Blog

  • Dünyanın En Tatlı Turuncusu

    Her yıl ekim ayında görmeye başladığımız ve bahar başlangıcına kadar tezgâhlarda arzı endam eden balkabağından söz ediyoruz. Kabakgiller ailesinin bu en gösterişli üyesinin sağlığa yararları saymakla bitmiyor. Damaklarda bıraktığı tatsa başlı başına bir konu…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türk mutfağında bal kabağı resmigeçidi…” title_font_size=”13″]

    Dünyada Orta Amerika’dan sonra en çok Çin, Hindistan ve Mısır’da görebileceğiniz bir sebze bal kabağı… Ama en çok da Türk mutfağında potansiyelini açığa çıkarabilmiş bir sebze… Rize’de kabak sütlaç, Isparta’da çekme bal kabaklı tatlı, Hatay’da kabak borani, Bolu’da kabak gözlemesi, Trakya’da bal kabağı böreği, farklı yörelerde yapılan bal kabağı çorbası ve daha nicesi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bal kabağı nasıl seçilir?” title_font_size=”13″]

    Dünyada ağırlığı 1 tona, boyu 4 metreye ulaşan bal kabakları yetişebiliyor ve hayret uyandıran bu hâlleriyle zaman zaman da sergileniyorlar. Fakat siz yemek üzere alacağınız kabağın mümkünse elinizle tartabileceğiniz orta büyüklükte olmasına, parlak değil mat yüzeyli görünmesine, sert ve gergin kabuklu oluşuna özen gösterin.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cüssesi gözünüzü korkutmasın!” title_font_size=”13″]

    Bal kabağını soymak ve dilimlemek düşündüğünüzden çok daha kolay bir iş! Önce karpuz keser gibi sapını küçük bir daire şeklinde kesin sonra ortadan ikiye ayırarak iyice temizleyin. Dilimleyeceğiniz yerler konusunda sebze zaten üzerindeki şeritlerle sizi yönlendirecek. İhtiyacınız olan tek araç, keskin ve kabağın boyutuna uygun bir bıçak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bal kabağı ile yapamayacağınız tatlı hangisi?” title_font_size=”13″]

    Neredeyse yok! Tart, kek, muffin, pancake, cupcake, cheesecake, hatta muhallebi… Dünyanın en işlevli sebzelerinden olan bal kabağı ile her ne yaparsanız yapın şunu unutmayın: Bal kabağının en lezzetlisi en turuncusundan çıkar! Ne kadar turuncu, o kadar olgun!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mükemmel bir kabak tatlısının püf noktası!” title_font_size=”13″]

    Bal kabağının herkes tarafından ilgi gören yegâne tarifi şeker ilave edilerek kendi suyunda pişirilen tatlısıdır. Anne ilgisini hatırlatan bu tatlının anne eli değmiş hissi vermesi, yani karamelize olması için, piştikten ve biraz soğuduktan sonra üzerine az miktarda şeker ilave ederek fırında 10-15 dakika daha pişirmeniz yeterlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çekirdeklerini yabana atmayın…” title_font_size=”13″]

    Siz siz olun bal kabağının çekirdeklerini ne yabana ne çöpe atmayın. E vitamini, potasyum, magnezyum, demir ve çinko açısından zengin bu çekirdeklerin çoklu doymamış yağ asitleri içerdiği, sıkça tüketmenin uyku problemine iyi geldiği, mutluluk hormonunun salgılanmasını olumlu etkilediği uzmanlar tarafından ifade ediliyor. Yapmanız gereken tek şey kabaktan ayırdığınız çekirdekleri bir süre kurumaya bırakmak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bal kabağına dönüşmek!” title_font_size=”13″]

    Külkedisi Pamuk Prenses’e dönüştüğünde onu baloya taşıyan araba hepinizin bildiği gibi aslında bal kabağıdır. Her ne kadar masallara yaraşır bir at arabasıyken saat gece yarısını gösterdiğinde tekrar bal kabağına dönüşmesi hiç hoşumuza gitmediyse de bir masal sebzesi olarak hikâyenin içinde büyük bir görev ifa etmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”En tatlı cadı…” title_font_size=”13″]

    Avrupalılar Amerika’ya göç etmeden önce kışın başlangıcını kutladıkları festivallerde turp, şalgam kökü gibi sebzeleri oyup içine mum yerleştirerek fener hâline getirirlermiş. Yeni kıtaya göç eden Avrupalılar, yerliler sayesinde bal kabağı ile tanışmış ve çok daha kolay oydukları bu sebzeyi özellikle Cadılar Bayramı’nın vazgeçilmezi hâline getirmişlerdir.

  • YERYÜZÜNÜN 8000 YILLIK SEBZESİ

    YERYÜZÜNÜN 8000 YILLIK SEBZESİ

    Mavi gezegenimizde 8 bin yıldır yetişen sebze, 2000’ler dünyasının en popüler sebzesi… Kolay ulaşılabilir olması, içerdiği yüksek değerler sayesinde insanlığın en önemli gıda maddelerinden biri. Çocuk, genç, yaşlı herkesin tüketim biçimine uyarlanabilen harika bir ürün. Bu nedenlerle de annelerimizin mutfaklarından eksik etmediği demirbaşlardan biri. Anlaşıldığı üzere sayfamızın konuğu: Patates!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    kızartma
  • TÜRKİYE’NİN SOFRA ZENGİNLİKLERİ: BÖLGESEL LEZZETLER VE GELENEKLER

    Türkiye’nin farklı bölgelerinde misafirperverlik ve sofra kültürü, coğrafya, iklim ve toplumsal yapıyla sıkı sıkıya bağlıdır. Her bölge, kendi geleneğini koruyarak misafir ağırlamayı hem bir onur hem de paylaşma kaynağı olarak sürdürür. Yazımızda, Türkiye’nin zengin tatlarını ve bölgesel mutfak geleneklerini sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İç Anadolu Sofralarında Sadelik ve Kanaatkârlık” title_font_size=”13″]

