Blog

  • ONLAR ZEKİ, SOSYAL VE ÇOK EĞLENCELİ… VEYA GERÇEKTEN ÖYLE Mİ?

    ONLAR ZEKİ, SOSYAL VE ÇOK EĞLENCELİ… VEYA GERÇEKTEN ÖYLE Mİ?

    İnsanları çok sevdiklerini, sürekli gülümsediklerini, oradan oraya yüzerken sadece eğlenmek istediklerini düşünüyoruz, hatta bütün yunusların birbirine benzediğini ve hepsinin çok ama çok mülayim canlılar olduğunu da… Birazdan okuyacaklarınız, bilgilerinizin bir kısmını doğrularken muhtemelen bir kısmını boşa çıkaracak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    TRT ekranlarında 1996’da yayınlanan dizide başrol oyuncusu olarak büyük-küçük herkesin gönlünü kazanan yunus balığı Flipper’ı yaşı tutanlar hatırlayacaktır. Arkadaş canlısı Flipper, şişe burunlu olarak da bilinen afalina türünde bir yunustu. Şişe burunlular en sık rastlanan yunus türüdür fakat kısa burunlusundan siyah çenelisine, beyaz başlısından çizgilisine yunusların çok sayıda farklı türleri de bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yunuslar oldukça sosyal canlılardır. Mavi sularda bir yunusu tek başına dolaşırken görmek pek de mümkün değildir. Sayıları 12’ye varan gruplar halinde dolaşır ve birbirleriyle ses dalgaları ile iletişim kurarlar. Bilim adamları ıslık gibi çıkan bu sesin bizim ses tellerimizle çıkardığımız ses ile aynı mekanizmanın ürünü olduğunu söylüyorlar, diğer bir ifadeyle onlar da bizim gibi konuşuyorlar!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Büyük bir ihtimalle şu bilgi hoşunuza gitmeyecek! Çocukluğumuzdan bu yana gerçekten gülümsedikleri algısını taşıdığımız yunuslar gerçekte sadece ağız yapıları nedeniyle gülüyor gibi görünüyorlar. Yaşadıkları büyük tehlike anlarında ya da psikolojik olarak iyi olmadıklarında bile bu ağız yapısını değiştiremezler ama biz insanlar onları gülümsüyormuş gibi algılamaya devam ederiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İnsanlarla birlikte yüzen, onlarla suda eğlenip ellerinden balık yiyen ve insanlara yakın olmak için sadece kıyılarda gezinen yunus algısını özellikle filmlerle edinmişizdir. Oysa –içlerinde bu algıya yakın türler de bulunmakla birlikte, balinaların alt gruplarından olan yunuslar yırtıcı canlılardır ve hatta insanların “katil balina” olarak isimlendirdiği canlı da aslında bir yunustur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yapılan bazı araştırmalar yunusların insan zekâsına en yakın canlı türü olduğunu ve bu konuda şempanzeleri geride bıraktıklarını ortaya koymuş. Şişe burunlu yunusların aynada kendilerini tanıyıp inceledikleri, bazı türlerin kendilerine balık verilmesi karşılığında balıkçılara avlanmalarında yardımcı oldukları, tecrübeli yunusların avlanma sırasında kullandıkları teknikleri genç yunuslara aktardıkları gözlenmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Denizin ortasında havaya sıçrayıp muhteşem bir dalışla suya geri dönen yunuslara denk gelmenin keyfi tartışılmazdır. Merak edenler için hemen yazalım bir yunusun havaya sıçrayabileceği en yüksek mesafe 6 metre. Yunusların büyüklüğünü soracak olursanız, en küçük yunusun uzunluğunun 1 metre, okyanuslarda yaşayan iri bir yunusun ise 10 metreyi bulduğunu söyleyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yunusların uyuma biçimleri ise oldukça ilginçtir. Hem nefes almak için aralıklarla su yüzüne çıkmaları hem de av olmaktan korunmaları gerekmektedir ve bu nedenle beyinlerinin yarısı uyurken diğer yarısı daima uyanıktır. Yavaş dalga uykusu olarak isimlendirilen bu duruma yunusların gözleri de eşlik eder, yani biri açık iken diğeri kapanır. Kendilerine has biçimde uykuya dalan yunusların toplam uyuma süresi ise 8 saattir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ortalama yaşam süreleri 17 yıl olan yunusların en uzun ömürlüsü vahşi doğada tespit edilen 48 yaşındaki bir yunus olmuş. Esaret altında olan en yaşlı yunus ise 50 yaşın üzerindeymiş. Ve bu muhteşem canlılar fiziki yapıları ya da davranış kalıplarıyla insanlara daima ilham vermiş. Bedenleri modellenerek yapılan concorde uçaklar, gemi pruvası, sonar cihazlar bunlardan birkaçı.

  • 11 Maddeyle 11 Ayın Sultanı Ramazan

    11 Maddeyle 11 Ayın Sultanı Ramazan

    İstisnasız her yıl hayatın akışını değiştiren aydır ramazan… “11 ayın sultanı” deyiminin hakkını veren birçok güzellikle girer hayatlara ve “Hoş geldin!” sevinciyle karşılanır. Biz de kalplerimizde yer eden sevimli detaylarla karşılıyoruz bu güzel ayı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pide Kuyruğu” title_font_size=”13″]
    ramazan

    Ramazan boyunca fırına sürülen çörek otlu pideler dükkânların önünde uzun kuyruklara neden olur. Pidelerin sadece kokusu bile 7’den 70’e herkes için beklemeye değerdir ve akşam ezanı yaklaşırken yolu en çok gözlenenler o pideleri getirecek kişilerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bugün İftar Kaçta?” title_font_size=”13″]
    ramazan

    İftar ve sahur vakitlerini gün gün, dakika dakika belirten “imsakiye”ler de ramazan ayına özgüdür. Evde, iş yerinde, okulda, sosyal medyada “İftar bugün kaçta?” sorusunu bir imsakiyeye bakarak cevaplandırmak tarif edilemeyecek tatta bir faaliyettir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zeytin ve Hurma İle Oruç Açmak” title_font_size=”13″]
    ramazan

