Blog

  • TASTE ATLAS’IN GÖZÜNDEN EN İYİ VEGAN LEZZETLER

    Taste Atlas, dünya mutfaklarını keşfetmek isteyenler için oluşturulmuş bir gastronomi rehberidir. 2018 yılında kurulan bu platform, dünya genelindeki geleneksel yemekler, içecekler, malzemeler ve yerel restoranlar hakkında zengin içerikler sunar. Kullanıcı yorumları ve uzman değerlendirmeleriyle şekillenen Taste Atlas, dünyanın dört bir yanından eşsiz tatları tanıtırken, bu geniş mutfak yelpazesinde vegan yemeklere de özel bir yer ayırır. Taste Atlas’ın farklı farklı ülkelerden seçtiği en lezzetli vegan yemekleri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Guacamole Sos, Meksika” title_font_size=”13″]

    Meksika mutfağına ait guacamole sosun geleneksel tarifinde olgun avokado, lime suyu, tuz ve isteğe bağlı olarak doğranmış soğan, biber, domates ile kişniş gibi malzemeler kullanılır. Serrano, cayenne (Arnavut) veya jalapeño biberleriyle lezzetlendirilen guacamole; tortilla cipslerinin yanı sıra havuç, salatalık ve kereviz gibi sebzelerle dip sos olarak servis edilir. Ayrıca salatalarda, pizza veya makarna üzerinde; burrito, burger, taco ve omletlerde çeşni olarak da kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zeytoon Parvardeh, İran ” title_font_size=”13″]

    İran’ın Gilan eyaletine özgü zeytoon parvardeh; yeşil zeytin, nar pekmezi, ceviz, sarımsak, nar suyu, nar taneleri, yerel olarak chochagh adıyla bilinen deniz çobanpüskülü otu, melek otu tohumları ve tuz karışımıyla hazırlanır. Zeytinyağı ile lezzetlendirilen bu mezenin bazı tariflerinde nane, kişniş ve maydanoz da bulunur. Genellikle garnitür olarak servis edilen zeytoon parvardeh, zeytin ve narda bulunan antioksidanlar ile cevizdeki sağlıklı yağlar sayesinde hem lezzetli hem de besleyici bir atıştırmalık olarak sofralarda yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Humus, Lübnan ” title_font_size=”13″]

    Lübnan’a özgü geleneksel humus, Orta Doğu mutfağının en bilinen ve en sevilen yemeklerinden biridir. Bu lezzetli dip sos; haşlanmış nohut, tahin, zeytinyağı, limon suyu, sarımsak, tuz ve kimyon gibi temel malzemelerle hazırlanır. Lübnan humusu geleneksel olarak üzerine zeytinyağı gezdirilerek, bir tutam kimyon serpilerek ve doğranmış maydanozla süslenerek servis edilir. Falafel ve sabich gibi diğer Orta Doğu yemeklerinin yanında sıkça tüketilen humus hem Orta Doğu hem de Akdeniz mutfağının vazgeçilmez tatları arasında yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=” Kısır, Türkiye ” title_font_size=”13″]

    Türk mutfağının sevilen salata çeşitlerinden biri olan kısır, Taste Atlas’a göre dünyanın en lezzetli ve sağlıklı vegan yemeklerinden biri olarak öne çıkıyor. Özellikle yaz aylarında hafif ve pratik olması sayesinde sıkça tercih edilen bu geleneksel lezzetimiz hem salata hem de ana yemek olarak tüketilebiliyor. İnce bulgur, taze yeşillikler, zeytinyağı, nar ekşisi, taze limon suyu ve çeşitli baharatlarla hazırlanan kısır; geleneksel Türk mutfağının bir parçası olmasının yanı sıra, dünya genelinde vegan ve sağlıklı beslenme arayışında olanların da ilgisini çekiyor. Bulgurun düşük glisemik indeksi ve sindirimi destekleyici yapısıyla, zeytinyağının kalp dostu özellikleri birleşince kısır, sadece lezzetli değil, aynı zamanda oldukça besleyici bir alternatif hâline geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Panzanella, Toskana, İtalya ” title_font_size=”13″]

    Panzanella, Toskana mutfağının özgün yaz salatalarından biridir. Bayat ekmekleri değerlendirmekle kalmaz, mevsiminde olgunlaşmış domates gibi taze malzemeleri kullanmak için de mükemmel bir seçenektir. Geleneksel olarak Toskana’nın tuzsuz ekmeği “pan sciocco” ile hazırlanır. Bu ekmek önce suda bekletilir, ardından sıkılıp küçük parçalara ayrılır. Ekmek parçaları; domates, taze fesleğen, ince dilimlenmiş soğan, sızma zeytinyağı, sirke, tuz ve karabiberle harmanlanarak enfes bir salata hâline getirilir. Marche bölgesinde ise panzanella biraz farklı hazırlanır. Bu versiyonda bayat ekmek dilimleri bruschetta (ızgarada ya da ateşte kızartılmış ekmek dilimi) olarak kullanılır. Üzerlerine domates dilimleri yerleştirilir; ardından fesleğen yaprakları, tuz ve karabiber eklenir ve son olarak sızma zeytinyağı ile sirke gezdirilir. Her iki versiyonu da sade, taze ve lezzetli bir yaz yemeği olarak öne çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Miso Çorbası, Japonya” title_font_size=”13″]

    Miso çorbası, kahvaltıda tüketilebildiği gibi ana yemeklerin yanında meze olarak da servis edilen, Japon mutfağının zarafetini en saf hâliyle yansıtan lezzetlerden biridir. Ana malzemeleri, fermente soya fasulyesinden yapılan miso ezmesi ile dashi adı verilen bir tür Japon çorba bazıdır. Dashi genellikle kombu (deniz yosunu) ve katsuobushi (kurutulmuş ve rendelenmiş balık gevreği) ile hazırlanır. Ancak vegan tariflerde balık bazlı dashi yerine kurutulmuş shiitake mantarı tercih edilir. Miso ezmesi; pirinç, arpa veya diğer tahıllarla birlikte fermente edilmiş soya fasulyesi ve tuzdan yapılır. Kıvamı, yoğun bir macunu andırır. Miso’nun kökeni, Çin menşeli fermente soya ezmesi chiang’a dayanır. Ancak bu tarif, Japon kültürüne uyarlanarak miso adını almış ve 7. yüzyıldan itibaren Japonya’nın geleneksel lezzetlerinden biri hâline gelmiştir.

