Blog

  • KİTAP OKUMAYA VAKTİNİZ YOKSA SESLİ KİTAP DİNLEYEBİLİRSİNİZ

    KİTAP OKUMAYA VAKTİNİZ YOKSA SESLİ KİTAP DİNLEYEBİLİRSİNİZ

    Basılı kitapların dijital ortama aktarılması yani elektronik kitap halini alması oldukça işimize yaramıştı. Nerede olursak olalım basılı versiyonu gerekmeksizin kitabımızı okumaya devam edebiliyorduk. Şimdi de konuşan kitaplar gündemde, İngilizce adıyla audiobook, dilimizdeki yaygın ismiyle sesli kitaplar… Bu keşif, koşturmaca halinde olan günümüz insanını bir hayli sevindirecek avantajlara sahip ama önce “sesli kitap nedir” sorusuna cevap verelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNDEN İKLİM KRİZİNE GEÇERKEN

    Kanadalı astrofizikçi Hubert Reeves’in dediği gibi: “Doğa ile savaş halindeyiz. Eğer kazanırsak, kaybedeceğiz.” Uzun süredir insanlığın bu savaştan çıkması ve doğayla barış sağlaması gerektiği vurgulanıyor. Nedenler, önlemler alınmaz ise olabilecekler bir bir sıralanıyor. Bu kadar önemli bir konunun sık sık gündeme getirilmesi ve farkındalık oluşturulması artık hepimizin görevi. Daha önce birçok kez ele aldığımız iklim değişikliği konusunu aydınlatıcı bilgilerle tekrar karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İklim değişikliği nedir?” title_font_size=”13″]

    Normal şartlarda atmosferdeki sera gazları, insan, hayvan ve bitkilerin yaşamlarını sürdürmesine imkân veren bir öneme sahiptir, çünkü bu gazlar sayesinde yeryüzündeki ısı düzeyi 15°C’ye ulaşmaktadır. Eğer karbondioksit, metan, su buharı, ozon, azot oksit gibi sera gazları olmasaydı, yeryüzündeki ortalama sıcaklık -18°C civarında olurdu. Ne var ki ısıyı tutan bu gazların atmosferde artmasıyla oluşan sera etkisi sonucunda, yıl boyunca hava, kara ve denizde ölçülen ortalama sıcaklıklar da artmakta, böylece dünya iklimi değişmektedir. “İklim değişikliği” veya “küresel ısınma” olarak adlandırılan bu durum, başka bir ifadeyle yeryüzünün ortalama sıcaklığının ideal olandan şaşması anlamına gelmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İklim değişikliğinin fark edilmesi…” title_font_size=”13″]

    18.yüzyıl ortalarında başlayan Sanayi Devrimi sonrasında, atmosferdeki sera gazı oranları da artış göstermiştir. Bilim dünyasının yaklaşık üç yüz yıldır bu konuda araştırmalar yapmasına karşılık, hükümetlerin gündemine girmesi ve ilgi görmesi için 1970’lerin gelmesi gerekmiş, 1972 yılında Stockholm’de gerçekleştirilen Uluslararası İnsan Çevresi Konferansı konuya yoğunlaşılması adına önemli toplantılardan biri olmuştur. 1988 yılında Meteoroloji Örgütü ile Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından kurulan ve Birleşmiş Milletler bünyesinde faaliyet gösteren Hükümetlerarası İklim değişikliği Paneli (IPCC) ise iklim değişikliği, nedenleri, etkileri ve bu etkilerle mücadele yöntemleri noktasında araştırmalar yapıp, bulguları gerekli yerlerle paylaşan bir organ olarak öne çıkmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İklim değişikliği raporları neler söylüyor?” title_font_size=”13″]

    Bilim dünyasının ortaya koyduğu verilere göre, iklim değişikliğinin yıkıcı olmasının önüne geçmek için sıcaklıklardaki artışın en fazla 2°C ile sınırlandırılması gerekmekte. Bunda başarılı olabilmek için ise karbondioksit oranının belli bir seviyeyi aşmaması gerektiği belirtiliyor. Uzmanlar, atmosferdeki güvenli karbondioksit miktarının en fazla 350 ppm olması gerektiğini ifade ederken, 2021 itibariyle tespit edilen karbondioksit oranının 419 ppm olduğu biliniyor. Acil önlemler alınmaması ve mevcut uygulamaların devam etmesi halinde 2060 yılında ortalama sıcaklıklardaki artışın 4°C’yi bulacağı da uzmanların uyarıları arasında yer alıyor. İklim değişikliği veya diğer adıyla küresel ısınma sırasında yaşanan sıcaklık artışının etkilerini kuraklık, sel baskınları, şiddetli hava olayları, büyük kasırgalar, buzulların erimesi, okyanusların asit seviyesindeki artış şeklinde görmenin kaçınılmaz olduğu ve tüm canlıların hayatlarının risk altında olduğu ise artık hepimizin bildiği bir gerçek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İklim değişikliğini iklim krizine dönüştüren olumsuz faaliyetler…” title_font_size=”13″]

    Atmosferdeki karbondioksit oranının artmasındaki en büyük neden ise yeryüzünde insanlığın kullandığı fosil yakıtlar… Kömür ise bu yakıtların başında geliyor, onu petrol ve doğalgaz takip ediyor. Bu doğrultuda elektrik kullanımından ulaşım araçlarına, kullandığımız ısınma sistemlerinden soğutma sistemlerine pek çok detay üzerine düşünmek gerekiyor. Karbondioksit oranını artırmada ormanlık alanların konut veya sanayiye yer açmak için yok edilmesinin, yani ormansızlaşmanın da önemli bir etkisi olduğu bilinmekte. Diğer taraftan insan faaliyetlerinin dışında doğal süreçlerin de iklim sistemini etkilediğini söyleyebiliriz, volkanik patlamalar veya güneş patlamaları örnek olarak gösterilebilir. Gelinen noktada küresel ısınmadaki olumsuz artışın günümüzde artık iklim değişikliği değil, iklim krizi olarak ele alındığını da belirtmeliyiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hangi çözümlerle iklim krizinin önüne geçilebilir?” title_font_size=”13″]

