Blog

  • Ağız Sağlığınızı Korumanın Püf Noktaları

    Ağız Sağlığınızı Korumanın Püf Noktaları

    Ağız ve diş sağlığı sadece temiz ve güzel bir görüntü için değil genel sağlığa etkileri için de çok önemli. Ağız sağlığının özellikle kalp sağlığını ve felç riskini önleme açısından önemi de artık birçok araştırma ile kanıtlanmış bir gerçek. Bu listemizde ağız ve diş sağlığı ile ilgili püf noktalarla karşınızdayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ağız sağlığınızı korumanız için yapmanız gerekenlerin başında, bir şikâyetiniz olmasa bile 6 ayda bir diş hekimine gitmek geliyor. Unutmayın ki hekim, sizin fark etmediğiniz başlangıç seviyesindeki sorunları belirleyerek erkenden önüne geçebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    çocuk

    Çocuklarınızı da küçük yaşta diş hekimine götürün, böylece hem bu alışkanlığı erkenden edinirler hem de çocukluk yıllarında müdahale edilmesi gereken ortodontik sorunları varsa gözden kaçmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    ağız çalkalama suyu

    Her gün en az iki kez dişlerinizi fırçalamayı asla atlamamalısınız; bunu hepimiz biliyoruz ama unutmayın ki fırçalama işlemini doğru uygulamak da çok önemli. Uzmanlar her bir dişinizi en az 10-15 kez dairesel hareketlerle, diş etlerinize zarar vermeden fırçalamanız gerektiğini söylüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    çocuk

    Yemeklerden sonra diş fırçalama alışkanlığını çocuklarınıza da erken yaşta kazandırmalı ve tabii ki miniklerin dişlerini hakkını vererek fırçalamak için yardımınıza ihtiyaçları olacağını unutmamalısınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bazen dişlerinizi fırçalamak yeterli olmayabilir; dişlerinizin arasında kalan yemek artıklarının çürüklere sebep olmaması için diş ipi ve gargaralardan yardım alabilirsiniz. Ayrıca yemek yedikten sonra diş fırçalayamayacağınız bir ortamdaysanız, ağzınızı suyla çalkalayabilir, böylece dişlerinizin üzerindeki asidik kalıntıları bir nebze temizleyebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    diş fırçası

    Yiyip içtiklerimiz de ağız sağlığımız için önemli… Sigara, şeker ve asitli içecekler dişlerin en meşhur düşmanları, üstelik bunlardan sakınmanız sırf dişleriniz için değil genel sağlığınız için de iyi bir yatırım olacaktır…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sağlıklı dişlerin bir başka düşmanı ise şişe kapaklarını ağzınızla açmak, dişinizle fındık kırmak gibi sert cisimleri ısırmanızı gerektiren eylemler… Diğer yandan diş hekimleri meyve ve sebzeleri kabuklarıyla beraber ısırarak yemenin dişler için faydalı olduğunu belirtiyor.

  • 7 Madde İle Dünyanın Gözbebeği Amasra

    7 Madde İle Dünyanın Gözbebeği Amasra

    Hikâye şöyledir: Amasra Kalesi Cenevizlilerin elindedir ve Fatih Sultan Mehmet tarafından bölgeye sefer düzenlenir. Şehre, kalenin karşısındaki bir tepeden bakan Sultan, gördüğü manzara karşısında hayranlığını gizlemez: “Lala, lala! Çeşm-i cihan bu mu ola?” Ardından kale komutanına haber gönderir: “Bu kadar güzel bir yere zarar vererek almak istemem. Kalenin anahtarını bana getiriniz.” Ve böylece savaşmadan alınır Amasra… Sakinliğiyle dikkat çeken ilçeyi 7 maddelik listemizde daha yakından tanıyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bartın’ın denizin içine doğru uzanan parçası olan Amasra’nın doğal güzelliğini koruyan koylarını tekne turuyla keşfedebilirsiniz. Kıyıya çıktığınızda ise mutlaka akşam saatlerinizi huzur içinde geçirebileceğiniz balık restoranlarına uğramalısınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Romalıların inşa ettiği ve surları Bizans Dönemi’nde yapılan Amasra Kalesi, günümüzde UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alıyor. Kalenin burçları, bölgenin manzarasını boydan boya seyredebileceğiniz en özel yerlerden biri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kemere Köprüsü Amasra’yı eski çağlara götüren bir zaman makinesi gibidir. İlçeye gittiğinizde, en çok turist çeken yerlerden olan tarihi köprünün üstünde yürümeden, denize sırtınızı verip bir hatıra fotoğrafı çektirmeden dönmemelisiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Zindan Mahallesi’ne Kemere Köprüsü ile bağlanan Boztepe Mahallesi birbirinden şirin otelleri, pansiyonları ile Amasra’nın keyfini çıkarabileceğiniz en güzel yerlerden biri. Yine hemen karşısındaki Tavşan Adası da adını aldığı ve yüzeyini mesken tutan tavşanlarıyla ilçenin öne çıkan yerlerinden.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çakraz Plajı, Tarlaağzı Plajı gibi alanlar sadece Amasra’nın değil Türkiye’nin en temiz denizi ve sahillerine sahiptir. Karadeniz’in hırçın dalgalarının durulduğu zamanlara denk gelmek için yaz aylarını, sakinlik arıyorsanız nisan, mayıs, ekim aylarını tercih etmelisiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    3000 yıllık Amasra’nın o kadar eski olmasa da kültürel değerlerinden biri ahşap işçiliğidir. Tarihî Çekiciler Çarşısı ahşap işçiliğinin örneklerini de farklı el sanatlarına ait eşyaları da bulabileceğiniz insan trafiği yoğun olan bir yerdir. En çok satın alınan yöresel eşyanın balık tavası olduğu ipucunu da verelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Amasra elbette özellikle doğasıyla ilgi gören, günbatımıyla büyüleyen bir yer ama siz siz olun antik kalıntıların sergilendiği müzesini, tarihî ahşap evlerini gezip görmeden dönmeyin.

