Blog

  • POPÜLER ŞEKERLEME TÜRLERİ

    Çikolata çeşitleri, akide şekeri, cezerye, pestil ve lokum gibi lezzetler, kültürümüzde ve damak tadımızda önemli bir yere sahip lezzetlerdendir. Her yaş grubunda sevilerek tüketilir ancak şu bir gerçek ki bir çocuğun gözünde bambaşka bir değere sahiptir. Özellikle bayramlarda, ayrı bir heyecan kaplar minikleri. Alınan her bir şeker, ayrı bir mutluluktur. Komşuların kapısı kaç kere çalınır, kaç kere şeker istenir sayısı belli değildir ancak bir sıcak gülümseme her şeye bedeldir. Bugün sizleri biraz çocukluğunuza götürmek istedik ve şekerleme türlerini kaleme aldık. Yalnızca kendi kültürümüzün değil dünyanın da benimsediği şekerleme çeşitlerini derlediğimiz yazımıza ilk olarak çocukların sevdiği lezzetlerden biri olan pamuk şeker ile başlayalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Pamuğa benzeyen, bükülmüş bir şekerleme türüdür. Genellikle az da olsa aroma ve gıda boyası içerir. Ağzımıza attığımız anda erir. Renkleri farklı olabilir. Genellikle pembe olanı yaygındır ancak farklı renklerde pamuk şekerleri de mevcuttur. Ham maddesi şeker ve gıda boyasıdır. Bir miktar şekerin, gıda boyası ile karıştırılması sonucu pamuk şeker yapılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Elma şekeri masum gibi duran ama şeker içeriğinin de fazla olduğu bir şekerleme türüdür. Elmalar yıkanıp temizlenir. Şeker, su, gıda boyası ve limon suyu sos tenceresinde koyulaşana kadar pişirilir ve ardından elmalar sosa batırılır. Buzdolabında bir süre beklettikten sonra elma şekerleri hazırdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Özellikle Fransa ve İtalya’da yaygındır ancak ülkemizde de hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahiptir. Badem ezmesi, masapan ya da marzipan, şeker ve öğütülmüş bademden yapılan bir şekerleme türüdür. Tercihe bağlı olarak gül suyu da eklenebilir. Badem ezmeleri bazen sade hazırlanırken bazen üzeri çikolata ile kaplanabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Şekerleme türlerinden bir diğeri jölelerdir. Jöleli şeker, jelatin esaslı çiğneme şekerlemeleri kategorisindedir. Meyve suyu, jelatin ve bal bir tencereye koyulup kısık ateşte pişirilir. Jelatin eridikten sonra kalıplara dökülür ve buzdolabında bekletilir. Yapımı oldukça kolay olan şekerlemenin en popüler formu ise ayıcık şeklindekilerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Lokum, şekerleme türlerinin olmazsa olmazıdır. Su, şeker, nişasta gibi malzemelerle hazırlanır. Farklı aromalar katılarak değişik tatlarda lokumlar yapılabilir. Örneğin güllü lokum, geleneksel tatlardan biridir. Lokum, geleneksel bir şekerleme türüdür ve kültürümüzde büyük bir öneme sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kimi zaman ismi “bastık” olarak da geçer. Meyve özlerinin bastırılarak yaprak şekline getirilmesi ile elde edilir, özellikle şeker eklenmemiş pestiller oldukça sağlıklı şekerleme çeşitleridir. Pestil, İtalyanca “pastillo” kelimesinden gelir ki bu kelime “meyve şekerlemesi” olarak dilimize çevrilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Çikolatalı şekerlemeler de en sevilen şekerleme türleri arasında yer alır. Şeker, çikolata, glikoz, krema ve sütün sos tenceresinde şeker eriyene kadar karıştırılmasından elde edilir. Sos, kalıplara dökülür ve oda sıcaklığında en az 3 saat beklettikten sonra servis edilir. Çikolatalı şekerlemeler farklı aromalarda yapılabilir. İçerisine karanfil, tarçın ve bal gibi eklentiler de ilave edilebilir.

  • 9 Madde İle Antik Roma’nın Sanat Merkezi Sagalassos

    9 Madde İle Antik Roma’nın Sanat Merkezi Sagalassos

    Sagalassos Antik Kenti Türkiye’nin güneybatısında, Burdur’un Ağlasun ilçesinde yer alır. Şehirde bulunan yapıların büyük bir çoğunluğu Antik Roma dönemine aittir. Sagalassos ilk kez 1706 yılında Fransız gezgin Paul Lucas tarafından keşfedilmiştir. Bulutların çevrelediği yüksek rakımlı antik kentte; konutlar, hamam, kireç ve metal fırınları, agora (çarşı), çeşme, tiyatro, kilise ve tapınaklar bulunmaktadır. 1990 yılından bu yana kazıların devam ettiği Sagalassos Antik Kenti’ni 9 madde ile listemizde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    burdur