  • Doğanın Dünya Çapındaki 8 En’i

    Doğanın Dünya Çapındaki 8 En’i

    Doğa insanlığı şaşırtmaya devam ediyor. Teknoloji geliştikçe yaşadığımız dünya hakkında yeni bilgiler ediniyor, her gün onun ne kadar inanılmaz olduğunu daha iyi kavrıyor ve şaşırıyoruz. Bu içeriğimizde sizleri hayrete düşüreceğini düşündüğümüz doğanın “en”lerini derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en derin gölü Rusya’daki Baykal Gölü, gölün en derin noktası tam 1642 metre…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en uzun plajında güneşlenmek isterseniz Brezilya’ya gitmeniz gerekiyor. Ülkenin güney kesiminde yer alan Praia do Cassino Plajı’nın uzunluğu 200 kilometreyi geçiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en yüksek dağı sanıldığının aksine Everest değil. Hawai kıyılarında yükselen Mouna Kea Dağı’nın denizin altında kalan kısmını da hesaba kattığımızda karşımıza 10.000 metrenin üzerinde bir yükseklik çıkıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Amerika Kentucky’de bulunan Mamut Mağarası, 600 kilometreyi aşan uzunluğu ile dünyanın bilinen en uzun mağarası olma ünvanını elinde bulunduruyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    979 metrelik dünyanın en yüksek şelalesi ise Venezuela’daki Salto Angel. Auyan Tepui Dağı’nın tepesinden akan şelale UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde de yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın bilinen en derin noktası ise Büyük Okyanus’ta Japonya ve Endonezya arasında kalan Mariana Çukuru… 10.000 metrenin üzerinde derinliği olan Mariana Çukuru’nda yaşam bulunuyor ama buradaki yaşam formlarının prehistorik dönemden beri değişmediği tahmin ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7# ” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en büyük çölü ise çoğunluğun düşündüğünün aksine Sahra Çölü değil. Yeryüzünün en büyük çölü, bir kutup çölü olan Antarktika, burası suyun sıvı halde bulunamayacağı kadar soğuk…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    En uzun sahil şeridine sahip olan şanslı ülke ise Kanada… Kanada kıyılarının toplam uzunluğu 200.000 kilometrenin üzerinde…

  • ESKİ FOTOĞRAFLARLA GÜNDELİK HAYAT

    Yunanca bir kelime olan fotoğraf, etimolojik olarak “ışık yardımı ile iz bırakma” anlamına geliyor. Bir ânı kaydedebilmek ve o ânı sonsuzluğa taşıyabilmek ise fotoğrafların bizlere bıraktığı en büyük hazine. 20. yüzyılın başlarında çekilen fotoğraflar sayesinde geçmiş dönemde caddelerin, evlerin, kıyafetlerin, insanların, kısaca gündelik hayatın nasıl olduğuna dair fikir sahibi olmamızı sağlayan sekiz fotoğrafı listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • TAŞA İŞLENMİŞ EŞSİZ ŞAHESER DİVRİĞİ ULU CAMİİ VE DARÜŞŞİFASI

