İstiklal Marşımızın yazarı; Türk şair, öğretmen, veteriner hekim ve siyasetçi Mehmet Akif Ersoy, güçlü kalemiyle Türk milletinin yüceliğini en güzel anlatan şairimiz. 63 senelik ömrüne birçok meslek ve eser sığdıran Millî Şairimiz Ersoy, “Çanakkale Destanı” eseriyle Türk ordusunun kudretini dizelerine yansıtırken, miras bıraktığı tüm eserleri ile Kurtuluş Savaşı’nda vatanımızı canı pahasına savunan halkın ve ordunun şanlı mücadelesini sonraki kuşaklara aktarmada büyük görevler üstlenmiş bir vatansever… Türk milletinin yüceliğini her eserinde vurgulayan Ersoy’u ölüm yıl dönümünde kendi dizeleri ile sevgi ve saygıyla anıyoruz.
Blog
-
MEHMET AKİF ERSOY’UN TÜRK MİLLETİNE ARMAĞAN ETTİĞİ DİZELER
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″] -
DÜNYANIN İLK PSİKİYATRİ HASTANESİ: ASKLEPION
Pergamon’un hastanesi olarak bilinen Asklepion, İzmir’in Bergama ilçesinde bulunan, zamanında pek çok tedavi yönteminin kullanıldığı, Antik Çağ’ın en önemli sağlık merkezlerinden biridir. Antik Yunanistan’da tıp tanrısı Asklepios adına kutsanmış bir şifa tapınağı olan Asklepion’un milattan önce 4. yüzyılda kurulduğu düşünülür. Bu yazımızda tam 9 yüzyıldır şifa dağıtmaya devam eden ve günümüzde hâlâ popülerliğini koruyan Asklepion hakkında bilgiler vereceğiz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Yaklaşık 820 metrelik kutsal bir yolla Akropol’e bağlanan kentte tedavi alanları, kaplıcalar, çamur banyosu havuzları ile psikiyatrik tedavi için hazırlanan uyku odaları bulunurdu. Uyku odaları karanlıktı ve yalnızca su sesi duyulurdu, bu sayede hastaların rahatlaması sağlanırdı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]En önemli tedavi yöntemlerinden biri “telkin”di; hastaları rahat ettirmek adına yalnızca fiziksel tedavi değil, ruhsal tedavi de uygulanırdı. Akıl hastalarının su ve kuş sesleri eşliğinde dolaşabileceği koridorlar, tüneller, mermer tiyatrolar bulunurdu; bu sayede tedavi mental açıdan da sağlanmış olurdu. Yanı sıra hastalar tüneldeyken, hekimlerin “iyileşeceksin” diye telkinde bulunmasının, bir çeşit içsel tedavi olduğu düşünülürdü.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Asklepion’da üç temel tedavi vardı; diyet, sıcak / soğuk banyo ve beden egzersizleri. Bedensel tedaviler için bu ögeler baz alınırdı ve tedavi bu eksende gerçekleşirdi. Bazı buluntulara göre küçük operasyonların da yapıldığı düşünülen Asklepion’da ilaçla, şifalı bitkilerle, müzikle, su sesiyle, telkin ve rüya tabirleriyle psikoterapi yapılırdı. Yanı sıra çamur ve güneş banyoları da tedavinin bir parçasıydı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Asklepion içinde 3500 kişilik bir tiyatro ile imparatorluk kültürüne adanmış dev bir kütüphane bulunurdu. Oturma alanının alt bölümünde saygın kişiler için şeref locaları vardı ve dönemin ünlü isimleri burada ağırlanırdı. Tiyatrolarda hastalar da vakit geçirirdi ki böylece hastane ortamında sıkılmaları engellenmiş olurdu.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Asklepion inanışlarına göre hemen hemen her şeyin bir çaresi mutlaka bulunurdu. Hatta girişteki kapıda “Ölüm buraya giremez” şeklinde çevrilebilen bir yazıt vardır. Ölme olasılığı yüksek olan hastalar Asklepion’a alınmazdı; bunun nedeni, diğer hastaların morallerinin bozulmasını önlemek içindi. Bir başka neden de eğer ölüm riski olan bir hasta merkeze gelirse, iyileştirici gücün kaybolacağına dair olan inanıştı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Asklepion’da hekimlere “Asklepiad” ya da “Rahip-Hekim” denirdi. Genellikle kadınlar tedavi için sıkça burayı tercih ederdi. Özellikle felç, göğüs darlığı, mide ağrıları, akli denge kayıpları gibi sorunlar için merkeze gelinirdi. Bazı rivayetlere göre doktorlar burada hastaların rüyalarını yorumlayıp psikoterapi uygularmış. Bu arada hastaların ağrılarını dindirmek için ilk kez afyon maddeli ilaçların Asklepion’daki doktorlar tarafından kullanıldığını biliyor muydunuz?
