kabileleri adlandırmak için de kullanılıyordu. Gördüğü bir rüya üzerine Oğuz Kağan’ın ülkesini çocukları arasında bölüştürdüğü, onlara Üç Oklar, Boz Oklar adlarını verdiği Oğuz Destanı’nda yazılıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    geleneksel türk sporları

    Eski Türklerde okçuluk özellikle binicilikle birlikte yapılırdı ve burada gösterdikleri performansla hayranlık uyandırırlardı. At üstünde okçuluk oldukça zor bir uğraştı, iyi bir binici olmak, at dörtnala koşarken arkaya dönerek hedefi vurmak, atılan oktan korunmak için at üzerinde bedenini saklamak büyük beceri gerektirirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    geleneksel türk sporları

    Osmanlılar zamanında da okçuluğa aynı önem verilmiş, sadece savunma amaçlı değil kültürel ve sosyal açıdan devlet seviyesinde ele alınmış, padişahlar tarafından sahiplenilmişti. Padişahlar kendileri okçuluk yaptığı gibi iyi okçuların yetişebilmesi için ok meydanları da inşa ettirmişlerdi. İstanbul’da 30 civarında ok meydanı vardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    geleneksel türk sporları

    2. Bayezid Dönemi’nde okçuluk malzemesi yapan bütün zanaatkârlar İstanbul’da toplanmıştı. Böylece Okçular Caddesi ve Okçular Çarşısı kuruldu. 16. yüzyıla gelindiğinde sayısı 500’ü aşan ok ve yay imalatçısı atölye bulunuyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    okmeydanı, geleneksel türk sporları
    Eski Okmeydanı

    Okçuluk ilk kez Fatih Sultan Mehmet Dönemi’nde yarışma olarak düzenlendi. Yarışma kuralları hazırlandı ve yarışma sahaları yapıldı. O dönemlerde “kemankeş” adı verilen okçular büyük ilgi görüyor, oklarının düştüğü yerlere nişan taşları konuyor, adlarına methiyeler düzülüp, şiirler yazılıyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    geleneksel türk sporları

    Toplumumuzda okçuluğa gösterilen ilgi zamanla azalırken uluslararası platformda okçuluğun adı daha sık duyulmaya başlandı. Okçuluk ilk kez 1904 Yaz Olimpiyatları’nda olimpik programa alınmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    geleneksel türk sporları

    Yaklaşık 7000 yıl önce atalarımız tarafından büyük önem atfedilerek yaşatılan okçuluk bugün, zihinsel gelişimde, göz koordinasyonu sağlamada, vücut yapısını düzeltme ve geliştirmede fayda sağlayan bir spor dalı olarak ilgi görüyor.