    İftar vaktine yaklaşan saatlerde sokaklarda bir koşuşturma, yoğun bir trafik yaşanır ki bazen bu yüzden iftar sofrasına zamanında yetişmek mümkün olmaz. Böyle durumlarda bir zeytin ya da bir hurmayla oruç açmanın ve evde bekleyen sofranın düşüncesiyle teselli bulmanın keyfini ancak yaşayanlar bilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İftar Topu” title_font_size=”13″]
    ramazan

    Gümbür gümbür patladı mı yerden zıplatan iftar topu ramazan boyunca hevesle beklenen bir sesti. Top patlayınca sessizliğe bürünen hava çatal-kaşık sesiyle şenlenirdi. Bu uygulama kimi yerlerde devam ediyorsa da tutulan oruçlar artık daha çok minarelerden yayılan ezan sesiyle açılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İftar” title_font_size=”13″]
    ramazan

    Özen gösterilmiş iftar sofraları dünden bugüne değişmeyen bir gelenek, ramazan ayının alametifarikalarıdır. Ve bu leziz sofralar aileyle, dostlarla hatta yabancılarla paylaşıldığında daha çok anlam kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mahya” title_font_size=”13″]
    ramazan

    Ramazan ayının geleneklerinden biri de eskiden yağ dolu kandillerle günümüzdeyse elektrikli ampullerle yazılan mahyalardır. Büyük camilerin minarelerinin arasında güzel sözler ay boyunca salınarak geceyi aydınlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güllaç” title_font_size=”13″]
    ramazan

    Ramazan ayının resmi tatlısı güllaç narlı, fıstıklı, cevizli, meyveli nasıl yapılırsa yapılsın sevilir. Hepimiz en iyi güllacı kendi annemizin yaptığından emin olsak da ramazan boyunca restoran ve pastanelerde bu hafif tatlıyla karşılaşmak ayrıca mutlu olma sebebidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karagöz ile Hacivat” title_font_size=”13″]
    ramazan

    Geleneksel seyirlik oyunlarımızdan Karagöz ile Hacivat’ın ramazan akşamlarını nasıl da şenlendirdiğini hatırlıyor musunuz? Televizyon ekranında ya da çarşılarda izlediğimiz perdelerde Hacivat Karagözü’ü sahneye şöyle çağırırdı: “Yar bana bir eğlenceee, aman bana bir eğlence!” Karagöz’den de şöyle cevap gelirdi: “Geliyor kafana düdüklü tencere!” Bu eğlenceli gösteri günümüz ramazanlarında da (nadiren de olsa) yaşatılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Davul” title_font_size=”13″]
    ramazan

    Eskiden insanları uyandırmak için sadece davulun tokmağını değil manileri de kullanırmış davulcular… Şimdilerde sayıları azalmış olsa da sahur yaklaşırken güne hazırlıksız başlamayalım diye sokak sokak, ayın sonlarına doğru bahşiş için ev ev dolaşırlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şerbet” title_font_size=”13″]
    ramazan

    Ramazan ayının olmazsa olmazlarından biri de iftar yemeklerinin hazmını kolaylaştırırken ağzımızı tatlandıran şerbetlerdir. Menekşelisinden vişnelisine, safranlısından güllüsüne, meyve ve baharat aromalı bir serinlik sunan şerbetler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sahur” title_font_size=”13″]
    ramazan

    Sahurda hafif yiyeceğinize dair kendi kendinize söz verseniz de iftardan arta kalan lezzetli yemekleri geri çevirmenin oldukça zor olduğu bilinen bir gerçektir ama kişiye tüm gün enerji verecek yakıt olduğu için de elbette çok önemlidir.

  • DOWN SENDROMU HASTALIK DEĞİL, GENETİK FARKLILIKTIR

    Her yıl tüm ülkelerde farkındalık oluşturmak amacıyla 21 Mart günü “Dünya Down Sendromu Farkındalık Günü” olarak anılıyor. Down sendromuna sahip bireylerin toplum içerisinde daha fazla yer bulması amacıyla farkındalık oluşturan bu günde, farklılıklarımızın bizleri daha güçlü yaptığının bilincine erişmemiz gerekiyor. Doğru eğitim ile aktif bir şekilde sosyal ve iş hayatında yer alan, bağımsız ve güçlü bireyler olan güler yüzlü dostlarımız hakkında herkesin bilmesi gereken bilgileri yazdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Öncelikle Down sendromu tedavi edilmesi gereken bir hastalık değil, genetik bir farklılıktır. Hücre bölünmesi sırasında yanlış bölünme sonucu 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozomun yer alması ile meydana gelir. İnsan vücudunu oluşturan kromozomların 23 tanesi anneden, 23 tanesi ise babadan gelmektedir. Down sendromunda 21. kromozom 2 değil, 3 adet olmaktadır. Bunun sonucu olarak toplam kromozom sayısı 46 değil, 47’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Down sendromuna sebep olduğu bilinen tek etmen hamilelik yaşıdır; 35 yaş üstü hamileliklerde risk artar. Ancak genel olarak genç kadınlar daha fazla bebek sahibi olduğundan Down sendromlu çocukların %75-80’i genç annelerin bebekleridir. Ülke, milliyet, sosyo-ekonomik statü gözetmeksizin ortalama her 800 doğumda bir görülür. Tüm dünyada 6 milyon civarında Down sendromlu birey yaşamaktadır. Türkiye’de de yaklaşık 70.000 Down sendromlu kişi olduğu tahmin ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Eskiden okuyamaz bile denilen bu bireyler artık lise, hatta üniversite mezunu olmaktadır. İkinci bir dil öğrenen birçok Down sendromlu iş hayatında çalışabilmekte, bağımsız veya yarı bağımsız hayatlar sürebilmektedir. Down sendromlu bireyler doğru yönlendirme ve eğitim ile ayakları yere basan, bağımsız, gerçekçi gelecek planları yapan bireylere dönüşmektedir. Down sendromlu bireyler bazı rahatsızlıklara daha yatkın olabilmektedir. Bu yüzden sağlık kontrollerinin aksatılmadan ve zamanında yapılması, doğru sağlık danışmanlığının alınması hayati önem taşımaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Her çocuk gibi Down sendromlu çocuklar da farklı zekâ seviyesine, yetenek ve kişiliğe sahiptir ve kapasitelerinin maksimum düzeyde kullanabilmesi için zamanında ve doğru desteği alabilmeleri çok önemlidir. Erken eğitim programları, fizyoterapi, dil terapisi, alternatif terapiler, oyun grupları gibi seçenekler aileler tarafından iyice değerlendirilmeli ve doğru kaynaklara ulaşılarak karar verilmelidir.

  • GAZETE HANGİ İHTİYAÇLAR SONUCU ORTAYA ÇIKTI?

    Gazete; siyasal, ekonomik ve kültürel ögeler başta olmak üzere insanları, toplumu ve dünyayı ilgilendiren konularla ilgili haber, bilgi, yorum içeren ve günlük olarak ya da kısa zaman aralıklarıyla yayımlanan, belirli boyutu, sayfa sayısı ve düzeni olan yayınlardır. Bir kitle iletişim aracı olarak insanların haber alma kaynağı olan gazeteler, günümüzde eskisi kadar okunmasa da bir zamanlar insanların en önemli bilgi edinme kaynağı oldu. Teknoloji ve dünya değiştikçe gazeteler de değişti. Bu süreci yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İlk gazete M.Ö. 59’da Roma Senatosu tarafından insanları bilgilendirmek amacıyla basıldı. 2 bin kopyaya sahip bu gazete, bildiğimiz formattaki gazetelere hiç benzemese de Roma İmparatorluğu’nun hükmettiği şehirlere dağıtılan “Acta Diurna” isimli bilgilendirme tabletleri, okuma bilen insanlar tarafından kent merkezine yüksek sesli okunarak, okuma bilmeyen insanların da fethedilen topraklar, toplumsal ve siyasi gelişmeler ve gladyatör dövüşlerinin sonuçları hakkında bilgi sahibi olmasını sağladı. Bir kitle iletişim aracı olması sebebiyle “Acta Diurna” gazeteyi öncüllemiş olsa da bildiğimiz formattaki ilk gazete; 8. yüzyılda, Çin’de Tang Hanedanı döneminde basıldı. İmparatorluk Sarayı’nda çalışan memurların abonesi olduğu, editörler tarafından hazırlanan “Kaiyuan Za Boa” isimli bu gazete, ipek kâğıtlar üzerine elle yazılmış günlük politika ve yerel haberlere yer vermekteydi. Bu gazetelerin kopyaları taşraya da gönderilerek halkın da bilgi sahibi olması sağlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Çinlilerin icat ettiği matbaanın 14. yüzyılda Avrupa’da da kullanılmaya başlaması ile ortaya çıkan “haber kâğıtları” Alman prensliklerinde bulunan dükkân, panayır ve pazar yerlerinde sunularak, ülke içinde gerçekleşen önemli olayların halka ulaşmasını sağlıyordu. Ticaretle uğraşan burjuvaların da bilgi kaynağı olan bu haber kâğıtlarında; kralın ölümü, evlenmesi, çocuk sahibi olması, savaşlar ve salgın hastalıklar gibi haberler yazıyordu. Aynı yüzyıl içinde Avrupa’daki haber kâğıtlarına benzer sistem, Japonya’da da kullanıldı. “Kawara-ban” isimli haber mektuplarında genelde tek bir konu oluyor ve yazıların yanı sıra resimler de bulunuyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Matbaada basılan ve ücret karşılığı satılan ilk gazeteler 17. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkmıştır. Genel görüşe ve araştırmalara göre 1609’da Bremen yakınlarında yayımlanan “Avisa Relation oder Zeitung” bugünkü haliyle bildiğimiz gazetelerin ilki olur. Aynı sene yine Almanya Strasbourg’da, “Relation” isimli gazete de yayımlanmış ve giderek popüler hâle gelmiştir. Savaşlar hakkında bilgiler aktaran bu gazeteler, sermaye birikimi ve ticaretin gelişmesi için önemli rol oynamıştır. Basılan ilk gazetelere merkezi otoritenin hüküm sürdüğü mutlak monarşilerden ziyade; birliği zayıf olan, ticaretin gelişmesi ile ekonomik gücü artan merkezden uzak kentlerde daha çok rastlanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    18. yüzyılda dünya genelinde yayımlanan gazete sayısı artmış, 19. yüzyılda ise gazetecilik gelişerek kurumsallaşmaya başlamıştır. 18. yüzyılda gazetenin ve gazeteciliğin yönünü değiştiren iki önemli olay Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız İhtilali olmuştur. “Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi” ve “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”nde basının özgür ve tarafsız olması görüşü her iki bildirgede de yazılı bir madde olarak yer almıştır. Ancak gazetenin köklü bir şekilde değişmesi 19. yüzyıldaki “Sanayi Devrimi”nden sonra olmuştur. Bilgi toplama merkezleri, uzak noktalara dağıtımı, baskı teknolojilerinde gelişmeler neticesinde, ülkeler için artık yeni bir güçten söz etmek mümkün olmuştur: Basın gücü! 19. yüzyılda gerçekleşen Endüstri Devrimi’nden sonra okuma yazma oranının artması ile gazeteler sadece seçkinlerin okuduğu yayınlar olmaktan çıkmış, geniş kitlelere ulaşmaya başlamıştır. Kitle gazeteciliğine geçişle birlikte insanların ilgisini çekmek amacıyla konu yelpazesi genişlemiş, farklı alanlardan ve ülkelerden de haberler içeriklerde yer almaya başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyılın ilk yarısında öncelikle gazete, ardından dergi ve kitaplar hâkim kitle iletişim araçları olurken, ikinci yarısından sonra ilk olarak radyo, sonrasında da televizyon bu araçlara eşlik etmiştir. Böylelikle görsel medyanın gücüne bir de işitsel medya eklenmiştir. Yine 20. yüzyılın ilk yarısında gerçekleşen iki büyük dünya savaşı, 19. yüzyıl boyunca sürdürülen geleneksel gazeteciliğin hızla dönüşmesine etki etmiştir. Gazete boyutları küçülmüş, insanların kolaylıkla taşıyabileceği bir ebatta ve konu içerikleri her kesime hitap edecek bir genişlikte basılmıştır. Sağlık, spor, güzellik, haftalık burç yorumları gibi konulara da bu dönemden sonra yer veren gazeteler görece önemsiz kalan konuları da işlemeye başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizdeki ilk Türkçe gazete 11 Kasım 1831’de, yani Osmanlı döneminde yayımlanan Takvim-i Vekayi olmuştur. Amacı, devlet görevlileri başta olmak üzere, Osmanlı yurttaşlarına yaşanan olaylar hakkında bilgi vermek ve devlet işleriyle ilgili duyuruları sağlamak olan bu gazete, zaman içinde de resmî gazete niteliği kazanmıştır. Ancak coğrafyamızın genişliğini ve çok kültürlülüğünü düşünürsek Takvim-i Vekayi’den önce, 1795’te, Fransızca basılan “Bulletin de Nouvelles” yani “Havadis Bülteni” ülkemiz sınırları içinde yayımlanan ilk gazete olur. Fransız Elçiliği’nin basımevi tarafından, 6-7 sayfa halinde çıkarılan bu gazetenin temel amacı, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Fransızlara Fransız Devrimi ve bu devrimin getirdiği yeni politik fikirler hakkında bilgi vermektir. 21. yüzyılda ise sadece ülkemizde değil tüm dünyada internetin hayatlarımıza girmesiyle gazetecilik de dijitalleşmiştir. 2000’li yıllara kadar her eve giren gazeteler, internet ve benzeri yeni iletişim teknolojileri sayesinde yayınlarını internet ya da telefon uygulamaları üzerinden de sağlamaya başlamış, insanlar da gazete satın almak yerine internet üzerinden gündemi takip eder olmuştur.

