Blog

  • KARANLIK VE GİZEMLİ DÜNYALAR

    Gezegenimiz büyük sürprizlerle dolu… Dünyanın farklı coğrafyalarında bulunan ve büyük ilgi uyandıran mağaralar, gerçeküstü görüntülerinin yanı sıra, gezegenimizin oluşumuna dair önemli bilgileri de barındırıyor. Dünyamızın en ilginç jeolojik özelliklerine sahip mağaralarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Listemizin ilk sırasında Vietnam’daki millî parkın sınırları içerisinde yer alan ve şimdilik dünyanın en büyük mağarası olarak kabul edilen Son Doong Mağarası var. 1991’de keşfedilen bu dev mağara, 7,2 km uzunluğa, 200 metre yüksekliğe ve 150 metre genişliğe sahip. Bu mağara öylesine büyük ki kendine ait bir yağmur ormanı, büyük bir nehri ve küçük dağları bile var. Kendine özgü bu mağara için başka bir ekosisteme sahip demek yanlış olmaz. Hatta uzmanların incelemelerine göre bu mağaranın büyük bir bölümü henüz keşfedilemedi. Birbirinden değişik canlı organizmaların yaşadığı düşünülen Son Doong Mağarası’ndan gelen gürültü ve rüzgâr uğultusu yüzünden bu mağaraya girmeye cesaret edemeyen insanlar var.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İtalya’nın güneyindeki Capri Adası’nda bulunan The Blue Grotto Mağarası, turkuaz rengi suyu ve bembeyaz kumlarla çevrili tabanı ile dikkat çekiyor. 60 metre uzunluğa ve 25 metre derinliğe sahip bu deniz mağarasına ulaşmak için bir sualtı boşluğundan geçmek gerekiyor. Mağarayı aydınlatan turkuaz mavisi renk ise güneş ışığının yansımasından kaynaklanıyor. Mağaraya güvenli bir şekilde erişim yalnızca gelgit zamanında sular çekildiğinde ve deniz sakinken mümkün oluyor. Bu büyüleyici mağaraya girmek için ziyaretçilerin dört kişilik küçük bir kayığın içinde düz bir şekilde yatması gerekiyor. Antik Roma döneminde mağara, İmparator Tiberius’un kişisel yüzme havuzu ve deniz tapınağı olarak kullanılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yerleşim bulunmayan Staffa Adası’nda yer alan Fingal Mağarası, daha giriş kapısından herkesi büyülemeye başlıyor. İki tarafı altıgen sütunlarla sarılı olan mağaranın içi de neredeyse mükemmel derecede orantılanmış altıgen bazalt sütunlarla kaplı. Bu sütunlar ise yaklaşık 60 milyon yıl önce aktif olan volkanik lavlar tarafından şekillendirilmiş. Fingal Mağarası, 22 metre yüksekliğe ve 83 metre derinliğe sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1888’de Yeni Zelanda yerli kabilesi olan Maori halkının lideri tarafından keşfedilen Waitomo Glowworm Mağaraları büyüleyici bir atmosfere sahip. Tonoz biçimli yapısında tüm alanı kaplayan ateş böcekleri, mağara karanlığa büründüğünde parlayarak içeride inanılması güç bir görsel şölen sunuyor. Böylece binlerce ateş böceğinin aynı anda ışık yaymasıyla duvarlar âdeta bir sanat eserine dönüşüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en büyük ikinci sualtı nehri olan Puerto Princesa Yeraltı Nehri, yaklaşık 8 km uzunluğa sahip bir kireçtaşı mağarası. Yerin yüzeyinde değil, yer altındaki mağaranın içinden akıp giden ve sonunda Güney Çin Denizi ile birleşen Puerto Princesa Yeraltı Nehri; 23 milyon yılda şekillenmiş kireçtaşı kayalıkları, sarkıt ve dikitlerden oluşuyor. Yeraltı nehrinin içerisi başlı başına bambaşka bir dünya; aynı zamanda farklılığıyla görenlere zengin bir coğrafya hissi yaşatıyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan ve Filipinler’de bulunan Puerto Princesa Yeraltı Nehri’nin 2010’da ikinci bir katı olduğu keşfedildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Listemizdeki son madde, ülkemizdeki en etkileyici mağaralardan olan Mersin Silifke’deki Aynalıgöl Mağarası… Bir çoban tarafından keşfedilen Aynalıgöl Mağarası, bir diğer adıyla Gilindire, 555 m uzunluğa, 46 m derinliğe ve 22 m yüksekliğe sahip. Her türden damlataşına rastlayabildiğimiz bu mağarada aynı zamanda büyük bir göl de bulunmaktadır. Mağaradaki sarkıt ve dikit oluşumları uzunca süre sualtında kaldığı için günümüze bozulmadan ulaşmayı başarmış durumda. Son buzul çağına ait önemli bilgileri bünyesinde barındıran mağara, 2013’te tabiat anıtı, 2021’de de tabiat parkı ilan edildi. Mağaranın girişi dar ve basık olduğu için dışarısı ile doğrudan hava hareketi bulunmuyor ve ortalama sıcaklık 25 °C, mutlak nem ise %80 olarak pek de değişkenlik göstermiyor.

