Blog

  • ÜNLÜ İSİMLERİN KALEMİNDEN ÇIKAN MEKTUP KİTAPLAR

    Ünlü kişiliklerin yaşamlarına, zihin dünyalarına, ilişkilerine dair bilgiler edinmek en az yazarların kaleminden çıkan farklı türdeki kitapları okumak kadar keyiflidir. Bu keyfi en üst seviyede yaşatacak araçlardan biri olarak mektup kitapları önerebiliriz. Sevgiliye, kardeşe hatta komşuya yazılmış mektuplardan derlenen bazı kitapları listemizde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yalnız Seni Arıyorum kitabı, Orhan Veli’nin, “’Hiç birine bağlanmadım / Ona bağlandığım kadar / Sade kadın değil, insan… “ dizelerinin muhatabı olan Nahit Fıratlı’ya, 1947-1950 yıllarında yazdığı mektuplardan derlenmiştir. Kitapta mektupların el yazmaları da görülebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Okuyucuya tutkulu bir aşk romanı hissiyatı veren Milena’ya Mektuplar, Franz Kafka’nın gazeteci Milena Jesenská’ya 1920 Nisan’ında yazdığı ilk mektupla başlayıp, hayatını kaybettiği 1924 yılına kadar süren mektuplaşmalardan oluşmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Avusturyalı yazar Stefan Zweig’a ait bu kitap, sanılanın aksine gerçekte yazılan mektuplardan değil, mektup biçiminde yazılmış bir uzun öyküden oluşuyor. Öykü, ünlü roman yazarı R.’nin, kendisine âşık olan bir kadından imzasız bir mektup almasıyla başlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kitap, Marcel Proust’un, Haussmann Bulvarı No:102’deki evinin üçüncü katında oturan komşusu Madam Williams’a yazdığı mektuplardan oluşuyor. Proust, üçü komşusunun kocasına olmak üzere toplam 26 mektup yazmış ve maruz kaldığı gürültü ile tadilat seslerinden kendi üslubunca yakınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Psikanaliz biliminin kurucusu ünlü nörolog Freud ile Nobel Ödülü sahibi ünlü fizikçi Einstein arasındaki mektuplaşmalardan oluşan kitapta, iki bilim insanının savaştan kurtulmanın yolları ve barış üzerine analizleri okunabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hollandalı ressam Vincent van Gogh’un, tam 17 yıl boyunca ve ölümünden iki gün öncesine kadar kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplar, ilk olarak Theo’nun eşi Johanna van Gogh-Bonger tarafından derlenerek 1914’te yayımlanmıştır. Bu mektup kitap, yazarın yaşamına ve sanatına dair pek çok bilgi barındırmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Cemal Süreya’nın eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı ve 1972’nin 12-24 Temmuz tarihlerini, yani on üç günü kapsayan mektuplardan oluşmaktadır. Bu günler, Zuhal Hanım’ın ameliyat olmak üzere hastanede yattığı günlere karşılık gelir. Süreya ise mektuplarında ailesine olan duygularına, dışarıda olup bitenlere yer vermiştir.

  • 2024 YILINDA COĞRAFİ İŞARET ALAN YÖRESEL ÜRÜNLERİMİZ

    Coğrafi işaret, belirli bir bölge veya yöreye özgü ürünleri tanımlayan; bu ürünlerin niteliği, ünü veya özellikleriyle özdeşleştiğini belgeleyen önemli bir işarettir. Coğrafi işaretler, yerel ürünlerin uluslararası pazarda tanınmasını sağlayarak marka değerlerini yükseltir. Bu işaretler, yalnızca ekonomik fayda sağlamakla kalmaz; aynı zamanda yerel kültürü ve geleneksel üretim yöntemlerini koruyarak kırsal kalkınmayı destekler ve turizmi canlandırır. Coğrafi işaret tescili nesilden nesile aktarılan bilgi ve becerilerin devamlılığını sağlar, biyolojik çeşitliliğin korunmasına da katkıda bulunur. Yazımızda 2024 yılında Avrupa Birliği’nden coğrafi işaret tescili alan yerel ve millî ürünlerimizi okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Safranbolu Safranı” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en pahalı baharatı olarak bilinen safran, ülkemizde başta Safranbolu olmak üzere çeşitli il ve ilçelerimizde yetiştirilmektedir. Safranbolu’nun kendine özgü mikroklimatik koşulları, bu nadir ve değerli baharatın yetiştirilmesi için mükemmel bir ortam oluşturmaktadır. Safranbolu safranı, 2024 yılında Avrupa Birliği tarafından coğrafi işaret tescili alarak uluslararası alanda tanınmış ve koruma altına alınmıştır. Bu gelişme, safranı Türkiye’nin AB’den coğrafi işaret alan ilk baharatı olarak özel bir konuma taşımıştır. Tescil ürünün kalitesini, orijinalliğini ve bölgeye özgü kimliğini güvence altına alırken, ekonomik değerini de önemli ölçüde artırmıştır.

     

    Gastronomi, tıp ve kozmetik gibi pek çok alanda kullanılan Safranbolu safranı, ekimden hasada kadar büyük bir titizlik ve emek gerektiren zahmetli bir üretim sürecine sahiptir. Bu özellikleriyle hem yerel kültürün bir parçası hem de uluslararası bir değer olarak öne çıkmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Araban Sarımsağı ” title_font_size=”13″]

    Araban sarımsağı, Gaziantep’in Araban ilçesinde yetişen, yüksek aroması ve kendine özgü kokusuyla dikkat çeken bir sarımsak türüdür. Türkiye’deki toplam sarımsak üretiminin %35’ini karşılayan bu ürün, diş yapısının belirginliği ve kabuk özellikleriyle diğer türlerden kolayca ayrılır. Yoğun aroması sayesinde mutfaklarda sıkça tercih edilen Araban sarımsağı, aynı zamanda doğal antibiyotik özellikleriyle sağlık açısından da önemli bir yere sahiptir. 2024 yılında Avrupa Birliği’nden coğrafi işaret tescili alarak Gaziantep’in uluslararası düzeyde tanınan ürünleri arasına giren Araban sarımsağının tescil edilmesinin sebepleri arasında bölgeye özgü yetiştirme teknikleri, iklim ve toprak koşullarının ürüne kattığı eşsiz lezzet ve kalitenin korunması yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bursa Şeftalisi ” title_font_size=”13″]

    2024 yılında da Avrupa Birliği’nden coğrafi işaret tescili alan 24. ürünümüz olan Bursa şeftalisi, tatlı ve sulu yapısıyla yalnızca ülkemizde değil, uluslararası pazarda da büyük ilgi gören bir üründür. Yüksek şeker içeriği, doğal aroması ve yumuşak dokusu sayesinde hem taze tüketimde hem de reçel ve tatlı gibi işlenmiş ürünlerin yapımında sıkça tercih edilir. Lezzeti ve göz alıcı görünümüyle ülkemizin en seçkin tarım ürünlerinden biri olarak öne çıkar. Bu şeftalinin dikkat çekici diğer özellikleri ise kabuğunun ince ve tüylü olmasıdır. Bursa’nın verimli toprakları ve ılıman iklimi, bu şeftalinin yetişmesi için ideal koşulları sunar. Bursa’da yoğun olarak üretilmesi bölgenin şeftaliyle özdeşleşmesine yol açmıştır. Bu nedenle Bursa, ülkemizde “şeftalinin anavatanı” olarak anılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bingöl Balı” title_font_size=”13″]

    Zengin bitki çeşitliliği sayesinde arıcılık için ideal bir doğal ortam sunan Bingöl’de 1.200’den fazla bitki türü bulunur ve bunların büyük bir kısmı bal üretimi için uygun özelliklere sahiptir. Bu zenginlik, Bingöl balının yüksek kalitede ve saf bir ürün olarak öne çıkmasını sağlar. Bingöl balı, bölgenin eşsiz bitki örtüsünden kaynaklanan kendine has tat, aroma ve kıvamıyla diğer ballardan ayrılır. Yüksek polen içeriği ve doğal şeker dengesi, bu özel balın karakteristik özelliklerini oluşturur.

     

    Bingöl Üniversitesinin öncülüğünde yürütülen uzun soluklu çalışmalar sonucunda Bingöl balı, 2022 yılında Türkiye’de coğrafi işaret aldı. Bu başarı, Avrupa Birliği’ne yapılan başvuruyla uluslararası boyuta taşındı ve 2024 yılında AB coğrafi işaret tescilini kazanarak global düzeyde tanınan bir değer hâline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hüyük Çileği” title_font_size=”13″]

    Konya’nın Hüyük ilçesinde yetiştirilen Hüyük çileği, bölgenin iklim koşulları ve özel toprak yapısı sayesinde kendine özgü aroma kazanmıştır. Parlak kırmızı rengi ve dayanıklılığıyla dikkat çeken Hüyük çileği, yetiştirme tekniği ve bölge topraklarının ağır metallerden arınmış olması sayesinde çevresel kirleticilerden etkilenmez. Su tutma kapasitesi ve drenaj özellikleri oldukça iyi olan, hava geçirgenliği yüksek topraklarda yetişen bu çilek, yaz aylarında nem oranının %60’ın altına düşmemesi sayesinde olgunlaşma döneminde su kaybını minimum düzeyde tutar. Bu doğal koşullar, meyvenin ani olgunlaşma riskini azaltarak sertlik, sululuk ve hafif mayhoş tat gibi özellikler kazanmasını sağlar. Hüyük çileği üretiminde, kimyasal gübre kullanımına mümkün olduğunca yer verilmez; bunun yerine çiftlik gübresi kullanılarak toprağın organik madde açısından zenginleştirilmesi sağlanır. Bu yöntem, çileğin kendine has kalite özelliklerini kazanmasında büyük rol oynar. 2024 yılında Avrupa Birliği tarafından coğrafi işaret tescili alan Hüyük çileği, Türkiye’nin uluslararası düzeyde tanınan 25. coğrafi işaretli ürünü olarak önemli bir başarıya imza atmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Osmaniye Yer Fıstığı ” title_font_size=”13″]

    Osmaniye yer fıstığı, 2003 yılında Türkiye’de coğrafi işaret tescili almasının ardından, 2024 yılında Avrupa Birliği’nden coğrafi işaret tescili kazanarak uluslararası alanda tanınırlık elde etmiştir. Kendine özgü özellikleriyle dikkat çeken bu yer fıstığı, ince kabuğu ve kolay soyulabilir yapısıyla tüketicilere pratik bir kullanım sunar. Yüksek protein ve yağ içeriği sayesinde besleyici bir gıda kaynağı olan Osmaniye yer fıstığı, sağlıklı yağ asitleri içeriğiyle enerji deposu olarak kabul edilir. Türkiye’nin yer fıstığı üretiminde verimlilik açısından lider konumunda olan Osmaniye, dünya ortalamasının iki katından daha yüksek verimlilikle üretim yapmaktadır. Osmaniye yer fıstığı, çerez olarak kavrulmuş hâlde tüketilmesinin yanı sıra fıstık ezmesi yapımında ve yemeklik yağ üretiminde de kullanılır. Üretim sürecinde israf edilmemesi adına, yağı çıkarıldıktan sonra kalan küspesi hayvan yemi olarak değerlendirilir. 2024 yılında AB’den alınan coğrafi işaret tescili, Osmaniye yer fıstığının özgün yetiştirme teknikleriyle belirli bir coğrafyada üretildiğini garanti altına almış, kalitesini ve değerini korumak adına önemli bir adım olmuştur. Bu tescil, Osmaniye tarımına ekonomik olarak büyük katkı sağlarken, ürünün uluslararası pazardaki bilinirliğini ve prestijini de artırmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Söke Pamuğu” title_font_size=”13″]

    Söke pamuğu, Aydın’ın Söke ilçesinde yetişen, 2024 yılında Avrupa Birliği tarafından coğrafi işaret tescili almış ve bu tescili alan ilk pamuk ürünü olarak kayıtlara geçmiştir. Söke’nin kendine özgü iklimi ve verimli toprak yapısı, bölgenin Türkiye’nin kaliteli pamuk üretiminde öncü olmasını sağlamaktadır. Söke pamuğu; ipliklerinin inceliği ve dayanıklılığı, lif uzunluğu, yumuşak dokusu ve yüksek kalitesiyle dikkat çeker. Üretim süreçlerindeki titizlikle birleşen bu özellikleri, Söke pamuğunu uluslararası düzeyde değerli bir ürün hâline getirmiştir. Ekonomik katkıları nedeniyle “beyaz altın” olarak anılan Söke pamuğu, sadece tekstil sektörü için değil, bölgenin tarımsal prestiji açısından da büyük bir önem taşımaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Manisa Mesir Macunu ” title_font_size=”13″]

    Mesir macunu, Osmanlı Dönemi’nde, özellikle 16. yüzyılda Manisa’da ortaya çıkan, geleneksel Türk tıbbında da önemli bir yere sahip köklü bir tatlı macundur. Yavuz Sultan Selim’in eşi ve Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan’ın hastalanması üzerine Manisa’da yaptırdığı Sultan Camii Külliyesi’nin darüşşifasında (hastane) hazırlanmıştır. Şifalı bitkilerden hazırlanan bu karışım sayesinde Hafsa Sultan’ın iyileştiği rivayet edilir. İyileşmesinin ardından Hafsa Sultan, bu şifalı karışımın halka dağıtılmasını istemiştir. O tarihten itibaren Mesir Macunu Festivali geleneği başlamış ve her yıl Sultan Camii’nden halka saçılarak dağıtılmıştır. 41 çeşit baharat ve bitkiden oluşan benzersiz bir karışım olan mesir macunu, tatlı kıvamıyla dikkat çeker. Başlıca malzemeleri arasında çörek otu, tarçın, zencefil, yenibahar, kakule, karanfil ve safran gibi doğal bitkiler yer alır. 2012 yılında Mesir Macunu Festivali, UNESCO’nun “İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi”ne dâhil edilmiştir. 2024 yılında ise Avrupa Birliği’nden coğrafi işaret tescili alarak Türkiye’nin bu statüye kavuşan 28. ürünü olmuştur.