    Tüm dünyada en önemli çözümlerden biri olarak enerji verimliliğine gidilmesi, karbon emisyonlarını azaltmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması gerektiği ifade ediliyor. Yenilenebilir enerji için de tek bir kaynağın değil farklı kaynakların eş zamanlı olarak kullanılması ve geliştirilmesi gerektiği özellikle vurgulanıyor. Ormansızlaşmayı tersine çevirecek karar ve eylemler de büyük ölçekli ve etkili önlemler arasında yer alıyor. Bireysel olarak alınabilecek önlemler ise bir hayli fazla… Karbon ayak izini azaltmak için ürünleri mevsiminde tüketmek veya seyahat sıklığını azaltmak için iş süreçlerini dijital görüşmelere kaydırmak, hayvansal ürün tüketimini aza indirmek, yukarıda da söz ettiğimiz gibi elektrik kullanımını azaltmak, yaşadığımız alanlara yalıtım sistemi kurmak iklim krizinin önüne geçmek için yapabileceklerimizden bazılarıdır.

  • 10 Madde ile Türk Cam Sanatının Dönerek Burulan Çizgileri Çeşm-i Bülbül

    10 Madde ile Türk Cam Sanatının Dönerek Burulan Çizgileri Çeşm-i Bülbül

    Ülkemizde cam sanatı denildi mi akla çeşm-i bülbül gelir. Etkileyici bir biçimde dönen renkli cam çizgiler ahenk içinde birleşir ve yüzyıllardır tüm dünyayı kendine hayran bırakan vazoları, kâseleri, sürahileri meydana getirir. Çeşm-i bülbülün tarih içindeki yolcuğuna eşlik etmek, bu ince ve emek isteyen sanatın ilginç detaylarını öğrenmek için buyurun 10 maddelik çeşm-i bülbül listemize…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Türk camcılığının en eski ve en özgün örneklerinden biri olan çeşm-i bülbül, Farsça bir kelimedir ve bülbül gözü anlamına gelir. Bu nadide cam sanatına bülbül gözü isminin uygun görülmesinin sebebi, bir çeşm-i bülbülü döndürerek ona baktığınızda üzerinde bülbülün gözünü andıran hârelerin oluşmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    18. yüzyılın sonunda III.Selim, Mevlevi dervişi Mehmet Dede’yi Venedik’in ünlü Murano Adası’na gönderir. Burası Avrupa’nın dekoratif cam işçiliği merkezidir. Murano’da yapılan camlar tüm Avrupa aristokrasisinin evlerini süsler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Mehmet Dede, Murano’nun cam ustalarını gözlemleyerek opal cam tekniğini öğrenir, İstanbul’a döndüğünde Beykoz’da bir cam atölyesi açarak öğrendiklerini kendi bilgileriyle birleştirir ve meşhur çeşm-i bülbül sanatının ilk örneklerini vermeye başlar. Tophane müşiri Fethi Ahmet Paşa, bu sanatın uygulanacağı imalathanelerin kurulmasına yardımcı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Çeşm-i bülbülün yapımı hüner isteyen zahmetli bir süreçtir. Birçok aşaması bulunan bu sürecin işinin ehli ustalar tarafından dikkatle gerçekleştirilmesi gerekir. Çeşm-i bülbülün yapım sürecini izlemek de ayrı bir zevktir. Cam sanatına gönül verenler, cam ocaklarında bir çeşm-i bülbülün üretimine şahit olmak için sıraya girerler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Eritilmiş sıcak cam; özel bir çubuk yardımıyla, elma ya da ayva ağacından yapılmış bir kürenin içinde döndürülerek sıcak bir cam balonu haline getirilir. Bu sırada arzu edilen renklerde hazırlanan cam çubuklar bir kalıbın içine alınır ve üzerine sıcak cam balonu yerleştirilir. Kalıp döndürüldükçe cam çubuklar ile sıcak cam balonu bir bütün haline gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Daha sonra dönmeye devam eden camın üzerine bir cam katmanı daha eklenir ve böylece renkli cam çubuklar iki katman arasında kalmış olur ve sıra çeşm-i bülbül üretiminin en zorlu aşamasına gelir. Sıcak camın üzerinde eriyen cam çubuklar uçlarından özel maşalar yardımıyla çekilir ve şekil vermek amacıyla dikkatlice döndürülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Bu itina gerektiren süreç, çeşm-i bülbülün özel kalıplar içinde soğumaya bırakılmasıyla son bulur. Çeşm-i bülbül yapımının en zor yanı büyük bir ustalık istemesi ve hiçbir şekilde hataya izin vermemesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Çeşm-i bülbülün alametifarikası olan cam çubuklar hangi renkte hazırlanırsa çeşm-i bülbül de bu renklerde olur. En çok mavi renkte çeşm-i bülbüller üretilse de rengârenk, altın rengi, kırmızı ve yeşil çeşitler de bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Çeşm-i bülbül en çok laledan yani vazo, gülabdan yani gül suyu şişesi, bardak, sürahi, şekerlik gibi süs eşyaları yaparken tercih edilir. Bu sanatın en güzel örneklerini Topkapı Sarayı Müzesi’nde görmek mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    1935’te Beykoz’da kurulan Paşabahçe, modern çeşm-i bülbül üretim ve satışının adresi olmuştur. Bu dönemin ünlü cam ustası Yusuf Görmüş’ün de Türk çeşm-i bülbül sanatının gelişiminde önemli bir yeri bulunur. 1970’li yıllardan itibaren Denizli’deki Şirinköy’de de üretilmeye başlayan çeşm-i bülbül modelleri yerli ve yabancı cam sanatı meraklılarının yoğun ilgisini çeker.