    Antik kent, denizden 1700 metre yükseklikte kurulmuştur. Güneyinde Akdeniz, kuzeyinde Anadolu platosu yer alır. Hemen doğusunda 2271 metredeki zirvesiyle Akdağ yükselir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    burdur

    İnsanların bu dik yamaçlara güvenli konumunun yanı sıra su kaynaklarına yakınlığı, verimli toprakları ve seramik kap kacak yapmaya uygun materyalleri sebebiyle yerleştiği düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    burdur

    Sagalassos şehri, Pisidia bölgesinin Roma dönemindeki önemli şehirlerinden biridir. Roma’nın ilk imparatoru Augustus zamanında önemli kültür ve sanat merkezlerinden biri olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    sagalassos, burdur

    Yamaçların materyaller açısından verimliliği önemli eserler üretilmesini sağlamıştır. Kazılarda ortaya çıkan İmparator Marcus Aurelius ve İmparator Hadrian’a ait, boylarının 5,5 metre civarında olabileceği tahmin edilen heykeller ve çıkarılan diğer eserler Burdur Müzesi’nde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    burdur

    Yedi farklı taş türünün kullanıldığı Antoninler Çeşmesi 28 metre uzunluğunda ve 9 metre yüksekliğindedir. Roma İmparatoru Marcus Aurelius döneminde prestij göstergesi olarak inşa edilmiş çeşmede Antik Roma tanrısı Dionysos’a ithaf edilmiş semboller yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    burdur

    “Yükselen tepenin yamacında, bugüne dek gördüğüm veya duyduğum tiyatroların en zarifi ve en güzeli yer alır…” Bu sözler Sagalassos’u 19. yüzyılda ziyaret eden ünlü İngiliz Arkeolog Charles Fellows’a aittir. Dünyanın en yüksek rakımlı tiyatrosu olan yapı, 9.000 kişiyi ağırlayabilecek şekilde inşa edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7# ” title_font_size=”13″]
    burdur

    Sagalasos’ta ziyaretçilerin uğrak noktalarından biri Kahramanlar Anıtı’dır. “Heroon” yani “Kahramanlar için yapılmış anıt” anlamını taşıyan 14 metre uzunluğundaki yapı; podyum, birbirlerinin eteklerinden tutmuş dans eden 14 kızın betimlendiği friz ile ana yapıdan oluşmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    burdur

    Kuzey Nekropol’de “arcosolium” adı verilen ve imparatorluk döneminden kalma kaya mezarları yer alır. Bu mezarlar neredeyse dümdüz bir kaya yüzüne yontulmuş üzerinde kemerli girintiler olan yapılardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    burdur

    6. yüzyılın ortasına kadar gelişmeye devam eden kent M.S. 590 yılında yaşanan büyük depremde yerle bir olmuştur. Sagalassos’ta yaşayan halk depremin ardından şehri terk etmiştir. Bugün kazıların devam ettiği antik kentin ünü günden güne yayılmakta ve ziyaretçileri artmaktadır. Sagalassos, küçük Asya’da belki de terk edildiği günden bugüne en iyi korunagelmiş antik yerleşimlerden biridir. Şehir 2009 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmıştır.

