Kültür ve sanat dünyasında sıkça duyduğumuz bazı kelimeler kulağımıza neredeyse aynı gelir ancak aralarındaki fark, onları anlamaya başladığımızda belirginleşir. “Dram mı, drama mı?”, “alegori mi, metafor mu?” derken bazen kelimelerin değil, düşüncelerin arasında kayboluruz. Yazımızda, anlamları birbirine karıştırılan kavramları sade tanımlarla birbirinden ayırdık.
Blog
-
ANLAMLARI KARIŞTIRILAN KAVRAMLAR
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″] -
5 MADDEYLE USTA OYUNCU ÇOLPAN İLHAN
İlk sinema deneyimini 1957 yılında oynadığı Kamelyalı Kadın filmindeki başrolüyle yaşayan Çolpan İlhan, Türk sinema tarihinin en önemli isimlerinden biridir. İki yüze yakın filmde yer alan ve 1970 yılına kadar pek çok önemli filmde başrol oynayan İlhan, filmlerinde canlandırdığı karakterlerin yanı sıra güzelliği ve yeteneğiyle de Türk halkının gönlünde taht kurmayı başarmıştır. Türk tiyatro ve sinema tarihine adını altın harflerle yazdıran Çolpan İlhan’ı ölüm yıldönümünde Kültür ve Yaşam sayfalarında anıyoruz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]8 Ağustos 1936’da İzmir’de dünyaya gelen Çolpan İlhan, lise eğitimine Balıkesir Lisesi’nde başladı ve ardından Kandilli Kız Lisesi’nden mezun oldu. İstanbul Belediye Konservatuarı’nda tiyatro, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde de resim bölümünü başarıyla bitirdikten sonra içinde büyüyen tiyatro sevdasıyla sanat camiasına ilk adımını attı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Akademide eğitim alırken arkadaşlarıyla birlikte “Akademi Tiyatrosu” adı altında bir grup kurdu ve oyunlar sergiledi. Tiyatronun günden güne büyümesiyle daha geniş kitlelere oyunlar sergileyen İlhan’ın aldığı bir sinema teklifiyle hayatında yeni bir sayfa açıldı ve böylece sanat dünyasına ilk adımını atmış oldu.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]1957 yılında ilk sinema filmi olan Kamelyalı Kadın’da başrol oynadı ve canlandırdığı karakter ile adından söz ettirdi. Aynı yıl Küçük Sahne’de Münir Özkul ve Uğur Başaran ile birlikte rol aldığı Sevgili Gölge oyunuyla ilk profesyonel tiyatro oyununu sergiledi.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Sadri Alışık Kültür Merkezi’nin de kurucusu olan ve uzun yıllar aktif olarak sinema ve tiyatro oyunculuğunu başarıyla sürdüren Çolpan İlhan, Kültür Bakanlığı tarafından 1998 yılında Devlet Sanatçısı unvanına layık görülmüştür.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Çolpan İlhan aynı zamanda usta sanatçı Sadri Alışık’ın eşi, ünlü şair Attilâ İlhan’ın da kız kardeşidir. Sadri Alışık ile olan evliliklerinden dünyaya gelen Kerem Alışık, günümüzün en ünlü oyuncularından biridir.
-

8 Madde İle Türk Mutfağının Geleneksel Lezzeti Biber Salçası
Mutfağıyla tüm dünyada tanınan ülkemizin, yemeklerine lezzet katan geleneksel tatlardan biridir salça çeşitleri… Hem biber hem de domates salçası Anadolu’da çok uzun zamandır yapılır ve hemen her yemeğe katılır. Bu içeriğimizde, üretimiyle de bir geleneğe dönüşen biber salçasını 8 maddeyle listemize taşıyoruz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
Salça yapımı geleneksel kış hazırlıklarımızdan biri…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
Biber salçası yapmak için uygun biberi seçmek çok önemli. En kırmızı…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
…ve en küçük biberleri seçmelisiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
Eğer tatlı biber salçası yapmak istiyorsanız kapya biberleri tercih edebilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
Geleneksel yöntemle salça yapımında biberler tuzlanır ve güneşte kurutulur…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
Günümüzde şehirde yaşayıp, biber salçasını evde yapanların sayısı da az değil… Biberleri güneşte kurutacak yeri olmayanlar ise kaynatarak salça yapıyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
İster güneşte kurutulsun ister ocakta pişirilsin, biber salçası birçok Türk mutfağı klasiğinin değişmez malzemelerinden biri…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
Biber salçası sadece yemeklere lezzet katmak için kullanılmıyor. Ajvar, muhammara gibi birçok sevilen tarifin de başrol oyuncusu…
-
RADYOAKTİVİTENİN İZİNDE: MARİE CURİE’NİN BİLİMLE ÖRÜLÜ YAŞAMI