    İç Anadolu’da misafir ağırlamak sadece yemek paylaşmak değil; saygı, dayanışma ve birlikte olma ritüelidir. Komşu kaldırmaları, çetnevir ve çebiç gibi geleneksel davet sofraları toplumsal bağları güçlendirir. Günlük sofralar buğday ürünleri, koyun eti, yoğurt, patates ve sebzelerle kurulur; gözleme ise en sevilen hamur işlerinden biridir. Kayseri’de misafire pastırma, mantı ve sucuk; Konya’da etli ekmek ikram edilir. Yozgat’a özgü arabaşı hem hazırlanışı hem yenme biçimiyle sofraya ayrı bir ritüel katar. Özel günlerde sofralar daha zengin olur; yufka, kuzu tandır, bulgur pilavı ve sütlaç paylaşım ve cömertliği simgeler. Ev sahibi misafiri ağırlamaya özen gösterir. Sofralar sade ve mütevazı olup kanaatkâr olma anlayışını yansıtır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Doğu Anadolu Sofralarında Hürmet ve Saygı” title_font_size=”13″]

    Doğu Anadolu’da misafir ağırlamak âdeta bir şölen gibidir. Sert iklim ve zorlu yaşam koşulları, mutfağın et ve süt ürünleri ağırlıklı gelişmesini sağlamıştır. Misafir, manevi bir değer olarak kabul edilir ve büyük hürmet görür. Sofralarda etli yemekler, ayran ve tatlı mutlaka yer alır. Kars’ın kaz eti, Erzurum’un cağ kebabı, Van’ın otlu peyniri bu kültürün simgelerindendir. Yoğurt ve aşurelik buğdayla yapılan ayran çorbası yaygın bir lezzettir; Erzurum’da köfteli ve aşotlu ayran aşı, Iğdır’da katık aşı, Bingöl’de pestigen, Van ve Hakkari’de çökelekten yapılan keşk/kurut öne çıkar. Özel günlerde sofralar daha da zenginleşir, toplu dualar ve dinî ritüeller eşliğinde paylaşılır. Böylece yemek hem toplumsal dayanışmanın hem de manevi arınmanın bir sembolü hâline gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karadeniz Sofralarında Emek ve Dayanışma” title_font_size=”13″]

    Karadeniz’de misafir, mısır ekmeği, hamsi tava ve kuymak olmadan uğurlanmaz. İnce belli bardakta sunulan çay, sohbetin en sıcak eşlikçisidir. Bölgenin mutfak kültürü geleneklerle iç içedir. Yeni doğan bebeğe şerbet içirilmesi, lohusa ziyaretlerinde süt ve tatlı ikramı, diş çıkaran çocuklar için yapılan buğday törenleri, sünnet düğünlerinde keşkek sunulması… Bu geleneklerin yanı sıra, her ilin kendine özgü tatları da sofralara ayrı bir kimlik kazandırır. Kastamonu’nun Taşköprü sarımsağı, Amasya ve Tokat’ın bat salatası, Ordu ve Giresun’un kiraz turşusu, Trabzon ve Rize’nin karalahana yemekleri, hamsi çeşitleri, kuymak ve Akçaabat köftesi; Gümüşhane’nin lor dolması ve Artvin’in kabak tatlısı… Her tabak, bölgenin doğasına, emeğine ve paylaşma kültürüne kök salmış lezzetlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ege Sofralarında Huzur ve Dinginlik” title_font_size=”13″]

    Ege’de misafir, zeytin dalları gibi barış ve huzurla karşılanır. Evlerin bahçelerinde kurulan uzun masalarda meze, ot yemekleri ve deniz ürünleri eksik olmaz; misafirin tabağı boşaldıkça sofraya yenileri eklenir. Bu sofralar yalnızca yemek değil, birlikte olmanın sıcaklığını da paylaşmanın bir yoludur. Ege mutfak geleneğinde bu paylaşım, yaşamın döngülerine de yansır. Yeni doğan bebek için gelenlere otlu börekler, pastalar ve tarçınlı lohusa şerbeti ikram edilir; Afyonkarahisar çevresinde “doğum takımı” adı verilen özel yemekler hazırlanır. Cenazelerde lokma ve katmer yapılır, düğünlerde keşkek, tarhana çorbası, bamya ve pilav ikram edilir. Düğün öncesi yapılan “buğday dövmesi” ise birlikte emek vermenin, paylaşmanın simgesidir. Zeytinyağlılar, ot yemekleri ve deniz ürünleri; sağlıklı yaşam ve dinginlik değerlerini temsil eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Akdeniz Sofralarında Bereket ve Neşe” title_font_size=”13″]

    Akdeniz’de misafir ağırlamak, sofra bereketini ve yaşam sevincini paylaşmak demektir. Bölgenin güneşi, toprağı ve denizi mutfağa yansır; zeytinyağlılar, taze otlar, baharatlar, balıklar ve sebzeler sofranın baş tacıdır. Antalya’da tahinli piyaz, balık buğulaması, hibeş ve kabak tatlısı; Adana’da acılı kebaplar, sini köftesi, şalgam suyu ve bici bici; Hatay’da künefe, zahterli salatalar ve ekşili yemekler Akdeniz’in renkli mutfak mozaiğini oluşturur. Ayrıca, bebek diş çıkarınca kölle ya da keşkek pişirilir; düğünlerde şerbetler, lokumlar ve limonatalar ikram edilir. Hatay’da hırisi, Girit göçmenlerinde çullama özel günlerin bereket yemeğidir. Isparta’da düzenlenen Kiraz Bayramı’nda komşular birbirini üç öğün sofraya davet eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güneydoğu Sofralarında Zenginlik ve Cömertlik” title_font_size=”13″]