    Anadolu’nun kalbinde, Sivas’ın Divriği ilçesinde yükselen Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, yalnızca bir ibadethane değil; taşın dile geldiği bir sanat eseri olarak yüzyıllardır ayakta duruyor. 13. yüzyıl Selçuklu taş işçiliğinin en göz kamaştırıcı örneklerinden biri olan bu yapı, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almasıyla sahip olduğu kültürel mirasın evrensel değerini simgeliyor. Kapılarındaki olağanüstü taş işçiliğiyle görenleri kendine hayran bırakan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası hakkındaki detaylar yazımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, 1228-1229 yıllarında, Selçuklu Devleti’ne bağlı Mengücek Beyliği Dönemi’nde, Süleyman Şah’ın oğlu Ahmed Şah ile eşi Melike Turan Melek tarafından inşa ettirilmiştir. Caminin mimarı, dönemin ünlü taş ustası Ahlatlı Hürrem Şah’tır. Hürrem Şah, yapının hem mühendislik hem de estetik detaylarında sergilediği üstün ustalıkla yalnızca Anadolu’ya değil, dünya mimarlık tarihine de adını kazımıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İslam mimarisinin bu başyapıtı, iki kubbeli türbeye sahip bir cami ile ona bitişik bir darüşşifadan (hastane) oluşmaktadır. Caminin en dikkat çekici yanı, dört farklı giriş kapısındaki taş oymalarının benzersiz detaylarıdır. Kapılarda yer alan geometrik desenler, bitkisel motifler ve sembolik figürler, sanat tarihçileri tarafından “taş işçiliğinde bir rüya” olarak nitelendirilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, dıştan sade bir mimari görünüme sahiptir; ancak Darüşşifa Taç Kapısı, Cami Kuzey Taç Kapısı, Cami Batı Taç Kapısı ve Şah Mahfili Taç Kapısı’nın her biri, birbirinden farklı ve göz kamaştırıcı bezemeleriyle birer mimarlık ve mühendislik harikasıdır. Kuzey-güney doğrultusunda dikdörtgen plana sahip olan cami, tamamen kesme taşlarla inşa edilmiştir. Her bir kapı, ışık ve gölge oyunları sayesinde günün farklı saatlerinde değişen görünüme bürünür. Bu dinamik estetik, yapının mimari zekâsını gözler önüne sererken, sanatın doğayla nasıl uyum içinde olabileceğini de ortaya koyar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ahlatlı Hürrem Şah önderliğinde Ahlatlı ve Tiflisli ustaların ellerinden çıkan taş işçiliğinin en nadide ve en ince örneklerini teşkil eden bu motiflerin dünyada eşi benzeri yoktur. Caminin iç mekânı ise kapılarına kıyasla daha sade bir tasarıma sahiptir. Bu sadelik, ibadet edenlerin dikkatinin dağılmaması ve huzurun bozulmaması amacıyla özellikle tercih edilmiştir. İç mekân, sekizgen sütunları birbirine bağlayan çift yönlü sivri kemerlerle 25 birime ayrılmıştır. Mihrap önündeki bölüm geniş tutulmuş, orta kısmı yuvarlak kubbelerle kaplanmıştır. Diğer alanlarda ise yıldız, artı işareti ve bileşik tonozlar gibi farklı formlarda tonozlar kullanılarak yapıya estetik çeşitlilik kazandırılmıştır. Bu tasarımlar hem işlevsel hem de görsel açıdan mekânın huzurlu ve sade atmosferini desteklemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Divriği Ulu Camii’yi farklı ve özgün kılan bir diğer özellik ise, uzaktan bakıldığında simetrik gibi görünen; ancak yakından incelendiğinde asimetrik olduğu anlaşılan bezemelerdeki on binlerce motifin hiçbir zaman birbirini tekrar etmemesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Camiye bitişik olarak inşa edilen iki katlı darüşşifa, hastaların su sesiyle şifa bulduğu, çağının ötesinde bir sağlık merkezidir. Dönemin tıp merkezi olarak hizmet veren bu yapı, giriş kapısındaki zarif işlemeler ve figürlerle yalnızca dönemin sanat anlayışını yansıtmakla kalmaz; aynı zamanda mekânın şifa veren ruhunu da gözler önüne serer. Taşın âdeta bir dantel gibi işlendiği Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası’ndaki bu barok mimari üslubun, Türk ve İslam sanatında bir benzeri daha yoktur. Taç kapılarda olduğu gibi, cami içindeki her sütun, sütun kaidesi, sütun başlığı ve kubbe içi tavan süslemeleri de farklı üslup ve bezeme örneklerini sergiler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı Dönemi’nin ünlü seyyahı Evliya Çelebi, gezileri sırasında ziyaret ettiği Divriği Ulu Camii’nin eşsiz ihtişamını şu sözlerle dile getirmiştir: “Methinde diller kısır, kalem kırıktır.” Yani Evliya Çelebi için Divriği Ulu Camii’nin görkemini övmeye kalkışan diller yetersiz kalır, sözcükler bu yapının güzelliğini anlatmaya yetmez; yazıya dökmek isteyenin kalemi acizdir, ne yazarsa yazsın bu ihtişamı aktaramaz. 1985 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, Türkiye’de UNESCO tarafından koruma altına alınan ilk eser olma özelliğini taşıyor. Görenleri kendine hayran bırakan bu sıra dışı Selçuklu eseri, “Anadolu’nun El Hamrası” olarak da anılmaktadır.

  • 8 Madde İle Türk Sineması’nın Taçsız Kralı Ayhan Işık

    8 Madde İle Türk Sineması’nın Taçsız Kralı Ayhan Işık

    “Ayhan Işık Türk sinemasının aktörlerindendi…” Bu cümlede sizce de bir şeyler eksik değil mi? Doğrusu şöyle olmalıydı: Ayhan Işık Türk sinemasının gelmiş geçmiş en yakışıklı aktörlerindendi. Bilenler bilir, 1979 yılında hayatını kaybetmişti ama 70’li ve 80’li yıllarda doğan pek çok insan için fiziki anlamda da yaşayan bir aktördü o… Artık TV ekranlarında filmlerine eskisi kadar rastlamak mümkün olmuyor, aşağıda yer verdiğimiz 8 madde ile Ayhan Işık’la yeniden buluşmaya ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ayhan Işık, hatıralarında çocukluk yıllarının zorlu geçtiğinden söz ederken ilerleyen yaşlarında güzel insanlarla dolu bir çevrede yetiştiğini anlatır. Müdürü Salah Birsel olan bir lisede edebiyat dersine Rıfat Ilgaz girmektedir ve bu durumu “Daha ne isteyebilirdim ki…” diye özetler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Güzel Sanatlar Akademisinde okur Ayhan Işık. Orada da Bedri Rahmi Eyüboğlu’dur öğretmeni ve arkadaşları Fikret Otyam, Altan Erbulak, Nedim Günsür, Semih Balcıoğlu gibi isimlerdir. Resim, sinemadan önceki ilk göz ağrısıdır. Bab-ı Ali’de ressam olarak çalışmışlığı, Yeni İstanbul gazetesinde çizgi romanlarının tefrika edilmişliği de vardır. Hatta Amerika’ya gidip otomobil tasarımları çizmek hayalleri arasındaydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Türk sinemasında o dönem ünlü oyuncuların çoğu dergilerin açtığı yarışmalara katılarak sinemaya adım atmışlardı. Ayhan Işık’ı Türk izleyicisine kazandıracak yarışma da 1952 yılında gerçekleşti ve Yıldız dergisinin yarışmasında birinci olan genç oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yıldızının iyice parladığı film ise senaryosunu Osman Seden’in yazdığı, Ömer Lütfü Akad yönetmenliğindeki Kanun Namına olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ve artık sinemada Ayhan Işık dönemi başlamıştır. İngiliz Kemal Lawrence’e Karşı, Öldüren Şehir, Kanlı Firar, Beraber Ölelim, Bir Avuç Toprak gibi hafızlarımızda yer eden filmlerin de aralarında bulunduğu yaklaşık 140 filmde rol alır. Bu filmler dram, komedi, macera, politik içerikli farklı türlerdedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Küçük Hanımın Şoförü, Küçük Hanım Avrupa’da, Küçük Hanımın Kısmeti… Ayhan Işık’ın halkın gönlüne taht kurduğu seri, Belgin Doruk’la başrolleri paylaştığı Küçük Hanım filmleri olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ünvanı artık “Taçsız Kral” olmuştur. “Türk Sinemasının Kralı”, 1959’da şansını bir de Hollywood’da denemek ister fakat fazla ısrarcı olmadan geri döner. Daha sonra şu açıklamayı yapacaktır: “Benim gibi orada 5000 kişi sıra bekliyor. Ayrıca çok da marifetleri var. Zıplayıp havada iki takla atıyorlar. Hem de ana dilleri gibi İngilizce konuşuyorlar. Bize orada ekmek yok.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Hollywood’da sinema sektörünü gözlemleyen Ayhan Işık, Türkiye’de sinemacıların hakları için uğraş verir, “Sinema Kanunu” çıkartılması gerektiğini söyler.  Sinemanın bir sanat olduğunu ve buna yakışır muamele görmesi gerektiğini savunan aktör, bu amaçla uğraş vermiştir.