“Hayatta hiçbir şeyden korkmayın; yalnızca her şeyi anlamaya çalışın…” diyerek yaşamı boyunca bu anlayışın izinde kendini sürekli öğrenmeye adayan Marie Curie; bilim tutkusunu, sabrını ve merakını yaşamının merkezine yerleştiren bir araştırmacıydı. Bilim dünyasında açtığı yollar, yalnızca yaşadığı dönemi değil, sonrasını da etkileyen bir mirasa dönüştü. Nobel Ödülü’nü alan ilk kadın olmasının yanı sıra, bu ödülü iki farklı bilim dalında hak eden tek kadın ünvanını bugün hâlâ taşıyor. Yazımızda, Marie Curie’nin yaşamına, çalışmalarına ve radyoaktiviteye uzanan yolculuğuna dair merak edilen bilgileri derledik.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Manya Sklodowska, 7 Kasım 1867’de Polonya’nın başkenti Varşova’da doğdu. Anne ve babası, eğitim tutkularıyla genç yaşta köyden başkente göç etmiş öğretmenlerdi. Annesini çocuk yaşta kaybeden Manya’nın hayatı, babasının siyasi sebeplerle görevden uzaklaştırılmasıyla daha da zorlaşmıştı. Tüm bu zorluklara rağmen Manya, liseyi birincilikle bitirip altın madalya aldı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Manya’nın en büyük arzusu bir üniversitede okumaktı fakat o yıllarda Polonya’da kadınların yükseköğrenime erişimi yasaktı. Bu nedenle gizli eğitim veren “Uçan Üniversite”ye katıldı. Ne var ki okumak için sürekli saklanmak ve şehir içinde oradan oraya yer değiştirmek bir süre sonra onu yormaya başladı; içten içe gerçek bir üniversitenin sunduğu imkânlara kavuşma isteği ağır bastı. Bunun üzerine kız kardeşi Bronya ile bir plan yaptılar: Manya çalışıp Bronya’nın okumasını sağlayacak, Bronya eğitimini tamamladığında ise onun üniversite masraflarını üstlenecekti.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Manya, öğretmenlik yaparak yıllarca Bronya’yı destekledi. Bronya mezun olduktan sonra sıra ona geldi ve Manya, 1891 yılında Sorbonne Üniversitesi Fen Fakültesine kaydoldu. Varşova’daki “Manya”, Fransızcadaki söylenişiyle artık “Marie”ydi. Yoksulluk içinde okuyor, sobasız bir çatı katında derslerine sarılıyordu. Yine de matematik, fizik, kimya ve astronomiyle yetinmeyip müzik ve şiir derslerine de katıldı. Mezun olur olmaz fizikte master derecesi için girdiği sınavda birinci olması da bu çabanın kanıtıydı. Durmadı, bir yıl sonra matematikte master çalışmasına başladı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Marie, laboratuvarda tanıştığı Pierre Curie ile ortak çalışmalara başladı. Pierre, elektrik ve manyetizma üzerine yaptığı araştırmalarla genç yaşta dikkat çeken bir bilim insanıydı. Bilime adadığı yaşamı nedeniyle kadınlara mesafeli olan Pierre’in bu tavrı, Marie ile tanışınca değişti ve çift 1895 yılında evlendi.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Eşiyle birlikte radyoaktivite üzerine çalışmaya başlayan Marie, Alman araştırmacı Wilhelm Conrad Röntgen ile Fransız fizikçi Henri Becquerel’in bulgularını temel alarak kendi araştırmalarını derinleştirdi. 1898’de Curie çifti, yeni bir element keşfettiklerini açıkladı. Marie, memleketine olan bağlılığını göstermek için bu elemente “polonyum” adını verdi. Aynı yılın sonunda, ikinci büyük keşifleri olan radyum elementini duyurdular. 1903 yılında Marie Curie, Pierre Curie ve Henri Becquerel, radyoaktivite alanındaki katkılarıyla Nobel Fizik Ödülü’ne layık görüldü. Böylece Marie, bu ödülü alan ilk kadın olarak tarihe geçti.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]1903’te Nobel Fizik Ödülü’nü Becquerel ile paylaşmaları, yıllardır biriken araştırma masrafı borçlarını ödemelerine olanak sağladı. Pierre Curie, Sorbonne Üniversitesine profesör olarak çağrıldı. 1906’da Pierre, bir seminerden çıkıp evine yürürken atlı bir arabanın altında kaldı ve olay yerinde yaşamını yitirdi. Sonraki dönemlerde kimi çevreler karşı çıkmış olsa da Pierre’in boşalan kürsüsü Marie’ye verildi. Böylece o, Avrupa Bilimler Akademisinde ders veren ilk kadın oldu. 1908’de Sorbonne Üniversitesinde profesör oldu ve 1910’da radyoaktivite üzerine temel tezini yayımlandı. Radyumu saf hâliyle elde etmeyi başarması ise, ona 1911 yılında, bu kez kimya alanında ikinci bir Nobel Ödülü kazandırdı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]Curie’nin çalışmaları, cerrahi müdahalelerde kullanılacak X-ray cihazlarının gelişimi için büyük önem taşıyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında cephe gerisindeki askerlere hızlı teşhis olanağı sağlamak için taşınabilir röntgen cihazlarını ambulanslara kurdu; hatta çoğu zaman ambulans araçlarını kendisi kullandı. Radyoaktif maddelerin zararları o dönemde iyi bilinmediği için yıllarca önlemsiz çalışmıştı. Ayrıca savaş döneminde askerlerin röntgenini çekmesi X-ışını maruziyetini artırmıştı. 