    Güneydoğu Anadolu sofralarında yemek, sadece beslenmek değil; paylaşmak, birlikte olmak ve toplumsal bağları güçlendirmek demektir. Bölge, Türk ve Arap kültürlerinin buluştuğu zengin bir mutfak kültürüne sahiptir; bu da yemeklerin genellikle bol baharatlı ve acılı olmasını sağlar. Koyun eti, bulgur, baklagiller ve yoğurtlu yemekler sofraların vazgeçilmezidir. Bölgede kebap çeşitleri oldukça fazladır ve misafir, et yedirilmeden uğurlanmaz. Gaziantep’in baklavası ve katmeri, Mardin’in karışık sütlacı, Diyarbakır’ın kaburga dolması, Şanlıurfa’nın çiğ köftesi ve Siirt’in büryanı, misafire unutulmaz lezzetler sunar. Kahvaltılarda ise ciğer, kelle paça çorbası ve çeşitli hamur işleri sıkça yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Marmara Sofralarında Zarafet ve Özen” title_font_size=”13″]

    Marmara Bölgesi, zengin tarihî geçmişiyle mutfak kültürünü çeşitlendirmiştir. Roma, Bizans ve Osmanlı başkentlikleri ile İstanbul mutfağı, saray yemeklerinden halk lezzetlerine kadar geniş bir yelpazeye sahiptir. Bursa, Osmanlı ve Selçuklu mirasıyla zenginleşmiş; tarhana çorbası, sipsi, zeytinyağlı kestaneli lahana dolması, Bursa mumbarı, ciğer sarması, İskender kebap, İnegöl ve pideli köfte ile Kemalpaşa tatlısı hâlâ geleneksel olarak hazırlanır. Trakya’nın Edirne ve Tekirdağ illerinde hayvancılığın gelişmesi, bölgeyi yoğurt ve peynir kültürü açısından da zenginleştirmiştir. Marmara’da misafirperverlik hem yöresel hem bölgesel lezzetlerle sürdürülür. Doğumlarda lohusa şerbeti, armut kurabiyesi ve cevizli lokum ikram edilir; anne ve bebeğe süt, lokma, helva ve küçük hediyeler götürülür. Sofralar, tarih ve kültürle örülmüş bir zenginlik ve paylaşım simgesidir.

  • DÜNYA EDEBİYATININ USTA KALEMİ CERVANTES

    Çağdaş romancılığın temellerini atan Cervantes, macera dolu hayatına birçok savaş, ülke ve kitap sığdırmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda esir hayatı bile yaşamış yazarın enteresan hikâyelerle dolu hayatı, romanlarını aratmayacak türden.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tam adı Miguel de Cervantes Saavedra olan yazar, 29 Eylül 1547 yılında Madrid yakınlarında dünyaya gelmiştir. Yedi kardeşin dördüncüsü olan Cervantes, gezgin hayatına neredeyse çocuk yaşta başlar. Babası gezgin bir eczacı olan Cervantes’in düzenli bir eğitim hayatı olmamıştır. 21 yaşında âşık olduğu kadın için düelloya girmesi, yazarın hislerini ne denli tutkuyla yaşadığının bir göstergesidir. Düello sonucu karşı taraf ağır yaralanır. O dönem İspanya’da düello yasaktır. Ceza olarak halk önünde sol elinin kesilmesine ve on yıl sürgün edilmesine karar verilir. Bu karar, Cervantes’in 22 yaşında İtalya’ya kaçmasına neden olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Cervantes, kaçak hayatı yaşarken Osmanlı İmparatorluğu karşısında kurulan Haçlı ordusuna katılmaya karar verir. 1571 yılında yapılan İnebahtı Deniz Savaşı’nı Osmanlı kaybeder ancak Cervantes savaş sırasında göğsünden ve sol elinden yaralanır. Kaderin cilvesi olsa gerek, elinin kesilmemesi için ülkesinden kaçan Cervantes, ülkesinden çok uzaktaki bir savaşta son elini bir daha kullanamayacak şekilde kaybeder. Ertesi yıl yeniden Haçlı ordusuyla beraber Osmanlılara karşı savaşan Cervantes, orduda istediği başarıları elde edemeyince, 1575 yılında Sol (Güneş) isimli bir gemi ile Napoli’den İspanya’ya dönmeye çalışır. Ancak Osmanlı kadırgalarının saldırısının ardından 1580’e kadar tam beş sene Cezayir’de esir olarak tutulur. İspanyol yazarın tam dört kez kaçmaya çalıştığı belirtilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dört kez Haçlı ordusuna katılan, yaralanan, esir düşen ve sürgün hayatı yaşayan Cervantes, ülkesine dönmek amacıyla İspanyol Kral II. Philip’e yazdığı mektubunda kraldan affını talep eder. Anne ve babasının karşıladığı fidye parasıyla 1583 senesinde İspanya’ya döner. Artık hayatında tek bir gaye vardır: yazmak. Bu tarihten sonra otuza yakın oyun yazar. 1585’te pastoral romanı La Galatea’yı kaleme alır. Bu dönem zengin bir çiftçinin kızı Catalina de Salazar ile evlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1600’lü yılların başında yazdığı Oviedolu Katalina Sultan isimli üç sahnelik tiyatro oyununda İstanbul ve Topkapı Sarayı’ndan sıkça bahsedilmektedir. Kitap, III. Murat’ın yönetimindeki İstanbul’u anlatır. Edebiyat çalışmalarına devam ederken para kazanmak amacıyla donanmada levazımcılık yapar. Görevi sırasında bazı usulsüzlükler nedeniyle suçlu bulunur ve hapis cezası alır. İşte bu esaret döneminde Cervantes, Don Kişot’u (Don Quijote) yazmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Cervantes’in yazar olarak dünya çapında tanınmasını sağlayan eseri, Don Kişot (Don Quijote)’tur. Roman, edebiyat tarihinin önemli bir köşe taşıdır. Bu döneme kadar edebî metinler mitler ve destanlardan oluşmuş, ilk kez sıradan bir insanın hikâyesi Don Kişot’ta yer bulmuştur. 1605 yılında basımı tamamlanan kitabın konusu, Cervantes’in kendi hayatından izler taşır ve ilk defa bir edebî metinde insan psikolojisinden bahsedilir. Don Kişot, 38 dile çevrilerek dünyanın en çok okunan eseri olmuştur. Basılır basılmaz en çok okunan kitap olan Don Kişot, korsan yayıncılığın da öncüsü olur. Cervantes, eserin çok satmasıyla devam kitabını yazmaya karar verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1616’da 69 yaşında yaşama veda eden Cervantes, hayatına onlarca roman ve tiyatro oyunu sığdırmış hem üretken hem de cesur bir insandır. 2015 yılında Cervantes ve eşi Catalina de Salazar’a ait olduğu iddia edilen mezar yeri, Trinitarian Manastırı’nda bulunmuştur. 30 araştırmacının çalışması, kızılötesi kameralar ve üç boyutlu tarama cihazlarıyla saptanan mezardaki kemiklerin ünlü yazara ait olduğu belirlenmiştir. Cervantes’in doğduğu ev “Museo Casa Natal de Cervantes” ismiyle Madrid’de ziyaretçilere açıktır.

  • Örnekleriyle Birlikte Sinema Akımları

    Örnekleriyle Birlikte Sinema Akımları

    Sinemadaki akımlara geçmeden önce “akım” kelimesinin sözlükteki karşılığına yer verelim: Sanatta, siyasette, düşünce hayatında ortaya çıkan yeni bir görüş, yöntem, hareket, cereyan, tarz. Sinemada akımların nasıl ortaya çıktığını merak edenler için de, “Bir film nasıl olmalı?” sorusu çerçevesinde yönetmenlerin, yapımcıların, eleştirmenlerin, film kuramcılarının dönem dönem ürettiği teoriler neticesinde oluştuğunu söyleyebiliriz. Belli başlı sinema akımlarına ve örneklerine göz atmaya ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dışavurumculuk” title_font_size=”13″]
    sinema kuramları

    Dışavurumculuk akımının beyaz perdedeki çıkış noktası Almanya’dır ve 1910’lu yıllardan 30’lu yılların sonuna kadar ürün verilmiştir. Bu akım kapsamında, somut gerçekçilikten soyuta geçilmiş, insanın bilinçaltı ve iç dünyasına odaklanılmıştır. Yönetmenliğini Robert Wiene’nin yaptığı sinema filmi “Dr. Caligari’nin Muayenehanesi” dışavurumculuğun, diğer bir adıyla ekspresyonizmin başlangıcı olarak kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şiirsel Gerçekçilik” title_font_size=”13″]
    sinema kuramları

    Fransa’da ortaya çıkan şiirsel gerçekçilik akımında, olay ve karakterlerdeki “gerçekçilik” ile özellikle mekânlardaki “şiirsellik” buluşturulmuştur. 1929 Buhranı sonrasında ortaya çıkarak II. Dünya Savaşı’na kadar uzanan süreçte bu akım, toplumsal sorunların bireyin dünyasına yansımasını ele almıştır. Şiirsel gerçekçilik akımının en bilinen temsilcisi Marcel Carné ve hareketin en önemli filmlerinden biri dilimize Gün Ağarıyor ismiyle çevrilen “Le jour se lève” dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeni Gerçekçilik” title_font_size=”13″]
    yeni gerçekçilik, sinema kuramları

    Yeni gerçekçilik, kameranın melodramlara değil sokağa ve gerçek hikâyelere çevrildiği, stüdyo ışıklarının yerine doğal ışığın kullanıldığı belgesel türevi filmlere karşılık gelir. II. Dünya Savaşı’nın ardından İtalya’da ortaya çıkan bu akımla ilgili iki önemli örnek verebiliriz: Luchino Visconti’den Postacı Kapıyı İki Kere Çalar ve Vittoria de Sica’nın yönetmenliğini yaptığı Bisiklet Hırsızları.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeni Dalga” title_font_size=”13″]
    sinema kuramları

    1. Dünya Savaşı’ndan kısa süre sonra, o güne kadarki sinema kalıplarına tepki olarak Fransa’da ortaya çıkmış, 1960’lara kadar devam etmiştir. Toplumsal ve siyasal değişimlere yer verilen filmlerde tabuları yıkacak sinematografik anlatımlar, farklı görüntüler eşliğinde farklı kurgular kullanılmıştır. Yeni dalga sinema akımına örnek olarak Fransız yönetmen Alain Resnais ve Geçen Yıl Marienbad’da filmini gösterebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Özgür Sinema” title_font_size=”13″]
    sinema kuramları

    Özgür Sinema Akımı 1956 yılında Sequence dergisi yazarları tarafından yayınlanan manifesto ile İngiltere’de başlatılır. İnsanların sosyal ve ekonomik sorunlarına belgesel niteliğindeki filmlerle değinilen akımda sonraları kurgusal filmlere geçilmiştir. Özgür Sinema’nın öncüsü olarak Lindsay Anderson kabul edilir ve yönetmenliğini yaptığı Sporcunun Hayatı filmi bu akımın örneklerindendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeni Sinema” title_font_size=”13″]
    sinema kuramları

    Amerikan şirketlerinin sinema sektöründeki egemenliğine karşı 1960’lar Brezilya’sında ortaya çıkan yeni sinema akımında, bağımsız ve gerçekçi bir anlayışla toplumsal adaletsizlik konuları ele alınmıştır.  70’li yıllara kadar devam eden akıma vereceğimiz örnek ise yönetmen Glauber Rocha ve 1969 tarihli Barravento isimli filmidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Deneysel Sinema” title_font_size=”13″]
    sinema kuramları, yeraltı sineması

    Başlangıç izleri I. Dünya Savaşı’na kadar sürülebilen deneysel sinema akımında teknik ve düşünsel konularda daha önce denenmemişleri denemek esastır. Deneysel sinema akımı kapsamındaki filmler, “avant-garde” yani “öncü”, “underground” yani “yeraltı sineması” isimleriyle de tanımlanabilir. Resim sanatında Pop Art akımının öncülerinden olan Andy Warhol deneysel sinema akımına da eser üretmiş, Uyku filminin yönetmen ve yapımcılığını üstlenmiştir.