  • İLGİNÇ ÖZELLİKLERİYLE 7 PENGUEN TÜRÜ

    25 Nisan Dünya Penguenler Günü, yaşam alanları Antarktika’da olan sevimli penguenleri hatırladığımız bir gündür.  Penguenler, 18 türü kapsayan ayakları perdeli bir kuş familyasıdır. Uçamazlar, ancak yüzme kabiliyetleri çok yüksektir. Dimdik bir şekilde durabilirler. Avustralya ve Yeni Zelanda’nın küçük mavi pengueni, Antarktika’nın imparator pengueni, kral penguen, sarı gözlü penguen derken onlarca çeşit penguen türünden bahsetmek mümkündür. Bu yazımızda sizler için bazı penguen türleri hakkında bilgileri derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Penguen ailesinin en büyüğü imparator penguendir. Dünyanın güneyinde yaşar. Neredeyse 1.20 boylarına kadar ulaşabilir. 50-60 kilo civarında olabilir. Üstte siyah, altta ise beyaz tüyleri vardır. Dişileri ile erkekleri arasında boy ve kilo farkı çok yoktur. Silindirik bir gövde yapısına sahiptir. Kafa ve ayak yapısı, vücuduna kıyasla daha küçüktür. Sivri bir gagası bulunur. Kürkleri, soğuktan yalıtım yapabilecek özelliktedir. Parlak bir tüy yapısı vardır. Boynunun alt kısmı ve yanaklarında sarı ya da turuncu tonlarda tüyler görülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Macaroni pengueni ya da Makaroni pengueni olarak bilinir. Ortalama 70 cm boylarındadır. Ağırlığı 5 kiloya kadar ulaşabilir. 15 ila 60 metre arası derinliğe dalabilecek yeteneğe sahiptir. Sarı bir sorgucu vardır. Yüzü ile üst kısmı siyah renktedir. Erkek Makaroni’ler dişi olanlardan daha iridir ve gagaları daha uzundur. Bu sayede erkek ve dişi kolaylıkla ayırt edilebilir. Kraliyet pengueni ile akrabalığı vardır. Yaşam süresi 8 ila 15 yıl arasında değişebilir. Genellikle çeşitli kabuklularla ya da küçük balıklarla beslenir. Yılda bir kez tüy döker. Penguen türleri içinde üreme oranı yüksek penguenlerden biridir. Derin sularda çok iyi yüzer. En ilginç fiziksel özelliklerinden biri sarı renkli sorgucudur. Vücudunu kaplayan kürk, su geçirmez özelliktedir. Yavrularda siyah olan tüyler, maviye dönen bir parlaklığa da sahiptir. Yetişkinlerde ise kahverengiye dönen bir renkten söz etmek mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Avustralya’da yaşam süren bu penguen türü, sorguçlu türlerden biridir. Makaroni pengueni ile benzer bir görünüşe sahiptir. Gagası turuncu renktedir. 20 yıla kadar yaşam sürebilir. DNA dizilimlerindeki benzerlikten dolayı Makaroni pengueninin alt türü olup olmadığı tartışılır. Dişiler erkeklere oranla biraz daha hafiftir. Uçamaz ancak uzun süre dalabilir ve yüzebilir. Sosyal bir canlıdır, gruplar hâlinde avlanır. Çıkardıkları sesler ile birbirleriyle iletişim kurabildikleri farklı bir ses yapısına sahiptirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Galapagos pengueni, adını yaşadığı yerden alır. Galapagos Adaları’nda yaşamını sürdürür. Ortalama 50 cm’e kadar boyu uzayabilir. Ağırlığı ise oldukça hafiftir, ortalama 2- 6 kilo arasındadır. Dünyada çok az sayıda kaldıkları bilinir. Kahverengi, gri ve siyah tonlardadır. Ortalama yaşam süresi 15 ila 20 yıl kadardır. Galapagos pengueni, diğer penguen türlerine göre daha sıcak bir iklimde yaşar. Yılda iki kez tüy değiştirir. Siyah gövdesi, beyaz göbeği vardır. Boğaz Bölgesi’nde beyaz ya da pembemsi lekeler görülebilir. Güçlü kanatları, suda zahmetsizce yüzmesine olanak sağlar. Her ne kadar suda yetenekli olsa da garip yürüyüşü ve zayıf dengesi nedeniyle karada biraz daha paytak yürür. Sesi oldukça kuvvetlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Avustralya ve Yeni Zelanda’da yaşayan bu penguen, dünyanın en küçük penguenidir. Diğer penguen türlerine göre daha küçük olmalarından dolayı “küçük” ismini almışlardır. Maviye çalan rengi sebebiyle “mavi penguen” olarak da bilinir. Mavi penguen, türünün en özel kuşlarından biridir. Boyu genelde 30 cm civarındadır. Kilosu ise genellikle 1 kiloyu aşmaz. Mavi tüyleri, sırtındaki ve başındaki çoğu alanı kaplar. Çenesinden ayaklarına kadar tüyleri açık grimsi bir tondadır. Kanatları da tıpkı vücudu gibi mavi renktedir.10 yıla kadar ömrü vardır. Sabah gün doğmadan önce açık denize doğru yüzer ve avlanır. Avlandıktan ve serinledikten sonra her akşam gün batarken yine kendi evine döner.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya gelen penguen türlerinden biridir. Yeni Zelanda’da yaşar. Bu penguen türünün dalış konusunda diğer türlere göre bir hayli yetenekli olduğu bilinir. Genellikle yiyecek tercihi küçük balıklar ve yumuşakçalardan yana olur. Diğer akrabalarının aksine sosyal bir canlı olduğu söylenemez. Genellikle diğer penguenlerden uzak durur ve yuvasını uzağa yapar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Snares pengueni adını yaşadığı bölgeden alır ve Yeni Zelanda’daki Snares Adaları’nda yaşam sürer. Snares tepeli penguen ve Snares Adaları pengueni olarak da bilinir. Ortalama 50-60 cm boyutlarındadır. Kilo olarak da maksimum 4 kiloya ulaşabilir. Dünya üzerinde yaklaşık 30.000 dolaylarında Snares pengueni olduğu düşünülür.

  • HARÇSIZ MİMARİSİ İLE ÜNLÜ TRULLI EVLERİ

    İtalya’nın güneydoğusunda bulunan Bari’ye sadece bir saat uzaklıktaki Alberobello, mimari açıdan dünyanın en dikkat çekici yerleşim yerlerinden biridir. Bari, Adriyatik Denizi kıyısında yer alır ve bu şirin kasaba, “trulli” adı verilen benzersiz evleri ile tanınır. 1996’da UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne eklenen Alberobello evleri ile ilgili detayları yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Alberobello’nun ünlü trulli evleri, 14. yüzyılda harç kullanılmadan üst üste dizilen taşlarla inşa edilen, konik çatılı benzersiz yapılar olarak öne çıkar. Efsaneye göre bu sıra dışı tasarım, Orta Çağ’da kalıcı evler için alınan vergiden muaf tutulmak amacıyla geliştirilmişti. Çatılar öyle bir ustalıkla yapılmıştı ki gerektiğinde hızla sökülebiliyor ve evler geçici gibi gösterilerek vergi denetiminden muaf tutulabiliyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Alberobello’daki trulli evleri, Şanlıurfa’daki Harran kümbet evlerinde de görülen eski taş işçiliği geleneğini yansıtır. Harç kullanılmadan inşa edilen bu yapılar, çevredeki tarlalardan toplanan doğal kireç taşlarıyla oluşturulur. Trulli evleri genellikle konik, kubbeli veya piramit biçimli çatılara sahiptir ve taş levhalarla örülerek tamamlanır; bu sayede hem dayanıklı hem de estetik açıdan özgün bir görünüm kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Trulli evlerinin çatısı, basit ama zekice bir mühendislikle tasarlanmıştır. Dikdörtgen duvarların üzerine yerleştirilen taşlar çatının yükünü taşırken aynı zamanda konik formun oluşmasını sağlar. Çatı iki katmandan oluşur: İçteki büyük kireç taşı plakalar sağlamlık ve yalıtım sağlarken dıştaki küçük taş levhalar yapıya hafiflik ve dayanıklılık katar. Bu yapı, evlere yalnızca kendine özgü bir görünüm kazandırmaz; aynı zamanda yağmur, rüzgâr ve güneşe karşı doğal bir kalkan görevi de görür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Trulli evlerinin beyaz badanalı duvarları, kireç taşı ana kaya üzerine harçsız, kuru taş duvar tekniğiyle inşa edilmiştir. Bu yöntem, yapıları hem dayanıklı hem de gerektiğinde sökülüp yeniden kurulabilir hâle getirir. Dar taş basamaklar, çatılara güvenli bir geçiş sağlar. Itria Vadisi’nde kırsal trulli yapıları yaygın olsa da en yoğun ve iyi korunmuş örnekler Alberobello’dadır ve burada 1.500’den fazla trulli evi bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Trulli evlerinin konik çatılarında yer alan figürler, bu taş yapılara hem sembolik bir anlam hem de estetik bir derinlik kazandırır. Beyaz kireçle çizilen motiflerde, kimi zaman inanç sembollerinden kimi zaman da ev sahiplerinin kişisel tercihlerinden esinlenilir. Güneş, kalp ve yıldız gibi desenler en sık rastlanan örnekler arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Alberobello’nun tarihî dokusunu yansıtan en dikkat çekici yapılarından biri de Aziz Antonio Kilisesi’dir. 18. yüzyılda “Kraliyet Şehri” ünvanını alan bu bölgede, 1927 yılında Rione Monti olarak bilinen bölgenin tepe noktasına inşa edilen kilise, dünyada trulli tarzında yapılmış tek kilise olma özelliğini taşır. Beyaz kireç taşından oluşan kubbeleri ve geleneksel trulli mimarisine sadık iç-dış tasarımıyla görülmeye değer bir yapı sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Trulli evleri, sadece yerel halk için değil, aynı zamanda ziyaretçiler için de ilgi çekicidir. Günümüzde bazılarının otel, restoran ya da butik işletmelere dönüştürüldüğü görülse de hâlâ bireysel konut olarak kullanılan örnekler de vardır. İç mekânlar küçük ve sade olmasına rağmen oldukça işlevseldir. Genellikle evin tam ortasında ortak kullanım alanı olarak düzenlenmiş geniş bir oda yer alır; çevresinde ise yatak odası, mutfak ya da depolama amacıyla kullanılan nişler ve küçük odalar bulunur. Doğal malzemelerden seçilen, basit ama fonksiyonel mobilyalar trulli evlerine sıcak ve samimi bir hava katar.