1920’lerden itibaren sağlığı kötüleşmeye başladı. 4 Temmuz 1934’te Fransa’da hayatını kaybetti. Ölüm nedeni, yıllarca işi gereği maruz kaldığı radyasyon sonucu gelişen aplastik pernisiyöz anemi olarak açıklandı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]Curie’nin bilimsel mirası, kendi başarılarını aşarak sonraki kuşaklara da uzandı. Kızı Irène Joliot-Curie, yapay radyoaktivite üzerine yaptığı çalışmalarla 1935’te Nobel Kimya Ödülü aldı. Marie Curie böylece bilimin yalnız bir dönemini değil, geleceğini de şekillendiren bir öncü olarak tarihe geçti.
-

8 Madde İle Büyük Medeniyetlerin İzlerini Günümüze Taşıyan Bergama Antik Kenti
Bergama, doğal güzelliğinin yanı sıra pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmasıyla da tarihte yerini almıştır. Her yıl binlerce ziyaretçiye kapılarını açan ve döneminin kültür, bilim ve sanat merkezi olarak büyük önem taşıyan bu Antik Kent’in ilgi çekici taraflarını ve mutlaka görülmesi gereken yerlerini sizler için 8 maddede listeledik.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Bergama Antik Kenti (Pergamon)” title_font_size=”13″]
Antik dönemdeki ismi Pergamon olan Bergama, İzmir Bakırçay Havzası’nda yer alır ve uygarlık tarihinin en eski yerleşim yerlerinden biridir. Çok katmanlı kent olan Pergamon, 9 bileşenden oluşmuştur. Tarih boyunca Helen, İyon, Roma ve Bizans uygarlıklarına ev sahipliği yapmış olan kentte ayrıca Osmanlı dönemine ait han, hamam, camii gibi önemli mimari eserler de bulunmaktadır. Kent 1870’li yıllarda Alman mühendis Carl Humann tarafından rastlantı eseri keşfedilmiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”İlklerin Şehri Bergama” title_font_size=”13″]
Tarihte ilklerin şehri olarak adından söz ettiren Bergama; müzik, spor, tiyatro, güneş ve çamur ile yapılan ilk doğal tedavi, ilk parşömen, 200.000 ciltlik ilk Asya kütüphanesi, öncü eczacılık uygulamaları ve ilk psikoterapi gibi alanlarda Pergamon Krallığı’nı ilklerin şehri yapmıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Kızılavlu (Bazilika)” title_font_size=”13″]
Dönemin yerlilerinin, tapınağı kırmızı tuğladan yapması sebebiyle halk arasında “Kızılavlu” olarak adlandırılmıştır. İnşa edildiği dönemde “Serapis Tapınağı’’ olarak da bilinen yapı, gelecekten haber almak isteyen Romalılar’a hizmet etmiştir. Kızılavlu ana binasının iki ucuna Mısır uygarlığı estetiğinde heykel sütunlar konmuş, erken Bizans devrinde ise kutsal olan mekânın içinde çalışmalar yapılarak kiliseye çevrilmiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Asklepion ” title_font_size=”13″]
Sağlık ve hekimlik tanrısı olarak bilinen ve Apollo’nun oğullarından biri olan Asklepion, MÖ 4. yüzyılda kurulmuştur. Bir sağlık merkezi olarak kullanılan Antik Kent, çağın en önemli kültür miraslarından da biridir. Spor, tiyatro, şifalı su, çamur kürü ve psikoterapi gibi tedavi yöntemlerinin kullanıldığı yer, MÖ 4. yüzyılda Yunan mitolojisinde hekimlik sanatının ustası olan tanrı Asklepios adına hayata geçirilmiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Akropol ” title_font_size=”13″]
Yukarı kent anlamına gelen Akropolis, üç farklı yerleşim merkezinden meydana gelmektedir. Kentte kral ve ailesi, din adamları, buranın aydınları ve komutanları yaşamış, orta kentte kutsal alan ve Gymnasium yer almış, aşağı kentte ise halk varlığını sürdürmüştür. Binaların alt tarafında Athena tapınağı ve kütüphanenin yanında Trayon tapınağı ve büyük tiyatro da burada bulunmaktadır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Zeus Sunağı” title_font_size=”13″]
Zeus Sunağı, Galatlar’a karşı zafer kazandırdığı için MÖ 180-160 yılları arasında II Eumenes döneminde, Zeus’a ithafen yapılmıştır. Yaklaşık 120 metre uzunluğunda ve 2.30 metre yüksekliğindeki sunak, Zeus hakkında oldukça önemli bir tarihi eserdir. Helenistik dönem anıt mimarisinin en güzel örneği olan yapıt, günümüzde Bergama’da olsa da artık bu sunağın sadece temelleri burada kalmış durumda. Zeus Sunağı’nın diğer kısımları ise Berlin Müzesi’nde bulunmaktadır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Bergama Müzesi” title_font_size=”13″]