  • DOĞANIN GİZEMLİ KUŞU: PABUÇ GAGALI LEYLEK

    Pabuç gagalı leylek “Balaeniceps Rex”, Afrika’ya özgü bir kuş türüdür. Sayılarının beş bin ile sekiz bin arasında olduğu tahmin edilen bu kuşların özelliklerini yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Oldukça ilginç bir görüntüsü olan pabuç gagalı leyleklerin kuyruktan gagaya olan uzunluğu 110-140 santimetredir. Ancak kanatlarını açtıklarında 230-260 santimetre arasında değişen büyüklüğe ulaşır. Ağırlığı dört ile yedi kilogram arasında değişir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yeni yumurtadan çıkmış bir pabuç gagalı, gri ve mavi renkte tüylere sahiptir. Pabuç gagalı leyleklerin en belirgin özelliği gagalarıdır ve tahta bir pabucu andırır, ismini de buradan alır. Kavisli bir çengele benzeyen gagası oldukça keskindir. Gagasının bu yapısı avını yakalamaya ve beslenmesine yardımcı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Ayak parmakları son derece ince ve uzundur. Aralarında hiçbir perde olmaksızın tamamen ayrıktır. Bu, pabuç gagalı leyleği diğer kuşlardan farklı kılan özelliklerden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yaygın olarak Orta Afrika’nın tropikal bölgesinde, Uganda’nın kuzeyindeki sulak alanlarda, Tanzanya’nın batı bölgesinde ve Zambiya’nın kuzeydoğusundaki bataklık ve tatlı su bölgelerinde yaşar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Papuç gagalılar gruplar halinde dolaşmayı tercih etmez, genellikle yalnız yaşar. Tek eşli olan pabuç gagalılarda her iki ebeveyn de yuva yapımı, kuluçka ve yavru yetiştirmeye destek verir. Yuva, küçük bir adada veya yüzen bitki örtüsünün üzerinde bulunur. Çim gibi malzemeleri zemine dokuyarak yaklaşık bir metre çapında yuva inşa eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Papuç gagalı leylekler genel olarak sessizdir ancak yetişkin pabuç gagalı yuvadayken eşine selamlama olarak gıcırdayan bir gaga sesi, yavrular ise yiyecek isterken hıçkırığa benzer bir ses çıkarır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Pabuç gagalı leylekler uçar ancak besin sıkıntısı yaşamadıkları sürece göç etmez, yaşadığı alanlarda yuvalanma ve beslenme bölgeleri arasında mevsimsel hareket eder. Pabuç gagalılar insanlara karşı da çok uysaldır. Bu kuşları inceleyen araştırmacılar yuvasındaki bireylerin altı metre kadar yanına yaklaşabilmiş, pabuç gagalı leyleklerin ise yuvaya yaklaşan araştırmacıları tehdit edecek herhangi bir davranışta bulunmadığı kaydedilmiştir.

  • Her Mevsimin Meyvesi Limonun 8 Kullanım Alanı

    Her Mevsimin Meyvesi Limonun 8 Kullanım Alanı

    İçerdiği vitaminler, güzel aroması, kokusu ve yiyeceklerimize kattığı lezzet ile mutfağımızın vazgeçilmezlerinden biri olan limon, hayatın her alanında kullandığımız, her derde deva bir meyvedir. Bu mucizevi meyveyi nerelerde kullanabilirsiniz, hangi yiyeceklere limon ile lezzet katabilirsiniz araştırdık ve limonun 8 kullanım alanı ile huzurlarınızdayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cilt Temizliği Uzmanı” title_font_size=”13″]
    limonun faydaları

    Bir dilim limon ile cildinize hafifçe masaj uygulayın ve on dakika kadar bekledikten sonra yüzünüzü soğuk su ile yıkayın. Limonun anti bakteriyel özelliği, cildinizi temizleyecek ve içerdiği asit sivilce ve akneleri kurutmaya yardımcı olacaktır. Üstelik düzenli uygulandığında limonun cilt üzerindeki koyu renkli lekeleri giderdiği de düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Her Derde Deva Bitki Çayları” title_font_size=”13″]
    lemon

    Limon ve limon suyu, soğuk algınlığı, boğaz ağrısı, mide ağrısı gibi rahatsızlıkların giderilmesinde de sık sık tercih edilir. Nane-limon, bal-limon gibi bitki çayları bu tarz rahatsızlıklar sırasında başvurabileceğiniz doğal rahatlatıcı yöntemlerdir. Tabii ki özel sağlık durumları olanların doktorlarıyla görüşmeden bu tarz tedavileri denememeleri gerekir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yüzey Temizliğinde Doğal Bir Tercih” title_font_size=”13″]
    lemon