  • ÜLKELER VE GELENEKSEL EVLERİ

    Geleneksel evler, geçmişten günümüze uzanan tarihi bir mirastır. Her biri kendi bölgesinin özgün özelliklerini yansıtır ve mimari açıdan ilginç detaylara sahiptir. İnşa edildikleri dönemin kültürel, coğrafi, toplumsal ve ekonomik koşullarını anlamamızı sağlayan geleneksel mimariler sadece birer yapı değil, aynı zamanda kültürel hafızanın da bir parçasıdır. Kendine özgü yapıları ve tasarımları ile ön plana çıkan geleneksel evleri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çince dörtgen anlamına gelen “siheyuan”, Çin’in başkenti Pekin’in geleneksel avlulu evleridir. Bir avlunun çevresindeki dört evden oluşan bu iki bin yıllık mimari gelenekteki yapılar simetrik tasarlanmıştır. Konut olarak kullanıldığı gibi saray, tapınak, manastır ve devlet dairesi olarak da kullanılmaktadır. Siheyuan tarz yapılardan bazıları geçmişte önemli yazar ve devlet adamları tarafından ev olarak kullanılmış, günümüzde ise bu evler müzeye dönüştürülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Rusya kırsallarında geleneksel metotlarla inşa edilen tahta ev izbalar eski dönemlerde metal olmadan halat, bıçak ve maça gibi aletler kullanılarak basitçe kesilmiş tahtaların birbirine bağlanmasıyla inşa edilmiştir. Ahşap ve toprak malzemelerden yapılan ve en fazla iki katlı olan izbaların çatısı ise kar yağışına dayanıklı olacak şekilde tasarlanmıştır. Güneş ışığından bolca faydalanmak için geniş bırakılan pencereler o bölgenin kültürel detaylarına ait şekil ve desenlerle süslenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İtalya’nın UNESCO Dünya Miras Listesi’ndeki küçük kasabası Alberobello’da mantara benzeyen konik şapkalı, bitişik nizam, beyaz taş evlerin tarihi 14. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Trullilerin duvar ve çatıları yine bu bölgeden çıkan küçük kireç taşlarının harç konmadan üst üste yerleştirilmesi ile inşa edilmiştir. Kolayca eriyebilen, çatlak ve kırıkların olduğu karstik yapıdaki bu kireç taşlarından yapılan evlerin yağışlı havalarda karşılaştığı sorunlar ise her evin su ihtiyacını karşılayan sarnıçlar ile çözülmüştür. Sarnıcı kazarken çıkan kayalarla dış duvarların örüldüğü evlerin bir diğer özelliği ise kışın sıcak, yazın serin olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Endonezya’nın güneyindeki Sumba Adası’na özgü geleneksel evlerde yerel ve doğal malzemeler kullanılmıştır. Adanın iklimi sıcak ve kurak olduğu için bambu ve ahşap malzemelerle yapılan evlerin duvarlarında bambu ve Hindistan cevizi yaprağından örülmüş paneller bulunmaktadır. Çatısı Hindistan cevizi yaprağı ile fidanlardan yapılmış çıtaların birbirine bağlanmasıyla inşa edilmiştir. Kare olan sumban evlerinin büyüklüğü ise ihtiyaca göre değişiklik göstermektedir. Evin çatısını destekleyen dört ana direk ise aile birliğine vurgu yapmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    16. yüzyıldan kalma Osmanlı sarayları, camileri ve evleriyle ünlü Cezayir’deki Kasbah’ın geleneksel mimarisi olan iki veya üç katlı Kasbah evleri; su ve samanın karışımı ile hazırlanan kerpiçten inşa edilmiştir. Yerel halkın vaktinin büyük çoğunluğunu geçirdiği avlular yapının en önemli unsurudur. Bu evlerde pencereler minik açıklıklardan oluşmuş ve avluya bakacak şekilde tasarlanmıştır. Odaların dar ve uzun olduğu Kasbah evlerinin köşeli kuleleri kil tuğlalar ile süslenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Asya bozkırlarındaki göçebe Moğol halkının kullandığı ger, ahşap bir çerçeve üzerine yün keçeden yapılan büyük ve daire şeklindeki çadırlardır. Moğol dilinde yurt anlamına gelen ger, sert iklim koşullarına dayanıklı olup kolayca taşınabilmektedir. Gerlerin dış katmanı geleneksel metotlarda üretilmekte ve dövülmüş koyun yününden meydana getirilen keçe katmanlardan oluşmaktadır. Keçe daha sonra koyun sütü veya yağı eklenerek su geçirmez hâle getirilmektedir. Işığın içeri girmesi ve gerin içindeki ocaktan duman çıkması için çatının tam ortası açık bırakılmaktadır. Ayrıca yassı tepesi, peynir ve diğer gıdaları rüzgârda ya da güneşte kurutmak, aynı zamanda mayalamak için kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1994’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren Karabük’teki Safranbolu Türk evleri, 18. ve 19. yüzyıl Osmanlı kent mimarisinin günümüze kadar korunan en güzel örneklerindendir. Kendine has mimarisiyle dikkat çeken evler iki veya üç kattan oluşmaktadır. Yapımında ahşap, taş, kerpiç ve alaturka kiremitler kullanılan bu evlerin her birinin konumu güneş ışığını engellemeyecek şekilde tasarlanmıştır. İşlevselliğiyle ön plana çıkan bu evlerde odunların zamanı geldiğinde yakılabilmesi için depolandıkları alanlar mimariye eklenmiştir. Dar ama sayıca fazla olan pencerelerdeki ahşap korkuluklar ise evin içinin dışarıdan görünmesini engellerken; içeriye güneş alacak şekilde ve dışarısı görülecek şekilde tasarlanmıştır. Zemin kat ise erzak depolamak ve ev halkının beslediği hayvanların kullanımına ayrılmıştır.

  • Edgar Degas Resimleri Eşliğinde Bale Sanatı

    Edgar Degas Resimleri Eşliğinde Bale Sanatı

    Edgar Degas 1834-1917 yılları arasında yaşamış, izlenimci akımın kurucularından kabul edilen, resimlerinde çoğunlukla günlük yaşam ile kişi/grup portrelerini birleştirmiş önemli bir ressamdır. Yaptığı resimlerin yarısından fazlasında dansçıları resmetmiştir. Özellikle bale eserleri arasında önemli bir yer tutar. O resimlerden bazılarını ve bale hakkındaki temel bilgileri aşağıda bulabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    İtalyan rönesans döneminde ortaya çıkmış, Fransa ve Rusya’da gelişmiş bale, İtalyanca “saray dans gösterisi” anlamındaki “ballo” veya “balletto” kelimelerinden türetilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    Kadın dansçılara balerin denirken erkek dansçılara ülkemizde balet deniyor. Diğer ülkelerde ise erkekler “bale dansçısı” olarak isimlendiriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    El ve ayaklarla birlikte tüm vücudun kullanıldığı bale dansında kemik ve kas esnekliği büyük önem taşır. Bale dansçılarının eğitimi vücutlarının bu sanatla uyumlu hale gelebilmesi için küçük yaşlarda başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    Adım atışlara ve belli figürlere dayalı bale özel kıyafetler gerektirir ki bunların en önemlisi ayakların parmak ucunda durmasını sağlayan “point” ya da “puant” isimli ayakkabıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    Bir bale eseri müzik ve koreografi ile oluşturulur. Bale müziği besteleyen besteciler arasında Çaykovsky, Debussy, Stravinsky gibi müzik tarihinin en büyük isimleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    Fındıkkıran Balesi, Kuğu Gölü Balesi, Uyuyan Güzel, Romeo ve Juliet dünyada en çok sahnelenen bale eserleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    Dünyanın en ünlü bale toplulukları arasında Moskova Bolşoy Balesi’ni, bale tarihinin önemli dansçıları olarak da Rudolf Nureyev ve Anna Pavlovna Pavlova’yı gösterebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    dans günü, ressam, resim

    Ülkemiz baleyle 19. yüzyıl sonlarında Beyoğlu’ndaki tiyatrolarda sahne alan bale toplulukları sayesinde tanıştı. İlk Türk bale okulu 1948 yılında açıldı ve Bolşoy Balesi’nde de rol alan Meriç Sümen gibi balerinlerimiz yetişti.

  • DEKORASYONDA YASTIK MUCİZESİ

    DEKORASYONDA YASTIK MUCİZESİ

    Ev dekorasyonunuzda sadece yastık kullanarak yapabileceğiniz değişimlerin sihirli değnek etkisi yaratacağına ve bir anda bambaşka bir atmosfere geçeceğinize emin olabilirsiniz. Konuyla ilgili tek ihtiyacınız biraz hayal gücü ve yaratıcılık olacaktır. Dekorasyonu bu şekilde dönüştürmek pratik olduğu kadar ekonomik bir yöntemdir de… Yani yastıkların gücünü yadsımamak gerekir. Ve işte birkaç öneri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • OSMANLI PADİŞAHLARININ GÖZDE YEMEKLERİ

    Birbirinden lezzetli yemekleri ve benzersiz tatlılarıyla Osmanlı mutfağı oldukça zengin bir mutfak kültürüne sahiptir. Saray mutfağında kullanılan etler, sebzeler, baharatlar en iyi kalitede ve tazelikte olmalıdır. Sarayda ana iki mutfak vardır: İlki saray erkanı için, ikincisi yalnız padişahların zevkine uygun pişirilen yemekler içindir. Yazımızda sultanların en sevdiği yemekleri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fatih Sultan Mehmet ” title_font_size=”13″]

    21 yaşında İstanbul’u fethederek tarihe adını “Büyük Türk” olarak yazdıran Osmanlı’nın 7. Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in en sevdiği yemeklerin başında deniz ürünleri gelmektedir. 1473’te hazırlanmış, Topkapı Sarayı’na ait bir mutfak defterinden elde edilen bilgilere göre sarayda en çok pişen yemekler mutfak masrafları ve padişahın en sevdiği yemekler kayıt altına alınmıştır. Mutfakta en çok pişen ve saray halkı tarafından en çok tüketilen yiyecek lahana çorbası olurken, Fatih Sultan Mehmet’in bu defterde en çok karides, balık, istiridye ve ıstakoz yemeğini tercih ettiği belirtilmektedir. Ayrıca tavuklu yemekleri seven Sultan’ın naneli üzüm şerbeti, pekmez, boza ve ayran sevdiği meşrubatlar arasında yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yavuz Sultan Selim” title_font_size=”13″]

    Doğu’ya yaptığı sefer ve fetihlerle Osmanlı’nın en önemli padişahlarından olan Yavuz Sultan Selim, aşçısı tarafından sunulan 32 çeşit yemeğin arasından en beğendiğini yermiş. Alman din adamı Stephan Gerlach, Avusturya elçisi ile birlikte heyetinin vaizi olarak 1573’de İstanbul’a geldiğinde özellikle saray hayatını gözlemlemiş ve sarayda geçirdiği günlerin sonunda günlüklerini kitap olarak bastırmıştır. Bu güncelerinde Yavuz Sultan Selim’in zehirlenmeyi önleyen porselen tabaklarda yemek yediğini, yalnız başına sarayda yemekten hoşlanmadığını, genellikle yanındaki dilsiz hizmetkârlarla birlikte bahçede oturduğunu yazmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kanuni Sultan Süleyman ” title_font_size=”13″]