  • LEYLA GENCER’İN HAYATI VE DUDAK ISIRTAN BAŞARILARI

    Batı ülkelerinde “La Diva Turca”, “La Gencer”, “La Regina” olarak anılan, Türk operasının dünyaya kazandırdığı sopranosu Leyla Gencer, dünyanın en önemli opera sahnelerinde performans sergilemiş bir devlet sanatçısı… Sesini her dinleyeni kendine hayran bırakan, İtalya’da hayallerini süsleyen opera sahnelerinde deneme performansından sonra başroller için teklif alan ve hayallerinin peşinden koşmak için gece gündüz çalışan Gencer’in hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    10 Ekim 1928’de Polonezköy’de dünyaya gelen Gencer’in annesi de babası da soylu ailelerden gelmektedir. Annesi Polonyalı aristokrat bir aileden, babası ise varlıklı ve köklü bir aileden gelen Safranbolulu Hasanzade İbrahim Çekrekgil’dir. Annesi Alexandra Angela Minakovska, İbrahim Bey’le evlendikten sonra Müslüman olup Atiye adını alır. Baba İbrahim Bey, çeşitli ticari işletmeleri, Karaköy’de hanları olan, aynı zamanda Lale Sineması’nın işletmesini yapan vizyon sahibi, kibar bir insandır. Çocukluk yıllarını varlıklı bir aileden geldiği için rahat geçiren Gencer’in yaşamına etki eden isimlerden biri de bakıcılığını üstlenen Fransız dadısı Madame Lejeune’dur. Leyla, dadısından dünya ve Fransız edebiyatı, tiyatro ve müzik konularında geniş bir eğitim alırken, Polonezköy’deki uçsuz bucaksız aile çiftliğinde de doğa ve hayvan sevgisi edinir. 9 yaşından beri şarkı söylediğini belirten Leyla Gencer, dadısı ile beraber gittiği kilise ayinlerini tiyatro izler gibi izlediğini ve çok yönlü bir sanatçı olmasında hem doğunun hem de batının kültürel ögelerinin etkisinin büyük olduğunu belirtir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Genç yaşta babasını kaybeden Leyla, babasının ölümünden sonra yaşadığı derin üzüntüyü kitaplarla ve müzikle dindirir. Hobileri arasında kütüphaneye gitmek olan genç Leyla, daha o yaşında dünya edebiyatının en seçkin eserlerini okur ve kendisi de ileride yazar olmak ister. İstanbul İtalyan Lisesinden mezun olduktan sonra Beyazıt Kütüphanesi’nde işe başlayan Gencer, o dönem ismi İstanbul Belediye Konservatuvarı olan, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarında eğitim hayatına devam eder. Aynı yıl, ileride hayat arkadaşı olacak olan İbrahim Gencer’le bir tesadüf sonucu Kadıköy vapurunda tanışan Gencer, iyi bir arkadaşlık temeli üzerine kurulan bu ilişkide müzik ve sanat hayatının içinde olması için İbrahim Bey tarafından her zaman destek görür. Konservatuvara başladığı ilk yıl, İtalya’da bulunan dünyanın en önemli opera performanslarının sergilendiği La Scala’da opera söylemeyi kendine hedef koyan Gencer, bu amacına ulaşmak için Reine Gelenbevi’den ses ve solunum teknikleri dersi, koro şefi Muhittin Sadak’tan solfej dersleri ve cumhuriyet tarihinin ilk bestecilerinden Cemal Reşit Rey’den armoni dersleri alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Konservatuvarın son sınıfında, dünyaca ünlü İtalyan soprano opera sanatçısı Giannina Arangi-Lombardi’nin İstanbul’u ziyaret ettiğini öğrenen Gencer, sınıf arkadaşı ile birlikte ünlü sopranonun kaldığı köşkün adresini bularak kendisi ile tanışmak için bir ziyaret gerçekleştirir. Ankara Devlet Konservatuvarında ders vermek için Türkiye’ye gelen ve dinlenmek amacıyla İstanbul’a uğrayan Lombardi, kendisine “Aida” operasını söyleyen genç Leyla’nın sesinden çok etkilenir ve Gencer ile bir anlaşma yapar. Leyla Gencer, ünlü sopranoyu 15 gün evinde misafir edecek, İstanbul’u ve Türk kültürünü tanıtacak ve karşılığında Lombardi’ni Leyla’ya şan dersleri verecektir. 15 günlük derslerin sonunda Gencer’in yeteneğini ve azmini gören Lombardini hayallerine ulaşmak isteyen genç kadına Ankara’ya gelmesini teklif eder. Gencer, 1949’da İstanbul’daki okulunu bırakır ve artık Ankara günleri başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ankara günlerini sürekli provalarla geçiren Gencer, Ankara Operası korosunda yer aldığı sırada, 1950’de sahnelenmeye başlayan Cavalleria Rusticana operasında Santuzza rolünü alır ve böylelikle opera sahnelerinde yer almaya başlar. 1958’e kadar devlet konuklarına verilen resitallerde en çok sahne alan sanatçılardan biri olan Gencer, ABD devlet başkanları Harry S. Truman, Dwight Eisenhower, İran Şahı Rıza Pehlevi ve eşi Süreyya, Ürdün Kralı Hüseyin ve Yugoslavya’nın kurucu lideri Mareşal Tito gibi isimler adına verilen devlet etkinliklerinde soprano olarak sahne alır. 1953’te İtalya ve Türkiye arasında imzalanan kültür anlaşması, Gencer’in hayalini gerçekleştirmesi için fırsat olur ve Roma’da resital vermesi için görevlendirilir. Bu performansı canlı olarak yayımlanan ve büyük övgüler toplayan Gencer, bir tavsiye üzerine önemli ve görkemli opera sahnelerinden biri olan San Carlo Operası’nda seçmelere katılır. Seçmeleri kazanabileceğine pek ihtimal vermeyen Leyla Gencer’in aryası bittiğinde opera yöneticisi gelecek hafta sergilenecek olan Cavalleria Rusticana’da opera söylemesi için teklifte bulunur. Ankara’da da aynı karaktere buğulu sesiyle can veren Gencer, beş günde eserin İtalyanca metnini çalışarak 10 bin kişinin karşısında muhteşem performansını sahneler. Bu performansından sonra Gencer’in sahnelediği tüm performanslar başrol olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Gencer’in operaya olan tutkusu ve yoğun provaları nihayet meyvesini verir. 1957’de La Scala Operası’nda ünlü Fransız bestekâr Francis Poulenc’in, “Les Dialogues des Carmelites” eserinin dünya prömiyerinde Lidoine rolüyle sahne alır ve tam 25 sene bu sahnenin başrol sanatçısı olur. Moskova, San Francisco, Viyana, Milano, Roma, Paris, Napoli, Köln, Londra, Buenos Aires ve daha pek çok ülkenin önemli ve seçkin opera temsillerinde ülke ülke gezen Gencer’in repertuvarı 23 bestecinin 72 eserini kapsamaktadır. Sanat hayatının büyük bir kısmını Milano’da geçiren ve uzun yıllar bu ülkede yaşamayı tercih eden Gencer’e İtalyan vatandaşlığı teklif edilse de konser afişlerinde bile Ankara Devlet Operası sanatçısı olduğunun yazılmasını isteyen sanatçı bu teklifi geri çevirir. 1985’te büyük tutku ile gerçekleştirdiği operadan emekli olan Gencer, 1983’ten bu yana eğitimci olarak kariyerini sürdürdüğü “La Scala Lirik Akademisi”nde sanat yönetmeni ve genç sanatçılar okulunun da yöneticisi olarak mesleğine devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    2008’de kalp yetmezliği nedeni ile 79 yaşında hayata veda eden usta sanatçıya ölümünden çok önce, 1988’de devlet sanatçısı unvanı verilmiştir. Vefatına kadar La Scala’da opera sanatçıları için kurulan akademinin sanat yönetmenliğini sürdüren Gencer, ülkemizde de pek çok önemli opera sanatçısını yetiştirmek için Ankara ve İstanbul’da dersler ve seminerler vermiştir. 2004 yılında “Bin Yılın Türkleri” isimli özel para koleksiyonuna resmi basılmıştır. 12 Mayıs’ta Milano’da La Scala Operası’nın Santa Babila Kilisesi’nde düzenlenen kalabalık bir törenle uğurlanan Leyla Gencer’in vasiyeti üzerine bedeni krematoryumda yakılmış ve 16 Mayıs’ta külleri Dolmabahçe Sarayı ile Dolmabahçe Cami arasında yapılan bir törenden sonra yine Dolmabahçe açıklarından Boğaz’ın sularına dökülmüştür. Ülkemiz topraklarından dünyaya iz bırakan bu denli büyük bir sanatçının yetişmesi gurur ve ilham kaynağıdır.