    İçerdiği meyve asitleri limonun temizlik için de mükemmel bir yardımcı olmasını sağlar. Limonu ikiye kesip karbonata batırarak lavabo, küvet gibi ıslak yüzeylerin temizliğinde kullanabilirsiniz. Ancak mermer tezgâhların temizliğinde limon tercih etmemenizde fayda var, çünkü limon mermer yüzeylerde leke bırakabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kötü Kokulara Karşı Güçlü Bir Silah” title_font_size=”13″]
    meyve

    Kötü kokularla savaşmak için limondan yardım alabilirsiniz. Yemek yaptıktan sonra ellerinizde kalan sarımsak ve soğan kokularını limon kabuğu ile ovarak giderebilirsiniz. Bulaşık makinesinin içine yerleştireceğiniz limon kabukları ise hem bulaşıklarınızdaki yağların etkili bir şekilde temizlenmesini hem de makinenin içinin güzel kokmasını sağlayacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Haşeratların Düşmanı” title_font_size=”13″]
    doğal koku, lemon

    Limonun saymakla bitmeyen faydalarından biri de böcek ve sineklere karşı etkisidir. Limonun asitli kokusu haşeratların hızla uzaklaşmasına sebep olacaktır. Üstelik böcek ilacı yerine limon tercih ederek haşeratlarla daha organik yollarla mücadele etmiş olursunuz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”C Vitamini Kaynağı” title_font_size=”13″]
    lemon

    Limon tüketmek C vitamini almanın en pratik yollarından biridir. İster lezzetli bir limonata ile serinleyin ister salatalarınıza limon ile lezzet katın bol bol C vitamini tüketmiş olursunuz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Etlere Lezzet Katar” title_font_size=”13″]
    limon sosu

    Limonun başka bir güzelliği ise neredeyse tüm et çeşitlerine lezzet katan bir tada sahip olmasıdır. Kırmızı etleri marine ederken kullanılan limon, balıklı tariflerin de değişmezidir. İçerdiği asit sayesinde, sadece birkaç damla limon suyu bile et yemeğinize büyük bir lezzet katacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tatlıların Muhteşem Eşlikçisi” title_font_size=”13″]
    türk mutfağı

    Limonlu dondurmanın, limonlu keklerin, pastaların bu kadar çok sevilmesinin elbette bir nedeni var. Limon ekşi tadıyla tatlıları dengeler ve tatlı tariflerine güzel bir koku ve tat katar.