İlçe merkezinde bulunan Bergama Müzesi, 1900-1913 yılları arasında yapılan arkeolojik kazılardaki kalıntıların bir depoya ihtiyaç duyulmasıyla ortaya çıkmıştır. Müzede, toplamda yaklaşık 8700 arkeolojik eser, 1920 adet etnografik eser ve 7300 civarında da sikke bulunmaktadır. En çok ilgi çeken eserler; MS 2. yüzyıla ait Nymphe Heykeli, Roma Dönemi’nden Sokrates Büstü ve MS 3. yüzyıldan Medusa Mozaiği’dir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”En Dik Tiyatro” title_font_size=”13″]
Helenistik dönemin en etkileyici mimari eserlerinin başında gelen Antik Tiyatro, oldukça dik bir yamaç üzerine kurulmuştur. II Eumenes döneminde inşa edilen Antik Tiyatro, ahşap bir sahneye sahiptir ve isteğe bağlı sökülüp takılabilecek biçimde tasarlanmıştır. Toplam 80 oturma sırasının bulunduğu tiyatro ince, uzun ve dik bir yapıdır. Yaklaşık 10.000 kişi kapasitesi olan, 33 derecelik bir açıya sahip olan tiyatro, dünyanın en dik tiyatrosu unvanına da sahiptir.
-
UYKUNUN FİZYOLOJİSİ
Görüntüleme teknolojilerinin gelişmesiyle insan beyni hakkında öğrendiklerimiz son 25 yılda şaşırtıcı boyutlara ulaşmış durumda. 200 bin farklı protein, 100 milyar sinir hücresi ve sayısız sinaps bağlantılarıyla evren kadar bilinmez olan beynimizde uyurken neler oluyor?
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Bilim henüz canlıların neden uykuya ihtiyacı olduğuna dair tam bir açıklama getiremese de uykuya dalmamızı ve uyanmamızı sağlayan etkenler daha da bilinir hâle geldi. Melatonin ve adenozin hormonları, bedenimizin sürekli olarak değil, belirli zamanlarda salgıladığı uykuyla ilgili iki hormon. Melatonin karanlık çöktüğünde, uykuya geçtiğimiz sürede; adenozin gündüz ya da akşam fark etmeksizin uyanık kaldığımızda salgılanır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Melatonin ve adenozin hormonu, vücudun biyolojik saatini yani sirkadiyen ritmi düzenleyen hormonlardır. Beynin orta bölgesinde yer alan epifiz bezi tarafından üretilen melatonin hormonunun salgılanması ve vücut tarafından sentezlenmesi için tamamen karanlık olan bir odada uyumak gerekir. Melatonin aynı zamanda bağışıklık sisteminin güçlenmesi, hücre yenilenmesi ve bilişsel süreçlere etki eder. Yani hava karardıktan sonra karanlık bir odada gerçekleşen uyku, bedenimizin kendini tamir etmesini sağlar.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Uykunun en verimli olduğu dönem REM (rapid eye movement) uykusudur. Uyku esnasında gözlerde gerçekleşen hızlı hareketlenmeler kişinin REM uykusunda olduğunu gösterir. Bebeklikten çocukluğa, çocukluktan yetişkinliğe geçtikçe azalan REM uykusu beynin gelişimi için önemli bir faktördür. Tüm uyku sürecimiz REM ve NREM’in (non-rapid eye movement) dönüşümlü tekrarlanmasıyla gerçekleşir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Uyku NREM ile başlar ve her uyku periyodunda 90 dakika sürer. Bu süre değişmez. Sonrasında ilk REM uykusu başlar, bu süreç en kısa REM uykusudur ve sadece 10 dakika sürer. Rüyalar da REM uyku periyotlarında görülür. İlk 10 dakikalık REM uykusundan sonra tekrar NREM uykusuna geçilir ve yine 90 dakikalık süreden sonra ikinci REM uykusu başlar.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Beyin dalgalarının elektriksel olarak incelenmesini sağlayan EGG (elektroensefalografi) tetkiklerinde REM uykusu sırasında beyinden salgılanan sinyallerle uyanıkken yaydığımız sinyaller arasında belirgin farklar olmadığı ortaya çıkmıştır. Yani rüya gördüğümüz REM döneminde uykuda olsak da beynimiz uyanıkmış gibi davranır. REM uykusu sırasında beynimiz aktif olsa da bedenimiz felç hâlindedir. Aslında bu, vücudun kendini koruma sistemidir. Halk arasında “karabasan” olarak adlandırılan durum da bu evrede gerçekleşmektedir. Herhangi bir sebeple REM uykusu evresindeyken kişi uyanır ve bilinç yerine gelir. Ancak kaslar işlevini henüz yerine getiremez.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Gün içerisinde edindiğimiz yeni anılar ve bilgiler REM uykusu sırasında işlenir. Yeni sinapsların oluşması, yeni öğrenilen bilgilerin eski bilgilerle birleştirilmesi bu uyku periyodunda gerçekleşir. İngilizcede kullanılan, bir karar almadan önce bir süre beklemek anlamına gelen “sleep on it” deyimi beynimizin uykudayken problem çözebilme yetisi ile alakalıdır ve bu söz, bu nedenle söylenir.