  • BİNLERCE YIL ÖNCEDEN KEŞFEDİLEN LEZZET: KİMCHİ

    Kore mutfağı denildiğinde ilk akla gelen yemeklerden biri de kimchi. Kore turşusu olarak da bilinen ve yemeklerin yanında bol bol servis edilen bu yemeğin Uzak Doğu ülkelerinde festivalleri bile yapılıyor. Hem besleyici hem lezzetli olan kimchi’nin yapımında birbirinden farklı sebzeler kullanılıyor. Peki, kimchi hangi malzemelerle nasıl yapılıyor? Listemizdeki birinci maddede yer alan malzemeleri hazırladıysanız kimchi yapımına başlayabiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Öncelikle lezzetli bir kimchi yapmak için gerekli olan malzemeleri listeleyelim. Artık market ve pazarlarda sıkça karşımıza çıkan Çin lahanasından bir adet, bir demet taze soğan, iki adet havuç, bir adet pırasa, bir yemek kaşığı rendelenmiş zencefil, bir adet kuru soğan, iki yemek kaşığı toz şeker, iki yemek kaşığı pirinç unu, bir adet Japon turpu veya normal turp, iki yemek kaşığı pul biber, iki tatlı kaşığı tuz ve son olarak isteğe göre yarım bardak balık sosu, lezzetli bir kimchi hazırlamak için yeterli olacaktır. Gelelim detaylara…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Öncelikle Çin lahanasını iyice yıkayın ve dört parçaya bölün. Böldüğünüz Çin lahanasının yapraklarını büyük parçalara ayırın ve yaprakları yaklaşık yarım saat tuzda bekletin. Havuç ve turplar güzelce yıkandıktan sonra kabuklarını soyun ve ardından her iki sebzeyi de ince ve uzun olacak şekilde dilimleyin. Tuzda bekletilen Çin lahanasını bol su ile duruladıktan sonra dilimlenen havuç ve turp ile birlikte bir kaba alın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kimchi’nin olmazsa olmazı pirinç lapası için iki yemek kaşığı pirinç ununa iki bardak su ve iki yemek kaşığı şekeri ekleyin. Karışımı kıvam alana kadar kaynatın, beraberinde iki yemek kaşığı pul biber de ekleyin ve ardından soğuması için bekletin.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sarımsak, zencefil ve kuru soğanı robottan geçirin ve bu karışımı soğuması için beklettiğiniz pirinç lapasına ekleyin. Peşi sıra iki tatlı kaşığı tuzu katıp güzelce karıştırın ve soğuması için tekrar bekletin. Dilerseniz bu aşamada balık sosunu da ekleyebilirsiniz. Bu tamamen size kalmış…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Son aşamada doğranmış sebzeler ile pirinç lapasını karıştırıp temiz bir kavanoza doldurun ve kapağını sıkıca kapatın. Serin bir ortamda bir hafta beklettikten sonra afiyetle yiyebilirsiniz.

  • NEHİRLERDEN OKYANUSLARA YUNUS TÜRLERİ

    Okyanusların neşeli ve zeki sakinleri olan yunuslar; sosyal yapıları, gelişmiş iletişim becerileri ve karmaşık avlanma stratejileriyle hayvanlar âleminin en çok ilgi çeken türlerinden biridir. Dişli balinalar takımına ait olan yunuslar, genellikle sürüler hâlinde yaşar ve dünyanın farklı denizlerinde, hatta bazı tatlı su bölgelerinde bile görülebilir. Bazı yunus türleri akrobatik sıçrayışlarıyla ünlüyken, bazıları ulaştıkları devasa boyutlarla şaşkınlık uyandırır. Okyanusların engin derinliklerinden tatlı su nehirlerine kadar pek çok habitatta yaşayabilen yunus türlerini ve onları eşsiz kılan özelliklerini yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Orka” title_font_size=”13″]