  • KAHVE ÇEKİRDEĞİ, YETİŞTİĞİ ÜLKELER VE FARKLARI

    Güne başladığımızda, gün içerisinde yorulup bir mola verdiğimizde ya da arkadaşlarımızla buluşup sohbet ettiğimizde elimizden düşmeyen kahvenin kökeni Afrika kıtasıdır. 17. yüzyılda Venedikli tüccarlar sayesinde Avrupa’ya taşınan kahve artık tüm dünyanın tükettiği bir ürün. Tropikal iklim bölgelerinde yetişen kahve, kafein bitkisinin meyvesindeki çekirdeklerinin hasat edilmesiyle elde edilmektedir. Hangi ülkede hangi kahve türü yetişmektedir? Buyurun kahve çekirdeği ile ilgili detaylar…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yazımıza son zamanlarda sıkça duyduğumuz 3. nesil kahveciliğin ne olduğunu açıklayarak başlayalım. Kahvenin çekirdeklerini kendisi kavuran ve farklı demleme teknikleri kullanarak servise hazırlayan kahveciler “3. nesil kahveciler”dir. Peki 1. ve 2. nesil kahvecilerden farkı nedir diye soracak olursanız kısaca açıklayalım. 1900’lü yılların başında tüketilen ve sıcak suyla granül kahveyi karıştırarak hazırlanan kahve 1. nesil kahveciliktir. Bu dönemde kahve çekirdeklerini günümüzde olduğu gibi lokal kahveciler değil büyük kahve firmaları öğüterek satışa sunmaktaydı. 1960’lı yıllardan sonra ortaya çıkan 2. nesil kahvecilik ise zincir kahve markalarının latte, espresso gibi kahve çeşitlerini tüketime sunduğu dalgadır. Granül kahveye göre daha taze, lezzetli ve sağlıklı ürünler sunarken, bardakta kahveyi de hayatımıza sokmuş, 3. nesil kahveciliğin yolunu açmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Orta ve Güney Amerika, Afrika, Karayipler ve Asya’da bulunan 80 farklı ülkede kahve yetişmektedir. Etiyopya, Kolombiya, Brezilya, Guatemala, Honduras, Vietnam en fazla kahve bitkisinin yetiştiği ülkelerdir ve kahve çekirdekleri genel olarak bu ülke isimleriyle anılsa da bu yanlış bir bilgidir. Bu kadar geniş coğrafyaya yayılmasına rağmen aslında dört ana kahve çekirdeği çeşidi bulunmaktadır. Bunlar; Arabica, Robusta, Liberica ve Excelsa’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Arabica, dünyada üretilen kahvenin %75’ini oluşturmakta; Latin Amerika, Orta ve Doğu Afrika, Hindistan ve Endonezya’da 600 metreden yüksek alanlarda yetişmektedir. Türk kahvesi ve filtre kahvenin çekirdekleri Arabica’dır. Arabica’nın en önemli özelliği yetiştiği bölgedeki topraklarda bulunan meyve ve baharat aromalarından etkilenerek buna göre kendi aromasını oluşturmasıdır. Bu da her hasattan sonra, sofralarımıza ulaşan Arabica’nın farklı bir aromaya sahip olmasına ve her içilen bir fincan kahvenin farklı bir deneyim yaşatmasına neden olmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Robusta, Orta ve Batı Afrika’da, Brezilya ve Güneydoğu Asya’da yetişen kahve çekirdeğidir. Arabica’dan sonra en fazla üretilen kahve çeşididir ve en çok Brezilya, sonrasında da Vietnam topraklarında yetişmektedir. En belirgin özelliği dayanıklılığı olan bu kahve bitkisi, zor koşullarda da yetişmektedir. Sıklıkla espresso bazlı içeceklerde kullanılan Robusta’nın kafein oranı yüksektir; neredeyse Arabica’nın iki buçuk katıdır. Güne hızlı bir başlangıç yapmak isteyenlerin ilk tercihi genelde bu kahve çekirdeği ile hazırlanan kahveler olmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Liberica, Filipinler’de kısıtlı bir alanda yetişmektedir. Bilinirliği çok fazla olmasa da ana kahve çekirdeklerinden bir tanesi olduğu için listemizdeki yerini almıştır. 1890’lı yıllarda Arabica çekirdeklerinin tükendiği dönemde kullanılmış, iri taneli bir kahve çekirdeğidir. Aroması isli olan bu çekirdeğin lezzeti, diğer kahve çekirdeklerine kıyasla yavan kalmaktadır. Liberica çekirdeğinin bir alt türü olan Excelsa daha yoğun bir aromaya sahip olduğu için genellikle bu varyantı yaygın olarak tercih edilmektedir. Excelsa, Liberica’dan farklı özelliklere sahip olduğu için üç ana kahve çekirdeğinin yanında dördüncü kahve çekirdeği olarak geçmektedir. Çoğunlukla Güneydoğu Asya’da yetişen Excelsa harmanlanan kahve çekirdeklerine aroma katması için kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kahve çekirdeklerinin çeşitlerinden bahsetmişken bu çekirdeklere ait ilginç bir bilgiyi de sizlerle paylaşmak istedik. Kahve çekirdeklerindeki kafein, otçullara karşı doğal bir savunma biçimi geliştirmiş, tohumlarını korumak için zehirli bir madde ile çekirdeğini çevrelemiştir. Ancak kafein bitkisi, çiçeklerindeki polenleri etrafa dağıtabilmek için arılara özel bir koku sinyali göndererek özellikle bal arılarını üzerine çekmektedir.

  • DOĞANIN İNSANLIĞA ARMAĞANI

    Mersingiller familyasında yer alan, ana vatanı Avustralya olan okaliptus, hızlı büyüyen ve yaprak dökmeyen, tıbbi özellikleri nedeni ile yaygın olarak kullanılan uzun bir ağaç türüdür. İri gövdesi ile diğer ağaçlara göre büyüme ve gelişme süreci farklı olan bu ağaç; bin litreye kadar suyu yapısında tutabilir. Dünya üzerinde 700’den fazla çeşidi bulunan okaliptusun ilginç özelliklerini ve insan sağlığına faydalarını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Fas, Portekiz, İspanya ve Brezilya gibi sıcak iklimlere sahip ülkelerde yetişen okaliptus, Türkiye’de iklim şartları göz önüne alındığında Akdeniz ve Ege kıyılarında; Tarsus, Mersin, Adana, Muğla ve Antalya illerinin sahil kısımlarında sıklıkla görülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Boyu 100 metreye kadar ulaşabilen okaliptus, gri ve pürüzsüz bir gövdeye sahiptir. Gövdesi büyük ve düzgün tabakalar halinde kuruyarak dökülür. Yaprakları ise koyu yeşil ve sarkıt biçiminde olup sarmaşık bir yapıdadır. Okaliptus bitkisinin tadı oldukça acıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sıcağı, bol güneşi ve suyu çok seven okaliptus ağaçları bu özelliklerinden dolayı bataklık olan bölgelerde bilinçli bir şekilde yetiştirilir ve bu alanların kuruması sağlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Okaliptusun birçok faydası bulunmaktadır. Bilinen en büyük yararı solunum yolu enfeksiyonları üzerinedir. Grip, nezle, soğuk algınlığı gibi rahatsızlıkların tedavisinde etkili ve iyileştirici olduğu kanıtlanmıştır. Balgam sökücü ve solunum yolları açıcıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Özellikle sinüzite bağlı baş ağrılarını geçirmede oldukça başarılı olan okaliptus yağı, stres ve yorgunluktan kaynaklanan baş ağrıları için de etkilidir. Darbe sonrası kaslarda meydana gelen şişliği geçirir. Yapılan araştırmalar okaliptüs yağının zihni açıcı, arındırıcı ve canlandırıcı etkileri olduğunu ortaya koymuştur. İltihaplı romatizma, kireçlenme ve kas yaralanması sebebiyle yaşanan ağrıları geçirir. Bu nedenle eklem ağrıları için verilen birçok ilacın içeriğinde okaliptüs yağı bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Çayı, yağı ve gıda olarak da farklı yollarla elde edilebilen okaliptus özünün geniş yelpazede okaliptus suyu, macunu, kremi ve ağız bakım suyu gibi seçenekleri de bulunmaktadır. Sineklerden korunmak amacıyla sprey formunda kullanılan okaliptus yağı, içeriğindeki etken maddelerin tedavi edici özelliğiyle ön plana çıkar ve ilaç sektöründe hammadde olarak kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Endonezya, Papua Yeni Gine ve Filipinler’e özgü “gökkuşağı okaliptüsü”, doğadaki en renkli ağaçlardan biridir. Gökkuşağının neredeyse tüm renklerini gövdesinde barındıran bu ağacın gövdesi, periyodik olarak kabuklu şeritler halinde yeşil bir tabaka ortaya çıkarır. Bu katman, daha sonra rengini değiştirir. Dökülme ve renk değişimi, gövdenin farklı bölümlerinde farklı zamanlarda gerçekleşir. Gövde yüzeyi yaşlandıkça, en dıştaki kabuk tabakasının üstündeki saydam hücreler, “tanen” adı verilen pigmentlerle dolar. Tanenler, türüne bağlı olarak sarı, kahverengi veya kırmızı olabilir. Farklı miktarda ve çeşitte tanenlerin kombinasyonu ve altta yatan klorofilin miktarındaki bir azalma, gökkuşağı okaliptusun gövdesinde görülen çeşitli renkleri almasını sağlar.