  • ASPERGER SENDROMU VE BAŞARIYA ULAŞMIŞ ÜNLÜLERİ

    Adını, 1944’te sendromu tanımlayan Dr. Hans Asperger’den alan “Asperger sendromu” nörolojik bozukluk olan otizm spektrum bozukluklarının bir alt türüdür. Asperger sendromunu klasik otizmden ayıran durumlar ise; daha az şiddetli belirtiler görülmesi ve dil gecikmelerinin olmamasıdır. Asperger sendromu, temelde, insanlarla iletişim kurmada güçlük yaşama olarak karakterize edilebilir. Hem çocuklarda hem yetişkinlerde görülen “AS”, üç ana belirti gösterir: Kural ve rutinlere koşulsuz uyma, tekrarlayıcı davranışlarda bulunma, sosyal etkileşimde güçlük. Sözlü iletişim aksaklıkları otizme çok benzer özellikler gösterirken, Asperger sendromunda kişi sözel konuşma yeteneğine sahiptir. Ayrıca odaklanma, kavrayış, sezgi ve muhakeme gibi yetiler normal ya da normalin üstünde gelişmiştir. İşte bu özel durumlartarih sahnesinde birçok ünlü ismin başarıya ulaşmasına olanak sağlamıştır. Yaşadığı içe kapanıklığı ve farklı düşünsel yetileri ile iz bırakan Asperger sendromlu ünlüleri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Klasik müziğin en üretken ve en başarılı bestecilerinden olan Wolfgang Amadeus Mozart, çocukluğundan itibaren Asperger sendromunun tüm karakteristik özelliklerini gösterir. Sosyalleşmeyi sevmeyen Mozart, bu sebeple bütün yaşamını müzik ve notalarla geçirirken sanatına bu denli vakit ayırmasının meyvesini de dünyanın en başarılı müzisyeni olarak toplar. Mozart’ın müziğe olan tutkusu onu dünyaya gelen sayılı dehalardan biri yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sinema tarihinin yaşayan efsanesi Sir Philip Anthony Hopkins, verdiği röportajlarda kendisine Asperger teşhisi konulduğunu belirtir. Çocukluk ve gençlik döneminde çok az arkadaşa sahip olduğunu ve hiçbir eğlence organizasyonuna katılmadığını belirten Hopkins, Asperger sendromuna sahip olması nedeniyle sinema tarihinin en üretken ve yetenekli isimlerinden biri olmayı başarır. Çocukluğunda ailesi tarafından içine kapanık olarak adlandırılan Hopkins’e Asperger sendromu teşhisi ise 70 yaşında konmuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kendisi bu konuyla ilgili bir açıklama yapmasa da ünlü film yönetmeni Stanley Kubrick’te Asperger sendromu olduğuna dair çeşitli spekülasyonlar var. Oldukça detaycı ve takıntılı davranışları olduğu bilinen dahi yönetmenin bu başarısının altında Asperger sendromu olması çok muhtemel. Uzmanlar, Kubrick’in takıntılı davranışları ve yaşadığı sosyal iletişim bozukluğu nedeniyle atipik otizm belirtileri gösterdiğini belirtse de dil ve konuşmadaki yeteneğinin ünlü ve başarılı yönetmenin Asperger sendromuna sahip olduğunu düşünmelerine sebep olduğu belirtiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    500’ten fazla kitap ve tahminen 90 bin kartpostal çalışması yaptığı bilinen ünlü bilim kurgu yazarı ve biyokimyager Isaac Asimov’un bu üretkenliğinin altında Asperger sendromu yatıyor. Edebiyat dünyasına kazandırdığı eserlerin yanı sıra akademik olarak da başarılar elde eden ve ölene kadar üretkenliğinden hiçbir şey kaybetmeyen Asimov’a, hayal dünyamızın sınırlarını zorlamayı öğrettiği için ne kadar teşekkür etsek azdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ünlü girişimci Elon Musk, uzaya ve teknolojik gelişmelere olan merakı ve yatırımları ile biliniyor. Amerika’da yayın yapan bir TV programında Asperger sendromuna sahip olduğunu açıklayan Musk’ın bu başarısının ve servetinin arkasında belki de Asperger sendromunun sebep olduğu davranış özellikleri var.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyıl edebiyatının farklı kalemlerinden biri olan ünlü yazar James Joyce, Asperger sendromlu olduğu düşünülen isimlerden biri. Uzmanlar eserlerinde kullandığı dil ve anlatımdan bile Asperger sendromlu olduğunun anlaşılabileceğini belirtiyor. Ünlü yazar, sahip olduğu sosyal fobilerin de etkisiyle yaşamının büyük bölümünde kendini toplumdan uzak tutmuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İskoçyalı ünlü şarkıcı Susan Boyle da Asperger sendromuna sahip olduğu bilinen ünlü isimlerden biri. Her dinleyeni etkileyen müthiş sesinin yanı sıra utangaç kişiliği ile herkesin sempatisini kazanan Boyle, hayatı boyunca Asperger sendromu ile yaşamış ve bu durumu bir başarı hikâyesine dönüştürmüştür.

