Blog

  • DEKORATİF AYDINLATMA MODELLERİ

    DEKORATİF AYDINLATMA MODELLERİ

    Aydınlatma ile dekoratif aydınlatma arasında önemli bir fark bulunuyor, o da şu: Aydınlatmayı, herhangi bir yeri olduğu gibi görmek için uygularken, dekoratif aydınlatmada olduğundan daha güzel görme isteği devreye giriyor. Ve artık sadece ışığın yansıması değil aydınlatma cihazının kendisi de dekoratif bir unsur teşkil ediyor. Gelin eskiden beri var olan ve her geçen gün yenisi eklenen aydınlatma ürünlerine birlikte bakalım…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kristal avizelerin evlerin tavanlarını süslediği yakın tarihi hatırlıyorsunuz değil mi? Ne kadar çok kristal o kadar çok ışık kırılması demekti ve o avize salondaki bütün dikkatleri üzerine çekmede tam bir uzmandı. Kristal avizeler günümüz için biraz demode olsa da, tarihi mekânlardaki güzelliği ve görkeminin yerini hiçbir aydınlatma modelinin dolduramayacağını da biliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tavan aydınlatmasında ihtişamlı kristal avizeler yerini uzun zamandır mini avizeler ve sarkıtlara bırakmış durumda. Örneğin birbirinden farklı renk ve geometrik şekillerde tasarlanan sarkıtlarla oldukça modern/estetik bir ortam yaratmak mümkün. Sarkıtların boyları kullanıldığı mekâna göre değişiklik de gösterebiliyor, salonda daha kısa sarkıtlar tercih edilirken mutfakta çok daha uzun sarkıtlar kullanılabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Duvara sabitlenmiş meşalelerle yapılan aydınlatma stilini Orta Çağ filmlerinden hatırlarsınız… İşte o stilin günümüzdeki karşılığı duvara monte edilmiş lambalar, yani apliklerdir. Aplikler genel ortam aydınlatmasından daha çok bölgesel aydınlatma için kullanılır ve bu da genellikle simetrik unsurlar gözetildiğinden en az iki adetle sağlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Uzun zamandır bilinen ve işlevselliğini kaybetmeyen başka bir dekoratif aydınlatma yöntemi de abajurdur. Fransızca “abat-jour” sözcüğünden dilimize geçen kelime “ışık kısar” anlamına geliyor, bunun nedeni de lambanın etrafında ışığı nispeten azaltan siperlik bulunması. Günümüzde sınırsız sayıda tasarıma sahip abajur modelleri bulunmakta…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ev ve ofislerde sıklıkla tercih edilen lambader ise ayaklı lambaya verilen isimdir. Abajur gibi sehpa ya da herhangi bir nesne üzerine yerleştirmenize gerek duymaz, uzun ayakları sayesinde odanızda dilediğiniz yere konumlandırabilirsiniz. Fakat genellikle oturma alanından bir adım geriye konulan lambaderden bu sayede daha yumuşak ışık almak hedeflenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Son teknoloji aydınlatma ürünü ise kablosuz aydınlatma, diğer bir adıyla akıllı aydınlatma… Ampulün yanması veya kapanması uzaktan kumandayla kontrol edilebilirken, artık o da yerini mobil uygulama üzerinden kontrol edilebilirliğe bırakmış durumda. Akıllı aydınlatmada cihaz markasının sunduğu seçeneklere göre dilediğiniz ışık rengi seçimini de yapabiliyorsunuz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    En eski aydınlatma yöntemlerinden olan mum ışığı da ironik biçimde günümüzde “dekoratif” aydınlatmanın vazgeçilmez öğelerinden biri haline geldi. Farklı ebatlar ve farklı renklerdeki mumlarla ortama hem ışık hem de ihtiyaç duyulan ambiyansı vermek fazlasıyla mümkün. Her ne kadar yakın zamanda teknolojik versiyonu LED mumlar devreye girmiş olsa da kanımızca yavaş yavaş eriyen bir mum kadar dekoratif olabilmeleri mümkün değildir.