-
EN UZUN GECEDE GECE MANZARALARI
Güneş ışınlarının Oğlak dönencesine dik gelmesi sonucunda 21 Aralık’ta Kuzey Yarımküre’de en uzun gece yaşanıyor. Ülkemizde “zemheri” olarak adlandırılan çetin kış dönemi bu tarihten sonra hissedilecekse de bizleri en mutlu eden haber, bugünden itibaren artık gündüzlerin uzamaya başlayacak olması… Güney Yarımküre ise bu tarihte yaza merhaba diyecek. Tüm dünyanın mevsimsel değişiminin günü olan 21 Aralık’ta en güzel gece manzaralarını listeledik.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Listemizin başındaki ilk gece manzarası hem tarihi hem de doğal güzellikleriyle tüm dünyanın en güzel şehri diye nitelendirdiği harika İstanbul’umuzun Boğaz manzarası.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Birbirinden kanallarla ayrılan ve köprülerle bağlanan 118 adanın üzerine kurulu Venedik’te gece, gündüzü kadar etkileyici.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Geçmişin ve geleceğin en güzel şekilde harmanlandığı teknoloji devi Japonya’nın başkentindeki gece manzarası bilim-kurgu filmlerinden aşina olduğumuz görüntüleri andırıyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Yüksek modern binalara sahip olan Güney Kore başkenti Seul’un silüetini süsleyen gökdelenlerin yaydığı ışık, parlement mavisi geceyle uyum içerisinde…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Dünyanın en romantik kenti Paris’in tepeden çekilen fotoğrafında Zafer Takı’ndan yayılan ışıklar âdeta insan bedenindeki damarları anımsatıyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Norveç’in başkenti Oslo, tarihinde yaşadığı birçok işgal ve yangına rağmen dünyanın en özel şehirlerinden biri…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]Güney Yarımküre’de bulunan Brezilya’nın başkenti Rio de Janeiro’da 21 Aralık günü, yazın başladığı gün. Heybetli “Kurtarıcı İsa Heykeli”nin de yer aldığı gece manzarasında kent ışıkları ve karanlık dağlar yaza merhaba demeye hazırlanıyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]Listemizin son gece fotoğrafı her yıl binlerce turistin görmek için can attığı ve binlerce yıllık medeniyete ev sahipliği yapan Nevşehir’den. Peribacaları, Samanyolu’nun altında nefes kesen bir görüntü oluşturuyor.