  • GÜNEY AMERİKA’NIN İNCİSİ BUENOS AIRES

    Tango ülkesi Arjantin’in başkenti Buenos Aires, ülkenin en büyük, Güney Amerika’nın ise Sao Paulo’dan sonraki ikinci en büyük kentidir. Rengârenk sokakları, köklü tarihi, pek de aşina olmadığımız lezzetleri, müzikleri ve futboluyla turistlerin yoğun ilgisini çeken şehrin sadece ikonik yerleri değil, ara sokakları bile görülmeye değer. Sokaklarında gezerken insanların tüm canlılığını ve neşesini hissedebileceğiniz Arjantin, Güney Yarım Küre’nin Paris’i olarak adlandırılıyor ve özellikle mimarisinde İtalyan, Fransız ve İspanyol etkileri net bir şekilde hissediliyor. Yüzlerce heykelin bulunduğu, sanatın ve doğanın iç içe olduğu Buenos Aires’in en dikkat çekici yerlerini yazdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    16. yüzyıldan beri ayakta kalan Plaza de Mayo’nun bulunduğu meydan, başkentin en büyük meydanı olma özelliğine sahip. Türkçe “Mayıs Meydanı” anlamına gelen Plaza de Mayo, ülkenin en önemli politik olaylarının da geçtiği bölgedir ve 25 Mayıs 1810’da Arjantin’in bağımsızlığı buradan ilan edilmiştir. Meydanın tam ortasında bulunan ünlü Piramide de Mayo Heykeli, bağımsızlığın birinci yılını kutlamak için 1811 yılında inşa edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bir kentin en ikonik yerlerinden birinin mezarlık olması sizi şaşırtmasın. Taş heykellerden, süsleme ve kabartmalardan oluşan Recoleta Mezarlığı’nı gezerken âdeta dev bir açık hava müzesini ziyaret etmiş gibi hissediyorsunuz. 1822’de Fransız mühendis Prospêro Catelin tarafından inşa edilen mezarlık; Eva Peron gibi ülkenin en zengin ve en önemli isimlerinin de sonsuz uykuya yattığı yer. Birkaç katlı mezarların bulunduğu yerin neoklasik tarzdaki giriş kapısı bile görülmeye değer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1870’te inşa edilen, 1933’ten bu yana da müze olarak kullanılan mekân; 4.610 metrekarelik sergi alanına ve 34 farklı salona sahip. Şehrin en eski turistik yerlerinden olan Ulusal Güzel Sanatlar Müzesi, Orta Çağ’dan 20. yüzyıla kadar Avrupalı sanatçıların ürettiği eserlere ev sahipliği yapıyor. Arjantinli, Perulu ve diğer Latin Amerikalı sanatçıların da eserlerinin bulunduğu müzede Van Gogh, Goya, Rembrandt ve Manet gibi önemli sanatçıların eserleri sergileniyor. Ayrıca 150 bin kitaptan oluşan bir sanat kütüphanesine de sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Buenos Aires’in en iyi korunmuş alanlarından biri olan San Telmo; kafeler, tango salonları ve antika dükkânları ile turistlerin olduğu kadar yerel ve dünyanın farklı bölgelerinden gelen sanatçıların da uğrak noktası. Sokak satıcıları yemeden giyime, hediyelik eşyalardan Latin Amerika kültürüne ait birçok farklı ürünü renkli tezgâhlarında satarken; festival kutlamalarını aratmayan Arnavut kaldırımlı bu sokaklarda şehrin en eski tarihî yapılarını da görüyorsunuz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    2008’de The Guardian tarafından dünyanın en önemli ve güzel ikinci kitabevi seçilen bu asırlık opera ve tiyatro binası; hiçbir dekoru değiştirilmeden kitapseverlere hizmet vermeye devam ediyor. Pero ve Torres Armengol kardeşler tarafından inşa edilen tiyatronun tavan freskleri, devasa sütunları ve diğer detayları dönemin en başarılı mimar ve tasarımcıların elinden çıkma… 2.000 metrekarelik alana sahip bu gösterişli bina, 1919’da opera binası olarak kullanılmış, 2000’li yılların başında da kitabevine dönüştürülmüş. Her sene bir milyondan fazla insanın ziyaret ettiği bu büyüleyici kitabevinde nefis kokulu kahvenizi yudumlarken, seçtiğiniz kitabı okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyıldan itibaren çoğunu İtalyan göçmenlerin oluşturduğu La Boca Mahallesi, çinko levhalardan meydana gelen evlerden oluşuyor. Liman inşaatından kalan boyalarla boyanan derme çatma yapıların bulunduğu mahalle, günümüzde başkentin en önemli turistik merkezi olmuş durumda. Rengârenk kafelerin, restoran ve hediyelik eşya dükkânlarının bulunduğu mahalledeki sokaklarda tango yapan insanları keyifle izlemek mümkün. La Boca, efsanevi futbolcu Maradona’nın müzesine ev sahipliği yapıyor ve futbol tutkunlarının da uğrak noktası oluyor.

  • ANTİK ÇAĞLARDAN GÜNÜMÜZE PARFÜMÜN HİKÂYESİ

    Parfüm, binlerce yıllık geçmişe sahip olan, kokularla insan yaşamını zenginleştiren kadim bir keşiftir. Kökeni, antik uygarlıkların mistik ve ritüelistik dünyasına uzanır. Mısır, Mezopotamya ve Hindistan gibi medeniyetlerde parfümün ilk adımları atılmış, zamanla yaşamımızın bir parçası hâline gelmiştir. Kimya biliminin gelişimiyle birlikte, parfümün evrimi hız kazanmış ve bugünkü modern formlarına ulaşmıştır. Parfüm tarihinin derinliklerinde, farklı medeniyetlerin katkıları ve izleri bulunmaktadır. Bu uzun ve etkileyici yolculuğun izlerini yazımızda sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Parfüm kelimesi, Latince “per fumum” (duman aracılığıyla) anlamına gelir ve bu, güzel kokuların ilk olarak tütsü yakma şeklinde kullanıldığını göstermektedir. Bitkilerin kurutularak yakılmasıyla elde edilen tütsülerin yerini zamanla daha sofistike parfümler almıştır. Parfümün bilinen en eski örnekleri Mezopotamya, Mısır ve Hint uygarlıklarına kadar uzanır. Milattan önce 2000’li yıllarda yaşamış olan Tapputi adında bir kadın kimyager, Akad dilinde kil tablet üzerine yazdığı parfüm formülüyle tarihe geçmiştir. Bu formül, parfüm üretimine dair bilinen ilk yazılı kaynak olarak kabul edilmektedir. Tapputi, bitkilerden ve çiçeklerden elde ettiği kokulu yağları damıtma teknikleri kullanarak parfüme dönüştürmüş ve bu tekniği tablete aktarmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Parfüm, Antik Mısır’da hem dinî ritüellerde hem de mumyalama işlemlerinde önemli bir rol oynamaktaydı. Mısırlılar, o dönemdeki inançlarına göre özellikle kokulu yağları tanrılara adak olarak sunar ve dünyadan ayrılan sevdiklerinin ruhlarının huzura ermesi için bu özel esansları kullanırlardı. Nefertiti ve Kleopatra gibi ünlü Mısır kraliçeleri, yalnızca güzellikleriyle değil, aynı zamanda kullandıkları parfümlerle de efsaneleşmişlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Antik Yunanlılar ve Romalılar, parfümü hem günlük yaşamlarında hem de dinî ve sosyal törenlerde yoğun bir biçimde kullanmışlardır. Parfüm, bu medeniyetlerde sadece estetik bir unsur değil, aynı zamanda sağlığı ve iyileşmeyi destekleyen bir araç olarak da görülmüştür. Hipokrat, bitkisel kokuların iyileştirici etkilerini anlatan birçok çalışmaya imza atmış ve bu doğrultuda parfümün tıbbi yönü ön plana çıkmıştır. Bitki, reçine ve otların öğütülerek yağlarla karıştırılması sonucu hazırlanan ilk sıvı parfüm ise Yunanlılar tarafından icat edilmiştir. O dönemde tütsü ve parfüm yapımında kullanılan malzemeler, Büyük İskender’in fetihleri sırasında ele geçirilen altın kadar değerli görülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Roma İmparatorluğu Dönemi’nde parfüm, aristokrat sınıf için bir statü sembolü hâline gelmiş ve Roma’nın ünlü banyo kültürünün vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Ancak, Orta Çağ’da Avrupa’nın parfüme olan ilgisi azalmış ve bu alanda öncülük İslam dünyasına geçmiştir. Sıvı parfümü ilk olarak Yunanlılar keşfetmiş olsalar da parfümün modern formuna ulaşmasında damıtma işlemini geliştiren İslam âlimlerinin katkısı büyüktür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en büyük hekimlerinden biri olarak kabul edilen İbn-i Sina, 11. yüzyılda gül yapraklarını damıtarak gül suyu üretme tekniğini geliştirmiştir. Bu yöntem, bitkilerin (özellikle güllerin) su ile kaynatılmasıyla su buharı elde edilmesi ve bu buharın, bitkinin içindeki uçucu yağları taşıyarak soğutulduğunda tekrar sıvı hâle gelmesi esasına dayanır. Soğutulan bu sıvı, yoğunlaşma yoluyla ayrışır ve böylece esansiyel yağlar elde edilir. Bu süreç, modern parfüm yapımının ve tıbbi esansların üretiminin temelini oluşturmuştur. İbn-i Sina’nın damıtma teknikleri hem İslam dünyasında hem de Avrupa’da tıp ve kimya alanındaki çalışmalara önemli katkılar sağlamıştır.

     

    İslam medeniyeti, parfümün gelişiminde yalnızca teknik alanda değil, aynı zamanda kültürel anlamda da zengin bir miras bırakmıştır. Baharatlar, tütsüler ve çiçek özleri bu medeniyetin günlük yaşamında ve ritüellerinde yoğun şekilde kullanılmış, parfüm sanatı büyük bir ustalıkla ilerletilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Orta Çağ’da Avrupa’da azalan parfüm kullanımı, Rönesans Dönemi’nde yeniden canlanır. Bu dönemde İtalya, parfüm üretiminin merkezi hâline gelir; özellikle İtalyan zenginliği ile tanınan Medici ailesi sayesinde parfümlerin popülaritesi giderek artar. 16. yüzyılda, Fransa’ya gelin olarak giden Catherine de Medici, parfümlerini ve parfüm üreticilerini yanında götürerek, Fransa’nın parfüm üretiminde dünya lideri olmasına zemin hazırlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    17. yüzyıla gelindiğinde, özellikle Fransa’daki kötü hijyen koşulları nedeniyle hoş olmayan vücut kokularını gidermek için parfüm, günlük hayatın vazgeçilmez bir parçası hâline gelir. Fransa Kralı XIV. Louis’nin sarayında parfüm sıkça kullanıldığı için bu mekân, “parfümlü saray” olarak anılmaya başlanır. İngiltere’de ise parfüm kullanımı, 16. yüzyıldan itibaren Kral VIII. Henry ve Kraliçe I. Elizabeth Dönemi’nde görülse de Fransa’daki kadar yaygınlaşamaz ve saraya özgü, pahalı bir zevk olarak kalır. O dönemde parfümlerin içeriğinde, nesli tükenmekte olan hayvanlardan elde edilen misk gibi maddeler bulunmaktaydı. Ancak 18. ve 19. yüzyıllarda kimya biliminin gelişmesiyle birlikte sentetik kokular üretilmeye başlandı; bu, modern parfümcülüğün doğuşunu sağladı. Sentetik malzemelerin kullanımı sayesinde, 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde moda evleri ve kozmetik markaları hızla parfüm üretimine yönelmeye başladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Doğal esansiyel yağlar ve nesli tükenmekte olan hayvanlardan elde edilen maddeler yerine sentetik bileşenlerin kullanılması, parfüm üretimini hem daha ekonomik hâle getirdi hem de daha uzun ömürlü ve çeşitlilik arz eden kokuların elde edilmesine imkân tanıdı. 1889 yılında, Fransız bir parfüm evi tarafından üretilen “Jicky”, hem doğal hem de sentetik bileşenler içeren ilk modern parfüm olarak dikkat çekti. Bu parfüm, kadınlar ve erkekler tarafından kullanılabilen ilk ürün olma özelliğini taşıyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyılda parfüm, lüks ve popüler bir tüketim ürünü hâline geldi. Bu dönemde, dünyaca ünlü moda evleri, parfümleriyle de anılmaya başladı ve parfüm, moda dünyasının ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Günümüzde ise parfüm, yalnızca bir kişisel bakım ürünü olmaktan çıkmış, bireysel kimliğin önemli bir parçası hâline gelmiştir. Modern parfüm endüstrisi hem klasik kokuları yeniden yorumlayarak hem de yenilikçi formülasyonlar geliştirerek sürekli bir dönüşüm içinde. Artık kokular, kimliğimizi ifade etmenin bir yolu olarak, duygusal bağlar kurmamıza ve kişisel anılar biriktirmemize olanak tanıyor.

  • Tüm Dünyanın Hayran Olduğu Şehir İstanbul Hakkında 8 İlginç Bilgi

    Tüm Dünyanın Hayran Olduğu Şehir İstanbul Hakkında 8 İlginç Bilgi

    İstanbul, kentsel tarihi yaklaşık 3000, başkentlik tarihî 1600 yıla kadar uzanan, Avrupa ile Asya Kıtalarının kesiştiği noktada konumlanmış bir dünya kenti… Bütün bu çağlar boyunca farklı uygarlıklara ev sahipliği yapan şehir, Osmanlı’nın da son başkentiydi. Her yıl milyonlarca turist ağırlayan İstanbul hakkındaki ilginç bilgileri listemizde bulabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İstanbul denince ilk akla gelen şeylerden biri şüphesiz ki İstanbul‘un Yedi Tepesi’dir. İstanbul’un Yedi Tepe olarak nitelendirilmesi ise Roma İmparatorluğu Dönemi’ne dayanıyor. İmparator Konstantin, o dönemde yaygın bir inanış olan gökyüzünde güneş, ay ve beş gezegenin olduğu düşüncesinden hareketle şehri yedi tepe üzerine kurdurmuş… Bugün Tarihî Yarımada’da bulunan bu tepeler; Sarayburnu, Nuruosmaniye, Beyazıt, Fatih, Yavuz Selim, Edirnekapı ve Kocamustafapaşa tepeleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İstanbul jeopolitik konumu sebebiyle tarih boyu önemli bir ticaret merkezi olmuştur. İki kıtayı birbirine bağlayan şehir, dünyada bu özelliğe sahip tek şehirdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’da 237 hamam vardır. Büyük bir çoğunluğu Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde yapılan ve Mimar Sinan gibi önemli mimarların elinden çıkan bu hamamların günümüzde sadece 60 tanesi kullanılmaktadır. En bilinenleri; Cağaloğlu Hamamı, Tarihî Galatasaray Hamamı ve Çemberlitaş Hamamı’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bugün birçok turistin uğrak noktası olan nostaljik Tünel Metrosu dünyanın en eski ikinci metrosudur. Şişhane ile Karaköy arası seferler yapan Tünel Metrosu, Londra Metrosu’ndan 12 yıl sonra 1875 yılında yapılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Fatih Sultan Mehmet Dönemi’nde 1460 yılında inşasına başlanan Kapalıçarşı bugün, 22 kapısı, 61 sokağı, 4000 civarında dükkânıyla 47.000 metrekarelik bir alanda Beyazıt’ta bulunmaktadır. Dünyanın en büyük ve en eski çarşılarından olan Kapalıçarşı, yılda ortalama 90 milyon üzerinde turist ağırlamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İstanbul artmaya devam eden 16 milyonun üzerindeki nüfusuyla Belçika, Yunanistan, Tunus, Portekiz gibi birçok ülkeden daha fazla nüfusa sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış İstanbul’un kuleleri şehrin sembollerinden biri hâline dönüşmüştür. Şehrin süsü ve mücevherleri olarak kabul edilen bu yapılar her yıl milyonlarca ziyaretçiyi ağırlamaktadır. Cenevizliler tarafından yapılan Galata Kulesi, Boğaz’da tüm ihtişamıyla efsanelere konu olmuş Kız Kulesi ve Nevşehirli İbrahim Paşa tarafından yaptırılan Beyazıt Yangın Kulesi en çok bilinen kulelerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Yedi tepe üzerine kurulmuş Tarihî Yarımada’nın merdivenleri şehre ayrı bir güzellik katar. Yapıldığı dönemin estetiğini yansıtan bu yapılar şehre gelen turistler için uğrak bir noktadır. En bilinenleri ise Bankalar Caddesi’ni Karaköy’e bağlayan Kamondo Merdivenleri, Çırağan Caddesi’ni Yıldız’a bağlayan Peri Çıkmazı ve Bebek semtinde Cevdet Paşa Caddesi ile Özlemli Sokağı’nı bağlayan 224 basamaklı Ehram Yokuşu’dur.

  • 6 Madde İle Romandan Beyaz Perdeye Hababam Sınıfı’nın Yolculuğu

    6 Madde İle Romandan Beyaz Perdeye Hababam Sınıfı’nın Yolculuğu

    Rıfat Ilgaz, Dolmuş dergisi için yazdığı öyküleri derleyerek oluşturduğu Hababam Sınıfı romanını 1957 yılında yayımladı. Böylece hem Hababam Sınıfı’nın haşarı öğrencileri, hem de başta Kel Mahmut olmak üzere birbirinden renkli karakterlere sahip öğretmenleri ve tabii ki Hafize Ana -bir daha çıkmamak üzere- hayatımıza girdi. Hababam Sınıfı, beş roman, altı klasik dönem filmi, üç modern uyarlama ve dört tiyatro oyunuyla Türkiye’yi yıllarca kahkahaya boğdu. Hababam Sınıfı’nın efsane filmlerini listemize konuk ediyor, sizleri bu eğlenceli kadro ile ufak bir zaman yolculuğuna davet ediyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    inek şaban, güdük necmi

    6 Edebiyat A sınıfının beyaz perdeyle ilk buluşması olan bu film, 1975 yılında gösterime girdiğinde beklenenin üzerinde bir ilgi gördü. Yönetmeni Ertem Eğilmez olan filmin başrol oyuncuları arasında Münir Özkul, Adile Naşit, Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Tarık Akan gibi çok sevilen isimler bulunuyordu. Seriyle özdeşleşen, her duyduğumuzda yüzümüzü gülümseten müzikler ise Melih Kibar’ın usta ellerine emanetti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    semra özdamar, hafiza ana, mahmut hoca

    Serinin bu filminde ekibe, beden eğitimi öğretmeni Badi Ekrem rolü ile ülke genelinde bir fenomene dönüşecek Şener Şen ve genç edebiyat öğretmenini canlandıran Semra Özdamar da dâhil olur. Film boyunca Hababam Sınıfı öğrencileri ile Badi Ekrem arasındaki efsane çekişmelere şahit oluruz. Ayrıca “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı” Türk Sineması’nın efsane ikilisi Şener Şen ve Kemal Sunal’ın beraber rol aldığı ilk yapım olarak da önem taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    inek şaban, badi ekrem

    Serinin 1977 tarihli filminde Damat Ferit’i canlandıran Tarık Akan kadrodan ayrılmış, duyarlı ve sınıfın diğer öğrencilerine kıyasla aklı fazlasıyla başında olan Ahmet karakteri hikâyeye dâhil olmuştur. Serinin bu filmi Ahmet’in bu yaramaz ve uçarı sınıfa adapte olma sürecine odaklanırken, Badi Ekrem ile İnek Şaban’ın çekişmeleri Türk komedisinin unutulmazları arasına girecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    kel mahmut

    Okul müdürünün okula kızları da kabul etmeye başlamasıyla beraber Hababam Sınıfı’nın kadrosu genişler; Ayşen Gruda, Sevda Aktolga gibi isimler de ekibe katılır. Hababam Sınıfı’nın yeni öğrencileri tabii ki yeni maceralara sebep olacak ve izleyenleri kahkahaya boğacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Hababam Sınıfı’nın efsane kadrosuna, kız öğrencilerden sonra Hürrem Hoca rolüyle Perran Kutman, bir aşiret reisinin oğlunu canlandıran İlyas Salman ve kimya öğretmeni Kalem Şakir yani Şevket Altuğ da dâhil oldu. Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor’un yönetmen koltuğunda ise Kartal Tibet oturuyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    hafize ana

    Klasik serinin son filmi olan yapımda Anadolu’dan gelen edebiyat öğretmeni Mehmet Hoca özel okul çocuklarına uyum sağlamakta zorlanır ama iyi niyetiyle herkesin gönlünü kazanacaktır. Bu arada Hababam Sınıfı’nın başkarakterlerinden Hafize Ana’nın kızı Nazlı da büyümüş ve bu meşhur sınıfın öğrencileri arasına girmiştir.

  • Antika Kapı Tokmaklarını Keşfetmeniz İçin 10 Fotoğraf

    Antika Kapı Tokmaklarını Keşfetmeniz İçin 10 Fotoğraf

    Bir yapının mimari özellikleri dört duvarla ya da inşaatta kullanılan tekniklerle sınırlı değildir. Pencereler, kapılar, süslemeler mimari karakteri belirler, yapıyı ve içinde yaşayanları tanımlar; söz konusu olan evler olduğunda, evin kapısı içinde yaşayanların sosyal ve kültürel durumunu gösterir. Kapıların üzerine yerleştirilen tokmaklar dönemin sanat anlayışını da yansıtır. Tokmağı kapıya bağlayan parçaya “köçek”, tokmağın altındaki süslere ise “ayna” denir. Tokmaklardaki figürler sadece estetik kaygılar gözetilerek değil figürlerin anlamları da düşünülerek seçilir. Urartular kapı tokmaklarında yılan figürleri kullanarak kötülüğü evden uzak tutmayı amaçlarken, insan figürleri güneş ve ayı, Anadolu ‘da en sık kullanılan kapı tokmağı figürlerinden biri olan aslan motifi ise gücü sembolize eder. İşte kapı tokmaklarının dünyasını keşfedebileceğiniz 10 fotoğraf…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
  • TÜRK KAHVESİNİN TARİHTEKİ YOLCULUĞU

    Kahvenin kökeni, Afrika’nın kalbinde yer alan Etiyopya’daki Kaffa Bölgesi’ne kadar uzanmaktadır. Efsaneye göre, 9. yüzyılda bir çoban, keçilerinin kahve bitkisinin kırmızı meyvelerini yedikten sonra daha canlı ve hareketli olduklarını fark eder. Bu keşfin ardından, meyvelerin kaynatılmasıyla elde edilen su içilmeye başlanır. 15. yüzyılda Arap Yarımadası’nda içilmeye başlanan kahve, 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’na, daha sonra da Avrupa’ya yayılır. Bugün, sosyal yaşamın ayrılmaz bir parçası olan Türk kahvesinin yurda geliş hikâyesini yazımızda keşfedin…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Etiyopya’da yetişen ve kısa sürede Arap Yarımadası’na yayılan kahve, 15. yüzyılda Yemen’e kadar ulaşır. Afrika’dan Arap Yarımadası’na gemilerle taşınan bu değerli kahve çekirdeklerini, 16. yüzyılda Yemen Valisi Özdemir Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’a ve saray mensuplarına hediye olarak İstanbul’a getirir. Türkler tarafından geliştirilen özgün pişirme tekniğiyle ün kazanan Türk kahvesi, güğümde pişirilip seramik fincanlarda sunularak eşsiz bir lezzet hâline gelir. Böylece, tüm dünyada tanınan ve bir kültür simgesi hâline gelen Türk kahvesi efsanesi doğmuş olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı Dönemi’nden itibaren toplumsal yaşantıda önemli bir yer edinen Türk kahvesi, sarayda “kahvecibaşı” adı verilen özel bir görevli tarafından hazırlanırdı. Osmanlı saraylarında seremoni eşliğinde sunulan bu eşsiz kahve, diplomatik görüşmelerde yabancı devlet adamlarına ve önemli misafirlere ikram edilirdi. Böylece, kahve sadece bir içecek olmaktan öte, misafirperverliğin ve zarif sohbetlerin simgesi haline gelerek kültürel yaşamın ayrılmaz bir parçası olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Saray erkânı tarafından keyifle tüketilen kahve, kısa sürede halk arasında da büyük ilgi görmüş ve 1554 yılında İstanbul Fatih’teki Tahtakale’de ilk kahvehane açılmıştır. Kahve, sosyal yaşamın ve hoş sohbetlerin vazgeçilmez bir parçası hâline gelirken, kahvehaneler yalnızca kahve içilen yerler olmaktan öteye geçerek fikir alışverişlerinin yapıldığı, sanat etkinliklerinin yapıldığı kültürel merkezler hâline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kahvenin Avrupa’ya uzanan serüveninde Osmanlı İmparatorluğu önemli bir köprü vazifesi görmüştür. 17. yüzyılda Venedik ve Viyana gibi şehirlerde hızla popüler hâle gelen kahve, İstanbul’da ilk kez kahve içen Venedikli tüccarlar aracılığıyla 1600’lü yıllarda Venedik’e taşınmıştır. Bir başka rivayete göre, 1683 yılında gerçekleşen Viyana Kuşatması sırasında Osmanlı ordusunun geri çekilirken bıraktığı kahve çuvalları, Avrupa’nın kahveyle tanışmasını sağlamıştır. Bu süreçte Viyana’da açılan ilk kahvehaneler, kahve kültürünün Avrupa’da yayılmasına öncülük etmiştir. Her ülke, kahveyi kendi damak tadına uygun farklı pişirme teknikleriyle hazırlamış ve sunumlarına kendi kültürel yorumunu katmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    UNESCO, 2013 yılında Türk kahvesini İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi’ne alarak bu kadim geleneği taçlandırmıştır. Kendine özgü hazırlama ve pişirme yöntemi, ince öğütülmüş kahve kullanımı ve köpüğüyle, Türk kahvesi dünya kahve kültüründe benzersiz bir yere sahiptir. Günümüzde hâlâ hoş sohbetlerin, dostluğun ve misafirperverliğin simgesi olarak kabul edilir. Ülkemizde yüzyıllardır geleneksel bir lezzet olarak yerini koruyan Türk kahvesi, farklı bölgelerde yerel tatlarla ve sunumlarla çeşitlendirilmiştir. Bu lezzetler hakkında daha fazla bilgi için linki tıklayabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dünya çapında bir marka hâline gelen Türk kahvesi, günümüzde başta Türkiye ve Orta Doğu olmak üzere tüm dünyada büyük bir keyifle tüketiliyor. Geleneksel kahvehanelerden modern cafe ve restoranlara kadar pek çok yerde sunulan Türk kahvesi, yanındaki ikramlar farklılık gösterse de yüzyıllardır aynı geleneksel yöntemlerle pişirilmeye devam ediyor. Günümüzde ise elektronik ev aletleri üreten birçok marka, sadece Türk kahvesi pişirmek için özel makineler tasarlıyor ve bu da kahvenin modern yaşamda da yerini sağlamlaştırıyor.

  • BİR ÖĞRETMENİN SERÜVENİ: ÇALIKUŞU

    1922’de gazetede bölüm bölüm yayımlanan ve 1923’te kitap olarak basılan Türk edebiyatının en çok sevilen eserlerinden biri olan Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı, Öğretmen Feride’nin Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşadığı zorlu mücadeleyi anlatır. Yeni yetme bir öğretmenin meslek aşkıyla İstanbul’dan taşraya uzanan hikâyesinin anlatıldığı kitap, kurtuluş mücadelesi veren bir ülkenin umut sembolü olmuştur. 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde mesleğine gönül vermiş tüm öğretmenlerimizin gününü kutlarken, Güntekin’in öncü eserini de hatırlamak istedik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Köklü bir ailede doğup büyüyen ve İstanbul’da iyi bir eğitim alan Feride, erken yaşta annesini ve babasını kaybetmiştir. Çok sevdiği nişanlısı Kâmran tarafından ihanete uğrayınca kendini öğretmenlik mesleğine adar. Feride, derinden etkilendiği aşk acısıyla taşrada yaşayan çocuklara yeni bir hayat sunabilmek arzusuyla hiç bilmediği şehirlerin hiç bilmediği ücra köşelerine; çoğu öğretmenin gitmeyi kabul etmediği kuş uçmaz kervan geçmez bir köye mesleğini yapmak için gider.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    “İstanbul Kızı” adıyla dört perdelik bir piyes olarak kaleme alınan bu eserin, Darülbedayide sahnelenmesi planlanmış ancak köy sahnelerinin zorlu dekorasyonu ve o dönemde Müslüman kadın oyuncuların sahneye çıkamaması sebebiyle Güntekin, bu rolde kırık Türkçe ile konuşan bir kadın başrol oyuncusu istemediği için Çalıkuşu sahnelenememiştir. Durum böyle olunca yazar, kaleme aldığı bu eseri kitap olarak yayımlatmaya karar verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Baba mesleği öğretmenlik olan Güntekin’in daha çocuk yaşında ailesi ile Anadolu’nun birçok yerini görme ve gözlemleme imkânı olmuş; bu yıllarda yaşadığı deneyimlerini ileriki yıllarda kaleme alacağı eserlerine yansıtmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Anadolu’nun içinde bulunduğu zorlu koşullara şahit olan Güntekin’in tüm eserleri gerçekçi bir bakış açısıyla yazılmıştır. Bir kadın eğitimci olarak ideallerini gerçekleştirme arzusunun verdiği motivasyonla karşılaştığı tüm engelleri bertaraf eden Öğretmen Feride’nin hikâyesi, o dönem toplum içinde yankı uyandırmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Taarruz öncesi Akşehir’deki evinde Çalıkuşu kitabını okuduğu ve bu kitap için “Biliyor musunuz, gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları pek güzel anlatmış. Sizler de okuyun!” dediği bilinmektedir. Kitap, Atamızın başucu kitapları arasında yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çalıkuşu, 1966’da Osman Seden’in yönetmenliği ile ilk kez beyaz perdede gösterilir. Başrollerini Türkan Şoray ve Kartal Tibet’in paylaştığı filmde; Aliye Rona, Cahide Sonku ve Ayşecik gibi dönemin ünlü oyuncuları yer alır ve film, büyük ses getirir. Aynı yönetmen 1986’da bu defa TV izleyicileri için Feride rolünde Aydan Şener’i izlediğimiz bir uyarlamayı dizi olarak çeker. 2005’te modern bir uyarlama olan Yeniden Çalıkuşu, Cem Akyoldaş ve Melih Gülgen yönetmenliğinde tekrar dizi olarak çekilirken; 2013 yılında ise Fahriye Evcen ve Burak Özçivit’in başrolleri paylaştığı Çalıkuşu, o döneme uygun set ortamı ve kostüm prodüksiyonuyla şimdilik son kez sevenleri ile buluşur.

  • Kolayca Tasarruf Etmenizi Sağlayacak 8 Püf Noktası

    Kolayca Tasarruf Etmenizi Sağlayacak 8 Püf Noktası

    Tasarruflu olmak sadece maddi kaynaklarımızı korumamızı değil, dünyanın sınırlı doğal kaynaklarını gelecek kuşaklara bırakmamızı da sağlar. 31 Ekim Dünya Tasarruf Günü bu konuda farkındalık yaratmak amacıyla 1924 yılından beri kutlanıyor. Biz de Kültür ve Yaşam olarak tasarruf bilincine gereken önemi veriyor ve bu önemli günde uygulaması en kolay tasarruf yöntemlerini listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bulaşık yıkarken, dişlerinizi fırçalarken suyu açık bırakmamak, damlayan muslukları onarmak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sevdiklerinize hediye satın almak yerine kendi ellerinizle hediyeler yapmak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Evinizin iyi şekilde yalıtıldığından emin olmak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Güneşli havalarda perdeleri açmak, soğuk havalarda evin perdelerini örtmek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ev aletlerinin kullanılmadığı zaman fişten çekmek ve uyku modunda bırakmamak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bozulan eşyalarınızı atıp yerine yenisini almak yerine onarmak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yakın mesafelere bisikletle veya yürüyerek gitmek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Para biriktirme alışkanlığını çocuklarınıza da kazandırmak.