-

20. YÜZYILDA BAŞLAYAN PİLATES HAREKETİ
Atalarımız çok daha önceleri hareket berekettir demiş… 20’nci yüzyılın başlarında ortaya çıkan pilates de tam anlamıyla vücudun her kasını hareket ettirmeye dayanıyor. Tahmin edersiniz ki insan bedenine faydaları gün geçtikçe onaylanan egzersiz yöntemini listemize almasaydık olmazdı…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
Pilates adı, mucidi Joseph Pilates’ten geliyor. Çocukluğunda romatizmal hastalıklar geçiren Pilates, Doğu kökenli egzersizleri fizyoloji ve hareket bilimleriyle birleştirmiş, adına da “kontroloji” demiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
Kas ve iskelet sistemini korumaya yönelik egzersizler içeren pilates bir spor dalı değildir. Ülkemiz dâhil tüm dünyada bir çeşit rehabilitasyon, fizyoterapiye yardımcı bir yöntem olarak benimsenmiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
Bütün vücudun esnemesini ve böylece omurların arasının açılmasını sağlayan pilatese insanlar, vücut duruşunun doğru bir pozisyon alması, omurgasının daha sağlıklı olması için yöneliyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
Kolay ya da zor diyemeyeceğimiz pilates kişinin genel yapısına en uygun egzersizleri yapmasını içerir. Yaralanma riski olmadığı ve az enerji harcayarak yapılabildiği için de her yaştan insan ilgilenebilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
Yaşınız kaç olursa olsun önemli olan egzersizlerin sürekli, düzenli ve akılcı biçimde yapılmasıdır diyor Joseph Pilates. Biz de sonuçlarını uzun vadede alabileceğiniz, istikrar gerektiren bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
Klasik pilates için gerekli olanlar kolaylıkla bulabileceğiniz türden malzemelerdir; top, çember, bant, atlama ipi, dambıl ve tabii ki zemin egzersizi yaparken konforunuzu artıracak bir mat…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
Herhangi bir alete ihtiyaç duymadan mat üstünde yapılan pilates türünü, doğru nefes tekniklerini doğru hareketlerle buluşturarak evde de rahatlıkla uygulayabilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
Matla yapılan pilatesten daha yoğun ve hareketli olarak yapılan reformer pilates ise kısa sürede sıkılaşmak isteyenlerin tercihi… İçerdiği egzersizler arasında ayak çubuğunu itme, kayışları çekme gibi hareketler bulunuyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
Elbette fizyolojik yapınıza en uygun hareketleri ne aralıklarla ve ne kadar süre yapacağınızı bir eğitmen yardımıyla belirlemeniz en doğrusu olacaktır.
-

BU MUTFAK GEREÇLERİNİN İSİMLERİNİ BİLİYOR MUSUNUZ?
Mutfak konusu oldukça teferruatlı bir konu. Sadece profesyonel aşçılar değil, o alana düzenli olarak ya da ara sıra giren herkes için öyle… İçine giren gıda ürünlerinden ortaya çıkarılacak yemeklere, lezzetlerinden sağlık değerlerine, sahip olunması gereken alet edevattan sofralardaki sunumlara kadar yüzlerce detay barındıran bambaşka bir dünya orası. Biz de bu dünyanın meraklıları için kullanım amaçları bilinse de isimleri konusunda tereddüt edilen gereçlerden söz edelim istedik. İlk sırada pek göz önünde olmayan ama bıçaklarımız kesme işlevini yitirdiğinde başvurduğumuz çok önemli bir araç var!