  • BİLİMİN DNA’YA DOKUNUŞU: GENETİK MÜHENDİSLİĞİ

    Genetik mühendisliği, DNA’yı değiştirerek yeni özellikler kazandırmayı sağlayan bir bilim dalıdır. Bu bilim sayesinde, bir organizmanın genetik yapısına müdahale edilerek hastalıkların tedavisi, tarımsal verimin artırılması veya yeni biyoteknolojik ürünler geliştirilmesi gibi yenilikler hayatımıza girmiş; tıp, tarım, biyoteknoloji ve çevre bilimleri gibi birçok alanda öncü çalışmalar gerçekleşmiştir. Pek çok alanda katkı sağlayan genetik mühendisliği ile ilgili merak edilenleri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Genetik özelliklerin nesiller boyunca nasıl aktarıldığını anlamak, bilim dünyasında büyük bir dönüm noktası oldu. Bu sürecin temelleri, 19. yüzyılda Avusturyalı bilim insanı Gregor Mendel tarafından atıldı. Mendel, bezelyeler üzerinde yaptığı deneylerle kalıtımın temel ilkelerini keşfederek; bitkilerin şekil, renk ve boy gibi farklı özelliklerinin ebeveynlerden yavrulara belirli kalıplarla geçtiğini gözlemledi. DNA’nın yapısını çözmemizden genetik mühendisliğine kadar birçok bilimsel gelişmeye zemin hazırlayan Mendel’in çalışmaları sayesinde birtakım fiziksel özelliklerimizin tesadüf sonucunda değil, genetik yasalar sonucunda şekillendiğini öğrendik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1970’li yılların başında Amerikalı biyokimyacı Paul Berg, bir virüs DNA’sını bakteri DNA’sıyla birleştirerek ilk “rekombinant DNA” molekülünü oluşturdu. Rekombinant DNA teknolojisi, farklı organizmalara ait DNA parçalarının laboratuvar ortamında birleştirilerek yeni genetik diziler oluşturulmasını ifade eder. Bu çalışması ile DNA’nın farklı canlılar arasında transfer edilebileceğini ve değiştirilebileceğini kanıtlayan Berg, insülin üretimi, gen terapisi, genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) ile biyomedikal araştırmaların temelini attı ve 1980 Nobel Kimya Ödülü’ne layık görüldü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Berg’in çalışmalarından ilham alan ABD’deki Stanford Üniversitesi, DNA’yı canlı bakterilere aktarmayı ve genetik değişikliklerin kalıtım yoluyla sürdürülmesini sağladı. Böylelikle ilk kez genetik olarak değiştirilmiş organizmalar yaşar hâle geldi ve çoğaldı. 1974 yılında gerçekleşen bu çalışma için aynı yıl patent başvurusu yapıldı. ABD Yüksek Mahkemesi, 1980 yılında genetik olarak değiştirilmiş bir bakteri çalışması için patent alınabileceğine karar vererek bu tür biyoteknolojik buluşların yasal olarak korunmasının önünü açtı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1982’de genetik olarak değiştirilmiş ilk bakteri (insülin üretimi için kullanılan Escherichia coli) ticari amaçla üretildi. Tıp alanında gen tedavisi, aşı geliştirme, ilaç üretimi gibi yenilikleri tarım sektöründe hastalıklara dayanıklı bitkiler ve GDO’lu ürünlerin ortaya çıkması takip etti. 1990 yılına gelindiğinde insanın genetik yapısını anlamak için atılmış en büyük adımlardan biri olan “İnsan Genom Projesi” başlatıldı. DNA’da yer alan yaklaşık 3 milyar baz çiftinin (genetik kodun toplam uzunluğunun) haritalanmasını amaçlayan proje 2003 yılında tamamlandı. Bu proje ile genetik mühendisliğinin tıp alanındaki gelişiminde yenilikçi adımlar atılmasını sağlandı; genetik hastalıkların nedenlerini anlamak ve tedavi yöntemleri üretmek konusunda yeni bir dönemin de başlangıcı oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Genetik mühendisliğinin dünya çapında bilinir ve konuşulur hâle gelmesi 1996 yılında İskoçya’da Dolly adlı koyunun klonlanması ile oldu. Dolly, bir yetişkin hücreden klonlanan ilk memeliydi ve ilk kez bir yetişkin hücre çekirdeği kullanılarak tamamen yeni bir canlı üretilmişti. Aynı dönemde kök hücre araştırmaları hız kazandı, bazı hayvanlara denizanası genleri eklenerek gece ışık saçmaları sağlandı. Deneylerde kullanılan bazı fareler ve balıklar, yeşil floresan proteini ile karanlıkta yeşil ışık yayar hâle geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    2012 yılında geliştirilen CRISPR-Cas9 adlı gen düzenleme teknolojisi, genetik mühendisliğini çok daha hızlı ve hassas hâle getirdi. Bir çeşit “genetik makas” gibi çalışan CRISPR-Cas9, DNA’daki hatalı ya da istenmeyen bölümleri kesip, yerlerine doğru genetik bilgiyi eklemeyi sağlayan bir “makas ve yapıştırıcı” işlevi gördü. Daha basit bir ifadeyle, CRISPR, DNA’nın içinde gitmek istenilen yerin bulunmasını sağladı, Cas9 ise bulunan yeri kesti. Ardından, bilim insanları istenilen genetik bilgiyi ekleyebildi veya değiştirebildi. Kanser, kalıtsal hastalıklar ve genetik bozuklukların tedavisinde yeni umutlar sunan bu teknoloji, günümüzde hastalıkları tedavi etmek, bitkileri daha sağlıklı yapmak ve hayvanları daha iyi yetiştirmek gibi çok farklı alanlarda kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Genetik mühendisliği yalnızca hastalıkların tedavisinde değil, adli bilimlerde de önemli ilerlemeler sağladı. DNA analizleri sayesinde suç mahallerinde bulunan saç, kan, tükürük veya deri hücrelerinden elde edilen örneklerle şüpheliler tespit edilebiliyor. 1980’lerin sonunda kullanılmaya başlanan DNA profilleme yöntemi, suç çözme oranlarını önemli ölçüde artırdı. 1987-1988 yıllarında, İngiltere’deki iki cinayet davasında bu yöntem ilk kez delil olarak kullanıldı; masum bir kişinin aklanmasını ve gerçek suçlunun tespit edilmesini sağladı. Günümüzde DNA analizi, babalık testlerinden adli olayların aydınlatılmasına kadar geniş bir alanda güvenilir sonuçlar sunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Bilim ve teknolojinin birleşimiyle ortaya çıkan genetik mühendisliği, günümüzde hızla gelişmeye devam ediyor. Bu teknoloji, hastalıkların tedavisinde, tarımda verimliliğin artırılmasında ve çevresel sorunların çözülmesinde önemli adımlar atılmasını sağladı. Yapay zekâ ile entegre edildiğinde genetik mühendisliğinin gelecekte hangi sorunlara çözüm sunacağı ise merakla bekleniyor.