    Batı’da Muhteşem Süleyman, Doğu’da ise adaletli yönetiminden dolayı Kanuni Sultan Süleyman olarak bilinen Osmanlı İmparatorluğu’nun 10. Padişahı I. Süleyman, Trabzon’da doğmuştur ve şehzadelik yıllarını burada geçirmiştir. Hamsi yemeklerine düşkünlüğü ile bilinen Padişah, bu sevgisini göstermek için kılıçlarından birinin kabzasına hamsi motifi işletmiştir. Bu kılıç, Topkapı Sarayı Müzesinde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sultan II. Mahmud ” title_font_size=”13″]

    31 yıl tahtta kalan Osmanlı İmparatorluğu’nun 30. Padişahı Sultan II. Mahmud, şehzadeliği sırasında padişah olan amcası III. Selim tarafından himaye edilerek eğitimiyle bizzat ilgilenilmiştir. Yaptığı ıslahatlarla bilinen Sultan II. Mahmud’un en sevdiği yemek ise sarayın vazgeçilmezleri arasında yer alan ballı mahmudiyedir. Tavuk, bal, badem ve kuru kayısı ile yapılan bu yemek, ilk Edirne Sarayı’nda 1539 tarihli bir ziyafet menüsünde yer almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sultan Abdülaziz ” title_font_size=”13″]

    32. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz, II. Mahmud’un oğludur ve Çırağan Sarayı’nı inşa ettiren padişahımızdır. Osmanlı halkı ile camilere giden, halka karışan ve birlikte sıkça vakit geçiren Sultan Abdülaziz, ülke dışı diplomatik ziyaretlerde bulunmuştur. Bir Avrupa seyahatinde Fransa Kraliçesi Eugenie tarafından adına verilen ziyafette ülkemizin millî yemeklerinden biri haline gelen hünkârbeğendi yemeğine ismini vermiştir. Kraliçe, Sultan Abdülaziz şerefine bir yemek yaptırır ve aşçısına közlenmiş patlıcanlı, beşamel soslu yemeğin üzerine lezzetli bir et eklemesini söyler. Yemeği tadan Sultan Abdülaziz beğenisini “Hünkâr beğendi!” diye dillendirince yemeğin adı da “hünkârbeğendi” kalır ve Sultan’ın en sevdiği yemek olarak tarihe geçer.

  • 8 Madde İle Hekimlerin Öncüsü İbn-i Sina

    8 Madde İle Hekimlerin Öncüsü İbn-i Sina

    Kayıtlara göre 980-1037 yılları arasında yaşamış İbn-i Sina, sadece 57 yıl süren ömrünün henüz yarısına bile ulaşmamışken “dönemin en iyi hekimi” unvanına kavuşmuş bir bilim insanıdır. Filozof, fizikçi, astronom ve yazardır da aynı zamanda… Orta Çağ Batı dünyasında modern bilimin kurucularından kabul edilen kişidir… Gelin, büyük bilginin hayatından kesitler anlatmaya listemizdeki maddelerle devam edelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    avicenna

    İbn-i Sina Afşana’da, yani günümüz Özbekistan’ında Buhara’ya yakın bir köyde dünyaya geldi. Babası da bilim insanıydı ve Buhara’da iyi bir eğitim alarak yetişti, öyle ki 19 yaşına geldiğinde doktor unvanına sahipti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    avicenna

    Dünyanın en büyük hekimlerinden biri olarak kabul edilmeye başlandığında henüz 21 yaşındaydı. Kanın gıda taşıyan sıvı olduğunu keşfeden kişi oldu. Büyük ve küçük kan dolaşımlarından, kalbin karın ve kapakçık sisteminden söz etti. Mikroskopun olmadığı bir dönemde mikropların varlığına değinerek kimi hastalıkların bulaşma nedeninin gözle görülmeyen yaratıklar olabileceğini ileri sürdü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Batı dünyasında “Avicenna” adıyla tanındı. El-Kanun fi’t-Tıb yani Tıp Kanunu isimli beş kitaptan oluşan eserinin Arapça’dan Latince’ye 10 çevirisi yapıldı. Bu ansiklopedik kitap Batı üniversitelerinde 400 yıl boyunca temel eser olarak okutuldu. “Hekimlerin Öncüsü” olarak nitelendirildi, “Büyük Üstad” ifadesiyle onurlandırıldı, resmi Galen ve Hipokrat’la yan yana asıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İbn-i Sina sadece bir tıp bilgini de değildi. Çoğunlukla mecburi nedenlerle yer değiştirdiği gezgin dönemlerinde Belh’teki, Hamedan, Horasan, Rey’deki ve tabii ki İsfahan’daki büyük kütüphanelerden yararlandı. Gittiği yerlerde hekimlik yapmaya devam ederken metafizik, ruhbilim, akıl konularında çalışmalar yaptı ve Farabi gibi insanların özellikle ruhsal hastalıklarının müzikle tedavi edilebileceğini öne sürerek yöntemlerini geliştirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yaşamı boyunca başından pek çok olay geçti, vezir de oldu hapse de düştü. Hayata gözlerini yumduğu yer ise neredeyse son 10 yılını geçirdiği, dünyanın en eski şehirlerinden Hemedan oldu. Sonraki yıllarda, bölgenin en eski yapılarından Kavus Kümbeti’nden örnek alınarak İbn-i Sina için büyük bir mozole yapıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    avicenna