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
-
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK İLE İLGİLİ 10 TERİM
Sürdürülebilirlik, modern dünyanın en kritik konularından biri haline gelmiş durumda. Çevre, ekonomi ve toplumu ilgilendiren birçok mesele, sürdürülebilir çözümler bulmayı gerektiriyor. Doğal kaynakların korunmasından döngüsel ekonomiye, karbon ayak izinin azaltılmasından sıfır atık politikalarına kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan bu kavramlar, daha yeşil ve yaşanabilir bir dünya için atmamız gereken adımları anlamamıza yardımcı oluyor. Yazımızda, sürdürülebilirliğin çeşitli alanlarda nasıl uygulandığını ve bu prensipleri kendi hayatımıza nasıl entegre edebileceğimizi öğrenmemizi sağlayan 10 önemli terime yer verdik.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Karbon Ayak İzi” title_font_size=”13″]Karbon ayak izi; bir bireyin, kurumun veya ürünün meydana getirdiği toplam sera gazı miktarını ifade eder. Küresel ısınmanın etkilerini yavaşlatmak için atılması gereken en önemli adım karbon ayak izini azaltmaktır. Bu süreç, enerji verimliliğini artırmak, yenilenebilir enerji kaynaklarını tercih etmek, sürdürülebilir ulaşım yöntemleri kullanmak ve daha az atık üretmek gibi çeşitli adımları içerir. Karbon ayak izinin azaltılması, yalnızca iklim değişikliği ile mücadele etmekle kalmaz, aynı zamanda sürdürülebilir bir ekonomi inşa etmek, doğal kaynakları korumak ve gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak için de kritik bir rol oynar.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Yenilenebilir Enerji” title_font_size=”13″]Yenilenebilir enerji; güneş, rüzgâr, hidroelektrik, jeotermal ve biyokütle gibi doğal kaynaklardan elde edilen enerjiyi ifade eder. Bu enerji türü, fosil yakıtlara bağımlılığı azaltarak çevreye verilen zararı minimuma indirir ve iklim değişikliği ile mücadelede önemli bir rol oynar. Ayrıca, enerji güvenliğini artırarak ülkelerin enerji bağımsızlığını destekler ve uzun vadede ekonomik faydalar sağlar. Yenilenebilir enerjiye geçiş, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmak için de kritik bir adım olarak kabul edilmektedir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Sıfır Atık” title_font_size=”13″]Sıfır atık, tüketim süreçlerinde oluşan atık miktarını sıfıra indirmeyi veya en aza çekmeyi amaçlayan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, kaynakların daha verimli kullanılması, geri dönüştürülebilir malzemelerin en yüksek düzeyde yeniden kazanılması ve atıkların çöp sahalarına gönderilmeden önce yeniden değerlendirilmesini hedefler. Atık yönetimini ve geri dönüşüm oranlarını iyileştirerek çevre üzerindeki baskıyı azaltır; ayrıca karbon ayak izini küçültür, enerji tasarrufu sağlar ve doğal kaynakların korunmasına katkıda bulunur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Greenwashing” title_font_size=”13″]Greenwashing (Yeşil Yıkama), bir ürünün veya hizmetin çevre dostu olduğu izlenimini yaratan yanıltıcı bir pazarlama stratejisidir. Şirketler veya ürünler, gerçekte çevre dostu olmadıkları halde çevreye duyarlıymış gibi tanıtılır. Bu terim, özellikle son yıllarda artan çevre bilinci ile daha sık gündeme gelmiştir. Greenwashing, tüketicileri yanıltarak çevreci ve sürdürülebilir bir imaj oluşturmaya çalışır; böylece doğaya zarar veren ürünler sanki çevreye duyarlıymış gibi sunulur. Gerçekte çevre dostu olmayan ürünler, küçük yeşil simgeler veya yanıltıcı ifadelerle pazarlanarak tüketicilerin gözünde ‘yeşil’ bir algı yaratır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Yavaş Yemek” title_font_size=”13″]Yavaş yemek; 1986 yılında İtalyan gazeteci ve yazar Carlo Petrini tarafından İtalya’da fast food kültürüne tepki olarak başlatılan bir harekettir. Bu akım, geleneksel yemek tariflerini, yerel gıda üretimini ve sürdürülebilir tarım yöntemlerini korumayı amaçlar. Hızlı, standartlaşmış ve endüstriyel gıda üretimine karşı; yerel, doğal, mevsimsel ve geleneksel gıdaların korunmasını, sağlıklı beslenmeyi ve yavaş, keyif alarak yemek yeme alışkanlığını teşvik eder. Yavaş yemek hareketi, gıdaya erişimde eşitlik sağlamayı hedefler. Hem yerel üreticilerin haklarını korumayı hem de herkesin sağlıklı ve doğal gıdalara erişimini öncelikli kılar. Bu akım, sadece yemeğin keyfine varmayı değil, aynı zamanda gıdanın kaynağını, nasıl üretildiğini ve nasıl bir kültürel mirası temsil ettiğini anlama çabasını da içerir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeşil Bina” title_font_size=”13″]Yeşil bina, sürdürülebilir mimari ve çevre dostu teknolojileri ön planda tutan bir yapı anlayışıdır. Enerji verimliliğini artırmak ve karbon ayak izini azaltmak amacıyla tasarlanan bu binalar, doğal kaynakları daha verimli kullanmayı hedefler. Yeşil binalar genellikle yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanır, geri dönüştürülebilir malzemelerle inşa edilir ve su tasarrufu sağlayan sistemlerle donatılır. Ayrıca, bina sakinlerinin sağlığı ve konforunu artırmak için doğal ışık kullanımı, temiz hava sirkülasyonu gibi unsurlar da dikkate alınır. Dünyanın artan nüfusu ve çevresel tehditlerle karşı karşıya kaldığı bu dönemde, yeşil binalar yalnızca sürdürülebilirliği değil, toplumsal refahı da destekleyen önemli yapılar olarak öne çıkmaktadır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Döngüsel Ekonomi” title_font_size=”13″]Atık oluşumunu en aza indirerek kaynakların sürekli yeniden kullanılmasını teşvik eden ekonomik modeldir. Doğal kaynakların tükenmesini engeller ve sürdürülebilir bir üretim-tüketim döngüsü oluşturur. Bu sistem, doğal kaynakların daha verimli kullanılmasını, ürünlerin yaşam döngülerinin uzatılmasını ve atıkların yeniden ekonomiye kazandırılmasını hedefler. Temel olarak atık oluşumunu önleyip, ürünlerin yeniden kullanımını, geri dönüşümünü ve yenilenmesini sağlar. Döngüsel ekonomi, atıkların değerli kaynaklar olarak görülmesi ve bu kaynakların sürekli bir döngü içinde kullanılmasını öngörür.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Permakültür” title_font_size=”13″]Permakültür, sürdürülebilir tarım ve yaşam sistemleri tasarlama yaklaşımıdır ve ekosistemlerle uyumlu şekilde çalışmayı amaçlar. Doğadaki döngüleri taklit ederek enerji ve kaynakların verimli kullanıldığı, atıkların minimuma indirildiği ve biyoçeşitliliğin artırıldığı sistemler oluşturmayı hedefler. Tarım, su yönetimi, enerji kullanımı ve barınma gibi konularda bütüncül çözümler sunar. Permakültürün temelinde, doğanın kendi kendini yenileyen yapısından ilham alarak tarımsal ve yerleşim sistemlerinin tasarlanması yatar. Bu yaklaşım hem bireysel yaşamda hem de geniş topluluklar için daha sürdürülebilir bir gelecek oluşturmak açısından önemli bir potansiyele sahiptir. Özellikle iklim krizi ve çevresel bozulmaların arttığı bir dönemde doğal kaynakları koruyan, enerjiyi verimli kullanan ve yerel toplulukların bağımsızlığını destekleyen bir yöntem sunar. İnsanları doğayla iş birliği yapmaya teşvik ederken, sürdürülebilir gıda üretimi ve yaşam biçimleri oluşturmak için geniş bir çerçeve oluşturur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Su Ayak İzi” title_font_size=”13″]Su ayak izi; bireylerin, şirketlerin veya ülkelerin doğrudan veya dolaylı olarak kullandığı su miktarını ölçen bir göstergedir. Tıpkı karbon ayak izi gibi, su ayak izi de kaynak tüketimini daha şeffaf hale getirir ve suyun sürdürülebilir kullanımı konusunda farkındalık oluşturur. Sadece içme suyu veya evsel kullanım için değil, aynı zamanda tarım, sanayi ve ürün üretimi süreçlerinde tüketilen suyu da kapsar. Örneğin, bir tişört üretimi için binlerce litre su kullanılabilir. Bu nedenle, bir ürünün veya hizmetin su ayak izi, çevresel etkisinin ne kadar büyük olduğunu gösterir. Sürdürülebilir su yönetimi, tarımda su tasarrufu, suyun yeniden kullanımı gibi yöntemlerle bireyler ve kurumlar su ayak izini azaltabilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeşil Tüketim” title_font_size=”13″]Yeşil tüketim; çevreye duyarlı ve sürdürülebilir tüketim alışkanlıklarını benimseyen bir yaklaşımdır. Bu kavram bireylerin ürün veya hizmet satın alırken çevresel etkilerini göz önünde bulundurmasını içerir. Amaç, doğal kaynakları koruyarak ve daha az karbon ayak izi bırakarak doğaya zarar vermeden tüketim yapmaktır. Yenilenebilir enerji kullanımı, doğal tarım ürünlerinin tercih edilmesi, geri dönüştürülebilir ambalajların kullanılması ve atık yönetiminin önceliklendirilmesi yeşil tüketimin başlıca unsurlarıdır. Bu yaklaşım hem kişisel yaşamda hem de iş dünyasında yaygınlaşarak iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir adım olabilir. Özellikle doğal kaynakların hızla tükendiği ve çevresel sorunların arttığı günümüzde, tüketim alışkanlıklarının doğaya saygılı hale getirilmesi elzemdir. Yeşil tüketimin yaygınlaşması sadece çevreyi korumakla kalmaz, aynı zamanda gelecek nesiller için daha yaşanabilir bir dünya yaratmanın temel taşlarından biri olur.