  • GOTİK MİMARİNİN AVRUPA’DA ÖNE ÇIKAN ÖRNEKLERİ

    İlk kez Orta Çağ Fransa’sında kendini gösteren gotik mimari, yapılardaki bazı teknik sorunları gidermek amacıyla ortaya çıkmış. 1200’lü yıllara kadar duvarları taşıyabilmesi için kalın duvarlı, destekli, küçük pencereli ve kısa inşa edilen yapılar, gotik tarz sayesinde yerini, ağırlığı taşıyan kaburgalı tonozlara, yüksek tavanlı ve daha aydınlık yapılara bırakmış. Gotik mimarinin dikkatinizi çekecek en belirgin özelliği sivri kemerleri, göğe doğru yükselen ve yapıyı daha da uzun gösteren sivri kuleleridir. Özellikle dini yapılarda kullanılan bu mimaride, uzun pencerelerin vitraylarla süslendiği ve inşa sırasında onlarca hatta yüzlerce heykelin kullanıldığı görülebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    13. yüzyıl İngiliz gotik mimarisinin önemli örneklerinden Salisbury Katedrali, ülkenin güneybatısında yer alır. Katedralin çan kulesi, 123 metre uzunluğu ile ülkenin en yüksek kulesidir ve 1120-1258 yılları arasında inşa edilmiştir. İç mimarisinde görebileceğiniz kaburga tonozlar ve sivri pencereler ile bilhassa İngiliz gotiğinin örnekleri arasında gösterilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Romanya’nın en çok ziyaret edilen yerlerinden Braşov’da bulunan ve orijinal adı Biserica Neagra olan Kara Kilise, adını 1689 yılındaki Büyük Yangın’da kararan duvarlarından almıştır. Sivri kemerleri ve daha uzun görünmesini sağlayan sivri kulesi ile gotik özellikler sergileyen kilise, içinde Türk halısı koleksiyonuna sahip olmasıyla da özel bir yapıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yüksek duvarların oluşturduğu ağırlığın uzun pencere boşluklarıyla hafifletilmesi de gotik mimarideki ana uygulamalardan biridir ve Notre Dame de Reims, çok sayıdaki uzun penceresi ile bunun en güzel örneklerindendir. Fransa’nın Reims kentinde bulunan Roma Katolik kilisesi, 1991 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklenmiştir. 13. yüzyılda inşa edilen katedral, I. Henry’den X. Charles’a kadar Fransa krallarının taç giydiği yer olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Belçika’nın bugünkü başkenti Brüksel’de, Kral I. Leopold’ün eşi Kraliçe Louise-Marie’nin defni için yapılan mekân, neo-gotik mimari ile inşa edilmiştir ve özellikle sivri kemerlerle donatılmış ön cephesiyle dikkat çeker. 19. yüzyıla ait bir yapıdır ve Kraliçe Louise-Marie’nin ve bazı kraliyet mensuplarının mezarları burada bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Duomo Meydanı’nda 11.700 metrekarelik dev bir alanı kaplayan Milano Katedrali, 158,6 metre uzunluğu ile gotik mimarinin en görkemli örneklerinden biridir. İnşasında tercih edilen mimari üslubun hakkını verircesine barındırdığı 3.500 adet heykel ve en tepesinde yer alan som altından yapılmış Madonna heykeli ile göz kamaştırmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Uzun duvarlarını uzun pencerelerle destekleyen ve göğe doğru uzanan iki kulesiyle gotik özellikler sergileyen bir yapı daha… İngiliz kraliyet ailesinin geleneksel taç giyme ve defnedilme alanı olarak ülkede önemli bir yer tutan Westminster Abbey, Londra’da bulunan bir manastır kilisesidir. 1245 yılında inşa edilen yapı, 1987 yılında Dünya Mirası Listesi’ne dâhil edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Avusturya’nın başkenti Viyana’nın en önemli simgelerinden Aziz Stephen Katedrali, 12. yüzyılda inşa edilmiş bir eserdir. Katedral, en yükseği 136 metre olan ve gotik mimarinin temsilcisi gibi duran dört kuleye sahiptir ve içinde kraliyet ailesine mensup kişilerin mezarlarını barındırmaktadır.