    Günümüzde Hemedan şehri İbn-i Sina adına en çok rastlayacağınız yerlerin başında gelir; caddelerinde, sokaklarında, iş yerlerinde, eczaneleri ve hastanelerinde… Mozolesinin bulunduğu yerde bir de müzesi bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    avicenna

    İbn-i Sina adı Hemedan’da olduğu gibi dünyanın pek çok yerinde yaşatılmaya devam etmektedir. Türkiye, Mali, Fransa ve Kuveyt’te adına basılan pullar bunun sembolik birer örneğidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    avicenna

    En manidarı ise büyük üstadın adının bir zirveye verilmesi olsa gerek… Günümüzde, Kırgızistan sınırındaki dağlık bölgede bir zirve İbn-i Sina Tepesi adıyla anılmaktadır.

  • GEZEGENİMİZİ PAYLAŞTIĞIMIZ YENİ TÜRLER İLE TANIŞIN

    Taksonomi uzmanlarından oluşan uluslararası komite, her sene dünyamızı paylaştığımızdan haberdar olmadığımız yeni türlerin keşfini duyuruyor. Alanlarında uzman bilim insanlarının uzun süren araştırma sonuçları sayesinde tesadüfen keşfedilen türlerin altı tanesini sizlerle tanıştırıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Şirinliğiyle dikkat çeken olinguito, yaklaşık 10 yıl süren bir araştırmanın sonucunda keşfedildi. Bu yeni memeli türü aslında yüzlerce yıldır biliniyor ancak başka hayvanlara benzerliği nedeniyle yeni bir tür olarak adlandırılması son yılları buldu. Zoolog Kristofer Helgen, 2000’li yılların başında Chicago’daki bir müzede bulduğu kemiklerin bilinmeyen bir canlı türüne ait olduğunu tahmin etmesiyle araştırmalarını yoğunlaştırdı ve bu türün keşfine imzasını attı. Yavru ayı ile vahşi kedilere benzetilen olinguito, rakungiller ile yakın akraba ve tıpkı rakunlar gibi gündüzleri uyuyor, geceleri ise avlanıyor. Bilim insanları yeni türün yaşam alanının Orta Amerika’daki Panama, Kosta Rika, Venezuela, Brezilya ve Peru olduğunu açıkladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    2019’da keşfedilen türlerden bir tanesi de ilginç burun yapısına sahip Yeni Gine kurbağası. Bu yeni türün erkek bireylerinde ya sıkı tutabileceği ya da sallayabileceği, burun delikleriyle sabitlenmiş uzun bir çıkıntı bulunuyor. Dış görünümü ile yalan söylediğinde burnu uzayan Pinokyo’ya benzeyen bu sevimli kurbağalara “Pinokyo Kurbağası” ismi verilmiş. Araştırmacılar bu anatomik yapının işlevinden pek emin olmasa da erkeklerin eşleri çekmesine veya kurbağaların kendilerini diğer türlerden ayırt etmesine yardımcı olabileceğini düşünüyorlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Primatologlar bu yeni keşfedilen türe kadar gezegenimizde sadece iki orangutan türü olduğunu düşünüyordu; Bornean orangutanı ve Sumatra orangutanı. Ancak 2017’de Sumatra’nın Güney Tapanuli bölgesinde yaşayan ve 10.000 ila 20.000 yıl boyunca coğrafi olarak izole kalan ve diğer iki türden genetik olarak farklı olacak şekilde gelişen orangutanların popülasyonu ayrı bir tür olarak yeniden sınıflandırıldı. Tapanuli orangutanlarının daha kıvırcık saçları ve daha küçük kafaları olduğu gözlemlenirken, bu türün beslenme düzeni de diğer orangutan türlerinden farklı; tırtıllarla kozalaklar gibi besinleri tüketiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ağaçlarda yaşayan, meyve ile beslenen bu kertenkele türü, Filipinler’deki Kuzey Sierra Madre Ormanları’nda yaşıyor. Türkçede “Orman monitör kertenkelesi” olarak anılan bu tür, iki metreden daha uzun boya sahip olmasına rağmen ağırlıkları 10 kilogramı geçmiyor. Aslında yerel halk tarafından bilinen bu dev monitör kertenkelenin bu denli iri olmasına rağmen bilim insanlarının dikkatinden kaçmış olması oldukça şaşırtıcı. Bu durum ancak bu türün çoğu zamanını ağaçlarda geçirmesiyle açıklanabiliyor. Pullu bacakları ve mavi siyah benekli gövde yapısı, altın renginde benekleri bulunan türün kuyruğunda da dönüşümlü olarak siyah ve yeşil renk bulunuyor. Bilimsel ismi “Varanus Bitatawa” olan tür, bu ismini bölgede yaşayan yerli halkın yeni türler için kullandığı bitatawa sözcüğünden almış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Doğu Afrika yakınlarındaki sularda keşfedilen “Sixgill Testere Köpek Balığı” türünün yaklaşık bir metre uzunluğundaki “Sixgill Shawshark” adı verilen bir gruba ait olduğu bildirildi. En belirgin özelliği testere benzeri burnu olan bu yeni tür, burun yapısıyla Sixgill köpek balığından ayrılıyor. Testere köpek balıkları avlarını kesmek için kullandıkları, sivri çıkıntılarla dolu, uzun, düz burunlarıyla biliniyor. Bu türdeki çoğu köpek balığının vücutlarının her iki yanında beş solungaç yarığı bulunurken, sixgill testere köpek balığında altı solungaç yarığı bulunuyor. Tür, Güney Afrika ve Güney Mozambik çevresindeki sularda bulunmuş ancak başka denizlerde de yaşadığı düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bilimsel adı “Pionopsitta aurantiocephala” olan kel papağan, 2000’li yılların başında keşfedildi. Kel papağan veya turuncu başlı papağan olarak anılan bu tür, Psittacidae familyasından bir papağan türü. Tropikal ve nemli iklimi seven bu tür, Brezilya’da, Amazon bölgesinde yaşıyor. İlk başlarda kel akbaba türünün yavrusu sanılan bu papağan türünün kel akbaba ile karıştırılmasının nedeni, kel akbabanın kel kafasında bulunan turuncu rengi olmuş.