  • İTALYAN MENÜSÜNDE YEMEKLER NASIL SIRALANIR?

    Kökeni M.Ö. 4. yüzyıla uzanan; Antik Yunan, Roma İmparatorluğu, Bizans, Yahudi, Osmanlı ve Arap mutfağından esintiler taşıyan İtalyan mutfağı; toplumsal ve siyasal değişimlerden de etkilenerek bugünkü hâlini almıştır. Yemeklerde kullanılan malzemeler bölgelere göre değişiklik gösterse de bu mutfakta değişmeyen tek şey, yemeklerin sunum sıralamasıdır. Detayları yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İtalyan yemek kültüründe önemli bir yere sahip olan “Antipasti” kelimesi, İtalyancada “yemek öncesi” veya “yemeğin önü” anlamına gelir. Antipasti, ana yemek öncesinde servis edilir ve iştah açan çeşitli soğuk veya sıcak atıştırmalıklardan oluşur. Genellikle zeytinyağlı taze mevsim sebzeleri, deniz ürünleri, salam, jambon, ançüez, sucuk dilimleri ve mantar gibi malzemelerden yapılan hafif atıştırmalıklardan seçilir ve büyük bir tabakta veya tepside sunulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Primi piatti, ana yemekten önce servis edilir. Ana yemeğe kıyasla daha hafif yemeklerden oluşan primi piatti, çoğunlukla karbonhidrat temellidir. Sunumlarında makarna, risotto, çorbalar, polenta, pilavlar, gnocchi gibi yemekler bulunur. Primi piatti yemekleri, bölgeden bölgeye ve mevsime göre değişebilir. İtalya’nın kıyı bölgelerinde yaşayanlar deniz ürünleri içeren risotto veya makarna servis ederken, denizden uzak iç kesimlerde daha fazla et veya mantar bazlı yemekler tercih edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Secondi piatti, primi piatti yani birinci tabaktan sonra servis edilir ve menünün ana yemeğidir. Genellikle et, mevsim balıkları, tavuk, deniz ürünleri veya sebzelerden oluşur ve protein ağırlıklıdır. Secondi piatti çeşitleri de primi piatti gibi mevsim ve bölgelere göre değişiklik gösterebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İtalyan menüsünde contorni, garnitürler veya yan sebzeler anlamına gelir ve çoğunlukla ana yemekle birlikte servis edilir. Secondi piatti’yi yani ikinci tabağı tamamlayan, çeşitli sebze yemeklerinden oluşan contorni; mevsim sebzelerine, kişisel tercihlere ve bölgenin geleneksel mutfak alışkanlıklarına göre değişiklik gösterir. Sebzeler çiğ, ızgarada ya da haşlama olarak pişirilerek servis edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tatlılar anlamına gelen dolci, çeşitli tatlıların bir araya getirildiği bir bölümdür ve ana yemekten sonra servis edilir. Tatlılarıyla ünlü İtalyan mutfağında servis edilen en ünlü dolci çeşitleri; tiramisu, panna cotta, cannol’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Peynirleri ile ünlü İtalya’da formaggi yani peynir tabağı, sıklıkla tatlılardan sonra ikram edilir. İtalyan restoranlarında, özellikle geleneksel restoranlarda, formaggi bölümünde İtalyan peynir çeşitleri sunulur. Parmigiano-Reggiano, mozzarella, gorgonzola, provolone, ricotta, burrata gibi geleneksel olduğu kadar dünyaca ünlü peynir çeşitleri seçenekler arasında yer alır. Formaggi aşamasında kimi zaman tatlı peynirler veya peynirle hazırlanan tatlılar da sunulabilir. Mascarpone ile yapılan tiramisu gibi tatlılar formaggi bölümünde yer alabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İtalyan menüsünde frutta, meyve anlamına gelir. Frutta bölümü, yemeklerin sonunda veya tatlılarla birlikte sunulan taze meyveleri ifade eder. İtalyan mutfağında meyve, sağlıklı ve hafif bir seçenek olarak tercih edilir ve yemek sonunda tatlı bir alternatif olarak sunulur.