  • ADI, TADI VE DOĞASIYLA ŞALGAM

    Hafif acımsı tadıyla, bilhassa et yemeklerinin yanında ve farklı formlarda tercih edilebilen şalgam, ülkemizin özellikle güney bölgelerinde yetiştirilen bir bitkidir. İştah açıcı özelliği ile bilinen, demir ve kalsiyum bakımından zengin olan besinin sağlık açısından da birçok faydası bulunmaktadır. Şalgam kelimesi dilimize Farsçadan geçmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • ANADOLU’DA HAYVAN YAVRULARINA VERİLEN İSİMLER

    “Her şeyin yavrusu güzeldir,” şeklinde bir söz vardır. Ne kadar da doğru öyle değil mi? Filden tutun da kaplana, kediye ve köpeğe kadar, hayvanların yavrularını görüp de sevgi ve şefkatle bakmayanımız yoktur. Anadolu’da hayvancılıkla geçinen veya doğanın içinde yaşayıp hayvanlarla can dostu olan insanlarımızın, hayvan yavrularına verdiği bazı isimler bulunuyor. Hatta öyle ki bu isimler “altı aylığa kadar” veya “üç yaşına kadar” gibi sınırlamalarla evre evre değişebiliyor. İçlerinden en bilinenleri sizin için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • Şehir İsimleriyle Anılan Sevimli mi Sevimli Hayvanlar

    Şehir İsimleriyle Anılan Sevimli mi Sevimli Hayvanlar

    Bu sayfamızın konukları yetiştirildikleri şehrin sembolü olmuş hayvanlar… Kimi uzun tüyleriyle, kimi gözleriyle, kimi zekâsıyla… Onlar Van’dan Sivas’tan Denizli’den Ankara’dan hayatımıza katılan canlılar…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İç Anadolu Bölgesi şehirlerimizden Karaman’ın ismini taşıyan, asıl özelliği kuyruklarının büyüklüğü olan Karaman koyunu akkaraman ve morkaraman olmak üzere iki türe ayrılıyor. Akkaraman İç Anadolu’da yetiştirilirken morkaraman Doğu Anadolu’da yetiştirilen türe deniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Van kedilerinin illa ki farklı göz renklerine sahip olması gerektiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz? Elbette bir gözü kehribar diğeri mavi renkte olabilirken, ikisi de mavi ya da ikisi de kehribar rengi olabiliyor. Bir Van kedisinin göz rengi doğumundan 25 gün sonra netleşmeye başlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Uzun uzun öten horozlarıyla ünlü Denizli, bu süslü canlıya adını vermekte gecikmemiş ve Denizli horozlarının ünü şehrin sınırlarını çoktan aşmış. 20-25 saniye süresince ötebilen horozların sesleri davudi, ince ve kalın olmak üzere birbirinden farklı tonlarda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Tüylü mü tüylü Ankara tavşanının soyunun ülkemizde 1723 yılında tükendiğini, daha önce denizciler tarafından Avrupa’ya götürülen tavşanın Almanya’da yaşayan bir vatandaşımız tarafından Türkiye’ye tekrar getirilerek yetiştirilmeye başlandığını biliyor muydunuz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Hazar Denizi’nin doğusundan Anadolu topraklarına getirilen Ankara keçisine tiftik keçisi de deniyor. İç Anadolu Bölgesi dışında Siirt, Mardin, Bitlis’te de yetişen Ankara keçisi dünyaya açılmış bir tür olarak günümüzde Rusya ya da Amerika’da da yetiştirilmekte…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Türkler’in Orta Asya’dan göçerken yanında getirdiği ve adını Sivas’ın Kangal ilçesinden alan bu sadık ve zeki canlıları, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde “aslan kadar kuvvetli” sözüyle tanımlıyor. Tarihçesi çok eski çağlara kadar giden köpeğin ünü günümüzde İngiltere ve Amerika’ya kadar yayılmış durumda…