-

Yerli Malı Yurdun Malı Herkes Bunu Kullanmalı
Başlığı okuyunca siz de okul sıralarına mı gittiniz? O halde annelerinizin hazırladığı yiyecekleri taşırken okul yolundaki heyecanlı adımlarınızı da hatırlıyorsunuzdur… Zihinlerimizde nostaljik bir hatıra olarak kalan ve 12-18 Aralık günlerine denk gelen bu haftanın Yerli Malı Haftası olarak kutlanması çok daha önceleri, 1946 itibariyle başlamış. Ekonomi, tutumlu olma, yerli tüketim konularında toplumsal bilinci uyandırmak amacıyla her yıl kutlanırken 1983 yılında ismi Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası olarak değiştirilmiş. O günlerden bu yana önemini yitirmeyen hafta için siz de çevrenizde etkinlikler düzenleyebilirsiniz. Sofraların olmazsa olmazlarını biz okul yıllarından kalma tecrübelerimizle sizin için listeledik.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
[eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
[eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
-
FARKLI BİR DÜNYAYA AÇILAN PENCERE: ÜTOPYA VE DİSTOPYALAR
Yaşadığımız dünya her geçen gün daha da karmaşıklaşıyor. Toplumları ve ülkeleri bambaşka bir hayal dünyasının penceresinden görebilme yeteneğine sahip birçok önemli yazar, bu karmaşıklaşan dünyanın içinde yeni akımlar üreterek insanlara farklı yaşam biçimleri sunuyor: Ütopya ve distopya. Bu iki türe ait yazılan en özgün eserleri yazımızda okuyabilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Yunanca “olmayan yer” anlamına gelen ütopya kelimesi, ilk kez More’un 1516’da yazdığı kitabında karşımıza çıkıyor. Var olmayan bir adada geçen hikâye; dönemin İngiltere’sine eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşıyor ve bu olmayan adada yaşayan herkesin eşit ve mutlu olduğu bir dünya kurguluyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Francis Bacon’un ölümünden sonra 1626’da yayımlanan ütopik eseri Kayıp Atlantis, Peru’nun batısındaki Pasifik Okyanusu’nda kaybolan bir Avrupa gemisindeki mürettebatın keşfettiği hayali bir ada olan Banselam’da geçiyor. Romanda bu ada ülkesindeki gündelik yaşantı tasvir edilirken, Bacon Banselam’da ideal dünyayı politikanın bilime hizmet etmesiyle var ediyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]H.G. Wells’in 1895’te yayımlanan kitabı, aynı zamanda bilim kurgu türünün ilk örneği olarak edebiyat dünyasında önemli bir yere sahip. Eser hem ütopyayı hem de distopyayı bir hikâyede anlatabilmeyi başarmış nadir kitaplardan. Roman, zaman makinesi ile 802.700’lü yıllara giden bir yolcunun gelecekte yaşayan “Eloi”lerle karşılaşmasını, bu medeniyetin mükemmel yaşamından etkilenmesini, ait olduğu zamana dönmeye çalışırken zaman makinesini kaybetmesiyle macera dolu bir hikâyeye sürüklenmesini konu alıyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]1907’de yayımlanan Demir Ökçe, ilk distopik eser sayılıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde geçen hikâyede Jack London, baskıcı bir rejimin portresini çizerken ilk defa kurgusal ve bir o kadar da karanlık bir dünyanın kapılarını okuyucuya aralıyor. George Orwell’ın 1984 isimli distopik romana da esin kaynağı olan kitap, uygulanan yanlış ve baskıcı politikalarla ülkenin nasıl dehşete sürüklendiğini ustaca anlatıyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Ursula K. Le Guin, Rüyanın Öte Yakası isimli distopik eserinde; gördüğü rüyalarla evrenin kaderini değiştirme gücüne sahip gönülsüz bir kahraman ve bu gücü faydalı işler için kullanmaya çalışırken iktidar hırsına yenik düşen bir bilim insanının yollarının kesişmesi ile ortaya çıkan bir hikâyeyi anlatıyor. Hayalin sınırlarını zorlayan bu roman, çizdiği karamsar tablo ile önemli distopik eserler arasında yer alıyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Gemilerinin batmasıyla ıssız bir adaya düşen öğrencilerin hikâyesini konu alan Sineklerin Tanrısı, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi William Golding tarafından yazıldı. 1954’te yayımlanan eser, insan doğasını anlamamızı sağlayan bir bakış açısı sunması sebebiyle de önemli. Bu distopik hikâye; cennetvari bir mercan adasında, sahip oldukları hırs sebebiyle ada hayatını cehenneme çeviren gençleri ve bu gençler arasındaki mücadeleyi anlatıyor.