  • Klasik Müziğin Besteleriyle Ölümsüzleşen 8 Büyük İsmi

    Klasik Müziğin Besteleriyle Ölümsüzleşen 8 Büyük İsmi

    Klasik müziğin insan zihninde yarattığı olumlu etkiler dünyanın her yerinde kabul görüyor ve genelde müzik, özelde klasik müzik için “insanlığın evrensel dili” de deniyor. En doğru notaları bir araya getirerek bu müziği kulaklarımıza ve ruhumuza ulaştıran besteciler ise dünyanın en büyük sanatçıları olarak değer görüyor. Bu listemizde Klasik Müziğin Büyük Üçlüsü, Johann Sebastian Bach, Ludwig van Beethoven ve Wolfgang Amadeus Mozart’ı büyük saygıyla anıyor ve onlar kadar ünlü olmasalar da klasik müziğin gelmiş geçmiş bu en büyük bestecilerinden sayılan 8 ismi Kültür ve Yaşam’a taşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Richard Wagner” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılın büyük Alman bestecisi Wagner’i eşsiz kılan özelliklerinden biri meşhur operalarının hem librettolarını kendi yazması hem de müziğini kendisinin bestelemesiydi. En önemli eserlerinden biri olan Tristan ve Isolde birçok eleştirmen tarafından müzik tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Georg Friedrich Handel” title_font_size=”13″]

    Bach’ın çağdaşı olan Handel, Barok müziğin en büyük isimlerinden biridir. 40’a yakın opera besleyen Handel’in en çok bilinen eserleri arasında “Su Müziği” ve İngiltere’de hükümdarlar tahta çıkarken çalınan “Zadok the Priest” yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Claude Debussy” title_font_size=”13″]

    19.yüzyılın sonu ve 20.yüzyılın başına damga vuran Fransız orkestra şefi, piyanist ve besteci müzikte empresyonizm yani izlenimcilik akımının en önemli temsilcisi olarak kabul edilir. Kullandığı kompozisyon teknikleri kendisinden sonra gelen bestecilerde büyük etki bırakmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Arnold Franz Walter Schoenberg” title_font_size=”13″]

    Avusturyalı müzisyen, besteci, müzik teorisyeni Schoenberg, kitabı “Harmonielehre” ile de müzik tarihinde derin iz bıraktı ve atonal müziği literatüre kazandıran isim olarak hafızalara kazındı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Johannes Brahms” title_font_size=”13″]

    Romantik dönemin ünlü piyanist ve bestecisi Brahms, kendi eserlerinin prömiyerinde piyanoyu kendisinin çalmasıyla ve tüm dünyada tanınan bir ezgi olan ünlü ninni “Lullababy” nin bestecisi olarak tanınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Igor Stravinsky” title_font_size=”13″]

    20.yüzyıl müzik sahnesinde önemli bir yeri olan Stravinsky neoklasik müzik ve seri müzik akımları için büyük önem taşır. Ünlü Rus besteci çalışmalarını İsviçre, Fransa ve Amerika’da sürdürmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Joseph Haydn” title_font_size=”13″]

    Klasik dönemin ünlü bestecisi Haydn senfoni müziği konusundaki üstün yeteneği ve eserleri sayesinde “Senfoni Müziğinin Babası Haydn” unvanını kazanmıştır. Aynı zamanda Alman Milli Marşı’nın da bestecisidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Peter Schubert” title_font_size=”13″]

    18.yüzyılın sadece 31 sene yaşayan yetenekli müzisyeni Schubert bu kısa zamana 1500 eser sığdırmıştır ve bunların arasında 7 senfoni de bulunur. En bilinen bestelerinden biri Goethe’nin yazdığı “Erlkönig”dir.