  • KAPLUMBAĞALAR HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER

    Sürüngenler sınıfının en sevimli üyelerinden olan kaplumbağalar, diğer sürüngen türler ile birlikte günümüzden 251 milyon yıl önce başlayıp 66 milyon yıl önce sona erdiği kabul edilen Mezozoik dönemin Triyas Çağı’nda ortaya çıktılar. Açlığa dayanıklı ve uzun ömürlü bu canlıların karada yaşayan türlerine ülkemizde tosbağa da denmektedir. Bir kuş gagasına benzer ağız yapısı olan ve diğer tüm canlılardan diğer özellikleriyle de farklılaşan kaplumbağalar hakkında ilginç bilgileri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Oldukça uzun bir yaşam süresi olan kaplumbağaların sadece bazı türleri 40 sene yaşamaktadır. Ortalama olarak 100-150 yıl aralığında yaşayabilen türleri de bulunmaktadır. Ayrıca yeşil deniz kaplumbağalarının bir beslenme dalışının uzunluğu beş dakika veya daha kısa olmasına rağmen beş saat süreyle su altında kalabilirler. Kalp atış hızı oksijen tasarrufu için yavaşlar; iki kalp atışı arasında dokuz dakika süre olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kaplumbağaların cinsiyetini belirleyen sıcaklıktır. Yumurtanın erkek mi dişi mi olacağı ısıya bağlıdır ve daha düşük sıcaklıklarda erkek, yüksek sıcaklıklarda ise dişi yavru dünyaya gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kaplumbağalar, yeryüzünde yaşayan en eski canlı türlerinden biridir. Gezegenimizdeki soyu tükenmemiş en eski hayvanlardandır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kaplumbağalar türlerine ve yaşadıkları iklim kuşağına göre kış uykusuna yatarlar. Deniz kaplumbağaları ise göç ettikleri için kış uykusuna yatmaz. Güneş alan kurak topraklarda kendine bir delik kazan kimi kaplumbağa türleri kış mevsimini bu şekilde geçirirken kimi evcil türler kış uykusuna yatmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kaplumbağalar dişleri olmamasına rağmen çok sert cisimleri parçalayabilir. Bunun sebebi ise damaklarında çok sert yapıda bir kıkırdak bulunmasıdır. Bu kıkırdak sayesinde denizdeki sert kabukları rahatlıkla parçalayıp beslenebilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Günümüze kadar dünyada yaklaşık olarak 250 çeşit kaplumbağa türüne rastlanmıştır. Bu tür çeşitliliğine rağmen ülkemizde yalnızca sekiz çeşidi görülmektedir. Bunların başında ünlü caretta caretta gelmektedir; yeşil deniz kaplumbağası, deri sırtlı deniz kaplumbağası, benekli kaplumbağa, çizgili kaplumbağa, kızıl yanaklı su kaplumbağası, Nil kaplumbağası ve Fırat kaplumbağası diğer türlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kaplumbağalar ses telleri olmamasına rağmen ses çıkarabilirler. Bunu yapabilmelerinin sebebi ise; kafalarını aniden öne doğru iterek ciğerlerinde bir hava birikimi sağlayıp bu hava birikim aracılığıyla ses çıkarmayı öğrenmiş olmalarıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Yavaşlıklarıyla ün salan kaplumbağaların bu denli yavaş olmalarının nedeni, sırtlarında taşıdıkları kabuk yüzünden değildir. Otçul olan kaplumbağalar avlanmadıkları için bir besin mücadelesine girmek zorunda kalmazlar. Bu sebeple de günlük hayatlarında çok hızlı hareket etmeleri gerekmez. Bu durum onların her an yavaş olduklarını göstermez. Kaplumbağalar gerçek bir tehlike karşısında oldukça hızlı hareket eden hayvanlardır.