  • NECİP FAZIL KISAKÜREK’İN KISACA HAYATI VE ESERLERİ

    Türk edebiyatına damga vuran isimlerden biri olan Necip Fazıl Kısakürek, şiirlerini tasavvufi düşünceler ile sentezleyen büyük bir şair, yazar ve İslamcı ideologdur. Türk edebiyatının Baki’den sonra ikinci “Sultanu’ş Şuara” (bazı kaynaklarda Sultanü’ş Şuara olarak da geçer ve anlamı şairler sultanıdır) unvanına sahip olan, fikir ve eserleriyle düşünce dünyamızda derin izler bırakan Necip Fazıl, edebiyatımızın altın isimlerinin de ilham kaynağı olmuş ve olmaya devam etmektedir. Farklı bakış açısı ile hayatımıza dokunan Necip Fazıl Kısakürek’i sayfamızda ağırlıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Necip Fazıl Kısakürek kimdir?” title_font_size=”13″]

    1904 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş, Maraşlı bir ailenin oğludur. Çocukluk yıllarının büyük bir bölümünü dedesinin Çemberlitaş’ta bulunan konağında geçiren Necip Fazıl, ilköğrenimini pek çok farklı okulda gördü. Kısa bir süre Gedikpaşa’da bulunan Fransız Frerler Mektebi’nde okudu. Ardından Büyükdere’deki Emin Efendi Mektebine ve daha sonra yatılı bir okul olan Rehber-i İttihat Mektebi’ne devam etti. Hatta sonraki yıllarda yakın dostu olacak olan Peyami Safa ile burada tanıştı. Bu okulda eğitim aldıktan sonra Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi’ne devam etti. Kız kardeşi Sema’nın beş yaşında vefat etmesinin ardından Heybeliada’ya taşındı ve öğrenimini Heybeliada Numune Mektebi’nde tamamladı. Bir dönem İstanbul Üniversitesi ve ardından Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe eğitimi gördü ancak her iki üniversiteden de mezun olamadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Banka memuru bir şair…” title_font_size=”13″]

    Edebiyatımızda derin izler bırakan Necip Fazıl, 10 yıldan fazla memuriyet hayatında bulundu. Hatta pek çok eserini banka memurluğu sırasında kaleme aldı. O dönemlerde bankacılık tıpkı bugün olduğu gibi popüler bir meslekti. Osmanlı Bankası gibi büyük bankalarda uzun yıllar görev yapan Necip Fazıl, bir süre sonra bankacılık mesleğinden gazetecilik mesleğine geçiş yaptı. Bir dönem edebiyat öğretmenliği de yapan usta şairin dönüm noktası ise Çile şiirini yazmasıyla oldu, bu şiirinde maddi ve manevi yolculuğunu dizelere döktü. Bir yandan çalışıp, bir yandan şiir üretirken bir anda kendini felsefi bir arayış içinde buldu. Bu arayış, onun hayatında yeni bir dönemin kapılarını da araladı. O dönem girdiği bazı sohbetler ve konuşmalar neticesinde fikir olarak başka bir dönüşüme giren Necip Fazıl, kaleminde daha tasavvufi düşüncelere yer verdi ve şiirlerini bu şekilde oluşturdu. Bu düşünce sistemi ve hayata bakışı ile ilk tiyatro oyununu yazdı; Tohum. Ardı ardına tiyatro oyunları geldi; Bir Adam Yaratmak isimli piyesi, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelendi.  1940 yılında yazdığı “Sabır Taşı” oyunuyla 1947 yılında Piyes Yarışması’nda birincilik kazandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”At’a Senfoni’nin hikâyesi” title_font_size=”13″]

    Şiire ve tiyatroya ilgisi malumdu ancak özel olarak ilgilendiği bir şey vardı ki bu onu kitap yazmaya kadar götürdü; at sevdası… Kulağa ilginç geliyor olsa da atlara olan sevgisi ve ilgisi ona yeni bir kitabın sayfalarını araladı. Aslında her şey ona bir Arap atının hediye edilmesiyle başladı çünkü o günden itibaren atlara olan sevgisi ve ilgisi günden güne arttı. Ata binmeyi ve atlarla ilgilenmeyi çok seven Necip Fazıl, her ne kadar bu sevdası uğruna attan düşüp günlerce yatağa bağımlı hale geldiyse de yine de ilgisinden bir şey kaybetmedi. Bu durum öyle bir vaziyet aldı ki artık bir kitap yazacak kadar bilgi sahibi oldu. Tam da o dönemde Türkiye Jokey Kulübü’nün isteği üzerine “At’a Senfoni” adlı kitabı kaleme aldı; bu kitapta atın felsefesini, tarihini, özelliklerini, geçmişini ve ata dair bildiği her şeyi anlattı bu sayede atlara olan sevdasını bir kitap ile ölümsüzleştirmiş oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Necip Fazıl Kısakürek eserleri, şiirleri, kitapları…” title_font_size=”13″]

    Politika, öykü, tasavvuf şiiri ve tiyatro alanında sayısız esere imza atan Necip Fazıl Kısakürek’in ilk şiir kitabını henüz 17 yaşındayken yayımladığı bilinir. Değerli edebiyatçımızı üne kavuşturan eserler arasında şunlar yer alır; Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi, Bir Adam Yaratmak, Son Devrin Din Mazlumları, Çile ve Aynadaki Yalan, Şiirlerim, Sonsuzluk Kervanı, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, Kafa Kâğıdı, Para, Namı Diğer Parmaksız Salih, Abdülhamit Han, Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil. Eserleriyle Türk edebiyatına unutulmaz eserler bırakan Necip Fazıl, 25 Mayıs 1983 yılında hayata gözlerini yumdu.