  • Dünya Kupası Tarihi’nden Unutulmaz 8 Olay

    Dünya Kupası Tarihi’nden Unutulmaz 8 Olay

    1930 yılından beri 4 yılda bir farklı bir ülkede düzenlenen Dünya Kupası, bir ay boyunca o şanslı ülkede yaşayanları statlara, dünyanın dört bir köşesindeki spor sevdalılarını da ekran başına toplar. Katılan takımların kazanmak için varını yoğunu ortaya koyduğu kupanın 5 kilogramı 18 ayar altından oluşuyorsa da şüphesiz ki Dünya Kupası’nın bu kadar değerli olmasının tek sebebi maddi değeri değil… Bu organizasyonu önemli kılan asıl neden, takımların kupayı kazanmayı büyük bir şeref olarak görmeleri ve bu büyük etkinlik boyunca esen festival havasında taraftarların unutulmaz anılar yaşamaları… Bu içeriğimizde Dünya Kupası tarihinden unutulmaz 8 olayı listeliyoruz…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1930 yılında Uruguay’da düzenlenen ilk Dünya Kupası’nın finalinde Uruguay ve Arjantin karşı karşıya gelmiş, bu ilk final taraftarlar arasında çok büyük bir heyecan yaratmıştı. Karşılaşmanın Belçikalı hakemi John Langenus bu tarihî maçı takım elbise giyerek yönetmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1966 yılında İngiltere’de düzenlenen Dünya Kupası başlamadan önce, 16 takım bu değerli kupayı kazanma hayalleri kurarak çalışmalarına devam ederken şok edici bir gelişme yaşandı ve kupa çalındı. Tüm dünyada büyük yankı uyandıran bu hırsızlık kendi hâlinde bir köpeğin bir yıldıza dönüşmesine sebep olacaktı. Pickles, günlük park gezintisini yaparken herkesin peşinde olduğu kupayı buldu ve bir yıl içinde bir film yıldızına dönüştü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1974 Dünya Kupası, henüz birleşmemiş Almanya’da daha doğrusu Batı Almanya’da düzenlendi. Final maçını oynamaya hak kazanan takımlar ise “Total Futbol” ile tanınan Hollanda ve ev sahibi Almanya oldu. Bu tarihî maçta, futbolun iki efsane ismi, Johan Cruyff ve Franz Beckenbauer karşı karşıya geldi, Almanya’yı Dünya Kupası sahibi yapan golü ise başka bir efsane Gerd Müller attı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    world cup espana

    1982 yılında İspanya’da düzenlenen ve İtalya’nın şampiyon olduğu kupanın ise bambaşka bir özelliği var. Kupanın o güne kadar olan tarihinde dünyanın her kıtasının temsil edildiği ilk turnuva olma unvanı 1982 İspanya’ya ait…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5# ” title_font_size=”13″]

    Meksika’da düzenlenen 1986 Dünya Kupası’nı unutulmaz kılan anıların başında ise futbolun en büyük isimlerinden biri olan Diego Maradona’nın Arjantin ve İngiltere arasında oynanan efsane final maçındaki performansı geliyor. Maradona, Arjantin’in kupayı kaldırmasını sağlayan gollerden birini eliyle attığını çok sonra itiraf edecekti, o yıllar da ise golü atanın “Tanrı’nın Eli” olduğunu söylemişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dünya Kupası, tüm oyuncuların en iyi performanslarını gösterdiği, yıldızını parlatmak için elinden geleni yaptığı bir turnuva. Bu yüzden de unutulmayacak gollere, paslara, çalımlara ve tabii kurtarışlara sahne oluyor. Kolombiya’nın “Çılgın” lakaplı kalecisi Rene Higuita, 1994 yılında maçın kaderini değiştirecek olası bir golü, o günden sonra ismiyle beraber anılacak akrobatik “Akrep Vuruşu” ile savuşturdu ve bu kurtarışıyla futbol tarihinin en meşhur kalecilerinden biri hâline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2010 Dünya Kupası ise tarihte Afrika’da düzenlenmiş ilk büyük organizasyon olarak yer aldı. Bu kupayı unutulmaz kılanlardan biri de tüm maçlar boyunca durmaksızın çalan ”vuvuzela” isimli bir Afrika çalgısı. Vuvuzela kendine has yüksek sesiyle Güney Afrika’da düzenlenen kupanın alametifarikası oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Dünya Kupası sporcuların hünerlerini gösterdiği kadar taraftarların coşkularını gösterdiği bir turnuva. İlk defa 1986 yılında Meksika’da düzenlenen Dünya Kupası’nda gerçekleştirilen, ismini de buradan alan “Meksika Dalgası” günümüzde bile spor karşılaşmalarının vazgeçilmez gösterilerinden biri…