    Yunus ailesinin en büyük üyesi olan orkalar, namıdiğer “katil balinalar”, yalnızca bu türe özgü siyah-beyaz desenleri ve devasa sırt yüzgeçleriyle tanınır. Ortalama 8 metre uzunluğa ve 6 ton ağırlığa ulaşabilen orkaların bu desenleri, yukarıdan ve aşağıdan bakıldığında kamuflaj işlevi görür. Su yüzeyine yakın yüzdüklerinde görünen sırt yüzgeçleri, özellikle erkek orkalarda 2 metreyi bulabilir; bu da ortalama bir insan boyundan daha fazladır. Orkalar, tüm deniz memelileri arasında ispermeçet balinasından sonra ikinci en büyük beyne sahip türdür. Son derece zeki olan bu canlılar, karmaşık bir sosyal yapı içinde yaşarlar. Sürüleri dişiler yönetir. Aynı aileden gelen orkalar ömürleri boyunca birlikte kalır ve her zaman birbirlerini duyabilecek mesafede bulunurlar. Her sürünün kendine özgü çağrıları ve sesleri vardır; bu sesler bir tür lehçe gibi çalışır. Orkalar, gruplar hâlinde avlanır ve bunu iyi koordine edilmiş stratejilerle gerçekleştirirler. Avlarını izlemek ve yakalamak için çeşitli taktikler geliştirirler. Orkalar okyanuslarda yaşarlar. Ancak Pasifik ve Kuzey Atlantik’in daha soğuk sularında ve Antarktika’da nüfusları daha fazladır. “Katil balina” adları, sanıldığının aksine saldırgan doğalarından değil, diğer balina cinslerini avladıkları için balıkçılar tarafından onlara verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şişe Burunlu Yunus” title_font_size=”13″]

    Şişe burunlu yunus, dünya genelinde en yaygın ve en iyi bilinen yunus türlerinden biridir. Zekâları, sosyal yapıları ve oyunseverlikleriyle tanınan şişe burunlu yunusların yetişkinleri, 2 ila 4 metre uzunluğa ve 150 ila 650 kilogram arasında bir ağırlığa sahiptir. Sırtları gri, karın kısımları ise açık gri ya da beyaza yakın renktedir. İsmini, kısa ve yuvarlak burun yapısından alır. Büyük beyinleri ve gelişmiş sinir sistemleri sayesinde ileri düzeyde problem çözme ve iletişim yeteneklerine sahiptirler. Ilıman ve tropikal denizlerde yaygın olarak yaşayan bu tür, genellikle kalabalık sürüler hâlinde; kıyı bölgelerinde, haliçlerde ve sığ sularda görülür. Ülkemizde; Akdeniz, Ege, Marmara ve Karadeniz’de de rastlanan şişe burunlu yunuslar, ıslıklar ve vücut hareketleriyle birbirleriyle iletişim kurarlar. İnsanlarla etkileşime açık olmalarıyla da bilinen nadir deniz memelilerindendir. Son derece zeki olan bu canlılar, yüksek farkındalık düzeyine sahiptir ve aynada kendini tanıyabilen ender hayvanlardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Amazon Nehir Yunusu” title_font_size=”13″]

    Amazon nehir yunusu, Güney Amerika’nın tatlı sularında yaşayan dünyanın en büyük nehir yunuslarından biridir. Yetişkinleri 2,5 metreye kadar büyüyebilir. En dikkat çekici özellikleri ise pembe renge sahip olmalarıdır. Bu renk, yaşlandıkça koyulaşan deri yapısı ve ince kılcal damarlarından kaynaklanır. Kafasını 90 derece döndürebilen tek yunus türüdür. Esnek vücut yapıları sayesinde sık ağaç köklerinin ve yoğun bitki örtüsünün bulunduğu alanlarda rahatlıkla manevra yapabilirler. Amazon nehir yunusları, yaşadıkları nehirlerin bulanık suları nedeniyle görme duyularını pek kullanamaz; bunun yerine son derece gelişmiş sonar yeteneklerine güvenirler. Sonar sistemi, yunusların ve bazı diğer deniz canlılarının çevrelerini algılamak ve avlanmak için kullandığı bir yön bulma yöntemidir. Yunuslar suya yüksek frekanslı sesler gönderir; bu ses dalgaları çevredeki nesnelere çarptığında geri yansır. Gelen yankıları işleyerek nesnelerin boyutunu, şeklini, uzaklığını ve hareket yönünü tespit edebilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ganj Nehri Yunusu” title_font_size=”13″]

    Ganj Nehri yunusu, Hindistan, Nepal ve Bangladeş’ten geçen Ganj ve Brahmaputra Nehirleri’nde yaşayan bir tatlı su yunusudur. “Kör yunus” olarak da bilinir; çünkü gözleri oldukça küçüktür ve yalnızca ışık ile karanlığı ayırt edebilir. Görme yetileri sınırlı olsa da sonar sistemleri son derece gelişmiştir ve avlarını bu yöntemle tespit ederler. Boyları 2 ila 2,5 metre uzunluğa, ağırlıkları ise 150 kilograma kadar ulaşabilir. Genellikle yalnız ya da küçük gruplar hâlinde yaşarlar. Ganj Nehri yunusları, yan yatarak yüzme eğilimindedir. Bu alışkanlık, nehir tabanındaki avları daha kolay bulmalarını sağlar. Diğer yunus türlerine kıyasla su yüzeyinde çok daha az vakit geçirirler. Nefes almak için yüzeye çıktıklarında, suyun üzerinde yalnızca 1 saniye kadar kalırlar. Bu kısa yüzey süreleri ve yaşadıkları suyun bulanık yapısı nedeniyle gözlemlenmeleri oldukça zordur. Bu yüzden davranışları hakkında hâlâ sınırlı bilgiye sahibiz. Hindistan’da kutsal kabul edilen bu yunuslar, yerel halk tarafından Ganj Nehri’nin ruhu olarak görülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Boz Yunus” title_font_size=”13″]