  • EDEBİYATIN USTA KALEMİ

    Kaleme aldığı eserler ile edebiyat dünyasında şok etkisine neden olan James Joyce, dönemi için oldukça cesur ve farklı yazım tekniğine sahip bir isim. Edebiyatta yeni kapılar aralayan Joyce’un hayatını ve edebi çevrelerce niçin bu denli büyük bir yazar gösterildiğini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    James Joyce, 2 Şubat 1882’de Dublin’de doğar. Babası ile sorunlu bir çocukluk geçiren Joyce, altı yaşında dil ve din eğitimi veren Cizvit okulunda yatılı okumaya başlar. Asosyal geçen çocukluğunda ve gençliğinde bolca kitap okur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Üniversite eğitimini aynı kentteki University College’da tamamlayan Joyce, hayranı olduğu çağdaş tiyatronun kurucularından Norveçli Henrik Ibsen’in oyunlarını orijinal dilinden okuyabilmek için Danca öğrenir. 18 yaşındayken Ibsen’in “Biz Ölüler Uyanınca” adlı oyunu üzerine yazdığı deneme, Londra’da çıkan bir dergide yayımlanır. Bu erken başarı Joyce’un yazar olma yolunu açar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1905’te ileride evleneceği Nora ile tanışır. Geçinmek için bankada çalışır, İngilizce öğretmenliği yapar. İrlanda’da haftalık olarak yayımlanan bir gazetede öykü yazar. Bu öyküler “Dublinliler” ismiyle 1914’te Birleşik Krallık’ta yayımlanır ve edebiyat çevresinde ismi duyulan bir yazar haline gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1916’da “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” adlı otobiyografik romanı yayımlandığında yazarın artık iki çocuğu vardır. Sanattan kazandığı parayla ailesini geçindirmeye çalışan Joyce, Zürih’te yoksulluk içinde yaşar. Ancak bu kötü şartlar belki de yazarı motive eden koşullar olur ve en büyük eseri olan Ulysses üzerine çalışır. Joyce’un en büyük ideali Ulysses’in kitap olarak basılmasıdır ancak yayımcılarla yaşadığı sorunlar nedeniyle bu kitabın basımı yıllarca gecikir. Pek çok yeni tekniği kullandığı bu romanı yayımlandığında edebiyat çevresinde büyük yankı uyandırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dönemi için oldukça sıra dışı olan, günümüzde bile birçok insanın başucu kitabı Ulysses’i Brezilyalı yazar Paulo Coelho, İngiliz yazar Oscar Wilde, Amerikalı yazar Virginia Woolf gibi edebiyatın usta kalemleri sert bir dille eleştirir. Hatta Coelho, Ulysses’i “Edebiyat dünyasında zarara yol açmış, sadece yazım tekniğine odaklanmış bir kitap” olarak değerlendirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Joyce ailesi, Zürih’ten sonra Paris’te yaşamaya başlar. 1932’de kızları Lucia’ya şizofreni tanısı konur, gelini akli dengesini yitirir. Joyce artık ailevi sorunlarıyla ilgilenmek zorunda kalır; bir de bunlar yetmezmiş gibi ağır hipermetrop olan gözlerinden defalarca ameliyat geçirir. Giderek görme yetisini kaybeder. Ülser teşhisiyle olduğu ameliyat sonrası 13 Ocak 1941’de vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ulysses, daha önce denenmemiş deneysel bir yazım tekniğine sahip olması nedeniyle yazarı hırçın bir kalem yapar. Bu kitap, bilinç akışı tekniği ile yazılan ilk eserdir. Klasik edebiyatın sınırlarını aşan ve insanın kaleme almaya cesaret edemeyeceği duyguları anlatan Joyce’un alaycı dili ve önceki eserlere muzip bir dille sataşması o dönem için çok yenidir.

  • BESİN VE ŞİFA DEPOSU KÖK SEBZELER

    Bir kısmı yaz-kış yetişen bir kısmı sadece kış mevsiminde gerçek dönemini yaşayan kök sebzeler mutfakların en güçlü besinleri arasında yer alıyor. Hatırlatması bizden, içinde bulunduğumuz aylar bu sebzeleri bolca kullanmanın tam zamanı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Özellikle kış aylarında severek tükettiğimiz havucun Anadolu’da yere batan, yer otu, yere kaçan gibi isimlerle anıldığını biliyor muydunuz? Bu kök sebze kâh yemekleri renklendiren kâh salatalarda başı çeken hali ve içerdiği A vitamini ile dişlerimizin, kemiklerimizin, gözlerimizin en iyi dostlarından biri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Akdeniz kıyılarının tadı ve faydalarıyla mucizevi olan lezzeti pancar, kök sebzelerin belki de en renklisi. Pancarı nasıl tüketirim diye düşünüyorsanız, yoğurtlu salatasını, yeşil soğan ve sirke ile mezesini, unla karıştırarak çorbasını yapabilir ve elbette turşusunu kurabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Mutfak kültürümüzde eskiye oranla daha çok yer bulan kereviz, bilhassa zeytinyağlı olarak yapıldığında tadına doyum olmayan bir kök sebzedir. En geleneksel tariflerinden biri de portakal suyu ile yapılan yemeğidir ve bu tarif kış aylarında adeta şifa deposudur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kök sebzelerin baş tacı, hikâyesi binlerce yıl önceye kadar giden patatesten başkası değildir. Kızartmasıyla, haşlamasıyla, püresiyle, salatasıyla, böreğiyle ve çeşit çeşit tencere yemekleri ile Türk mutfağında da en çok kullanılan sebzelerdendir patates.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    C vitamini başta olmak üzere besin kaynağı olma hali, kendimizi iyi hissettiğimizde söylediğimiz “Turp gibiyim!” deyimini doğurmuş. Çorbasını yapıp suyunu sıkabileceğiniz turpları, rendeleyerek veya ince dilimler halinde doğrayarak türlü türlü salatalarını yapabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Özgün bir tadı olan, ilave edildiği lezzeti kendi aromasıyla hâkimiyeti altına alan zencefil, ilaç üretiminde de kullanılan ve faydaları saymakla bitmeyecek bir kök sebzedir. İster keklerinize kurabiyelerinize katın, ister pilavlarınıza…  Güçlü etkisi nedeniyle tüketilen miktara dikkat edilmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İşte her mutfağın demirbaşı olan kök sebzeler… Birbirlerinden farklı olsalar da yakın birer arkadaş gibi sürekli birlikte anılan soğan ve sarımsak… Kokularından dolayı uzak duranlar olsa da doğal antioksidan, doğal antimikrobiyel olarak tanımlanan bu ikili için sağlığımızın en iyi dostları diyebiliriz.