-
OTOMOBİLİN SERÜVENİ
İcadıyla beraber mekânlarla olan ilişkimizi tamamen değiştiren otomobilin ilk olarak nasıl ortaya çıktığını biliyor musunuz? Otomobilin icadından bahsederken tek bir isimden bahsetmek mümkün değil. 15. yüzyılda bir fikir olarak ortaya çıkan ilk tasarımından sonra buhar enerjisinin kullanılmaya başlandığı 19. yüzyıla kadar birçok farklı ismin buluşlarını içeren bir sürecin sonunda ortaya çıkan bu mekanik aletler, günümüzün en büyük pazar payına sahip endüstrisi olmuş durumda. Hayatımızın artık vazgeçilmez bir parçası olan otomobillerin tarihini yazımızda okuyabilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]16.yüzyılda yaşayan İtalyan dahi Leonardo da Vinci’nin çalışmaları arasında bulunan buharlı araba eskizleri tarihteki ilk otomobil tasarımı olarak karşımıza çıkıyor. Görüntüsü el arabasına benzeyen bu tasarımdaki araba, buhar enerjisiyle çalışarak kendi kendine gidebiliyordu. 1679 yılında hareket edebilen ilk minyatür aracı Cizvitli misyoner Ferdinand Verbiest, Çin İmparatoru’na hediye etmek için tasarladı ancak bu prototip küçük bir oyuncaktan ibaretti.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]1769 yılında Fransız bilim insanı Nicolas Joseph Cugnot, buharla çalışan ilk otomobili üretti. Üç tane tekerleğe sahip bu enteresan kara taşıtı, dev bir buhar kazanından sağlanan enerji ile çalışan buhar motoruna sahipti ve saatte ortalama 4.5 kilometre yol alıyordu.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]1859 yılında Belçikalı mühendis Ètienne Lenoir, “Gazlı ve genleşmiş havalı motor” ismiyle aldığı patentten sonra 1860’da elektrikle ateşlenen ve su soğutmalı olan ilk içten yanmalı motoru geliştirdi. İçten yanmalı motorun kauçuk tekerlek ile buluşmasından sonra artık çok daha hızlı ve uzun yol gidebilen otomobiller üretilmeye başlandı. 1885 yılında Alman Karl Friedrich Benz, içten yanmalı motorla çalışan ilk benzinli otomobili üretti.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Ülkemize ilk otomobil Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde gelmiştir. O dönem “Cadde-i Kebir” ismine sahip İstiklal Caddesi’ndeki bir mağazada bulunan otomobil ile Sultan II. Abdülhamid’in İngiliz Konsolosluğu’ndan özel olarak sipariş ettiği elektrikli araba ülkemizin ilk araçlarıdır ve hiç trafiğe çıkmamışlardır. Ülkemizde trafiğe çıkan ilk otomobil 1895 yılında Fenerbahçe’de Renault Landaulet modeli olmuştur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]19.yüzyılda otomobiller el yapımı olarak üretiliyordu ve bu durum sadece ayrıcalıklı bir zümreye ait insanların araç sahibi olmasıyla sonuçlandı. Ancak 1900’lü yıllarda Henry Ford’un geliştirdiği seri üretim bandı ile arabalar hızlı bir şekilde üretilebiliyordu. Bu tarihten sonra artık işçi sınıfı da otomobil sahibi olabildi.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]İlk üretilen benzinli otomobilin ardından geçen 6 senede dünyada yalnızca 25 adet otomobil üretilmişti. II. Dünya Savaşı’ndan sonra en hızlı büyüyen sektör haline gelen otomobillerin kullanımı 1907 yılında 250 bin iken, II. Dünya Savaşı’ndan hemen önce 50 milyonu aşmıştır. 1975 yılında 300 milyon arabayı bulan sektör, günümüzde milyarlarca araç sayısına ulaşmıştır.