    Boz yunus, geniş alınlı kafası, gülümseyen ifadesi ve yaşlandıkça beyazlaşan vücuduyla dikkat çeken ilginç bir yunus türüdür. Yetişkin bir boz yunus, ortalama 4 metre uzunluğa ve 500 kilogram ağırlığa ulaşabilir. Gençken gri renkte olan vücutları, yaşlandıkça beyaz çizgilerle ve yara izleriyle kaplanır. Bu izler genellikle avlanma sırasında ya da diğer yunuslarla oyun veya çatışma esnasında oluşur. Derin sularda yaşayan bu türün burun yapısı, diğer yunuslardan farklı olarak belirgin değildir. Bu da onlara karakteristik ve ayırt edici bir yüz ifadesi kazandırır. Boz yunusların bir diğer ilginç özelliği ise oldukça sessiz olmalarıdır. Diğer yunuslar gibi sürekli ses çıkarmak yerine, sonar sistemlerini daha düşük seviyede ve daha az sıklıkla kullanırlar. Ilık ve tropikal okyanus sularında yaşayan bu yunuslar, mürekkep balıklarıyla beslendikleri için genellikle okyanus tabanına yakın bölgelerde dolaşırlar. Kıyıya yakın bölgelerde görülmeleri oldukça nadir olan boz yunusları, genellikle tüm okyanuslarda görülseler de nadiren İspanya, İtalya ve Yunanistan açıklarında da gözlemlenmişlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dönücü Yunus” title_font_size=”13″]

    Yunus ailesinin en çevik üyelerinden biri olan dönücü yunus, adını su yüzeyine fırlayarak havada defalarca dönmesinden alır. Havada 7 kez dönebilme ve 3 metreye kadar sıçrayabilme yeteneğine sahip bu zarif tür, yaklaşık 2 metre uzunluğa ve 80 kilogram ağırlığa ulaşabilir. Havada dönerek yaptıkları sıçramaların birçok nedeni vardır: Suya düşerken oluşan sıçrama sesiyle iletişim kurarlar, ayrıca bu hareket sayesinde vücutlarına yapışan parazitlerden arınırlar. Erkek dönücü yunuslar, dişilerin dikkatini çekmek için daha yüksek ve çok sayıda dönüş içeren sıçramalar sergiler. Yapılan araştırmalar, belirli yönlerde dönen yunusların bu hareketlerle sürüdeki diğer yunuslara avın konumu hakkında bilgi verdiğini de göstermektedir. İnsanlarla etkileşime açık olan bu oyunsever yunuslar, teknelerin oluşturduğu dalgalarda sörf yapmaktan da büyük keyif alır. Dönücü yunusların en yoğun bulunduğu bölgeler Hint Okyanusu, Pasifik Okyanusu ve Atlantik’in sıcak sularıdır. Genellikle mercan resiflerini ve açık deniz bölgelerini tercih ederler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Alaca Yunus” title_font_size=”13″]

    Güney Yarım Küre’nin soğuk ve ılıman okyanuslarında; Güney Amerika, Güneybatı Afrika açıkları ve Yeni Zelanda sularında yaşayan alaca yunuslar, isimlerini gövdelerinde bulunan siyah, gri ve beyaz renk kombinasyonundan alır. Dişileri en fazla 1,93 metreye, erkekleri ise 2,11 metreye kadar büyüyebilir. Sosyal ve çevik yapılarıyla tanınan alaca yunuslar sürekli hareket hâlindedir. Genellikle 20 ya da daha fazla yunustan oluşan gruplar hâlinde yaşarlar; zaman zaman bu sayı 500 ila 1000’i bile bulabilir. Grup içi iş birliği ile avlanırlar ve bu süreçte yaptıkları yüksek su sıçramaları sayesinde avlarının hangi yöne gideceğini belirlerler. Ancak sadece avlanmak için değil, katil balina ve bazı köpek balığı türlerinin avı olmamak için de kalabalık gruplar hâlinde yaşarlar.

  • Tarihi Odunpazarı İlçesi ve Meşhur Evleri

    Tarihi Odunpazarı İlçesi ve Meşhur Evleri

    “…Eşraf ve sipahisi çoktur… Şehir 17 mahalledir. Evleri bağlı, bahçeli ve mamurdur… Dört çevresi gül, gülistan, bağ ve bostan dolu olup hububatı çok bir şehirdir…”

     

    Odunpazarı günümüzde, eşraf ve sipahisi başta olmak üzere bu cümlede geçtiği gibi değil tabii ki. Ne de olsa bu gözlemi bize aktaran kişi Evliya Çelebi, yani haber verdiği yıl 16. yüzyıl… Geçmişi bu kadar eskiye giden ve ünlü seyyahın övgüyle bahsettiği yerleşim yerinden bakalım günümüze neler ulaşabilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İç Anadolu Bölgesi’ndeki Eskişehir’in ilk yerleşim yeri Odunpazarı imiş ve adını, bölge halkının dağlardan getirdiği odunu bu civarda satması ile almış. Bugün adından söz ettirme, çok sayıda turist çekme nedeni ise Osmanlı döneminden kalma evlerin kâh başı dik kâh biraz boynu bükük biçimde günümüze ulaşması.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kıvrımlı dar sokaklarda çoğunlukla bitişik nizam yapılan bu evlerin alt katı depo, kiler, mutfak olarak kullanılırken üst katları yaşam alanıymış. Hâlâ çoğunlukla konut olarak kullanılan evler öte yandan geçmişin gündelik yaşamı ile kültürel kodlarını bize ulaştıran birer köprü görevi de üstlenmişler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Örneğin; ayırt edici detaylardan biri olarak cumbalar evin baş odasının, yani misafirlerin kabul edildiği en önemli odasının -bugünkü adıyla salonun- yerini dışarıdan görünür kılarmış. Cumbanın büyüklüğü ise ev sahibinin ne kadar varlıklı olduğunu gösterirmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Konak tipindeki evlere bahçe kapısını ve bahçeyi aşarak girilirken, daha mütevazı evlerin dış kapıları direkt sokağa açılırmış. Bütün bu detayları görmek hâlâ mümkün.  Ahşap ya da demirden olan kapılar kadar, farklı estetik anlayışlarla yapılmış kapı kollarını ve tokmaklarını gözlemlemek bile başlı başına bir keyif.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kimi kutu gibi görünen kimi oldukça görkemli olan rengârenk Odunpazarı evlerinden sanat galerisine dönüşen de var, kafe olarak hizmet veren de, hediyelik eşya satan da. Odunpazarı semtindeki yapıların birçoğu restore edilmiş ve bölge “Tarihi ve Kentsel Sit” olarak koruma altına alınmış durumda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bu tarihi semtin orta yerinde bulunan Kurşunlu Külliyesi de ilgi gören yerlerin başında geliyor. Sıbyan mektebi, şadırvanı, camisi, kervansarayı ile 1500’lü yılların başında yapılan külliyenin bazı bölümleri