  • İSPANYA’DAKİ İSLAM MİMARİSİ: ELHAMRA SARAYI

    Elhamra Sarayı anlatılırken en çok kullanılan ifadelerdir; “şiir gibi”, “masal gibi”, “rüya gibi”, hatta ve hatta “cennet gibi” … Tesadüflere yer bırakmayan zarif mimarisiyle, yüzlerce yıldır Batı’nın ve Doğu’nun gözde yapılarından olmayı sürdüren Elhamra Sarayı’nı biraz daha yakından tanımaya ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Elhamra Sarayı, İspanya’nın Endülüs Bölgesi’ndeki Granada şehrinde yer almaktadır. Yapı, Darro ve Henyil Vadileri arasındaki Sabika Tepesi üzerinde inşa edilmiştir. Yeşillikler içindeki konumuyla manzaraya hâkim durumdadır. Elhamra, Arapçada “kızıl” anlamına gelmekte, yapının bu ismi, inşasında kullanılan ve kızıla çalan kil harçtan aldığı düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İspanya’daki son İslam devleti Nasrîler (1232-1492) tarafından yapılmış olması, Elhamra Sarayı’nı Müslümanlar için Batı’daki pek çok esere kıyasla özel kılmaktadır. Sarayın yerinde ilk olarak, Kurtuba Emîri Abdullah’ın 9. yüzyılda yaptırdığı küçük çaplı bir kale olduğu, zamanla bu kalenin genişletildiği ve bugünkü görkemli halini hükümdarlık sarayına dönüştürüldüğü 14. ve 15. yüzyıllarda, bilhassa I. Yusuf (1333-1354) döneminde aldığı biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Elhamra Sarayı’nın hâkimiyeti şehirle birlikte İspanyollara geçtikten sonra, yapının korunması için kimi hükümdarlar özel ilgi göstermiş, V. Carlos gibi kimi hükümdarlar ise sarayın içine farklı bir üslupta saray yaptırmaya, bazı yerleri yıktırmaya kalkışmıştır. Sarayın, tarih içinde hiç ilgi görmediği dönemler de olmuştur. 19. yüzyılın sonlarından itibaren, hukuki statüsü köklü esaslara bağlanmış ve böylece günümüze kadar korunabilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dışarıdan nispeten sade görünen Elhamra Sarayı, içine doğru ilerledikçe karmaşık yapısı ve dantel gibi işlenmiş duvar, tavan ve sütunlarıyla insanı etkisi altına almaya başlar. Süsleme sanatının en güzel örneklerinin verildiği eserin mimarisinde, dünya hayatı, ahiret ve cennet fikrinden ilham alındığı ileri sürülmektedir. Elhamra’nın büyüleyiciliğini, İspanya’daki elçilik görevi sırasında yazdığı yazı ile Yahya Kemal Beyatlı şöyle anlatmaktadır…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    “… Elhamra’ya basit bir dış kapıdan giriliyor. Girerken harikulade bir mekân içine girileceğinin farkına bile varılmıyor. Girdikten sonra bir âlemden başka bir âleme geçmiş, sanki bir rüyanın ortasına düşmüş gibi gözlerimi kapadım ve açtım, öylesine bir hayret içindeydim. Bu şaşkınlık, daireden daireye geçtikçe arttı. Nazar değmemiş bir beyazlık içinde, sülüs bir yazı sarmaşığı gülümseyen bir güzellikle bütün duvarları sarmış; nakışın ve oymanın hudutsuz oyunları, tavanların derinliklerine kadar her tarafı örtmüş, ama her taraf yine de bembeyaz görünüyor.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Elhamra Sarayı’nı gezerken kitabelerin kesinlikle atlanmaması gerektiği söylenir. Kimisi bir duvarın tamamını kaplayan bu kitabelerde bilgilendirici metinlerin yanı sıra Kur’an ayetleri, Müslüman şairlerin şiirleri yer almaktadır. Elhamra Sarayı, çok sayıdaki oda ve salonları, açık ve kapalı avluları kadar fıskiyeli havuzların, akar çeşmelerin donattığı yemyeşil bahçeleri ile de etkileyicidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yapıyı görmeye gelen turistler, doğayla iç içe hissettiren yeşil alanın nefes kesen manzarasını izlemek ve sarayı tam anlamıyla gezebilmek için geniş zaman ayırmaktadır. Bu yönüyle Elhamra Sarayı’nda özellikle turizm sezonunda uzayıp giden ziyaretçi kuyruklarına şaşırmamak gerekmektedir.

  • BİR TIK’LA ZİYARET EDEBİLECEĞİNİZ SANAL MÜZELER

    Dünyanın en ünlü müzeleri, internet sitelerinden sundukları bir özellik ile koleksiyonlarına evinizden çıkmadan erişebilme imkânı sağlıyor. Mona Lisa’dan Van Gogh’a, Zeus Tapınağı’ndan Antik Mısır’a uzanan birçok eser ve müze yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizin en önemli tarih ve arkeoloji müzelerinden olan Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde, Anadolu’da yaşamış olan uygarlıklardan geriye kalan arkeolojik eserler kronolojik olarak sergileniyor. Sanal turla gezilebilen müzede Taş Eserler Salonu, Frig ve Eski Tunç Çağı bölümlerini ziyaret etmek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Almanya’nın en büyük müzelerinden olan Bergama, bir diğer adıyla Pergamon Müzesi, Berlin’deki Müzeler Adası’ndaki beşinci müze olarak konumlanıyor. Tarihi müze, Bergama ve Milet’ten getirilen Babil İştar Kapısı, Zeus Tapınağı ve Bergama Altarı gibi birçok antik esere ev sahipliği yapıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Metropolitan Müzesi; iki milyondan fazla sanat eserine ev sahipliği yapıyor. Eski Mısır, Roma, Yunan ve Doğu uygarlıklarına ait eserleri incelemek için sanal turların düzenlendiği müzenin web sitesinde çevrimiçi koleksiyonlar, Vincent van Gogh ve Jackson Pollock gibi sanatçıların eserleri de sergileniyor. Ayrıca “Google Cultural Institute” ile birlikte yürüttüğü çalışmayla kendi sitesinde çevrimiçi koleksiyonunda bulunmayan bazı sanat eserlerini de meraklılarıyla buluşturuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en fazla ziyaret edilen müzelerinden olan British Müzesi, insanlık tarihiyle ilgili önemli eserlerin ve arkeolojik kalıntıların bulunduğu bir kültür müzesi. Müzenin sanal turunda Mısır hiyerogliflerinin anahtarı olan Rosetta Taşı, kralların aslan avını anlatan Lion Hunt Rölyefleri gibi önemli eserler sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yaklaşık 10 futbol sahası büyüklüğü ile dünyanın en büyük müzesi olan Louvre Müzesi, önde gelen sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapıyor. Müzeye girmek için uzun kuyrukların oluştuğu bu sanat merkezini hiç sıra beklemeden sanal tur ile gezdiğinizde Mona Lisa başta olmak üzere diğer sanat eserlerini görebilir; Apollo Galerisi ve Antik Mısır eserlerinin sergilendiği alanları ziyaret edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Rönesans Dönemi’ne ait ünlü eserlerin sergilendiği Uffizi Galerisi, İtalya’nın en önemli ve ünlü sanat müzesi. Dönemin en önemli ailelerinden olan Medici ailesine ait geniş sanat koleksiyonlarının sergilendiği Uffizi Galerisi içinde Botticelli, Lippi, Giotto ve Caravaggio gibi önemli kişilerin eserleri de bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Eserlerinin yanı sıra trajik hayatıyla da merak konusu olan Vincent Willem van Gogh adına kurulan beş katlı müzede, bodrum katı da dâhil olmak üzere tüm eserler kronolojik sırayla sergileniyor. 37 yıllık yaşamının son 10 yılında 2000’e yakın eser üreten Van Gogh’un vefatından sonra kardeşi Theo van Gogh, eserlerin bir araya getirilmesine ön ayak olmuş ve bu müzenin kuruluşundaki ilk adımların atılmasını sağlamış.

  • Dünyayı Şaşırtmaya Devam Eden 8 Tarihi Yapı

    Dünyayı Şaşırtmaya Devam Eden 8 Tarihi Yapı

    Bazıları tesadüfen bulunan bazıları kendiliğinden ortaya çıkan tarihi yapılar insanlığı şaşırtmaya devam ediyor. İçlerinde nasıl yapıldığını, olduğu yere nasıl taşındığını hâlâ anlayamadıklarımız var. Bazıları günümüz teknolojisinin dahi izin vermediği tasarımlara sahip. Listemizde dünyanın bu eski yapılarından 8 tanesine yer veriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ankara-Polatlı’ya 30 km mesafedeki Gordion’da dünyanın en eski ahşap mezarını barındıran bir tümülüs bulunuyor ve bu mezar Friglerin en önemli krallarından Midas’a ait… Devasa tümülüsün içindeki mezar; ardıç, çam ve sedir ağaçlarından yapılmış fakat kralın kemikleri burada değil, şehir merkezindeki Anadolu Medeniyetleri Müzesinde  bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Şanlıurfa’ya 22 km mesafede bulunan Göbeklitepe, insanlık tarihinin 12.000 yıllık geçmişi olduğunu ortaya çıkardı ve dünyanın kendi geçmişine dair bildiklerini ters yüz etti. Keşif hikâyesi ise, iki köylünün 1980’lerin sonlarında toprak sürerken bulduğu bir heykeli Şanlıurfa Arkeoloji Müzesine teslim etmesi ve Urfa’da kazı yapan arkeologların bu heykeli görmesiyle başlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    ingiltere