  • TASARRUF YAPMANIN CEBE, RUHA VE DOĞAYA KAZANDIRDIKLARI

    TDK’nın yaptığı tanıma göre tasarruf; biriktirme, idareli harcama ve kişisel tutumu belirtmek için kullanılan bir kelime. Tasarruf denilince akla ilk para gelse de aslında bu davranış şekli; zamanı, yeteneği ve eşyayı da kapsayan geniş bir tanıma sahip. Hayatımızda elde ettiğimiz kazanımları israf etmemek anlamına gelen tasarrufu teşvik etmek amacıyla 1924’te düzenlenen 1. Uluslararası Tasarruf Kongresi’nde kabul edilen Dünya Tasarruf Günü, her yıl 31 Ekim’de kutlanıyor. Bizler de bu önemli günde tasarruf yapmanın kazandırdıklarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Anlık istek ve arzuları dizginlemeyi başararak sağlanan tasarruf, nefsimize hâkim olmayı öğretir, hayır diyebilme yetisi kazandırır. Bir şey satın almadan önce durup “Buna gerçekten ihtiyacım var mı?” diye sorarak kendimizi uyarabilir, harcamaları gelirimize göre kontrollü yaparak seçimlerimizde gereksiz satın almaların önüne geçmiş oluruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Daha az satın alma ve daha az tüketim, parçası olduğumuz doğaya da zarar vermez. Unutmamak lazım ki aldığımız her ürün doğaya karbon ayak izi bırakır. Tasarruf ederek ve harcamalarımızdan kısarak günümüzün en büyük problemlerinden biri olan küresel ısınma ve çevre kirliliği gibi sorunları çözmek adına önemli bir adım atabiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Gelecek her ne kadar planlanırsa planlansın, hayat her zaman beklenmeyen durumlarla doludur. Hastalık, kaza, yolculuk veya iş kaybı gibi ani ve beklenmedik olumsuz koşullarda birikimlerimiz imdadımıza yetişir ve güvenli adımlar atmamızı sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Tasarruf yapmanın birçok yolu vardır: Market alışverişlerimizde indirimli ürünleri tercih edebilir, ofisimize evimizde hazırladığımız öğünleri götürebilir, plastik şişe su kullanmak yerine matara kullanabilir, harcama yapmadan önce istek mi ihtiyaç mı olduğunu düşünebilir, aylık birikim hedefi belirleyebilir, teknolojiden yardım alabilir, ikinci el satış yapan mağazalara yönelebilir, bisikleti bir ulaşım aracı olarak kullanarak yol masraflarından kısabiliriz. Bu örnekler tamamen tasarruf yapmak isteyen kişinin hayat tarzıyla alakalı olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İster kendimize bir yatırım hesabı açalım; ister çeşitli yatırım yöntemlerinden birini seçelim; ister bir kumbarada para biriktirelim… Yatırım yapabileceğimiz bütçeler gelirimiz doğrultusunda farklılık gösterse de küçük yatırımlar büyük getirilere dönüşebilir.

  • KİŞİSEL VERİ NEDİR? NEDEN VE NASIL KORUNMALIDIR?

    Teknolojinin gelişmesi, sağladığı avantajlarla birlikte kişisel verilerimizin üçüncü kişilerin eline geçmesini ve bu verilerin istemediğimiz biçimde kullanılmasını da daha kolay bir hâle getirdi. Günümüzde bilinçli ya da bilinçsiz kişisel verilerimizi paylaştığımız o kadar çok yer var ki, alışveriş yaptığımız bir internet sitesi, kaldığımız bir otel, üye olduğumuz bir dernek, dâhil olduğumuz bir sosyal medya grubu, saymakla bitmez… Anlayacağınız böyle bir ortamda herhangi bir olumsuzlukla karşı karşıya kalmak gerekmeksizin kişisel verinin ne anlama geldiğini biliyor olmak önemli…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kişisel veri nedir?” title_font_size=”13″]