  • ÖRNEKLERİYLE TÜRK ŞİİRİNDE DÖNEMLER

    Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte oluşan edebiyat birikimi ve Türkçemizin zenginliği, birbirinden farklı şiir yapılarının ve dönemlerinin oluşmasının temeldeki nedenleri arasında gösterilebilir. Tabii buna şairlerimizin, duygu ve düşünce dünyalarındaki farklılık ve renklilik de eklenebilir. Listemizde, şiir dönemlerinden öne çıkanları örnekler eşliğinde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Servet-i Fünûn ” title_font_size=”13″]

    1891-1944 yılları arasında yayımlanmış Servet-i Fünûn dergisi etrafında toplanan edebiyatçıların geliştirdiği ve derginin adıyla anılan edebî hareket, getirdiği yeniliklerle en çok şiir üzerinde etkili olmuştur. En önemli özelliklerinden biri şiirde ses ile ahengin egemen olması ve kafiye kulak içindir anlayışının benimsenmesidir. Servet-i Fünûn şairleri arasında Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Faik Ali Ozansoy sayılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fecri Âtî” title_font_size=”13″]

    Mevsimler ve zamanın önemli yer tuttuğu, özellikle aşk ve tabiat konularının işlendiği, genellikle aruz ölçüsünün kullanıldığı Fecri Âtî şiirinde seçilen kelimelerde zarafet ve ahenk olması önemli bir detaydır. Servet-i Fünûn gibi Fecri Âtî şairlerinde de sanat, sanat içindir görüşünü benimsenmiştir. Öne çıkan temsilcileri arasında Ahmet Hâşim, Celâl Sahir Erozan, Emin Bülent Serdaroğlu, Mehmet Behçet Yazar gibi isimler bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Beş Hececiler” title_font_size=”13″]

    Birinci Meşrutiyet’ten sonra hece vezniyle ve Millî Edebiyat akımının görüşleri doğrultusunda şiir yazan isimlerin oluşturduğu bir topluluktur. Adını, Orhan Seyfi Orhon, Faruk Nafiz Çamlıbel, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy ve Yusuf Ziya Ortaç’ın oluşturduğu beş şairden alan Beş Hececiler, konuşma dilini edebiyata yerleştirmiş ve Türkçenin kullanılmasını önemsemişlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Öz (Saf) Şiir ” title_font_size=”13″]

    Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” adlı makalesiyle başlayan ve Yahya Kemal Beyatlı, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas, Özdemir Asaf gibi şairleri etkileyen Öz Şiir akımında, dilde saflaşma, ses uyumu ve estetik son derece önemlidir. Bu anlayışa göre en mühim detay iyi ve güzel şiir yazmaktan ibarettir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Garip Hareketi” title_font_size=”13″]

    Orhan Veli Kanık, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday’ın öncülüğünü yaptığı Garip Hareketi 20. yüzyılın en etkili şiir hareketlerindendir. Bu üç şair olmasını istedikleri şiirsellikle ilgili önce örnekler üretmişler, sonra Garip isimli kitabın önsözünde manifesto niteliğinde bir yazıya imza atmışlardır. Akım, vezin ve kafiyeye, süsleme ve mecazlara karşı çıkan bir rol üstlenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mavi Akımı” title_font_size=”13″]

    Garip Hareketi’ne karşı geliştirilen ve basit şiir anlayışı yerine şairane bir sanat anlayışını savunan Mavi Akımı, 1 Kasım 1952’de yayımlanmaya başlanan Mavi isimli derginin etrafında toplanan şairlerden oluşmaktadır. Öncülüğünü Attila İlhan’ın yaptığı bu toplulukta Ferit Edgü, Orhan Duru, Özdemir Nutku, Ahmet Oktay, Demir Özlü ve Tahsin Yücel yer almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İkinci Yeni Akımı” title_font_size=”13″]

    Edip Cansever, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Turgut Uyar, İlhan Berk, Ece Ayhan ve Sezai Karakoç gibi ünlü şairlerin temsilcisi olduğu, daha sonra Garipçilerden olan Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday’ın da katıldığı İkinci Yeni Akımı, anlama değil imgeye önem vermiş, anlamın üstünü örterek sözcükler ve dizinde sezgiselliği öncelemiştir.