    Eski İngilizcede “asılı taşlar” anlamına gelen stonehenge, İngiltere’de bulunmakta… 17’si hâlâ ayakta olan 30 taştan en büyüğü 9 metre boyunda ve 25 ton ağırlığında. Çember şeklinde dizilmiş taşların tutulmaları önceden tahmin edebilmek için yapıldığı düşünülüyor. Nereden, ne şekilde getirildikleri konusu ise bir muamma…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Keops Piramitleri’ni bilirsiniz; isimlerini inşa ettiren firavunlardan alan Keops, Kefren ve Mikerinos piramitlerini kapsar. Aynı bölgede bulunan “aslan” formundaki Gize sfenksi ise dünyanın en büyük taş heykelidir. Antik Mısır’da Firavun mezarlarını koruduğu düşünülen bu heykel, 73.5 m uzunluğunda, 6 m genişliğinde ve 20 m yüksekliğindedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Minos uygarlığının başkenti olarak Knossos, günümüzde dünyanın en eski kalıntılarını barındırıyor ve bu antik kent Yunanistan’ın en büyük adası Girit’te bulunuyor. Knossos Sarayı ise bu antik kentte bulunan ve ana hatlarıyla günümüze ulaşmayı başaran en önemli yapılardan biri. Sarayın inşa tarihinin M.Ö. 1900’lere kadar gittiği düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    M.Ö. 3200’lerde inşa edildiği düşünülen Newgrange, 1699 yılında fark edilmiştir. İrlanda’da bulunan anıt ilk önce mağara olarak nitelenmiş, sonra mezar alanı olduğu düşünülmüş ve ardından astronomiyle ilgisi olduğu anlaşılmıştır. Tarih öncesi pek çok yapıda olduğu gibi yapım aşamasına dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İskoçya’nın Skerrabra isimli tepesindeki çimlerin 1850’deki şiddetli fırtına nedeniyle sökülmesi ve taş duvarların belirmesi ile 1868’de başlatılan kazılar, arkeologları 5000 yıl önceki Skara Brae yerleşmesine ulaştırmış. Yapılan analizler bu ilginç yapının M.Ö. 3200 ile 2200 tarihleri arasında yapıldığını ortaya koyuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    İtalya’nın Roma şehrinde bulunan ve Antik Roma döneminden kalan Pantheon, dünyada en iyi korunan ve mimari açıdan hayranlık uyandıran eski yapılar arasında gösteriliyor. Ünlü kimseler için yapılan mezar anlamındaki Pantheon hiçbir dönem atıl kalmamış; 7. yüzyıldan bu yana da kilise olarak kullanılmaktadır.