  • MERAK EDİP SORMAYI DÜŞÜNMEDİĞİMİZ SORULAR

    MERAK EDİP SORMAYI DÜŞÜNMEDİĞİMİZ SORULAR

    Aşağıdaki soruların hepsi size çok tanıdık gelecek çünkü en az bir kere aklınızdan geçirdiğinize eminiz. Bu tür sorular hepimizin aklına gelir gelmesine ama nedense birine sormayı ya da cevabını araştırayım demeyi pek düşünmeyiz. Bu arada soruların basit olduğuna bakmayın, cevapları bilimsel sonuçlar gerektirecek kadar karmaşık. Belki de bunu bildiğimiz için merak ediyor ama sormuyoruz. Biz üşenmedik ve birkaç tane sorunun cevabını sizin için araştırdık, en kolay cümlelerle de karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ateşimiz çıkarken neden üşürüz?” title_font_size=”13″]

    Her insanın ortalama bir termostat derecesi yani vücut ısısı bulunuyor. Bu ısı yükseldiğinde, başka bir ifadeyle ateşimiz çıktığında dış ortamın sabit olan ısısını düşüyormuş gibi algılayarak üşüme hissi duyuyoruz. Ateşimiz yükseldiği için terliyoruz ama ortam sıcaklığı ile aradaki fark açıldığı için de üşüme hissi yaşamaya devam ediyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yağmurdan sonraki toprak kokusunun nedeni nedir?” title_font_size=”13″]

    Yağmur yağdıktan sonra havaya yayılan kokunun nedeni aktinomiset isimli bakterilerdir. Bu bakteriler nemli toprakta gelişiyor, kuru toprakta da sporlar üreterek çoğalmaya başlıyorlar. Yağmur yağdığında toprağa düşen damlaların etkisiyle havalanan, yağmur durduktan sonra nemli havanın etkisiyle oradan oraya taşınan sporlar da burnumuza aromatik kokular ulaştırıyorlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hıçkırırken neden ses çıkarırız?” title_font_size=”13″]

    Gırtlağımızın üst bölümünde nefes borusunu kapatan bir kapakçık vardır ve besinlerin nefes borusuna kaçmasını engelleyecek şekilde hareket eder. Bu kapakçık aniden kapandığında ise hıçkırık sırasında duyduğumuz sesi çıkarır. Peki bu kapak neden aniden kapanır? Çünkü, herhangi bir sorun nedeniyle diyaframın ani ve istemsiz olarak kasılması havanın hızlı bir şekilde akciğerlere girmesine ve bu durum da kapakçığın aniden kapanması sebebiyet verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sabun ile deterjan aynı şey değil mi?” title_font_size=”13″]

    Sabun da deterjan da dezenfekte edici ürünler ama aralarında birçok farklılık bulunuyor. Onların başında ise üretildikleri maddeler gelmekte. Deterjan sentetik petrol kaynaklı kimyasallardan elde edilirken, sabun alkali maddelerle karıştırılan bitkisel ve hayvansal yağlardan üretiliyor. Sabun daha eski bir ürün, deterjan ise II. Dünya Savaşı’ndan sonra sabun yapacak yağ bulunamadığı için ortaya çıkmış olan nispeten yeni bir ürün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Stres nedeniyle bir gecede saçlar ağarır mı?” title_font_size=”13″]

    “Üzüntüden bir gecede saçları ağardı!” ifadesini duymuşsunuzdur. Durumdan emin bir vaziyette kurulan bu cümlenin doğruyu yansıtıp yansıtmadığı bilimsel olarak hâlâ bilinmiyor. Saç tellerine rengini veren melanini tamamen kaybeden saçlar beyazlaşıyor ama bunun stres anında gerçekleşip gerçekleşmediği ispatlanmış değil. Bilim insanları saç ağarması sürecinin çok değişkenli bir denklem olduğunu, durumun o kadar basit olmadığını ifade ediyorlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ayakkabı bağcıkları neden kendiliğinden çözülür?” title_font_size=”13″]

    Ayakkabı bağcıklarımız düğüm yaptığımızda merkezindeki sürtünme sayesinde çözülmeden durabiliyor. Attığımız her düğümle sürtünme kuvvetini artırmış yani bağcığımızı sağlamlaştırmış oluyoruz. Adım atarken ayağımız yere her çarptığında ise bağcıkları ileri-geri hareket ettiren bir ivme oluşuyor. İvmenin yaptığı etki sürtünme kuvvetinden daha fazla olduğunda da bağcıklar kendiliğinden çözülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gözlerimiz kapalıyken neden dümdüz yürüyemeyiz?” title_font_size=”13″]

    Bunun nedeni tamamen bilişsel algımızdaki düz tanımıyla ilgili. Gözlerimizi kapatarak yürüdüğümüzde bu algıda bir sapma meydana geliyor ve her adımla bir öncekinin üstüne yeni bir sapma eklendiği için gözümüzü açtığımızda kendimizi bambaşka bir güzergâhta bulabiliyoruz. Oluşan sapmaların nedeni ise henüz tam olarak bilinmiyor ama görsel ipuçları olmadığı için vücutta denge ile ilgili mekanizmanın hata verebileceği belirtiliyor.

  • RÜZGÂRLA DANSIN SPORU

    Yelkenkanat (hang gliding), hafif ve aerodinamik bir kanat kullanarak yapılan bir uçuş sporudur. Genellikle dağ, tepe veya yüksek bir platformdan hafif bir koşuyla kalkış yapılır. Sporcu, yer çekimini kullanarak havalanır ve kanatları yönlendirir. Rüzgârın ve yer çekiminin gücünü dengede tutarak, gökyüzünde süzülmenin keyfini çıkarır. Yazımızda yelkenkanat sporunun tarihine ve teknik detaylarına yer verdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çin İmparatoru Shun, M.Ö. 2200’de bir kuleden, geniş ve şapka benzeri iki materyalle uçuş denemesi yapmış ve bu girişimi, yıllar sonra kulelerden ve yüksek binalardan paraşütle atlayan sporcular için hem bir kılavuz hem de ilham kaynağı olmuştur. Orta Çağ’da tutkal ve tüy kullanılarak hazırlanan kanatlarla dik yamaçlardan yapılan uçma girişimleri olmuştur. 15. yüzyılda Leonardo da Vinci, doğayı ve özellikle kuşların uçuşunu gözlemleyerek “ornitopter” adını verdiği bir araç geliştirmiştir. Kuşların kanat çırpma hareketlerini taklit eden bu makine, pedal gücüyle kanatların çırpılmasını sağlayacak şekilde tasarlanmıştı. Leonardo’nun uçma denemeleri, dönemin teknolojik yetersizlikleri nedeniyle gerçekleşememiş olsa da bu tasarım modern havacılık teknolojisinin gelişimine büyük katkı sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    17. yüzyılda Hezarfen Ahmet Çelebi’nin İstanbul’daki Galata Kulesi’nden gerçekleştirdiği unutulmaz uçuş, havacılık tarihine damga vuran önemli olaylardan bir diğeridir. Büyük kumaş ve tahta parçalarından oluşan kanatlarıyla Galata Kulesi’nden süzülen Çelebi, Boğaz’ın karşı kıyısına başarılı bir iniş yaparak “ilk uçan insan” unvanını kazanmıştır. Ahmet Çelebi, bu uçuşuyla modern havacılığın öncülerinden biri olarak kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1894 yılında Alman mühendis Otto Lilienthal de kuşların uçuşunu dikkatle inceleyerek kanat yapılarından ilham almış ve bu bilgileri kullanarak kendi planörlerini tasarlamıştır. Geniş kanat açıklığına sahip bu planörler, vücut hareketleriyle yönlendirilebiliyordu. Lilienthal, 1891’den itibaren Almanya’nın farklı bölgelerinde yokuşlardan koşarak yüzlerce uçuş gerçekleştirmiştir. Bu denemeler, yelkenkanat sporunun gelişmesinde en somut adımlardan biri olarak kabul edilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1903 yılında motorlu uçakların icadından ve 1922’den beri yapılan planörlerden sonra, 1948’de NASA Uzay Araştırmaları Mühendisi Francis Rogallo, yeni bir yelkenkanat tasarımı geliştirdi. Günümüz yelkenkanatlarına öncülük eden bu tasarımın patenti de aynı yıl alındı. 1960’ların sonlarına kadar bambu ağacı ve plastik malzemelerle üretilen Rogallo’nun yelkenkanatları, kısa sürede yerini ticari olarak üretilen daha gelişmiş modellere bıraktı. 1972 yılında Amerikalı Mike Harker, Almanya’nın en yüksek dağı olan Zugspitze’den yaptığı uçuşla yelkenkanat sporunu Avrupa’da popüler hale getirmiş ve Avrupa’nın ilk yelkenkanat okulunu açarak bu sporu daha geniş kitlelere tanıtmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Modern yelkenkanatlar, hafif alüminyum veya karbon fiber iskeletin üzerine gerilmiş naylon ya da polyester kumaşla tasarlanır. Sporcu, kemer yardımıyla kanada asılarak yön ve dengeyi sağlar. Güvenliği artırmak için kask takmak zorunludur. Ayrıca rüzgâr ve soğuktan korunmak amacıyla uçuş sırasında özel tulumlar tercih edilmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Pilotlar, sıcak hava akımlarını kullanarak yükseklik kazanır ve güneşin ısıttığı yüzeylerde oluşan termal akımlar sayesinde uzun süre havada kalabilir. Dağlar ve tepeler üzerinden gelen rüzgârlar, pilotlara ek bir yükselme gücü sağlar. Böylece, sadece bir noktada süzülmek yerine farklı destinasyonlara doğru uzun mesafeli uçuşlar gerçekleştirebilirler. Yelkenkanat sporcuları, doğru rüzgâr koşulları altında birkaç saat boyunca havada kalabilir ve yüzlerce kilometrelik mesafeleri kat edebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yelkenkanat sporu, dikkatli bir şekilde yapıldığında oldukça güvenli bir aktivitedir. Ancak, güvenliği sağlamak için iyi bir eğitimden geçmiş olmak ve hava koşullarını doğru bir şekilde değerlendirebilmek gereklidir. Kalkış ve iniş tekniklerinde yeterli deneyime sahip olmak, ani rüzgâr değişiklikleri veya sert iniş gibi potansiyel riskleri en aza indirmeye yardımcı olur. Ayrıca, uçuş sırasında hava durumunu sürekli takip etmek ve beklenmedik hava koşullarına karşı hazırlıklı olmak, kazaların önlenmesinde büyük rol oynar.

  • OSMAN HAMDİ BEY’İN FIRÇASINDAN ÇIKAN ESERLER

    1842 ile 1910 yılları arasına yaşamış olan Osman Hamdi Bey, arkeolog, ressam ve müzeci nitelikleriyle Osmanlı’nın çok yönlü entelektüellerinden biridir. Hatta kendisi Kadıköy’ün ilk Belediye Başkanı unvanına da sahip bulunmaktadır. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin 29 yıl müdürlüğünü yapan, Sanayi-i Nefise Mekteb-i’nin, yani bugünkü adıyla Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin kurucusu olan Osman Hamdi Bey’in eserlerinin bir bölümünü sizin için listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çinilerin, ahşap kabartma ve oymaların, bindallı ve kaftanın, sedirin, halının, Türk kahvesi ve uzun çubukla içilen nargilenin arzıendam ettiği bu resmi Osman Hamdi Bey, yağlı boya ile tuval üzerine 1879 yılında yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Feraceli iki kadın, cami önünde masasını kurmuş olan arzuhalciye arzuhal yazdırmaktadır. Tablodaki detaylar içinde, cami duvarındaki çini alınlık ile iki sokak köpeği dikkat çekmektedir. Tablo günümüzde Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Açık alanda büyük pembe başlığı ve Batılı giyim tarzıyla dikkat çeken kız, Osman Hamdi Bey’in kızı Nazlı’dan başkası değildir. Eser, Pera Müzesi’nde Oryantalist Resim Koleksiyonu içinde sergilenmektedir. Osman Hamdi Bey, kızının ayrıca bir portresini daha yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1880 yılına ait Kur’an Okuyan Kız isimli tablosunda Osman Hamdi Bey, sabah saatlerinde rahle başında Kuran okuyan bir kızı resmetmiştir. Sabah saatleri olduğu yorumu, resimdeki ışıktan yola çıkılarak yapılmaktadır. Bu özel tablo, 2019 yılında Londra’daki Bonhams Müzayede Evi’nde düzenlenen açık artırmada rekor bir fiyata satılarak tarihteki en pahalı Türk resmi unvanını almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ayakta tambur ve oturarak def çalan iki kız, Bursa Yeşil Camii’ndeki namazgâhın önündedir. Arka planda ahşap kakmalar, daha ön planda oymacılık eseri mermer bir korkuluk, yerde halılar, kenardan görünen çini duvar tablonun önemli detaylarıdır. Ressam bu tabloyu 1880 yılında yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde sergilenen Mimozalı Kadın tablosunda gördüğümüz kişi, Osman Hamdi Bey’in sonradan Naile adını alan eşi, Marie’dir. Ressamın 1906 yılında yaptığı tablonun üslubu o dönem Batılı olarak değerlendirilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kimi eski yayınlarda Kaplumbağalar ve Adam ismiyle sunulan, sonraları Kaplumbağa Terbiyecisi adıyla anılan tablo Osman Hamdi Bey’in en ünlü eseridir. Arka tarafta kavuşturduğu elleriyle ney tutan adam ve yaprak yiyen kaplumbağalar, tablonun ne anlattığına dair çok sayıda yorumun yapılmasına neden olmuştur. Ressam, tablonun 1906 ve 1907 yılında iki versiyonunu çizmiştir. İlkinin boyutları 222 × 122 cm iken, ikincisini 136 x 87 cm olarak daha küçük boyutlarda resmetmiştir. Osman Hamdi Bey ilk versiyonda beş kaplumbağaya, ikinci versiyonda altı kaplumbağaya yer vermiştir. İkinci tabloyu dünürü Salih Münir Paşa’ya ithaf ettiğini gösteren bir not eklemesi de tablolar arasındaki diğer bir farktır.

  • 8 Maddede Anlamları Farklı Benzer Kelimeler

    8 Maddede Anlamları Farklı Benzer Kelimeler

    Tek bir harf deyip geçmeyin! Bazen tek bir harfin yapacağı anlam değişikliği yüzünden derdinizi anlatamayabilir hatta sonradan düzeltmesi zor durumlara düşebilirsiniz. Böyle anların önüne geçmenin en iyi yolu bolca kitap okumaktan geçiyor. Biz de aklınızda bulunsun düşüncesiyle anlamları farklı olup yazılışları birbirine çok benzeyen 16 kelimeye yer verdik listemizde…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • ÜLKELER VE GELENEKSEL EKMEKLERİ

    En eski ve en temel gıda maddelerinden biri olan ekmek, dünya genelinde farklı tariflerle hazırlanmasına rağmen her kültürde misafirperverliğin ve paylaşmanın simgesi olmuştur. Coğrafi bölgeler ve iklim koşulları, ekmek türlerini şekillendirirken, kullanılan malzemeler o yörelerin geleneksel ürünlerini yansıtır. Örneğin, Avrupa’da buğday unundan yapılan çeşitli ekmekler, Orta Doğu’da yerini mısır veya arpa unuyla yapılan ekmeklere bırakır. Asya’nın bazı bölgelerinde ise pirinç unundan yapılan ekmekler popülerdir. İtalya’nın meşhur focaccia ekmeğinden Çin’in yumuşacık mantou ekmeğine, yazımızda ülkelerin geleneksel ekmeklerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mısır Ekmeği, Türkiye” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde, özellikle Karadeniz, Ege ve İç Anadolu bölgelerinde pişirilen mısır ekmeği, geleneksel olarak fırında veya sac üzerinde hazırlanır ve sıklıkla çorbalara eşlik eden doyurucu bir lezzet olarak sofralarda yerini alır. Mısır ekmeğinin her bölgeye özgü tarifleri bulunur. Bazı tariflerde içine yoğurt veya süt eklenerek daha yumuşak bir ekmek elde edilir. Bazı tariflerde ise mısır unu, su ve tuz veya mısır ununun diğer unlarla karıştırılmasıyla hazırlanır. Kökenleri Osmanlı dönemine kadar giden mısır ekmeği, gluten içermez; yoğun ve doyurucu bir ekmektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Brötchen Ekmeği, Almanya ” title_font_size=”13″]

    Almanya’nın ünlü küçük ekmek çeşitlerinden biri olan ve kahvaltı sofralarının vazgeçilmezi olarak bilinen brötchen, buğday unu, maya, tuz ve su ile hazırlanır. Kullanılan unun kalitesi, brötchenin kendine has gevrek dış kabuğuna ve yumuşak iç dokusuna doğrudan etki eder. Hamur, düşük sıcaklıkta uzun süre mayalandırılarak, ekmeğin lezzetinin ve dokusunun daha zengin hale gelmesi sağlanır. Geleneksel olarak taş fırında pişirilen brötchen, altın renginde, çıtır bir kabuğa sahiptir. Sade olarak hazırlanabildiği gibi, susam, ay çekirdeği veya yulafla zenginleştirilen çeşitleri de vardır. Brötchen yalnızca kahvaltılarda değil, aynı zamanda peynir, jambon, salam ya da tereyağı ile hazırlanan sandviç çeşitleriyle öğle yemeklerinde de sıkça tüketilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pão de Queijo, Brezilya ” title_font_size=”13″]

    Brezilya’nın ünlü geleneksel lezzetlerinden olan küçük, yuvarlak peynirli ekmeği pão de queijo, buğday unu yerine tapyoka nişastasıyla hazırlanır. Bu özel nişasta, ekmeğin iç kısmının yumuşak ve esnek, dışının ise hafif çıtır olmasını sağlar. Tapyoka nişastası, Brezilya’ya özgü manyok bitkisinin kökünden elde edilir ve gluten içermez, bu da ekmeği özellikle glutensiz diyetler için uygun kılar. Ülkemizdeki pidelere benzer bir formda olan pão de queijo, sade olarak tüketilebildiği gibi, kekik, fesleğen, biberiye veya maydanoz gibi taze otlarla da zenginleştirilebilir. Bu otların peynire kattığı aroma, ekmeğin lezzetini bir üst seviyeye taşır. Genellikle kahvaltıda sıcak olarak servis edilirken, günün diğer saatlerinde de kahvenin yanında hafif bir atıştırmalık olarak tercih edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Focaccia, İtalya ” title_font_size=”13″]

    İtalya’nın ünlü ekmeği focaccia, zeytinyağı ve taze otlar kullanılarak hazırlanır. Şekil ve pişirme yöntemi açısından pizzaya benzerlik gösterse de bazı kaynaklar focaccia’nın “pizzanın atası” olduğunu belirtir, fakat focaccia genellikle pizzadan daha kalındır ve İtalya’nın farklı bölgelerinde çeşitli versiyonları bulunur. Örneğin, “Focaccia di Recco” adı verilen çeşidi, ince hamurun arasına peynir eklenerek yapılır. Domates, zeytin veya soğan gibi malzemelerle zenginleştirilmiş versiyonlar da oldukça popülerdir. Üzerine şeker veya bal serpilerek hazırlanan tatlı focaccia’lar da vardır ve çay ya da kahvenin yanında tatlı olarak tüketilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Naan, Hindistan ” title_font_size=”13″]

    Hindistan’ın yumuşak ve hafif kabarık ekmeği naan, tandırda pişirilir. Tandırın yüksek sıcaklığı, ekmeğin dışının hafif çıtır, içinin ise yumuşak ve kabarık olmasını sağlar. Diğer yassı Hint ekmeklerinden farklı olarak naan hamuruna maya veya kabartma tozu eklenir. Yoğurt veya sütle hazırlanan naan, sade olarak tüketilebildiği gibi sarımsak, tereyağı, taze otlar veya çeşitli baharatlarla da zenginleştirilerek hazırlanabilir. Özellikle sarımsaklı naan, Hint restoranlarında oldukça popüler bir tercihtir. Moğol İmparatorluğu döneminde Hindistan’a gelen bu ekmek, zamanla Hint mutfağının vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Ayrıca naan, tatlı olarak da hazırlanabilir. Kuru meyveler ve Hindistan cevizi ile doldurulan “peshawari naan” veya “kashmiri naan” gibi çeşitleri, tatlı naan severlerin favorilerindendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Borodinsky, Rusya ” title_font_size=”13″]

    Borodinsky ekmeği, adını 1812 yılında Napolyon’un Rusya’yı işgali sırasında gerçekleşen Borodino Savaşı’ndan alır. Rusya’nın geleneksel siyah çavdar ekmeği olarak bilinen Borodinsky, o dönemde halk arasında popüler hâle gelmiştir. Bu ekmek, çavdar unu, su, ekşi maya, tuz, şeker pancarından elde edilen melas ve kişniş tohumu gibi malzemelerle yapılır. Pişirme sırasında dış kısmı karamelize olarak çıtır ve koyu renkli bir kabuk oluştururken, iç kısmı yoğun ve nemli kalır. Bu zengin dokusu ve lezzetiyle Borodinsky ekmeği, Rus mutfağında önemli bir yer edinmiştir. Ekmeğin kökenine dair anlatılan bir hikâyeye göre, Borodino Savaşı’nda hayatını kaybeden General Aleksandr Tuchkov’un eşi, yas sürecinde bir manastır kurmuş ve burada rahiplerle birlikte bu ekmeği pişirmiştir. 1933 yılından itibaren Borodinsky ekmeğinin seri üretimine geçilmiş, böylece bu geleneksel lezzet daha geniş kitlelere ulaşmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pan de Cristal, İspanya” title_font_size=”13″]

    İspanyolca’da “cam ekmek” anlamına gelen ve Katalonya bölgesine özgü bir ekmek türü olan pan de cristal, çıtır dış kabuğu ve delikli, yumuşak iç kısmıyla dikkat çeker. Bol su ile hazırlanan hamuru, bu özelliği sayesinde olağanüstü şekilde kabarır ve hafif bir doku kazanır. Genellikle zeytinyağı, domates ve sarımsakla hazırlanan soslarla birlikte tüketilen pan de cristal ekmeğinin en belirgin özelliği, yüksek ısıda pişirilmesidir. Bu pişirme yöntemi ekmeğin çıtır yapısını ve hafif iç dokusunu mükemmel bir dengeyle ortaya çıkarır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mantou, Çin” title_font_size=”13″]

    Çin’e özgü buharda pişirilen bir ekmek türü olan mantou, yumuşak ve kabarık dokuya sahiptir. Buğday unu, su ve maya ile yapılır; bazı tariflerde biraz şeker eklenerek tatlandırılır. Hamur, iyice yoğrulur, bu da mantou’ya kolay çiğnenebilir ve hafif yoğun bir yapı kazandırır. Mantou’nun iki ana bölgesel çeşidi vardır: Kuzey ve Güney tarzları. Kuzeyde yapılan mantou genellikle daha büyük ve yoğun olur, yemeklerin yanında sade olarak servis edilir. Güneyde yapılan mantou ise daha yumuşak olup, kırmızı fasulye ezmesi gibi tatlı dolgularla sunulabilir.