  • KARAMSAR TABLOLARIN RESSAMI GOYA

    Romantizm akımının önde gelen isimlerinden olan Francisco Goya, resim ve gravür sanatında önemli eserleri insanlık tarihine kazandırmış bir sanatçı. Saray ressamı olarak soylu isimlerin portrelerini çizen ancak bu ünvana rağmen yaptığı bazı resimler sebebiyle engizisyon mahkemesine çıkarılan, döneminin ilk modern ve aynı zamanda sıra dışı ressamı Goya’nın hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tam adı Francisco José de Goya y Lucientes olan ressam, 30 Mart 1746’da İspanya’daki özerk bir bölge olan Aragon’da dünyaya gelir. Çocukluğunu Zaragoza kentinde geçiren sanatçı, 10’lu yaşlarda tezhip ustası olan babasının yanında yaldızcı olarak çalışmaya başlar. Genç yaşından beri sanata ilgi duyan Goya, 14 yaşında Zaragoza Çizim Akademisinde resim eğitimi alır. 17 yaşında yaptığı Madrid seyahatinin ardından resimdeki çizgisi belirginleşmeye başlar, portre eserleri ile dikkatleri üzerine çeker.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tarz olarak neoklasik resmin öncülerinden Alman ressam Mengs’ten oldukça etkilenen Goya’nın feyz aldığı bir diğer isim ise Venedikli ressam ve gravür sanatçısı Tiepolo olur. Madrid’de bulunduğu dönemde San Fernando Güzel Sanatlar Kraliyet Akademisi sınavlarına giren sanatçı, sınavlarda başarılı olamaz ancak sanatındaki tekniği geliştirmek ve diğer ressamların çalışmalarını incelemek için beş sene Napoli, Roma ve Parma’da gezinir, İtalya’nın şatafatlı sanat hayatının bir parçası olur. Parma’da gerçekleşen bir resim yarışmasında da birincilik kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İtalya gezisinden sonra önce doğduğu Zaragoza ardından da Madrid’e giden sanatçı, ressam arkadaşı Francisco Bayeu’nun kız kardeşi Josefa Bayeu ile evlenir. Bu dönemde eserlerinde ünlü İspanyol ressam Velázquez’in etkisi açıkça görülür hâle gelirken, Mengs’in tarzından giderek uzaklaşır. 1775’te Mengs’in yöneticiliğini yaptığı kraliyete ait dokuma fabrikasında tasarımlar ve resim taslakları hazırlar. 1780’de kayınbiraderleri Bayeu kardeşler ile katedralleri süslemeye başlayan Goya, sanatında daha da ilerleyebilmek adına daha önce başarısız olduğu San Fernando Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi sınavlarına tekrar başvurur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1783’te İspanya Kralı III. Carlos’un başvekili Kont José de Monino’nun portresini çizen Goya, 1786’da henüz 40 yaşındayken kraliyet ressamlığına atanır. Goya, mevkisine rağmen sıkça disiplin sorunları yaşar. Aklına estiği gibi hareket etmekle ünlenen yetenekli ressam, saraydaki soylu isimlerin portresini çizerken hiçbir zaman dalkavukluk yapmaz, bu soylu isimleri tuvalinde güzelleştirmek için ekstra çaba harcamaz, gerçekçilikten uzaklaşmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1798’de başlayan Fransız Devrimi sonrası İspanyol Engizisyon Mahkemeleri daha sıkı önlemler alır ve bu durum saray ressamı olan Goya’yı endişelendirmeye başlar. Saraydan habersiz Endülüs’e gitmek için yola çıkan ressam, 1792’de talihsiz bir hastalık geçirir ve duyma yetisini tamamen kaybeder. Yaşadığı bu olayın ardından içe dönük ve karamsar bir ruh haline bürünen sanatçı, eserlerinde insan kusurlarını eleştiren acımasız bir üslup ortaya koyar. Yaşadığı karamsarlık eserlerinde net bir şekilde hissedilir, siyah rengi ön plana çıkar, kasvetli eserler üretmeye başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1814’te tekrar Madrid’e dönen Goya, geçmişte yaptığı resimlerden dolayı engizisyon mahkemesinde yargılanır. Engizisyondan kurtulur ve 1819’da Madrid’in dışında sakin bir kasabaya yerleşir. “Sağır Adamın Evi” olarak adlandırılan kır evinde yaşamaya başlayan sanatçının bu dönem olgunluk yılları olur. İlgisini portre ve manzara resimlerinden ziyade kişilerin iç dünyası çekmeye başlamıştır artık. Modelin rengi, duruşu değil de ona hayat veren duyguları da görmeye, anlamaya ve resme dökmeye başlar. Döneminin en güçlü ve özgün sanatçılarından biri olan Goya, ardından gelecek olan Picasso, Bacon ve Manet gibi ressamları da derinden etkilemeyi başarır. İyi bir gözlem yeteneğine sahip olan ressam, insan duygularını çok iyi analiz edip bu duyguları ön plana çıkaran portreleriyle tüm dünyada ünlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İspanya’nın içinde bulunduğu kaos ortamında can güvenliğinden endişe eden sanatçı, kaplıcalara gideceğini bahane ederek Fransa’ya yerleşir. 16 Nisan 1828 tarihinde Fransa’daki Bordeaux şehrinde hayata veda eder. Geride beş yüze yakın yağlı boya tablo ve fresko, üç yüz kadar litograf ve yüzlerce çizim bırakmıştır. Modern sanatın öncülerinden biri olarak kabul edilen Francisco Goya’nın eserlerinin büyük bir bölümü Madrid’deki Museo del Prado’da sergilenmektedir.