  • EN MİNİK KÖPEK TÜRLERİ

    İnsanlar ve hayvanlar arasında çok derin bir yakınlık ve duygusal bağ var. En sadık dostlarımız olan hatta yuvamızı paylaştığımız aile üyelerinden biri haline gelen sevimli patilerin en minik ırklarını, özelliklerini ve temel bakım ihtiyaçlarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Minyatür kaniş olarak da bilinen Toy Poodle, çok enerjik olmasının yanı sıra sadakati ile ünlü. Zekâsı ile şaşırtan ve sevdiklerini korumak söz konusu olduğunda boylarını aşan tepkiler gösteren bu ırkın ağırlığı 3-4 kg arasında değişiyor. Aslında Almanya kökenli olan Toy Poodle, Fransa’da çok popüler olduğu için ülkenin millî köpeği haline gelmiş durumda. Antik Mısır ve Roma dönemindeki eserlerde iri cüsseye sahip avcılık yetenekleri ile ünlü Poodle ırkına ait figürler ve heykeller bulunsa da minik cüsseli Toy Poodle, 16. yüzyılda Avrupa’da yetiştirilmeye başlanmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Şivava olarak telaffuz edilen Chihuahua’lar, 20 cm boyları ve yaklaşık üç kiloluk cüssesi ile dünyanın en küçük köpek ırkları arasında ilk sıralarda yer alıyor. Sahibi dışında yabancılara şüpheci yaklaşan bu köpeklerin hem kısa hem uzun tüylere sahip iki farklı cinsi bulunuyor. İlk olarak Meksika’da yetiştirilen ve kısa sürede ülkenin sembolü haline gelen bu cinsteki köpeklerin kürklerinde katman bulunmadığı için soğuk havalarda giysi ile korunması gerekiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Arkadaş canlısı ve heyecanlı Pug, tıknaz vücudu ve kırışık yüzündeki şaşkın ifadesi ile ünlü. Çin kökenli bu ırkın basık burnu, kaslı beden yapısı, kısa parlak tüyleri en belirgin özellikleri. Çocuklarla ve diğer evcil hayvanlarla iyi geçinen bu köpeklerin ağırlıkları 6 ila 8 kg arasında değişiyor. Bu ırkın bakımı diğer türlere göre biraz zahmetli ve hasta olma riskleri anatomik yapılarından dolayı daha fazla. Evcilleştirilen en eski ırklardan biri olan Pug’lar, 16. yüzyılda Hollandalılar tarafından Japonya’dan Avrupa’ya getirilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Çin kökenli Shih Tzu, parlak ve yoğun tüylerinin altında asil bir görüntüye ve insan aşığı bir mizaca sahip. Türkçe “Şitsu” olarak telaffuz edilen bu ırk, diğer evcil hayvanlarla da iyi geçiniyor. 4 ila 7 kg arasında değişen ağırlıkları ile sevimli bir kucak köpeği olan Shih Tzu, Tibetan Lhasa Apso ırkı ile yerli Pekingese ırkın melezi. Neşeli, oyuncu, özgür ruhlu ve zekâsı ile ön plana çıkan Shih Tzu’lar, aynı zamanda inatçı karakterleri ile biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Pomeranyalı ya da Pomeranian olarak bilinen bu ırk, sahiplerine olan sadakatleri ile ünlü. Çok tüy dökmeyen bu ırkın bakımı kolay olsa da düzenli taranması gerekiyor. Çocuklarla ve kedilerle iyi anlaşan bu cins köpekler yabancılara karşı sahiplerini koruma içgüdüsünden dolayı agresif tavırlar sergileyebiliyor. Günlük hafif tempo yürüyüş ve evde oynanan oyunlar enerjisini atmak için yeterli oluyor. Pomeranian’ların atası Kuzey Kutbu’nda yaşayan iri yapılı ve güçlü köpekler olan Büyük Pyrenees ile Spitz’e kadar uzanıyor. Ana vatanı, Almanya’nın doğusu ve Polonya’nın batısını kapsayan Pomeranyan bölgesi olan bu ırkın minik cüssesi onların çok iyi bir bekçi köpeği olmasına engel olmuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Popüler ırklar arasında yer alan Pekinez’lerin geçmişi 700 sene öncesine, Çin Hanedanlığı’na kadar uzanıyor. Yoğun tüy yapısı ve yelesinden dolayı aslana benzetilen Pekinez’ler, kısa boylarına rağmen zarif bir beden yapısına sahip. Tüylü ve basık yüzü olan bu ırk; sevgi dolu, cesur ve inatçı mizacı ile tanınıyor. Tüy bakımı diğer ırklara göre daha özen gerektiren bu cinsin düzenli olarak taranmaları gerekiyor. 6 ila 7 kg arasında değişen ağırlıklara sahip olan Pekinez’ler uyumlu ve oyuncu halleri sebebiyle çocuklu ailelerin yuvalarını paylaştıkları ırklar arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Oldukça sevimli bir görünümü olan Morkie, Malt ve Yorkshire ırklarının melezi. Sevdiklerinden ve sahibinden sürekli ilgi bekleyen bu ırk, kucak köpeği olarak da biliniyor. Kalabalık ailelerde daha mutlu olan ve yalnız kalmaktan hoşlanmayan Morkie’ler bağ kurdukları kişileri ve sahiplerini kıskanarak trip bile atabiliyor. Ağırlıkları 2 ila 6 kg arasında değişen bu cinsteki köpekler uzun ve yoğun tüylere sahip olmalarına rağmen tüy dökmüyor.