    Kişisel verinin tanımı “kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgi” şeklinde yapılmaktadır. Kişinin adı ve soyadı, doğum tarihi ve yeri, vatandaşlık numarası, sigorta kayıtları, parmak izi, telefon numarası kişisel veri denince ilk akla gelenlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Özel nitelikli kişisel veriler de vardır…” title_font_size=”13″]

    Bazı kişisel veriler de kişinin kimliğini belirlenebilir hâle getirmektedir. Araç plakası, pasaport numarası, görüntü ve ses kaydı, fotoğraf, e-posta adresi, IP adresi bunlar arasındadır. Hatta kişinin internet ortamındaki grup üyelikleri, aile ve sağlık bilgileri de özel nitelikli kişisel veri kapsamına girer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kişisel verilerin korunması ne demektir?” title_font_size=”13″]

    Her insan yaşamını dilediği ölçüde gizlilik içinde sürdürme hakkına sahiptir. İstemediği takdirde şahsi bilgilerini başkalarıyla paylaşmayabilir. Bu konu temel hak ve özgürlükler kapsamı içine girer ve genel çerçevesi 6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu tarafından çizilmiştir. Bu kanun maddesini okumak sahip olunan hak ve özgürlükleri bilmek açısından önemlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kişisel verilerimizin kaydedilmesi için iznimiz gerekli mi?” title_font_size=”13″]

    Kanun maddesine göre kişisel verinin işlenmesi, kaydedilmesi, depolanması için o kişinin açık rızası gerekmektedir. Onay alınmadığı takdirde kişisel veriler üzerinde işlem yapmak özel hayatın gizliliğini ihlale girer ve suç teşkil eder. Bununla birlikte kanun uyarınca bazı durumlarda kişinin bilgisi ve izni olmadan da kişisel verileri kullanılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kişisel verinin korunmasını ihlal edenlere nasıl bir yaptırım uygulanır?” title_font_size=”13″]

    Anayasal olarak teminat altına alınan kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydedenlere 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilir. Türk Ceza Kanunu’nun 135, 136, 137, 138’inci maddeleri bu tür ihlaller karşısında öngörülen cezaları içermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Böyle bir ihlal ile karşı karşıya kalanlar ne yapabilir?” title_font_size=”13″]

    Sosyal medya platformlarında yaşanılan hak ihlalleri ile ilgili her platform farklı süreçler yürütmektedir. Bu süreçleri önceden bilmek bir ihlal karşısında ilk olarak ne yapmanız gerektiğini bilmeniz açısından önemlidir. Diğer taraftan herhangi bir alanda olumsuzlukla karşılaşan bir kişi Kişisel Verileri Koruma Kurumuna https://www.kvkk.gov.tr/ adresi üzerinden başvuru yapabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kişisel veriler paylaşılmadan önce nelere dikkat edilmeli? ” title_font_size=”13″]

    Özellikle internette yapılan alışverişlerde web sitesine üye olmak veya alışveriş yapabilmek için kişisel verileriniz talep edilir. Bu durumlarda kurumun kimliğini ve temsilcisini açıklamış olması beklenmelidir. Bilgilerinizi paylaşırken istenilen verilerin ne kadarının gerekli olup olmadığını da sorgulayabilirsiniz. Ayrıca bilgilerinizi paylaştığınız kurumun kişisel verilerinizin saklanmasında yeterli teknik donanıma sahip olup olmadığı da önemlidir. Eğer bir şirket sakladığı kişisel verilerin başkalarının eline geçtiğini düşünüyorsa bu durumu mutlaka Kişisel Verileri Koruma Kurumuna bildirmelidir.

  • DÜNYANIN EN KALABALIK BAŞKENTLERİ

    Başkent denilince akla kalabalık caddeler, geniş meydanlar ve şehrin enerjisi gelir. Milyonlarca kişinin yaşadığı bu şehirler, yönetim ve siyasetin yanı sıra kültür, tarih ve günlük yaşamın iç içe aktığı canlı merkezlerdir. Hareketli sokaklar ve tarihî yapılar şehre adım attığınız anda hissedilirken; parklar ve kafeler kalabalığın temposunu kendi hızınızda deneyimleme imkânı sunar. Bu yazımızda, dünyanın en kalabalık başkentlerini sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cakarta – Endonezya” title_font_size=”13″]

    2025 itibarıyla dünyanın en kalabalık şehri ünvanı değişti. Uzun yıllar zirvede yer alan Tokyo, hızlı nüfus artışı ve genişleyen metropol alanıyla dikkat çeken Cakarta’nın gerisine düştü. Birleşmiş Milletler’in raporuna göre Endonezya’nın başkenti Cakarta, yaklaşık 42 milyonluk tahmini nüfusuyla artık dünyanın en kalabalık şehri konumunda. Cakarta’nın bu hızlı yükselişinde; ekonomik canlılık, kırsal bölgelerden yoğun göç ve uygulanan şehirleşme politikaları önemli rol oynuyor. Bu faktörler, şehri dünyanın en yoğun nüfus merkezlerinden biri hâline getirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dakka – Bangladeş” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en kalabalık şehirleri listesinde ikinci sırada ise 36 milyonu geçen nüfusuyla Bangladeş’in başkenti Dakka yer alıyor. Yıllardır süren hızlı nüfus artışı, yoğun iç göç ve sınırlı kentsel alan nedeniyle dünyanın en yoğun yerleşim merkezlerinden biridir. Adını bölgedeki dhak ağacından ve şehrin batısındaki ünlü Dhakeshwari Ulusal Tapınağı’ndan alan ve tarihî dokusuyla öne çıkan şehirde 17. yüzyıldan kalma Lalbagh Kalesi, kervansaraylarıyla ünlü Bara Katra ve Chhota Katra, ayrıca İslam mirasının simgesi Hussaini Dalan mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Meghna, Padma ve Jamuna nehirleriyle çevrili bu düz ovada kurulu olan Dakka; üniversiteleri, müzeleri ve sanat galerileriyle de canlı bir kültür merkezi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tokyo – Japonya” title_font_size=”13″]

    Japonya’nın başkenti Tokyo, 33 milyonu aşan nüfusuyla dünyanın en kalabalık metropollerinden biridir. Ancak Tokyo, sadece yoğun nüfusuyla değil, aynı zamanda ziyaretçilerine sunduğu benzersiz atmosferle de dikkat çeker. Gökdelenlerin ve kalabalık caddelerin ötesinde; alışverişten eğlenceye, kültürden yeme-içmeye uzanan sınırsız seçenekleriyle âdeta bambaşka bir dünyanın kapılarını aralar. Şehir, 23 merkez bölgenin yanı sıra batısında yer alan birçok kasaba ve köyden oluşan geniş bir yerleşim yapısına sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeni Delhi – Hindistan” title_font_size=”13″]

    Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi, sadece ülkenin siyasi merkezi değil; aynı zamanda tarih ve kültürle dolu, nüfusu 30 milyonu geçen, dünyanın en yoğun metropollerinden biridir. Şehirde gezerken Babür İmparatoru Şah Cihan’ın yaptırdığı görkemli Kızıl Kale’ye, Tac Mahal’in öncüsü sayılan Hümayun Türbesi’ne ve İngiliz-Hint askerlerinin anısına inşa edilen Hindistan Kapısı’na rastlıyorsunuz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kahire – Mısır” title_font_size=”13″]

    Asya ile Afrika’nın kesişiminde yer alan Kahire, 25 milyona ulaşan nüfusuyla Mısır’ın kalbi, Kuzey Afrika’nın en kalabalık başkenti ve 7.000 yıllık geçmişiyle âdeta yaşayan bir tarih kitabı. Nil’in kıyısında modern hayatın telaşıyla piramitlerin, camilerin ve eski çarşıların zamansız atmosferi yan yana duruyor. Muhammed Ali Camii, Büyük Mısır Müzesi, Büyük Gize Sfenksi ve Giza Piramitleri ise şehri ziyaret edenlerin mutlaka görmesi gereken yerler arasında liste başı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Manila – Filipinler” title_font_size=”13″]

    Nüfusu 24 milyonu aşan Filipinler’in başkenti Manila, adını bir zamanlar nehir kıyılarında yetişen nilad bitkisinden alıyor. Küçük bir alana kurulmuş olsa da korunaklı limanı, ticaret yollarına erişimi ve Asya’ya yakınlığı sayesinde yüzyıllardır önemli bir liman kenti olma özelliğini sürdürüyor. Şehir sokaklarında palmiyeler, banyanlar ve akasyalar dikkat çekerken; parklarında yükselen bambu ağaçları gölgelik alanlar oluşturuyor. Tarihî Intramuros Bölgesi, sur kalıntıları, Santiago Kalesi ve UNESCO Dünya Mirası listesindeki San Agustin Kilisesi ile tarih meraklılarını kendine çekiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mexico City – Meksika
” title_font_size=”13″]

    Nüfusu 17 milyonu aşan Meksika’nın başkenti Mexico City, Kuzey Amerika’nın en önemli siyasi ve kültürel merkezlerinden biri. Modern gökdelenleri, alışveriş merkezleri ve Torre Latinoamericana gibi simgeleriyle çağdaş bir yüz sergilese de şehrin ruhu hâlâ geleneksel pazarlarında saklı. La Merced’de dolaşırken taze meyve, sıcak tortillalar ve közde mısır kokusu size eşlik ediyor. Chapultepec Kalesi’nden Bağımsızlık Anıtı’na kadar birçok tarihî yapı, Texcoco Gölü’nün eski yatağına kurulu bu devasa metropolde geçmişle geleceği yan yana getiriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pekin – Çin” title_font_size=”13″]

    Çin’in başkenti Pekin, 17 milyonu aşan nüfusuyla dev bir metropol olarak öne çıkıyor. 3.000 yılı aşan tarihi sayesinde eskiyle yeninin iç içe geçtiği şehirde; Yasak Şehir’in görkemi, Çin Seddi’nin heybeti, Yazlık Saray’ın dinginliği ve çeşitli tapınakların mistik atmosferi ziyaretçileri tarihin derinliklerine götürüyor. Pekin, zengin mutfağı ve geleneksel çay evleriyle de tanınıyor. 200’ü aşkın turistik nokta sunan şehir hem kültür meraklıları hem de modern metropol yaşamını deneyimlemek isteyenler için unutulmaz bir durak niteliğinde.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Moskova – Rusya” title_font_size=”13″]

    Nüfusu 14 milyona ulaşan Rusya’nın başkenti Moskova, tarihî ve kültürel mirasıyla öne çıkıyor. Adını içinden geçen Moskova Nehri’nden alan şehir hem geçmişin izlerini hem de modern yaşamın dinamizmini barındırıyor. İhtişamlı metro istasyonları, cam çatılı alışveriş merkezleri, hareketli sokakları, nehir turları ve sanat dolu müzeleriyle Moskova, ziyaretçilerine çok yönlü bir deneyim sunuyor.

  • 8 Fotoğraf İle Marmara Denizi’nin Balıkları

    8 Fotoğraf İle Marmara Denizi’nin Balıkları

    Ege ve Karadeniz’in arasında bulunan Marmara Denizi, konumu nedeniyle yıl içinde birçok deniz canlısını konuk eder. Bu canlılar arasında akıntıların da etkisiyle Ege ve Karadeniz arasında yolculuk ederken Marmara sularından geçen birçok balık cinsi bulunur. Bu listemizde yolu Marmara Denizi’nden geçen balıkları en renkli görüntüleriyle huzurlarınıza sunuyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    balık türleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    balık türleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    balık türleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    balık türleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    balık türleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    balık türleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    balık türleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    balık türleri