    Lüle Taşı Müzesi, Ahşap Eserler Galerisi olarak ziyarete açık bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2019 yılında açılan Odunpazarı Modern Müze ise hem bulunduğu bölgenin hem de içinde gerçekleşen sergilerin mesajını taşıyor. Geleneksel sanatların yanı sıra çağdaş sanat sergilerine de ev sahipliği yapan mekânın dış cephesi ahşaptan oluşuyor.

  • FARKLI KÜLTÜRLERDEN FARKLI ÇAY RİTÜELLERİ

    Çay ritüeli denince aklımıza hemen, muhabbeti koyulaştıran, kek, poğaça ya da simitle keyfi çoğalan, ikram ettikçe tadı artan ülkemizdeki çay seremonileri geliyor. Ama bakın diğer kültürlerdeki çay ritüelleri nasıl?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İngiltere’nin hepimizin bildiği “5 çayı” ritüeli, 1840 yılında Bedford Düşesi Anna tarafından geliştirilmiş… Kahvaltı ile akşam yemeği arasındaki açlığını bastırmak için çay yanında kurabiye atıştıran düşesin âdetine, önce arkadaşları sonra Kraliçe Victoria ortak olmuş. Zamanla burjuva sınıfına da sirayet eden adet bir süre sonra ülkenin geleneği haline gelmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Hindistan’ın güney bölgelerindeki yerli halk için, chaiwala isimli sokak satıcılarından çay alarak içmek en sevilen ritüellerden biri. Bu çaycılarda, genellikle siyah çayın süt, şeker, kakule, rezene ve karanfil gibi baharatların karıştırılmasıyla yapılan Hint çayı satılıyor. Geniş pirinç bir kapta kaynatılan çay, daha sonra kilden yapılmış çaydanlıklara dökülüyor ve cam bardaklarda servis ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en ilginç çay ritüeline sahip ülke ise Moğolistan olsa gerek. Çaya şeker yerine tuz, hatta un ve yağ ekleyen Moğol halkı, çayın yanında kurutulmuş kuzu eti tüketmeyi de âdet haline getirmiş. Moğol çayının önce büyük tencerelerde karıştırılıp kaynatıldığını, daha sonra çaydanlıklara alınıp servis edildiğini de ekleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Şekerle kaynatılmış yeşil çayı, taze nane yaprakları ekleyerek servis etmek Fas’ta en bilinen uygulamalardan biri. Herkes bilir ki bu ülkede nane çayı demek Fas çayı demektir. Faslılar da tıpkı Türklerde olduğu gibi misafir ağırlarken çay ikramına büyük önem verirler. Fakat orada çay yapımı ve servisiyle bilhassa erkekler ilgileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    MÖ 2737 yılında, “camellia sinensis” ağacı yapraklarının, altında kaynatılan suya dökülüp tat vermesi ve bu durumu Çin İmparatoru Shen Nung’un fark etmesiyle başlayan çay yolculuğunda Çin’in önemi büyük. Çay ritüellerinde en renkli detaylara da doğal olarak Çinliler sahip. Onlardan biri çayı geniş ağızlı fincanlarda içmeleri… Çünkü Çinliler çaydan tat almak kadar görüntüsünü izlemeyi de önemsiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Japonlarda çay seremonisine sadou-chadou ya da chanoyu deniyor. Peki, Japonya’da, evlerin bahçesinde “hoshoan” isminde sadece çay seremonisi için kullanılan ve tek odadan ibaret ayrı bir ev olduğunu biliyor muydunuz? Bu odalarda çay ikramından o çayın nasıl içileceğine kadar her şey hem ev sahibi hem de misafir açısından detaylarıyla belirlenmiş. Hatta çocuklara bunun için okullarda eğitim dâhi veriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Batı Afrika ülkesi Senegal’de ataayı çayı ile yapılan ritüel, sosyalleşmenin en önemli araçlarından biri olarak görülüyor. Ataaya, yeşil ya da siyah çayın, su, nane ve bolca şekerle karıştırılması ile yapılıyor. En önemli özelliği ise bol köpüklü olması. Bol köpüklü olabilmesi için de çinko demliklerde demlenen çayın, bardaklara oldukça yüksekten dökülmesi gerekiyor.