  • ÖZEL SOFRALARIN LEZZETİ: BÖRÜLCE

    ÖZEL SOFRALARIN LEZZETİ: BÖRÜLCE

    Baklagiller ailesinin en lezzetli üyelerinden börülceye menünüzde yeteri kadar yer verdiğinizi düşünüyor musunuz? Cevabınız hayır ise bambaşka tariflerde farklı tatlar bulabileceğiniz özel bir besin olduğunu söylemeliyiz. Bu arada, sayfamızın konusu olan börülce deniz kıyılarında yetişen deniz börülcesi ile karıştırılmamalı! Şimdi gelelim tarım bitkisi olarak yetişen börülcenin özelliklerine ve hangi tariflerde kullanılabileceğine…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • İLETİŞİMİN GİZLİ DİLİ: MORS ALFABESİ

    Mors alfabesi veya Mors kodu, kısa ve uzun işaretler (• ve –) ile bunlara karşılık gelen ışık veya sesleri kullanarak bilgi aktarılmasını sağlayan bir yöntemdir. Radyo haberleşmesi, denizcilik iletişimi, kurtarma operasyonları gibi birçok alanda yaygınlaşan Mors alfabesi, basit ve etkili bir iletişim yöntemi olması nedeniyle önemini korumaya devam ediyor. Yazımızda Mors alfabesinin icadını okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1729’da İngiliz fizikçi Stephen Gray, elektriğin iletilebilir olduğunu kanıtlayan ilk deneyleri yapar. Bu deneyler, telgraf ve Mors alfabesi gibi ilk telekomünikasyon teknolojilerinin temelini atan adım olur. 1774’te İsviçreli fizikçi Georges-Louis Le Sage, elektriğin bu özelliğini kullanarak evinin iki odası arasında teller üzerinden iletişim kurmayı sağlayacak bir sistem geliştirse de bu düzenekte alıcının gelen mesajdan haberi olmaz ve bu nedenle yaygınlaşmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1800’lerin başında Amerikalı mucit ve ressam Samuel Finley Breese Morse, tek telli telgraf sisteminin icadına katkıda bulunan isimlerden biri olur. Aslında başarılı bir portre ressamı olan Morse’u bugün sanatçı olarak değil, tek telli telgraf sistemi ve Mors alfabesinin mucidi olarak anıyor olmamızın nedeni yaşadığı derin bir acıdan kaynaklıdır. Ailesini geçindirmek için sipariş üzerine resimler yapan Morse, Amerikan Bağımsızlık Savaşı kahramanlarından Markiz de La Fayette’in portresini çizmek için yaşadığı şehirden bir başka şehre gider. 1825’te eşine yazdığı mektuplara bir süre cevap alamaz ve Lucretia’nın vefatını babasının yazdığı bir mektupla öğrenir. 3. çocuklarına hamile olan eşi Lucretia’yı kalp krizinden kaybeden Morse, karısının cenaze törenine bile yetişememiştir. Bu acıyla genç yaşından beri meraklı olduğu “mekanik” araştırmalara yönelir ve iletişimi daha hızlı sağlayacak teknolojileri geliştirmeye odaklanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Resim çalışmalarına ara veren Morse, 1832’de New York Üniversitesi Resim ve Heykel Bölümü profesörlüğü teklifini dahi telgraf çalışmaları nedeniyle kabul etmez. Birlikte çalıştığı Alfred Lewis Vail ile 1835’te ilk elektromıknatıslı telgrafın tasarımını gerçekleştirir. Elektromıknatısa bağlı bir kalemin, mıknatıstan aldığı sinyal ile kâğıt bir şerit üzerinde zig zag çizgiler çizmesiyle çalışan bu telgraf sistemini yeterli bulmayan Morse, 1837’de ikili kod sisteminden bir alfabe oluşturmayı başarır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kısa vuruşların “nokta”yı, uzun vuruşların ise “çizgi”yi temsil ettiği Mors alfabesinde harfler ve sayılar bu vuruşların farklı kombinasyonlarıyla ifade edilir. Mors alfabesi, iletişimde hızlı ve etkili bir şekilde bilgi aktarmak için kullanılan bir sistem olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bugün tüm dünyanın kullandığı modern anlamdaki “Uluslararası Mors Kodu”, 1848’te Alman yazar ve müzisyen Friedrich Clemens Gerke tarafından geliştirildi. Bu kod türü ilk kez Hamburg ile Cuxhaven arasında Almanya’da kullanıldı. 1865’e dek birtakım küçük değişiklikler yapıldı ve aynı yıl Paris’teki Uluslararası Telgraf Konferansı’nda Uluslararası Mors Kodu olarak kabul edildi. Teknolojik gelişmeler ve iletişim sistemlerinin değişimine rağmen hâlâ kullanılan Mors alfabesi, özellikle amatör telsizciler tarafından tercih edilmektedir. Bu nedenle Mors alfabesinin icadı, iletişim tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilir.