Blog

  • RADYONUN ÜLKEMİZDEKİ TARİHİ

    Günümüz iletişim çağı olarak anılıyor. Akıllı telefonlar, internet ve yakın gelecekte bizi bekleyen birçok yeni teknoloji, mekânlar arası mesafeyi ortadan kaldırıyor. Ancak uzun yıllar boyunca iletişim aracı olarak telgraf, radyo gibi artık bizlere ilkel gelen teknolojiler kullanıldı ve ilk çıktıkları yıllarda dünyayı köklü bir şekilde değiştirecek kadar öncülerdi. Artık hayatımızda telgraf olmasa da radyo, vazgeçemediğimiz iletişim araçlarından biri olarak hayatımızda yer almaya devam ediyor. Eskise de hayatımızda var olmaya devam eden radyonun ülkemizdeki tarihini, ilk radyo yayınlarını ve önemli gelişmeleri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Radyonun, eski ismiyle “telsiz telefon”un icadı birçok teknolojik üründe olduğu gibi tek bir isme ait değil. Birçok mucidin çalışmalarının ortak sonucu olarak icat edilen radyo ile ilgili ilk çalışmalar 1800’lü yıllarda başlar. Telgraf sistemi sayesinde kablolu iletişimin mümkün olduğunu keşfeden mucitler çalışmalarına hız kesmeden devam ederken 1900’lü yıllarda radyo artık özellikle savaş ortamındaki Amerika ve Avrupa’da yayın hayatına başlar. II. Dünya Savaşı’ndan sonra bir eğlence aracı olarak da evlerimize girer. Ülkemizde de Kurtuluş Savaşı’nda radyonun ve telgrafın gerekliliği fark edilir ve bu çalışmalara önem verilir. Zaten iki iletişim aracı da aynı dönemde icat edilmiş, gelişimleri birbirini etkilemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde ilk radyo yayını Cumhuriyet’in ilanından sonra 1925’te “Telsiz tesisi hakkında kanun” yasasının çıkmasının ardından süren yoğun çalışmalar sonucu 6 Mayıs 1927’te gerçekleşir. Daha önceki tarihlerde Fransızlar amatör olarak radyo yayını yaparak bando müzikleri yayınlasa da bu çalışmalar yerli yayınlar değildir. Birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de ilk radyo yayınları amatörler tarafından basit bir radyo alıcısıyla yapılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Hükümetin 1925’te çıkardığı yasanın ardından açtığı ihaleyi üstlenen Fransız şirket, “verici istasyonları”nı kurma görevini üstlenir. Aynı yıl Fransız şirket, kurulum için gerekli çalışmalara Ankara ve İstanbul’da başlar. Yeni kurulacak radyonun yayınlarını ise bu konuda çok istekli olan “İleri” gazetesinin sahibi Sedat Nuri Bey başlatır ve bir şirket kurar. 1926’da vericilerin yapım işlemi tamamlanır ancak yeteri kadar bütçesi olmayan proje için Sedat Nuri Bey, Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla kurulan bankadan destek ister.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Radyo için gerekli bütçeyi sağlayan Sedat Nuri Bey, projenin teknik gereklilikleri için telsiz meraklısı olan yeğeni Hayrettin Bey ile görüşür. Hayrettin Bey, Sultan II. Abdülhamid döneminde telgraf sistemlerini kuran isimdir. Yoğun çalışmalar neticesinde İstanbul Radyosu, 6 Mayıs 1927’de ilk anonsla yayın hayatına başlar. İstanbul Radyosu’nun Sirkeci’deki tarihi postane binasında başlayan radyo yayınları, Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi tarafından gerçekleşir. O tarihlerde kimsede radyo alıcısı bulunmadığı için, postane binasının kapısına yerleştirilen bir hoparlör ile her akşam yayın yapılır. Gerekli alt yapılar geçen yıllar içerisinde iyileştirilirken, radyo yayınları da yavaş yavaş İstanbul’daki evlere ulaşmaya başlar. Yayınlar, 1949’da Harbiye’de inşa edilen Radyoevi Binası’nda devam eder. Ankara’da ise ilk radyo yayını anonsu Kasım 1927’de duyulur. 1938’e kadar tüm yayınlar İstanbul ve Ankara’dan 5 kW gücünde, 1554 metre dalga boyu ile gerçekleşir. Anadolu’daki şehirlere yayılması 120 kW güç ile çalışan istasyonların kurulmasıyla 1940’lı yıllarda olur. 1970’li yıllarda ise Türkiye’nin tamamına radyo yayınları ulaşır. İstanbul’daki vericilerin 150 kW güç ile yayına geçmesi araya II. Dünya Savaşı’nın girmesiyle ancak 1949’da gecikmeli olarak gerçekleşir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1960’tan sonra 8 ilde “İl Radyoları” kurulur. 1964’ten itibaren radyo yayınlarının yönetimi, özerk ve tarafsız bir kamu iktisadi kuruluşu olarak düzenlenen TRT bünyesinde devam eder. Radyo yayınları, vericilerinin güçlendirilmesi ile daha geniş kitlelere ulaşır. 1973-1978 yılları arasında vericiler güçlendirilerek 4635 kW’ye çıkarılır. 1974’te TRT; daha önce Merkez Radyoları, Bölge Radyoları, İl Radyoları ismiyle yayın yapan organizasyonları TRT1, TRT2, TRT3 ismiyle yeniden yapılandırır. Bu dönemde radyolar her evin zaruri bir parçası olurken, eğitim amaçlı radyo kanalları, polis radyoları ve meteoroloji radyoları da TRT’nin çatısında yayınlar yapar. Hayatımıza televizyonlar girmeden önce radyo tiyatroları, kitaplardan uyarladıkları eserlerle tüm ülkeyi radyo başına toplamış, büyük orkestralar radyo kanallarında bir araya gelerek müzik yayınları yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hızla gelişen uydu teknolojilerinden faydalanan ülkemiz, 1990’larda önce yurt dışına, sonra ülkemizde kurulan uydu vericileri sayesinde özel radyo yayınlarına başlar. 10 yıl içerisinde 1000’den fazla radyo istasyonu yayın yapar hâle gelir. Sadece kendi ülke sınırlarımızda değil, uzak ülkelerin radyolarına erişimimiz ise 2000’li yıllarda hayatımıza giren internet sayesinde olur. Ancak şöyle bir gerçek var ki bugün sahip olduğumuz iletişim araçları ve internet, radyo dinleme oranlarında sivri bir düşüşe neden olmuştur. Eskiden sevdiğimiz bir şarkıyı dinlemek için saatlerce radyonun başında bekler, çaldığında coşkun bir sevinç duyardık. Günümüzde ise sevdiğimiz müziği dinlemek için telefonumuzda bir tuşa dokunmamız yetiyor.

  • GEÇMİŞTEN BUGÜNE KİTAP

    Teknoloji, hayatımızın her yerinde hâkimiyetini sürdürüyor olsa da “kitap kokusu” gerçeği asırlar boyunca devam edecek gibi duruyor. Papirüsten parşömene, el yazmalarından matbaanın icadına kadar kitabın gelişimini kaleme aldık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kitabın doğuşu: Papirüs dönemi” title_font_size=”13″]

    İnsanlık tarihi açısından büyük bir öneme sahip olan papirüs, şekil olarak kamışı andıran bir bitkidir. Mısır’da Nil Nehri kıyılarında yetişen ve boyu 4 metrelere kadar ulaşabilen papirüs bazı işlemlerden geçerek kâğıt haline gelirdi. Bu işlem için önce bitkinin sapları birbirinden ayrılır, ardından enine ve boyuna kesilerek uç uca ve yan yana yapıştırılırdı. Bu sayede tabakalar elde edilirdi.  Tabakaların üzerine kamışlar aracılığı ile kömür ve benzeri maddeler kullanılarak yazılar yazılırdı. Papirüsü dönemin lideri yapan en önemli özelliklerden biri dayanıklı olmasıydı. Malzemeyi uzun ömürlü ve dayanıklı kılmak adına üzerine sedir ağacı yağı sürülürdü. Parşömen kâğıdı icat edilene kadar papirüs uzun bir müddet kullanıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Parşömen ile başlayan bir devir” title_font_size=”13″]

    Yıllarca yazı yazmak için farklı malzemeler kullanıldı; kil tabletler, mağara duvarları, mermerler bunlardan yalnızca birkaçı. Parşömenin icat edilmesiyle birlikte bambaşka bir döneme geçildi. Parşömen kâğıdı, hayvan derisinin fazlalıklarından arındırılması ve derinin gerilerek kurutulması ile elde edilen bir kâğıt türü olarak yazının tarihine dahil oldu. Günümüzde de hâlâ popülerliğini korumaya devam eden parşömen kâğıdının ilk kullanıldığı yer ise İzmir’in Bergama ilçesi olarak kayıtlara geçti. Parşömenin o dönem bu kadar popüler olmasının en büyük nedenleri kolay üretilmesi ve dayanıklı olmasıydı, özellikle yanmayan bir yapıya sahip olması da ilgi çekiciydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Parşömene rakip geldi: Kâğıt” title_font_size=”13″]

    Yüzyıllardan beri Çin’de kullanılan kâğıdın Avrupa’ya gelişi ile birlikte artık başka bir boyuta geçildi. Semerkant kervanları ile “kâğıt” geldi ve parşömen ciddi bir rakiple karşılaştı. Yumuşak ve dayanıklı olan kâğıt daha çok tercih edilmeye başlandı. Hatta döneme damgasını vuran parşömenden çok daha fazla tercih edilir oldu. Maliyete de olumlu yansıyınca artık kâğıt günümüze kadar ulaşan serüvenine başlamış oldu. Kâğıdın milattan önce 2. yüzyılda Çin’de Cai Lun tarafından icat edildiği bilinir ve hatta Cai Lun için modern kâğıdın öncüsüdür demek mümkündür. Lun kâğıdı oluştururken bazı teknikleri kullandı; ana malzemeleri genellikle ağaç kabukları, bez parçaları ve lifli malzemelerdi. Tüm bu malzemeleri karıştırarak önce yumuşak bir hamur elde etti. Ardından hamuru ezerek su ile karıştırdı ve böylece ilk odun hamurunu üretmiş oldu. Ağaç kabuklarının harmanlanmasıyla başlayan kâğıt kullanımı, günümüz kitaplarının şekil almasında bir milat niteliğindedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ortaçağ’da kitap serüveni” title_font_size=”13″]

    Hristiyanlığın yayılmasından sonra Batı Avrupa’da olduğu gibi Bizans dünyasında da Eskiçağ kültürünün korunması öncelikli oldu. Bu kültürü korumak ve yaygınlaştırmak adına manastır kütüphaneleri açıldı. O dönemlerde kitap, kiliselerin ve manastırların en önemli hazinelerindendi. Kalın tahta kapaklarla ciltler yapılır, demir ve bakırla da köşeleri sabitlenirdi. Kitabı kopya ederek çoğaltırlardı ancak bu ağır ve oldukça zor bir işti. Zaman ilerledikçe eğitim ve öğretim alanı da genişledi, artık kitap bir “ihtiyaç” haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Matbaanın bulunuşu” title_font_size=”13″]

    Kitabın tarihsel ilerleyişinde kâğıdın aşama aşama gelişimi ne kadar önemliyse, matbaanın gelişimi de bir o kadar önemli bir olaydır. Matbaanın icadı ile birlikte artık kitap bir lüks olmaktan çıkmış ve her eve girebilen bir “bilgi kaynağı” haline gelmeye başlamıştı. Matbaanın Çinliler tarafından icat edilmesi ve Johann Gutenberg tarafından Avrupa’ya getirilerek yaygınlaştırılmasıyla artık yeni bir kitap çağı başlamış oldu. Matbaaya geçiş ile kitap basım maliyetleri ciddi bir düşüşe geçince, daha önce zenginlik ve lüksün bir işareti olarak görülen kitaplar artık her eve rahatlıkla girebilmeye başladı. Kitabın evlere girmesi fikirlerin, görüşlerin ve bilginin de doğru oranda yayılmasına olanak sağladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dünyanın ilk kitabı” title_font_size=”13″]

    Yeryüzünde ilk yazılan kitap Kuzeybatı Çin ülkesinde bulundu. Dünyanın ilk kitabının M. S. 868 yılında yazıldığı biliniyor, kitabın adı “Diamond Sutra”. Diamond, elmas anlamına gelirken Sutra kelimesinin ise dini bilgi ve vaaz anlamını taşıdığı bilinir. Kıssalar ve öğütler içeren Diamond Sutra, aynı zamanda dini içerikli bir kitaptır ve Buda’nın öğretilerini kapsar. Tamamı 7 sayfadan oluşan kitabın 6 sayfası metin, 1 sayfası ise Buda’yı resmeden bir sayfa olarak tasarlanmıştır. Dünyada ilk basılan kitap Diamond Sutra iken ülkemizde basılan ilk Türkçe kitap ise basımı 2 yıl süren Vankulu Lügati olmuştur. Bu arada ilk Türk matbaasını kuran ismin İbrahim Müteferrika olduğu bilgisini de verelim.

  • 8 Madde İle Lezzetli ve Şifalı Sirke

    8 Madde İle Lezzetli ve Şifalı Sirke

    Mutfağımızda en sık kullandığımız malzemelerden biri sirke… Öyle yiyeceklerimiz var ki sirkesiz lezzeti tam olmaz, örneğin piyazı, çoban salatayı sirkesiz düşünmek mümkün değil. Üstelik sirkenin marifetleri bu kadarla da kalmıyor, birçok uzman sirkenin sağlığımız için faydalı bir besin olduğunu belirtiyor. Mutfağımızın bu değerli üyesini 8 maddede anlatıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yemeklere, salatalara karakteristik tadıyla lezzet katan sirke aslında sadece meyve ve sudan oluşuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sirkenin lezzetli ekşi tadı elma, üzüm gibi yüksek asitli meyvelerden kaynaklanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Üstelik sirkeyi evde kendiniz de kolayca yapabilirsiniz. Sadece meyve, su bir de loş ve ılık bir yerde saklayacağınız bir kavanoza ihtiyacınız olacak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    En çok elmanın ve üzümün sirkesi yapılıyor ama nar, limon, ahududu gibi sayısız meyvenin hatta pirincin ve karanfilin bile sirkesini bulmak mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dünya çapında bir ünü olan balzamik sirkesi ise özel İtalyan üzümlerinden en az 12 sene bekleterek yapılır ve bu geleneksel lezzetin tadına varmak için binlerce lirayı gözden çıkarmanız gerekebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sirke bir salatanın başına gelebilecek en güzel şey olan Vinaigrette sosunun da ana maddesidir. Değişik ismine aldanmayın Vinaigrette, sirke ile zeytinyağının doğru oranlarda karıştırılarak arzu ettiğiniz baharatlarla tatlandırılmasıyla elde ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sirkenin ismi konu sağlıklı beslenme olduğunda da sık sık telaffuz ediliyor. Özellikle evde yapılmış elma sirkesi tüketmenin sağlığa yararları olduğu, bazı hastalıklardan koruduğu, metabolizmayı hızlandırdığı düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Sirkenin sadece yemeklerde değil temizlik için de tercih edilen doğal bir malzeme olduğunu da not edelim. Yüzey temizliğinden, kabuklu meyve ve sebzelerin temizlenmesine dek birçok alanda sirkeden yardım alabilirsiniz.

  • DOĞANIN EN SADIK TÜRLERİ

    Hayvanlar içgüdüleri ile hareket eden canlılardır. İnsanlar kadar zeki olmadıkları düşünülse de aslında doğada birçok canlı tahmin ettiğimizden çok daha zeki, organize ve hatta romantik olabiliyor. Hayatta kalma mücadelelerinde onlara atfettiğimiz beslenme, üreme ve barınma konuları; kuğu, kurt, beyaz karınca, albatros ve listemizdeki diğer türler söz konusu olduğunda eksik kalıyor. Aşk ve sadakat konularında insanoğluna nispet edercesine kararlı duruş sergileyen hayvan türlerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Eşine bağlılığı ile göz dolduran hayvanların başında kel kartal geliyor. Kuzey Amerika’da yaşayan ve yırtıcı olan bu tür, aslında isminde olduğu gibi kel değildir. Oldukça karizmatik bir görüntüsü olan kel kartallar tüm hayatını tek bir eşle geçirir. Eşi öldüğünde ise yeni bir eş arayışına girmez, hayatlarını yalnız tamamlarlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Hayvanlar âleminin en centilmen türü olarak kalbimizi kazanan erkek penguenler, tek eşli olmalarının yanı sıra, eşi ile beraber kuluçkaya oturarak hayatın müşterek olduğunu gösterirler. Yavrularını eşleriyle beraber büyüten erkek penguenlerin şirinlikleri bununla da bitmiyor; dişilerine çakıl taşı hediye ederek kur yapan erkek penguenler hayvanlar âleminin en tatlı aşığı olabilir. Ayrıca yavrularına yemek aramak için açık denizlerde iki ay geçirmek zorunda kalan dişiler, bu maceraya atıldıklarında erkek penguenler eşlerini sadık ve sabırlı bir şekilde bekler; yavruyu besler ve ısıtır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bu türün erkek bireylerinin doğum yapması zaten yeteri kadar şaşırtıcı olurken, bir de tek eşli olmaları onlara hayran olmamıza sebep oluyor. Bazı türleri sürü halinde yaşamayı sevmesine rağmen denizatları genelde tek eşlidir. Erkek ve dişiler günün büyük çoğunluğunu yemek aramakla geçirse de birbirlerine sabah ve akşamları kur yaparak aralarındaki bağı kuvvetlendirir, sevgilerini gösterirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gibonlar, ömürleri boyunca tek eşe sadık kalırlar. Çoğunlukla çekirdek aile olarak yavruları ile beraber belirli bir bölgede yaşayan gibonlar, yavrularını büyütürken de iş bölümü yaparlar. Yavru bir süre annesinin karnında tutunarak yaşasa da daha sonraki süreçte baba da yavru bakımına katılır. Hem tek eşli hem de iyi birer ebeveyn olan gibonlar, yaşadıkları bölgeyi savunmak söz konusu olduğunda cesaretleriyle de göz dolduruyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Birbirini çok seven insanlar için kullanılan “kumru gibiler” deyimi işte bu sadık ve sevgi dolu kuşlardan kaynaklanıyor. Kumrular tek eşlidir ve eşlerden biri ölecek olursa geride kalan eş hayatını yalnız bir şekilde tamamlar. Erkek ve dişiler kuluçka ve yavru bakımında da iş bölümü yaparlar. Yavruların beslenmesi anne kumru tarafından güvercin sütü denilen bir sıvı ile gagadan gagaya yapılsa da baba kumru yuvanın yapımı ve yavrunun bakımında fazlasıyla rol üstlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Romantizmleri ile göz dolduran turnalar, tıpkı kumrular gibi sadık birer eştir. Farklı ötüşleri, dansları, kanat çırpışları ile dişilerin dikkatini çekmek için tüm performanslarını sergilemekten çekinmeyen erkek turnalar yuva yapımı ve çocuk bakımında da birlikte hareket eder. Genellikle hayat boyu beraber olurlar ve eşlerden biri ölene kadar başka bir eş aramazlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sevimli oldukları kadar sosyal ve zeki olan kunduzlar istisnai durumlar dışında tek eşli olan sadık hayvan türlerinden biridir. Nehir kenarlarında yaşayan kunduzlar yavru bakımında da ortaktır. İki yaşına gelen kunduz, kendi partnerini seçer ve kendi kolonisini kurar. Kolonileri oldukça önemli olan kunduzlar tek bir eşe sadık olsalar da bazen koloniyi büyütmek için dişiler farklı erkek bireylerle çiftleşir ancak ölene kadar seçtikleri eşle hayatlarına devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Tarla faresi tek eşli olduğu en az bilinen hayvan türlerindendir. Erkek tarla faresi hayatının geri kalanında eşleşeceği bir dişi seçer ve dişisi ölse dahi yalnızlık pahasına kendisine yeni bir eş aramaz. Romantizm ve fedakârlık abidesi tarla faresinin ömrü ise yaklaşık 1 yıldır.

  • UZUNKÖPRÜ İLE MECİDİYE KÖPRÜSÜ

    Ülkemizin kuzeybatı ucundaki şehri Edirne’de yer alan iki tarihi köprü zaman zaman birbiriyle karıştırılır. Bunun nedeni olarak aynı şehirde bulunmaları, Osmanlı döneminde ve kesme taştan yapılmış olmaları gösterilebilir. Bu iki yapı, Uzunköprü ve Mecidiye Köprüsü’dür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ergene Nehri Üstündeki Uzunköprü” title_font_size=”13″]

    Eski adı Ergene olan, sonradan aldığı Uzunköprü adını bulunduğu ilçeye veren tarihi yapı, II. Murat tarafından, dönemin başmimarı Muslihiddin’e yaptırılmıştır. Köprünün inşasına 1426’da başlanmış ve 16 yılda, yani 1443 yılında tamamlanabilmiştir. Daha önce ahşap köprülerle geçilmeye çalışılan Ergene Nehri, Uzunköprü’nün yapımından sonra daha rahat aşılmış ve yapı, Osmanlı’nın Balkanlar’daki fetihleri için sağlam bir geçiş noktası olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Uzunköprü: Dünyanın En Uzun Köprüsü” title_font_size=”13″]

    1270,41 metre uzunluğu ile adının hakkını verircesine dünyanın en uzun taş köprüsü ünvanına sahiptir. Yapıldığı dönem sivri ve yuvarlak biçimlerde 174 kemeri bulunan yapının üç kemeri ilçeye bağlanan yolun altında kalmıştır. Eserin kemerleri ve ayakları, geometrik şekiller, bitki ve hayvan figürleriyle dekore edilmiştir. Uzunköprü, 1960’lı yıllarda yapılan onarım çalışmalarıyla bir miktar genişletilmiştir ve günümüzde 6 metreyi aşan bir genişliğe sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Meriç Nehri Üstündeki Mecidiye Köprüsü” title_font_size=”13″]

    Mecidiye adını, kendisini inşa ettiren Osmanlı Sultanı Abdülmecit’ten alan köprünün diğer adı Meriç Köprüsü’dür ve bu adı da altından akıp giden Meriç Nehri’nden almıştır. Yapımı 1842 ile 1847 yılları arasında gerçekleşen Mecidiye Köprüsü’nün uzunluğu 263 metre, genişliği ise 7 metre civarındadır. 12 sivri kemeri olan eser, 13 taşıyıcı ayağa sahiptir. Köprünün iki tarafında kesme taşlardan yapılmış sandal rıhtımları bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Seyir Köşküne Sahip Bir Köprü” title_font_size=”13″]

    Edirne-Karaağaç yolundaki Mecidiye Köprüsü, orta yerindeki seyir köşküyle diğer taş köprülerden ayrışmaktadır. Köprünün tamamı kesme taştan oluşsa da nehir ve kent manzarasının keyifle seyredilebildiği seyir köşkü mermerden yapılmıştır. Bu tarihi köprünün diğer bir özelliği de Osmanlı dönemi yapısı olmasına rağmen, ayaklarında bulunan çift başlı ejder gibi Selçuklu dönemine ait figürler taşımasıdır.

  • GÜMÜŞTEN MÜCEVHER İŞÇİLİĞİNE KUYUMCULUK ZANAATI

    Yapılan ürüne gösterilen rağbetin düşmesi ya da fabrikasyon üretimlerin artması gibi nedenlerle günümüzde kaybolmaya yüz tutmuş pek çok kıymetli zanaat bulunuyor. Bir zanaat dalı olan kuyumculuk ise bu sınıfa girmeyen şanslı meslek gruplarından diyebiliriz. Hâlâ ilgi gören bu işçiliğin tarihçesi binlerce yıl geriye gidiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kuyumculuk tarihinin, Mısır’da hanedanlık öncesi döneme kadar gittiği günümüze ulaşan duvar resimleriyle belgelenmiş bulunmaktadır. Bu zanaatta kullanılan araç-gereçleri bile içeren o resimlere göre kuyumculuk, dünyaya Eski Mısır’dan yayılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kuyumculuk kelimesinin, “dökmek” fiili ile aynı anlama gelen “kuymak” sözcüğünden kaynak aldığı ve türediği ifade edilmektedir. Döküm işlemini yapana dökümcü denmesi gibi, kuymak fiili de kuyumcu kavramını doğurmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kuyumcu, değerli metalleri ve taşları işleyen, onlardan özellikle ziynet eşyası üreten zanaatkârdır. Telkârici, gümüşçü gibi zanaatkârlar aslında birer kuyumcudur. Bununla birlikte günümüzde altın satışı yapan esnafa da kuyumcu denmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kuyumcular, tasarım ortaya çıkana değin, şekil vermekten birbirine monte etmeye kadar farklı işlemler yürüten, eldeki değerli ham maddenin ziyan olmaması için büyük titizlik, dikkat ve sabırla çalışan kişilerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kuyumcuların işlediği en önemli maddelerden biri altındır. Kuyumcu, altının rengini, sertlik derecesini ayarlamak ama değerini de koruyabilmek için sadece gümüş, bakır, nikel, çinko, paladyum ve iridyum maddelerinden birini içeren alaşımlar kullanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kuyumculuk teknolojilerinden biri mıhlama sanatıdır. Kıymetli bir metale, yakut, zümrüt, elmas gibi daha pahalı taşları mıhlayan zanaatkâr, takının mücevhere dönüşmesini sağlar. Mıhlamacının yeteneğine göre mücevher, ince bir işçilik ürününe dönüşebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Pek çok zanaat dalında olduğu gibi, geçmişte Anadolu’da kuyumculuk da usta-çırak ilişkisiyle yürütülmüştür. Günümüzde ise lise ve meslek yüksekokullarında kuyumculuk üzerine eğitimler almak mümkün hale gelmiştir.

  • MUTLU EDECEK GÖL MANZARALARI

    MUTLU EDECEK GÖL MANZARALARI

    Mutlu etmeyen bir göl manzarası var mıdır ki? Mavinin yeşile çaldığı, bazen kıyılarını sazlıkların kaplayıp bazen flamingoların toplaştığı, çoğu ağaçlar tarafından kucaklanmış göl manzaraları insan ruhuna ancak ve ancak terapi sağlar. Ülkemiz bu konuda da cennet misali bir varlığa sahip. Ve her birinin fotoğrafına bakmak ayrı güzel, bir gün kıyısında olma hayali kurmak ayrı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Göller, içine girip yüzmekten çok çevresinde dolaşıp huzur bulmak içindir sanki… Abant Gölü’nün dibini gösteren berraklığı bile en iyi böyle anlaşılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Denizden bir parçayken, Büyük Menderes Irmağı’nın getirdiği alüvyonlarla Ege’den ayrılıp bir göle dönüştü. Ege’nin bir yanı Bafa’da kaldı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Göl kıyısından ev almak mı, göl kıyısında doğmak mı? Peki, Trabzon’daki Uzungöl’e bakarak yaş alan bir insan hiç ihtiyarlar mı?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gölde yüzmek en çok kuğulara yakışır, bir de karabataklara… Sumrulara, balıkçıl kuşlarına, tepeli pelikanlara, saz bülbülleri ve daha nicelerine…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Göl şiiri ile romantik edebiyatın en ünlü sanatçıları arasına girmiş bir edebiyatçı olan Alphonse Marie Louise Prat de Lamartine’den: “Çıt yoktu su üstünde, gök altında, uzakta / Suları usul usul yaran kürekçilerin / Gürültüsünden başka.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İnsanları deniz olduğuna inandıracak kadar heybetli, gerçekten gölmüş dedirtecek kadar samimidir Van Gölü… İçine kurulmuş adası, bakir kıyılarıyla eşsizdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Cengiz Aytmatov’un Beyaz Gemi’de yazdığı gibidir: “Şimşeği çaktıran göktür. Ve göl ebedîdir. İşte budur beni teselli eden…”

  • Türkiye’nin Birbirinden Güzel 8 Hamamı

    Türkiye’nin Birbirinden Güzel 8 Hamamı

    Günümüzde hamama gidip banyosunu bir tellak ya da natır yardımıyla yapmak çoğumuzun âdeti değildir. Genellikle kırk yılda bir, onda da turist gibi gideriz. Hâlbuki kurnası, göbek taşı, takunyası, tası, peştamal ve kesesiyle Türk kültürünün simgelerinden biridir hamam… Bu mekânların kökleri Romalılara dayanıyor ama Türklerin elinde özgün, farklı boyutlar kazanmıştır. Onun için de bugün dünyada adıyla sanıyla “Türk hamamı” olarak bilinip ilgi görmektedir. Fakat faal durumda olan hamam sayısı eskisine oranla oldukça azalmış durumda… Biz de geleneksel ritüelleriyle halen hizmet veren ve tarihi ya da mimari açıdan güzellikleriyle öne geçen 8 hamamı listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    hamam, turkish bath

    Mimar Sinan’ın Nur Banu Sultan’ın isteği üzerine 16. yüzyılda, ustalık döneminin son yıllarında inşa ettiği çifte hamamdır Çemberlitaş. Çifte hamam ise kadın ve erkekler için ayrı bölümleri olan hamam demek. Bu tarihi yapı bir süre restoran, halı mağazası gibi farklı amaçlarla da kullanılmış ama 1988 yılında tekrar asıl işlevine kavuşmuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    hamam, turkish bath

    Yine 16. yüzyılda ve yine Mimar Sinan tarafından yapılan bir hamam da Kılıç Ali Paşa’dır. Karaköy, Tophane’de bulunan ve adını ünlü denizcimizden alan yapının mimarisi özellikle yabancı turistler tarafından büyük ilgi görmekte…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    hamam, turkish bath

    Trabzon’da şehir merkezinde bulunan hamam Selçuklular tarafından kenti alma girişimleri sırasında inşa edilmiş. Sekizgen kubbenin dayandığı sekiz direk nedeniyle Sekiz Direkli adını alan hamam bir oba çadırına benzetiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    hamam, turkish bath

    Edirne’deki hamam Sokullu Mehmet Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmış. Türkiye’nin bu en büyük hamamı aynı zamanda kentte bulunan üç tarihi hamamdan biri ve mimari yapısı, barındırdığı ince işçilik ile adından söz ettiriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    hamam, turkish bath

    Roma döneminden kalan Osmanlı döneminde restorasyon geçiren Bursa’daki tarihi kaplıcanın içinde yer alan Türk hamamında kadın ve erkek bölümleri ayrıdır. Burada küçük bir bilgi girelim; hamam sözcüğü Arapça ısıtmak/ısınmak anlamındaki “hama” fiil kökünden geçmiştir dilimize…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    hamam, turkish bath

    Bizim ilk 8’e aldığımız tarihi Cağaloğlu Hamamı barok tarzındaki mimarisi ile New York Times gazetesi tarafından Ölmeden Önce Görülmesi Gereken 1000 Yer Listesi’ne alınmış. Belki de hamamların en popüleri olan mekânın Franz Liszt, Tony Curtis gibi ziyaretçileri olmuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    hamam, turkish bath

    Zeuksippos Banyoları Ayasofya’nın yakınlarında bulunan ama Ayasofya yapılmadan önce, 500’lü yıllarda yıkılmış bir yapıydı. Daha sonra buraya Hürrem Sultan tarafından Mimar Sinan’a bir Türk hamamı inşa ettirildi. 20. yüzyılın başlarından beri uzun yıllar farklı amaçlarla kullanıldı; depo, halı mağazası hatta hapishane olarak… Ama artık kültürünün tüm ögeleriyle hamam olarak hizmet veriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    hamam, turkish bath

    Bektaşi dervişi Gül Baba’nın isteği üzerine 2. Bayezid tarafından yaptırılmış Galatasaray Hamamı zamanında devlet büyükleri tarafından kullanılırmış. Yakın geçmişte John Travolta’nın da merakını celp edip ziyaret ettiği hamam günümüzde halka açık durumda…

  • ÖĞRETMEN ŞAİR FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL’DEN ÇOBAN ÇEŞMESİ ŞİİRİ

    Faruk Nafiz Çamlıbel, birazdan okuyacağınız Çoban Çeşmesi şiirini 1924’te Ankara’da öğretmenlik yaptığı sırada kaleme almıştı. Peki, siz 1898-1973 yılları arasında yaşayan Faruk Nafiz Çamlıbel’in, 1922 yılında Kayseri Lisesine edebiyat öğretmeni olarak atandığını, buradaki öğrencilerinden birinin sonradan ünlenecek Behçet Kemal Çağlar olduğunu ve ikilinin çok daha sonraları birlikte Onuncu Yıl Marşı’nı yazdığını biliyor muydunuz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
  • ZEKÂSI VE YETENEĞİ ŞAŞIRTIYOR

    Hayvanlar arasında alet kullanan nadir türler arasında yer alan su samurları, aynı zamanda bu yeteneklerini baraj yapmak için de kullanır. Besinleri olan midyeyi bir taş yardımıyla açmayı becerebilen bu sevimli canlıların bilinen 13 türü bulunuyor. Su samurları hakkında ilginç bilgileri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gelincikgiller familyasından olan su samurları küçük bir bedene ve su geçirmez kürke sahiptir. Su samurunun görme, koku alma ve duyma yeteneği çok hassastır. Kafasının üzerinde yer alan gözleri sayesinde vücudu su altındayken de görmeye devam edebilir. Çevik yüzücülerdir, bacakları kısa olsa da uzun kuyrukları suda hareket etmelerine yardımcı olur, hız kazandırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Su samuru yalnız yaşar, erkek ve dişiler arasında kuvvetli bir bağ yoktur. Beraber oynayan ya da avlanan su samuru videoları aksini düşündürse de bu birliktelik geçici bir durumdur. Doğduklarında iki aylık olana kadar geçen süreçte annelerinin bakımına muhtaçtır. Bu süreçten sonra yetişkin olan su samuru kendi yoluna gider. Etçil olan su samurları doğaları gereği vahşi olsa da yavruyken insanlar tarafından korumaya alındıklarında âdeta bir kedi kadar evcil ve sevgi dolu olurlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bangladeş’te yerel balıkçılar su samurlarını evcilleştirerek onları balık yakalamada yardımcı olarak kullanır. Su samurları, balıkları ağlara sürükleyerek işleri oldukça kolaylaştırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Çoğu memelide olduğu gibi su samuru yavrularının da doğduklarında gözleri kapalıdır ve yaklaşık beşinci haftaya kadar gözleri açılmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Özel anatomik yapıları sayesinde burun delikleri ve kulak kepçeleri suya daldıklarında otomatik olarak kapanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Çoğu sucul memelide olduğu gibi su samurunun bedeninde kalın bir yağ tabakası yoktur. Su samurları, vücut ısılarını koruyabilmek için memeliler arasındaki en yoğun kürke sahiptir ve dinlenme halindeyken metabolik hızları, benzer boyutlardaki diğer memelilere oranla üç kat daha hızlıdır. Bu özellikleri onların soğuk sularda bile sıcak kalmasını ve ıslanmamasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Suyun içinde keyifle ve el ele uyumasıyla ünlü bu şirin hayvanlar, akıntıya kapılmamak için yosun çalılıklarına tırmanır ve etraflarına sarılır, yosunu bedenlerine dolarlar. Böylece yosunlar su samurları için doğal çapa görevi görür.