-

DÜNYAYI SESLERİYLE BÜYÜLEMİŞ KADINLAR
Müzik dünyanın ortak dili… Farklı dillerde anlatılan olaylar hangi türde olursa olsun müziğe taşındığında tüm insanlığın ortak sesine dönüşüverir. Ve evrensel diyebileceğimiz sesler sayesinde bu ortak dil daha da büyür, güzelleşir. Aşağıda göreceğiniz fotoğraflar da yakın geçmişte dünyamızı sesiyle güzelleştirmiş kadınlara ait…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
Yunan soprano Maria Callas, kariyerine nokta koyduğunu açıkladığında henüz 40’lı yaşlarında olmasına rağmen bir opera sanatçısı olarak tüm dünyada tanınıyordu. Döneminde sansasyonel hayatıyla çok konuşulmuş olsa da o, en ünlü operalarla özdeş hale gelmiş ve La Divina unvanı almış büyük bir sesti. Callas, 1977’de Fransa’da hayata gözlerini yumduğunda 53 yaşındaydı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
Sokaklarda başlayıp konser salonlarına taşıdığı müzik kariyeri ve kazandığı uluslararası ün ile Fransızların medarıiftiharı olan Edith Piaf’a ülkesinin taktığı lakap “Minik Serçe”ydi. 1915-1963 yılları arasında yaşayan büyük sanatçının dramatik yaşamı 2007 yılında sinemalarda yayınlandığında başrol oyuncusuna Oscar bile kazandırmıştı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
1996 yılında 79 yaşında hayata veda eden Afrika kökenli Amerikalı şarkıcı Ella Fitzgerald, dünyanın en iyi caz vokallerinden biri olarak kabul edilmektedir. Uzun kariyeri boyunca caz müziğin olağanüstü isimleriyle çalışan duayen sanatçı, ardında, efsane şarkıların da içinde bulunduğu iki binden fazla kayıt bırakmıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
Ülkesinin geleneksel müziğini olağanüstü sesiyle dünyaya taşıyan Meksikalı şarkıcı Lola Beltran’ın lakabı “Büyük Lola”ydı. Ünlü İspanyolca şarkı Cucurrucucu Paloma’yı yeryüzünde en iyi onun seslendirdiği söylenir… 1996 yılında 64 yaşında hayata veda eden Lola aynı zamanda Meksika sinemasının ünlü aktrislerinden biriydi.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
Fairuz, dilimizdeki adıyla Feyruz, 1935 yılında Lübnan’da dünyaya gelmişti. Özellikle 1960’lı yıllarda “Lübnan şarkıcılığının First Lady’si” unvanıyla sadece Arap dünyasını değil Batı’yı da etkisi altına almış bir isimdi. New York’ta Londra’da Paris’te konserler veren sanatçının pek çok şarkısının Türkçe düzenlemesi Ajda Pekkan gibi isimler tarafından ülkemizde de seslendirildi.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
Ağıtlardan türeyen Portekiz halk müziği fadonun sadece ülkesinde değil dünyada tanınan en ünlü ismi Amalia Rodrigues’tir, zaten bu yüzden unvanı da “Fadonun Kraliçesi” dir. 50’ler ile 60’larda büyük bir popülerlik kazanan ve oldukça dramatik sözleri sesiyle büyülü hale getiren 1920 doğumlu Rodrigues, 79 yaşında hayata veda etti.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
1928 İstanbul doğumlu Türk opera sanatçısı Leyla Gencer’in uluslararası müzik arenasındaki unvanları La Diva Turca ve La Regina idi, yani Türk Diva ve Kraliçe. Ankara Operası’nda özellikle devlet başkanlarına resitaller vererek başlayan kariyerini operanın anavatanı İtalya’da ünlü opera sahnelerinde zirveye taşımıştı. 20. yüzyılın en iyi sopranolarından biri kabul edilen Gencer aramızdan ayrıldığında 79 yaşındaydı.
-
TÜRKİYE’NİN ÖZGÜN MİMARİ YAPILARI
Ülkemizin birçok farklı şehrinde bulunan kimi mimari eserler kentlerin sembolü olmuş durumda. Sahip oldukları form herkesin beğenisini ve ilgisini çekmeyi başarıyor. Bu yapılar ülkemiz için oldukça önemli bir yere de sahip. Farklılıkların her daim dikkat çektiği dünyamızda, bu mimari tasarımlar ülkemizin oluşturduğu kent hafızasında önemli özgün ögeler olarak karşımıza çıkıyor. Yurt içi ve yurt dışından sadece bu yapıları ziyaret etmek için bile gelen birçok insan bulunuyor. Yazımızda ülkemizdeki en özgün mimari tasarımları okuyabilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Ülkemizin Türkiye’de eğitim görmüş ilk Türk mimarı Vedat Tek tarafından 20. yüzyılın başında inşa edilen Kastamonu Hükûmet Konağı’nın iki katlı ana yapısı Batı Klasizm’i tarzına sahip. Eklektik bir mimari tasarımı olan tarihi yapının dış duvar süslemeleri ve pencere şekilleri ise Osmanlı mimarisinin klasik izlerini taşıyor. Yapı, inşa edildiği günden itibaren hiç tadilat görmeden işlevini devam ettirmeyi sürdürüyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]1856’da Anadolu’nun ilk demir yolu hattı olan 130 kilometrelik İzmir-Aydın raylı sisteminin garı olarak inşa edilen Basmane Garı’nın mimarı, Eyfel Kulesi’nin de tasarımını gerçekleştiren Gustave Eiffel. Aynı mimari yapının bir diğer ikizi de Fransa’daki Lyon kentinde bulunuyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Tüm dünyada büyük ilgi çeken ters ev konsepti, Antalya’da hayat buldu. Dışarıdan tepetaklak olmuş bir ev görüntüsüne sahip yapının inşası iki sene sürerken, dünyanın 13. ters evi unvanına da sahip. İç mekânındaki mobilyaların da ters dönmüş durumda olduğu evde özellikle fotoğraf çekmek isteyenler bu eve büyük ilgi gösteriyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Selçuklular döneminden kalma bu sembolik yapı, Cemaleddin Ferruh Şifahanesi ve Darülhadisi olarak iki birleşik yapıdan oluşuyor. Günümüze ulaşan kitabelere göre 1235 yılında yaptırılan şifahanenin en önemli özelliği, üzerindeki taş kabartmalarda gövdeleri birbirine bağlı iki ejderhanın bulunuyor olması.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Türkiye’nin ilk modern mimari yapılarından olan AKM, 1969 yılından bu yana İstanbul’un önemli sembolik mekânlarından biri. Beyoğlu’nda bulunan mevcut yapının eskimesi ile eski binadan alınan parçalarla yeni bina inşa edildi. Birçok kültür ve sanat etkinliğine ev sahipliği yapan AKM, uluslararası sanatsal faaliyetlere de ev sahipliği yapıyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Artvin Çoruh şehir yerleşkesinde 4 bin 500 metrekare alan üzerine inşa edilen kütüphane, üç kitabın bir masa üzerine simetrik olarak konumlandırılmış görüntüsüyle ilgi çekiyor.
-
HOLLYWOOD’UN İLK ASYA KÖKENLİ OYUNCUSU
Hollywood tarihinin ilk Çin asıllı oyuncusu olan Anna May Wong, 20. yüzyılın başlarında rol aldığı film projeleri ile birçok ilke imza atmış önemli bir aktris. Etnik kökeni farklı olan roller için beyaz oyunculara makyaj yapıldığı bir dönemde, ilk kez bir Asyalı olarak beyaz perdede rol alırken; başrol oyunculuğuna kadar uzanan kariyeri alkışlanmaya değer… Ünlü bir aktris olmasına rağmen sıkça ayrımcılığa ve ırkçılığa maruz kalan Wong, tüm bu kötü eleştirilere kulağını tıkayarak, çok sevdiği mesleğine kendisini adar. Sessiz filmlerin ve ilklerin kadını Wong’un hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Gerçek adı Wong Liu Tsong olan Anna May Wong, 3 Ocak 1905’te Los Angeles Kaliforniya’da dünyaya gelir. Ebeveyni ikinci nesil Amerikalı olan Wong’un büyükanne