  • GEÇMİŞE GERÇEKTEN GİTMENİN YOLU BU DEKORASYONDAN GEÇİYOR

    GEÇMİŞE GERÇEKTEN GİTMENİN YOLU BU DEKORASYONDAN GEÇİYOR

    Geçmişi seven, geçmişten hikâyeleri günümüze taşımak, geçmişte yaşamak veya geçmişi yaşatmak isteyen insanların tercihleri arasında bir dekorasyon modası da bulunuyor: Vintage dekorasyon. Adında geçen “vintage” sözcüğünü anlayabilmek için kelimenin birebir karşılığından çok terimsel anlamı üstünde durmak gerekiyor. Sizi bekletmeden konu hakkında derlediğimiz bilgilere geçelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Vintage dekorasyonun en önemli özelliği bir dönemi yansıtmasıdır. Vintage eşyanın mümkünse kullanıldığı yere dair izler taşıması, dolayısıyla gerçekten eski olması gerekir. Aksi halde eşya vintage değil retro olacaktır ki retro dekorasyonda ürün gerçekte eski olmaz sadece eski gibi görünür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Vintage dekorasyon ifadesi, geçmişi 1920-1950 yılları arasına uzanan eşyalar için kullanılır fakat kesin bir tarih sınırlaması da yoktur. Yine de yaşanılan dönemden en az 30 sene önceye götürmesi gerekir. Ayrıca dönemine ait tek ve özel bir parça olması da vintage’ta beklenen bir özelliktir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Vintage dekorasyonda bir ev tamamen bu tür eşyalarla döşenebileceği gibi modern eşyaların yanında sadece bazı vintage aksesuarlar da kullanılabilir. Kullanılan eski eşyaların yoğunluğuna göre vintage tarzı istenilen dengede tutulabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dekorasyonda vintage tarzını bir kelimeyle ifade etmek gerekse o kelimenin “huzur” olacağı söyleniyor. Bunun da yarattığı nostalji havasından kaynaklandığı sıkça belirtilmekte. Anılarla özdeş tutulduğu için ortama sıcaklık ve samimiyet katması da vintage eşyaların özelliklerinden.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bu dekorasyon tarzında renkler genellikle sakin ama parlak, soluk ama romantiktir. En çok griler ve pastel renkler, uçuk mavi ve pembeler, beyaz ve toprak tonları, koyu yeşil ve hardal rengi hâkimdir. İddiasız görünen renkleri, kullanıldığı dönemin karakterini taşıdığı için ortamda hemen göze çarpar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Renklerin doğallığı nedeniyle vintage dekorasyonun genelinde yakalanan bir özellik de insanı doğaya yakın hissetmesidir. Fakat bunun en büyük sağlayıcısı tabii ki büyük ya da küçük ahşap eşyalardır. Ahşap vintage dekorasyon en çok salon ve mutfak için tercih ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    vintage bisiklet

    Vintage dekorasyonda perdeler, duvar boyası ve yere serilen halılar da genel tarzı vurgulamak için oldukça önemlidir. Ayrıca desenler de bu tarz için belirleyici unsurlardır. Örneğin zigzag desenler özellikle ince vintage halılarda görülürken, büyük desenler ve birbirine paralel kalın çizgiler vintage eşyaların birçoğunda karşınıza çıkabilir.

  • GLÜTEN NEDİR? HANGİ BESİNLERDE BULUNUR?

    Son zamanlarda sağlıklı beslenme trendlerinde sıkça duyduğumuz glüten, aslında insanoğlunun tarım yapmaya başladığı günden bu yana hayatımızda ve sofralarımızda. Kimi bünyelerde hassasiyet oluşturduğu için tüketilmesinden kaçınılan glütenin kimilerine de şifası oldukça fazla. Hakkında çok şey konuşulan glütenin yarar ve zararlarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Glüten; buğday, arpa ve çavdar gibi tahıllarda bulunan bitkisel bir proteindir. Günümüzde glüten içermeyen besinler giderek popülerlik kazansa da esasen bu bitki bazlı protein herkes için zararlı değildir. Bağırsaktaki faydalı bakterilerin çoğalmasını sağlayan glüten, oldukça kıymetli prebiyotik bir besindir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Glüten, ilave edildiği ürünlerin kıvam almasını sağlarken bağlayıcı görevi görür. Bu özelliği sebebiyle gıda endüstrisinde sıklıkla kullanılır. Hazır ürünlerden ekmek, makarna, bulgur, irmik ve pek çok hamur işi tarifinde glüten bulunmaktadır. Sadece gıda endüstrisinde değil; kozmetik ürünler, diş macunu, tutkal gibi pek çok farklı alanda da kıvam verici özelliğinden dolayı glütenden yararlanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Glütene hassasiyet gösteren kişiler hazır gıda kullanırken çok dikkat etmelidir çünkü glüten içermeyen ürünlerde de çapraz bulaş sebebiyle glütene rastlanabilmektedir. Çapraz bulaş, yemek istenilen gıdanın glüten içeren başka bir gıda ile temas etmesinden kaynaklanır. Mesela; glütenli ürünler ile ortak bantlar kullanılarak paketleme işlemlerinin yapıldığı üretim fabrikalarında çapraz bulaş ile glüten bulaşma olasılığı bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Buğday, arpa ve çavdar tam tahıl olarak kullanıldığında içeriğindeki glüteni korurlar. Yani tahıllar ne kadar az işlenirse o denli glüten oranı yüksek olur. Tam tahıl tüketiminin ise obezite ve insülin direnci üzerinde olumlu etkileri vardır. Kalp damar veya şeker hastalığı gibi hastalıkların önlenmesinde faydalı olduğu pek çok çalışmayla ispatlanmıştır. Ancak bu fayda sadece glütenin kendisinden kaynaklanmaz. Mümkün olduğunca işlenmemiş ve doğal glütenli gıdaları tüketmek gerekir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Glütenin vücutta sindirilememesi durumunda çölyak hastalığı ortaya çıkar. Glütene karşı duyarlı olan çölyak hastaları, bu besinleri tükettiğinde cilt yaraları, karın ağrısı, ishal, yorgunluk, kusma veya kabızlık gibi belirtilerle karşılaşabilir. Bu yüzden bağırsak hassasiyeti bulunan kişilerin beslenme rutininden glüten içeren besinleri çıkartması, kişinin yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için oldukça önemlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Glütensiz beslenen kişilerin uzak durması gereken besinler şunlardır: Buğday, arpa, çavdar veya yulaf unlarından hazırlanan ekmek, bisküvi, kek ve pasta gibi yiyecekler; sosis, salam, hazır çorba gibi gıdalardır. Ayrıca buğday nişastası ve glüten, bazı ilaçların yapısında da yer alabilmektedir. Glüten hassasiyeti yaşayanlar kullandıkları ilacın içeriğini dikkatle okumalıdır.

  • PLÜTON NEDEN ARTIK BİR GEZEGEN DEĞİL?

    1970’li yıllardan sonra Güneş Sistemi’nin dışında cüce bir gezegen olan “2060 Chiron”un keşfine kadar Güneş Sistemi’nin dokuzuncu gezegeni Plüton’un bu tarihten sonra gezegenlik durumu tartışılmaya başladı. 21. yüzyılın başlarında Güneş Sistemi’nin dışında Plüton’a benzeyen birçok nesne gözlemlenip, 2005’te buna, o sırada Plüton’dan kıyasla yaklaşık %27 daha büyük olarak değerlendirilen Eris’in de eklenmesiyle 2006’da Plüton artık gezegen statüsünden çıkarıldı. Kuiper Kuşağı’ndaki cüce gezegenler statüsüne eklenen Plüton’un keşfinden günümüze verdiği statü mücadelesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılda Neptün’ü araştırmak için başlatılan çalışmalar sonucunda kurulan Arizona’daki gözlemevinde ilk kez Plüton’a ait fotoğraflar çekilir. Bir süre boyunca gözden kaçan Plüton, 1930’un başlarında çekilen çözünürlüğü yüksek fotoğraflarda yeni bir cisim olarak fark edilir ve mart ayında da Harvard Üniversitesi Gözlemevi yeni bir gezegen keşfettiklerini açıklar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tüm dünyada yankı uyandıran bu keşfin isim hakkı ise Arizona’daki gözlemevine aittir. 1000’den fazla isim önerisine rağmen öneriler beğenilmez. Bu yeni gezegenin ismi o dönemde henüz 11 yaşında olan Oxfordlu bir öğrenci olan Venetia Burney’in kütüphaneci dedesi ile yaptığı bir sohbet neticesinde bulunur. Gök bilimi ve mitoloji ile yakından ilgilenen Venetia, Plüton ismini önerir. Roma mitolojisinde “yer altı dünyasının tanrısı” olarak kabul edilen Plüton, iki kardeşi ile dünyayı kontrol eden Satürn’ün çocuklarından biridir. Jüpiter gökyüzünü, Neptün denizleri, Plüton da yer altı dünyasını yönetir. Bu isim önerisi çok beğenilir ve 1 Mayıs 1930’da tüm dünyaya yeni gezegenin ismi Plüton olarak duyurulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Güneş’in etrafındaki bir turunu 248 yılda tamamlayan Plüton, gezegenimizin uydusu olan Ay’dan daha küçüktür. Katı haldeki Plüton üzerinde azot, metan ve karbonmonoksit donmuş halde bulunur. Güneş’e en uzak konumda bulunan Plüton, Güneş Sistemi’ndeki en soğuk gezegendir. Ortalama sıcaklık -229 derecedir. Güneş ışınlarının Plüton’a ulaşması 5 saat sürer ve Güneş Sistemi’nin en yavaş dönen 2. gezegenidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Astronomlar, 1978’de Plüton’un en büyük uydusu olan Charon’u keşfedip kütlesini tespit edene kadar Plüton’un boyutları bilinmez. Bu keşif sayesinde Plüton’un 2.400 kilometre çapa sahip olduğu hesaplanır. Yani Plüton’un yüzeyi, Rusya’nın yüz ölçümünden küçüktür. Plüton, Güneş’ten en uzak cüce gezegenlerden birisi olmakla birlikte, Kuiper Kuşağı adı verilen, Güneş Sistemi’nin sınırı olarak bilinen binlerce gök cisminden oluşan kuşağa çok yakındır. Şu anda kuşak içerisinde 70.000 adet 100 kilometreden büyük çaplı, buzla kaplı gök cismi olduğu düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    2006 yılında uzaya yollanan New Horizons, 2015 yılında Plüton’u ziyaret eder ve Plüton’un en net fotoğraflarını çeker. Bundan öncesinde Plüton’u ziyaret eden herhangi bir uzay aracı olmamıştır. Yüzeyinde kalp şekli olan Plüton, fotoğraflarının yayımlandığı tarihte büyük ilgi görerek oldukça sempati kazanır. Ancak Plüton yörüngesi, Neptün ile kesiştiğinden gezegenlikten çıkarılır ve cüce gezegenler sınıfına dâhil edilir. Bunun sıkça bilindiği gibi boyutuyla bir ilgisi yoktur. Plüton tanınmaya başladığı dönemlerde gezegen olarak adlandırılmış fakat 2006’da Prag’da gerçekleşen toplantı sonucu cüce gezegen sınıfına alınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Cüce gezegen, bir gezegen kadar büyük kütleli olmayan ancak bir uydu kadar da küçük kütleli olmayan gök cisimlerine verilen bir isimdir. Plüton, Güneş Sistemi içerisinde, Güneş’in etrafında dönen en büyük ikinci cüce gezegendir, birincisi ise Eris cüce gezegenidir. Günümüzde bu tip cüce gezegenlere Plüton’un şerefine “plutoid” adı verilse de Eris’in 2005 yılındaki keşfi, Plüton’u gezegenlikten çıkaracak kararlar silsilesinde önemli bir basamak olmuştur.

  • Barış Manço’yu Sevgiyle Anmak İçin 11 Neden

    Barış Manço’yu Sevgiyle Anmak İçin 11 Neden

    Türkiye’nin en sevilen sanatçılarından Barış Manço, şarkılarıyla, televizyon programlarıyla büyük küçük herkesin sevgilisi oldu. 1999 yılında kaybettiğimiz sanatçı ölümüyle tüm ülkeyi üzdü ama bıraktığı kültürel miras kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam ediyor. Gelmiş geçmiş en değerli sanatçılarımızdan biri olan Barış Manço’yu sevgiyle anmak için sonsuz neden olsa da biz 11 tanesini sıraladık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türkiye’nin Kültür Elçisi Olması” title_font_size=”13″]
    kültür elçisi

    Barış Manço Türkiye’yi ve Türk kültürünü en güzel şekilde temsil etti, Japonya’dan Belçika’ya dünyanın her yanında değerlerimizin, kültürümüzün tanınmasını sağladı. “İnsanın öğrenmesi gereken ilk dil, tatlı dildir.” diyen Barış Manço gittiği her ülkede sevildi, sayıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gezgin Barış Çelebi ” title_font_size=”13″]
    gezgin barış, kültür elçisi

    Barış Manço Türkiye’yi dünyaya tanıttığı gibi, en uzak diyarları da ayağımıza getirdi. Her hafta dört gözle beklenen televizyon programlarıyla, Türk insanının birbirinden değişik ülkeleri, coğrafyaları keşfetmesini sağladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şarkıları İle Dert Yoldaşı Olması” title_font_size=”13″]
    ali yazar veli bozar, hal hal, gülpembe

    Onun şarkıları her anımızda yanımızda oldu; gün geldi “Ali Yazar Veli Bozar”, “Hal Hal” gibi şarkılarla neşelendik, gün geldi “Unutamadım”, “Kol Düğmeleri” ile dertlendik. Ama her zaman Barış Abi’nin elini omzumuzda hissettik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Barış Manço ile 7’den 77’ye ” title_font_size=”13″]
    kara sevda, dağlar dağlar

    Barış Manço, Türk televizyon tarihinin unutulmaz programlarından biri olan 7’den 77’ye ile her yaş grubunun kalbini kazandı. Pazar sabahlarının neşesi olan Adam Olacak Çocuk, İkinci Kahvaltı, Dere Tepe Türkiye gibi bölümler tüm aileyi ekran başına toplardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gözlerimizi Kamaştırırdı” title_font_size=”13″]
    bal böceği, unutamadım

    Müzikleriyle olduğu kadar sahne şovları ve kendine has kıyafetleri ile de akıllara kazanan Barış Manço, Türkiye’nin en ilginç, en pırıltılı sahne kostümlerini müziği ile mükemmel bir ahenk içinde kullanır, onu sahnede izleyenleri büyülerdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hepimiz Ayna Karşısında Onu Taklit Ederdik” title_font_size=”13″]
    kültür elçisi, arkadaşım eşşek

    Dört dörtlük bir sanatçı olan Barış Manço, müziğe ustaca kullandığı beden dili ile eşlik ederdi. Özellikle şarkı söylerken ellerini etkileyici bir biçimde kullanması şarkılarının içimize işlemesini sağlardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Her Zaman Yanımızdaydı” title_font_size=”13″]
    baba bizi eversene, anadolu rock, kurtulan ekspres

    Barış Manço çok ünlü bir sanatçı olmasına rağmen herkese kucak açan bir figürdü. Gerek “Barış Abi” karakteriyle, gerek her programın sonunda hatırlattığı 81300 numaralı posta kutusu ile ona her zaman ulaşabileceğimizi vurgulardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Anadolu Rock Kültürünü Dünyaya Duyurdu” title_font_size=”13″]
    7'den 77'ye, baba bizi eversene

    Türk Müziği’nin sevilen türlerinden biri olan Anadolu Rock kültürünün ilk kurucularından biri Barış Manço oldu. Moğollar, Kurtalan Ekspres gibi gruplarla beraber Anadolu Rock’ın temellerini atan müzisyen, yurt dışında Baris Mancho ismiyle İngilizce bir albüm çıkararak Anadolu Rock müziğini Avrupalı kulaklara da ulaştırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sanatın Her Dalını Onunla Tattık” title_font_size=”13″]
    nick the chopper, baba bizi eversene

    Barış Manço, Belçika Kraliyet Akademisi’nin iç mimari, grafik ve resim bölümlerinden birincilikle mezun olmuştu. Hayatı boyunca çok yönlü bir sanat insanı olan Manço, Türk sinemasının sevilen örneklerinden Çiçek Abbas’ın müziklerini yapmış, Baba Bizi Eversene filminin başrol oyunculuğunu üstlenmiştir. Usta kalemini gazete yazılarında da konuşturmuş, bu yazılarda okurlarıyla müzik ve gündelik hayat konusundaki düşüncelerini paylaşmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Âşık Yönü” title_font_size=”13″]
    barış çelebi, unutamadım, gülpembe

    Barış Manço halk müziğinden ve halk edebiyatından beslenen; eserlerini, gelenekseli çağdaş ile harmanlayarak üreten eşsiz bir müzisyendi. Ona bir âşık yönü kazandıran bu özelliği, belki de herkesi derinden etkileyen müziğinin bizi bu kadar etkilemesinin sebebiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İsmi Gibi Barış İnsanı Olması” title_font_size=”13″]
    türkçe rock

    Barış Manço, Türkiye’de Barış ismi verilen ilk bebekti. 1943 yılında doğan sanatçıya, geride bırakılan savaşların son bulması umuduyla bu güzel isim uygun görülmüştü. İsmine yaraşır bir yaşam süren Barış Manço, eserlerinde sevgi, barış ve sanat gibi değerleri işleyerek içimizi ısıttı.