  • ATAMIZDAN MİRAS KALAN EVLER

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk, Türk halkına pek çok değerli miras bıraktı. Çağdaş uygarlık düzeyine erişmiş her toplumun gözü gibi koruduğu sanat ve kültür eserleri de gelecek nesillere emanet edilen en önemli miraslardan biri. Millî Mücadele, Cumhuriyet’in ilanı ve genç Türkiye’yi büyütmek amacıyla verdiği tüm uğraşlar süresince Anadolu’yu karış karış gezen Atamız, görev yaptığı birçok şehirde misafir edildi, karargâhlar kurup savaşlar yönetti. Bugün Anadolu’nun birçok şehrinde onun anısını taşıyan mekânlar bulunmaktadır. Eşyalarıyla birlikte yeniden düzenlenerek halka açık müzeler hâline getirilen bu yapılardan bazılarını Atamızın hayata veda ettiği 10 Kasım’da hatırlamak istedik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Atatürk, 1924’ten 1937’e kadar Trabzon’a gerçekleştirdiği ziyaretlerinde bu köşkte ağırlanır. Çok beğendiği köşkteki son konaklamasında “Mal ve mülk bana ağırlık veriyor. Bunları milletime bağışlamakla ferahlık duyacağım. İnsanın serveti kendi manevi kişiliğinde olmalıdır. Ben büyük milletime daha çok şeyler vermek istiyorum,” diyerek mal varlığının bir listesini hazırlayıp gereğinin yapılması için başbakana göndermiştir. Rönesans mimarisinin etkilerini taşıyan köşk, 19. yüzyıl başlarında Konstantin Kabayanidis tarafından yazlık ev olarak yaptırılmış, daha sonra Atamıza, Atamız da Türk halkına armağan etmiştir. Müze olan Köşk, 1943 yılından günümüze ziyaretçilerini ağırlamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Mustafa Kemal Atatürk’ün 1925’teki Silifke ziyaretinde ilk kez misafir edildiği konak, Atamızın ilerleyen günlerde gerçekleştirdiği diğer üç ziyaretinde de kullanılmıştır. 1912’de inşası tamamlanan iki katlı Hacı Hulusi Konağı, günümüzde müze olarak kullanılmaktadır. O dönemin yaşam tarzını yansıtan etnografik eserlere yer verilen müzede; üzerinde “Gazi M. Kemal” ibaresi bulunan Atatürk’e ait tabanca ile çiftlik ve kooperatifle ilgili belge ve fotoğraflar da sergilenmektedir. Atatürk’ün doğumunun 100. yıl dönümü dolayısıyla 1981 yılında binanın “Atatürk Müzesi” hâline dönüştürülmesi tasarlanmıştır. 1987’de ziyarete açılan müze, 1999 yılından bu yana Atatürk Evi ve Etnografya Müzesi olarak hizmete açılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Millî Mücadele’nin başladığı 1919’da Sivas Kongresi sonrası gerçekleştirdiği Kayseri ziyaretinde Atamızın iki gün konakladığı konağın mimarisi, 19. yüzyıl Geç Osmanlı döneminin en güzel örneklerinden biri. İki katlı yapı, Kayseri’ye has kesme taşlarla ve ahşap malzemeyle inşa edilmiştir ve ikinci katı tamamen cumbalı odalardan oluşmaktadır. Atatürk’ün Kayseri’de yayımladığı beyannamenin, burada yaptığı incelemeler sırasında çekilen ve 1. dönem Kayseri milletvekillerine ait fotoğrafların da yer aldığı yapıda ziyaretçilerin en ilgi gösterdiği oda, Atatürk’ün yatak odası ile çalışma odası olarak düzenlenen alanlardır. Atamızın balmumu heykelinin de bulunduğu konak, 1983 tarihinde Atatürk Evi olarak ziyarete açılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Millî Mücadele döneminde pek çok önemli kararın alındığı taş yapı, ilk olarak 27 Aralık 1919’da Atamızı misafir etmiştir. 1890 yılında Almanlar tarafından inşa edilen, önceleri “Direksiyon Binası” olarak bilinen ev, Kurtuluş Savaşı yıllarının hatıralarıyla dolu… TBMM’nin kurulmasına bu binada karar verilmiş ve Atatürk, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir!” sözünü ilk defa burada söylemiştir. Köşeleri taş dekorlu, giriş katı “Demiryolları Müzesi” olarak düzenlenmiş olan iki katlı yapının ikinci katında ise, Atatürk’ün konuk kabul odası, çalışma odası, yatak odası ve banyosu bulunmaktadır. Kendisine ait özel eşyalarla o günün özelliklerini taşıyan mobilya takımı olduğu gibi korunmaktadır. Ayrıca Atatürk’ün 1935-1938 yıllarında yurt gezilerinde kullandığı özel vagonu da müzenin yanında raylar üzerinde sergilenmektedir. Ulaştırma Bakanlığına bağlı olan bina, 24 Aralık 1964’te müze olarak ziyarete açılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1881’de dünyaya geldiği ve çocukluk yıllarının geçtiği pembe boyalı baba evinde Atamız; 1907’de Selanik’teki 3. Orduya atanmasından sonra ailesiyle birlikte yine bu evde oturmuştur. Atatürk Evi, 1870’ten önce Rodoslu müderris Hacı Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Müze olarak kullanılan yapının birinci katında misafir odası, sandık odası, Zübeyde Hanım’ın yatak odası vardır. İkinci katta ise Atamızın doğduğu oda ve yatak odası bulunmaktadır. Atamızın kullandığı bazı eşyalar ve aile fotoğraflarının da bulunduğu müze evinin dış duvarında Cumhuriyet’in onuncu yılı olan 29 Ekim 1933’te “Türk Milletinin büyük müceddidi ve Balkan ittihadının müzahiri burada dünyaya gelmiştir…” yazılı bir levha asılmıştır. Ev için gerekli eşya, İstanbul’daki Dolmabahçe ve Topkapı Sarayı’ndan seçilerek Selanik’e gönderilmiştir. Evin bütün odaları orijinaline yakın olarak düzenlenmiştir.