ve büyükbabası 19. yüzyılın sonunda Çin’den Amerika’ya göç eden göçmenlerdir. Yedi çocuğunun ikincisi olan Wong’un ailesi bir çamaşırhane işletir ve ünlü yıldızın çocukluğu bu çamaşırhanede çalışarak geçer. Ablası ile beraber gittiği göçmenler için özel eğitim veren entegre okulda sürekli ırkçılığa maruz kalan kız kardeşler, eğitim hayatlarına Çin Misyon Okulunda devam etmek zorunda kalır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Çin Mahallesi’nde ailesi ile beraber yaşayan Wong, çocukluğunda birçok Hollywood filminin çekimine şahit olur ve beyazperdenin büyülü dünyasına çocuk yaşta kapılır. Ailesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen setlerin yolunu arşınlayan Wong’un ilk sinema filmi deneyimi de henüz 14 yaşındayken figüran olarak rol aldığı, 1919’da çekilen The Red Lantern ile olur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Wong sonunda ailesini ikna etmeyi başarır ve 1921’de lise eğitimini yarıda bırakarak oyunculuk eğitimi almaya başlar. Bir sene sonra henüz 17 yaşındayken Madam Butterfly’dan esinlenen “The Toll of the Sea” filminde başrol oynayarak Hollywood tarihinde bir ilke imza atar. Beyazperdenin ilk renkli filmlerinden olan bu filmde gösterdiği performansı çok beğenilince ikinci başrol filmini 1924’de çekilen “Bağdat Hırsızı” filmi ile alır. Moğol bir köle kızı canlandırdığı karakteri ile büyük bir başarıya imza atan Wong’un kariyeri artık hızla yükselişe geçer. ABD’de melezleşme karşıtı yasaların yürürlükte olduğu dönemde filmlerde ırklar arası ilişkiye izin verilmezken Wong tırnaklarıyla kazıdığı kariyerini korumak ister. Bu dönemde çekilen filmlerde Asyalı rollerini Amerikan yerlileri ya da Meksikalılar canlandırmaktadır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]1924’de The Anna May Wong Productions’ı kuran oyuncunun bu hamlesi pek de başarılı olmaz ve şirketini kapatarak tekrar oyunculuk kariyerine yoğunlaşır. Amerika’da gördüğü ırkçılık sebebiyle rotasını Avrupa’ya çeviren Wong, kariyerine 1928’de taşındığı Almanya ve İngiltere’de devam eder. Rol aldığı son sessiz filmi 1929’da gösterime giren Piccadilly ile olur ve Wong oyunculuğuyla tekrar büyük beğeni ile karşılanır. Avrupa’da sadece sinema filmlerinde değil Viyana gibi sahnelerde müzikallerde de sahne alan Wong, dönemin moda ikonu olur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]1930’da “On the Spot” oyunu için ABD’ye geri dönen Wong, Paramount Studios ile anlaşarak film afişinde yer aldığı ve büyük ses getiren “Ejderhanın Kızı” filmi ile yıldızını iyice parlatır. 1932’de Marlene Dietrich ile başrolünü paylaştığı Şangay Ekspresi, Wong’un kariyerinin zirvesi olurken; iki sene sonrasında çekilecek filminde Asyalı olduğu için role kabul edilmez. Yaşadığı hayal kırıklığının ardından mesleğine olan tutkusunu kaybeden Wong, 1936’da gerçekleştirdiği Çin ziyaretinde büyük eleştirilerin hedefi hâline gelir. Amerika’da Çinli, Çin’de Amerikalı olduğu için sürekli kendini anlatmak zorunda kalan Wong’un Çin gezileri ABD’nin önemli dergi ve gazetelerinde yayımlanır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]1937’de sinema filminde yer alan Wong, Hollywood için alışagelmiş durumun dışına çıkarak Kore asıllı bir Amerikalı ile başrol paylaşır. 1942’de emekliliğini ilan eden Wong, 1951’de bu defa bir TV filminde rol alır ve yine bir ilke imza atarak TV’ye çıkan ilk Asyalı oyuncu olur. Daha sonra birkaç filmde daha yan rollerde gördüğümüz Wong, kendi hazırladığı bir müzikal filmi Amerika’da sahnelemeyi planlarken 56 yaşında kalp krizi nedeniyle hayata veda eder.
-

8 Maddede Dünya Mirası Topkapı Sarayı
İstanbul’un gözbebeklerinden Topkapı Sarayı, tarihten getirdiği miras ve yerleştiği toprak parçasıyla eşsiz bir değere sahip… 600 yıl hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu yaklaşık 400 yıl boyunca bu saraydan yönetildi. Saray efradı Dolmabahçe Sarayı ve Yıldız Sarayı’na taşındığında ise yabancı devlet insanlarının gezdirildiği bir nevi müze haline geldi; 1924 yılında da halkın ziyaretine açıldı. Biz de sizi saraydaki birbirinden özel yerleri gezmek için listemize davet ediyoruz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
Günümüzde 80 bin m2’yi kaplayan Topkapı Sarayı yaptırıldığı ilk yıllarda 700 bin m2 idi. Yaşamın en görkemli haliyle aktığı o dönemlerde içinde 4 bine yakın insanın yaşadığı biliniyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
Yüksek duvarlarla çevrili sarayın bölümleri 3 anıtsal kapı ile birbirine açılır. Bâb-ı Hümâyun, yani Saltanat Kapısı, saraya girişin yapıldığı ana kapıdır. Çoğumuzun iki tarafındaki kuleleriyle fotoğraflarından da olsa bildiği Bâbüsselam, yani Selam Kapısı, Birinci Avlu’yu İkinci Avlu’ya bağlayan kapıdır. Bâbüssaâde ya da diğer adıyla Saadet Kapısı ise Üçüncü Avlu’ya, diğer bir ifadeyle padişahın ikametgâh alanına açılmaktaydı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
Topkapı Sarayı 4 avlu ve avlulara yerleştirilmiş yapılardan müteşekkildir. Birinci Avlu, Alay Meydanı olarak da bilinir. Bu avluda bulunan ve Bâb-ı Hümâyun’dan Bâbüsselam’a kadar uzanan ve padişahların atlarıyla geçiş yaptığı ağaçlıklı yol, saltanatın görkemli anlarına sahne olmuştur. Alay Meydanı’ndaki ilk dönem yapılarının birçoğu günümüze ulaşmamıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
Birinci Avlu’da bulunan en dikkat çekici tarihi yapılardan biri Aya İrini’dir. Ayasofya ile çağdaş olan yapı Bizans mimarisindedir. Osmanlı’da müzecilik çalışmaları için kullanılan ilk mekân da burası olmuştur. Aya İrini’de 70’li yıllardan bu yana halka açık sanatsal etkinlikler yapılmaktadır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
Topkapı Sarayı’na uzaktan bakıldığında hemen göze çarpan kule İkinci Avlu’da bulunan Adalet Kulesi’dir. Rivayetler arasında, padişahın adaletinin her yerden görünür olması gerektiği bu yüzden yapının her yerden görülecek şekilde inşa edildiği de vardır. İstanbul panoramasına hâkim kule Osmanlı’da şehirdeki hareketliliği gözlemlemek için de ideal bir yerdi.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
Padişahların ikamet ettiği Has Oda’nın içindeki Kutsal Emanetler Dairesi sarayın en özel yerlerindendir. İslam dininde ve coğrafyasında kıymetli sayılan çok sayıda eseri barındırmaktadır. Osmanlı padişahları, buradaki eşyaların Ramazan ayında gülsuyu ile yapılan temizliğine bizzat katılırlarmış.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
Dördüncü Avlu’daki köşklerden Bağdat Köşkü, sarayın en iyi korunan yapılarından biridir ve mimarisiyle göz doldurur. Dördüncü Murat’ın Bağdat Seferi’ne çıktığı yıl yapımına başlanan köşk adını bu seferden almıştır. Köşkün önündeki taşlığın kenarında ise İftariye Kameriyesi diğer adıyla Mehtaplık bulunmaktadır. Padişahın burada iftar vaktini beklediği ya da mehtabı izlediği ifade edilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
Sultan Abdülmecid zamanında yaptırılan Mecidiye Köşkü’nün mimarı Sarkis Balyan’dır. Sarayda yapılan son köşktür ve Fransız mimarisinin izlerini taşır. Dördüncü Avlu’da Boğaz manzarasının görüldüğü en güzel yerlerden olan Mecidiye Köşkü’nün alt katı günümüzde restoran olarak hizmet vermektedir.