  • TÜRKİYE’NİN ORDİNARYÜS PROFESÖRLERİ

    Ordinaryüs, Türk üniversitelerinde 1933’te yürürlüğe giren, 1960’da da kaldırılan akademik bir unvandır. Ordinaryüs derecesi, akademide en az beş yıl profesörlük yapmış, bilimsel çalışmaları ile kendini ispatlamış ve öğretim üyeleri arasından seçilen kürsünün yönetiminde görevlendirilen akademisyenlere verilmektedir. 1960’tan önce ordinaryüs unvanını kazanan kişiler, bu unvanı taşıma hakkına erişmiş oldukları için unvan kaldırıldıktan sonra da kullanmaya devam etmişlerdir. 1960’tan sonra kimseye bu unvan verilmemiştir. Akademide artık karşımıza çıkmasa da halk dilinde de zaman zaman kullanımı görülmektedir ve günlük dilde “herhangi bir meslek ya da sanat dalında ileri derece uzman, üstat” anlamında kullanılmaktadır. Ülkemizin yetiştirdiği çok önemli ordinaryüs profesörler bulunmaktadır ve her biri alanlarında önemli çalışmalara imza atarak uluslararası arenada da takdir toplamıştır. Profesörlerin hocası anlamına da gelen bu unvanı ülkemizde alan son akademisyen Reşat Kaynar olmuştur. Yazımızda ülkemizin altı ordinaryüs profesörünü ve bilime katkılarını okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sadece ülkemizin değil tüm dünyanın saydığı ve sevdiği seçkin bir bilim insanı olan Halil İbrahim İnalcık, bir asırlık ömrüne sayısız başarı sığdırmış, ülkemizin dünyaya kazandırdığı en önemli bilim insanlarından biridir. Ülkemizde modern tarih biliminin kurucusu olan Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu’nun 624 sene süren yönetimi boyunca tuttuğu arşiv kayıtlarını titizlikle inceleyip deşifre ederek koskoca bir imparatorluğun geçmişine ışık tutmuş ve bu ışık dünya tarihinin yazılmasındaki çalışmaların önemli bir parçası olmuştur. Tarih profesörü olarak çalışmalarını dünyanın en önemli üniversitelerinde sürdüren, ülkemize olduğu kadar tüm dünyaya büyük bir ilim mirası bırakan Halil İnalcık, bir asır süren yaşamına sığdırdığı başarıları ile dünyayı değiştiren başarılara imza atmıştır. 2016’da hayata veda eden İnalcık’ın ordinaryüs derecesinin yanı sıra tarihçilerin şeyhi anlamına gelen “Şeyh’ül Müverrihin” olarak tüm dünyada anılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1910 doğumlu, Türk matematikçi ve bilim insanı Cahit Arf, cebir konularında çalışmaları ile dünyaca ün kazanmış bir akademisyendir. “Arf değişmezi, Arf halkaları, Arf sabiti” gibi literatüre kendi ismiyle geçen, önemli bilimsel çalışmaları bulunan Arf’ın portresi 10 Türk lirasının üzerine de basılmıştır. TUBİTAK Bilim Kolu Başkanlığı yapan ve bu kurumun kurulmasında önemli çalışmaları bulunan; yurt içi ve yurt dışındaki birçok akademik ve bilimsel kurumdan ödül alan Arf’in, İstanbul Teknik Üniversitesi, ODTÜ ve Karadeniz Teknik Üniversitesinden “Onur Doktorası” bulunmaktadır. “Matematik esas olarak sabır olayıdır. Ezberleyerek değil, keşfederek anlamak gerekir.” açıklamasıyla mesleğine ve bilime olan tutkusunu beyan eden Arf, Kaliforniya Üniversitesinde konuk öğretim üyesi olarak görevlendirilmiş, Kanada ve Amerika’daki saygın üniversitelerden kürsü teklif edilmiş ancak kendisi ülkesine hizmet etmek amacıyla akademik çalışmalarını Türkiye’de sürdürme kararı almıştır. Cahit Arf, 1997’de hayata veda etmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1884 doğumlu Mazhar Osman Usman, ülkemizin ilk modern ruh sağlığı hastanesini kuran, ruh ve sinir hastalıkları hekimidir. 1904’te “Askeri Tıbbiye” okulunu yüzbaşı derecesi ile bitiren ve doktor unvanını alan Usman, Almanya’da modern psikiyatrinin en önemli isimlerinden olan; Alzheimer, Ziehen ve Kraepelin gibi saygın akademisyenlerle çalışmıştır. Gülhane ve Haseki Hastanelerinin Ruh ve Sinir Hastalıkları biriminde çalışan Usman, Bakırköy’de terk edilmiş olan Reşadiye Kışlasının bulunduğu araziyi devletten talep etmiş; Mustafa Kemal Atatürk’ün onayı ile 1927’de Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesini kurmuştur. Uzun süre bu kurumda başhekimlik görevinde bulunan Usman, 1941’de görevinden emekli olmuş ve vefat ettiği 1951 yılına kadar akademide öğretim üyesi olarak genç hekimlerin yetiştirilmesine önemli katkılar sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1899 doğumlu İhsan Şükrü Aksel, o dönem Darülfünun Üniversitesi olarak anılan İstanbul Tıp Fakültesinden mezun olmuştur. Münih ve Hamburg’da, Prof. Kraepelin, Prof. Spielmeyer, Prof. Weygand ve Prof. Jakob gibi önemli isimlerle çalışan Aksel, 1925’te Türkiye’ye dönerek o dönem Emraz-ı Akliye ve Asabiye Hastanesi olarak anılan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine şef doktor olarak atanmış ve bu hastanenin nöropatoloji laboratuvarını kurmuştur. 1951’de ordinaryüs unvanını alan Aksel, ilerleyen yıllarda İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı görevini üstlenmiştir. Sağlık alanında yaptığı çalışmalarla ülkemiz adına önemli kazanımlar sağlayan Aksel, Çapa Üniversitesinin psikiyatri kliniğinin kurulmasına da öncülük etmiştir. 1958’de Çocuk Psikiyatri Enstitüsünü kuran ve saygın bir bilim insanı olan Aksel, 1987’de hayata veda etmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1949 doğumlu Ahmet Nihat Berker, kuramsal fizik profesörüdür. Robert Kolejinden mezun olduktan sonra ABD’deki Massachusetts Teknoloji Enstitüsüne kabul edilen Berker, buradan hem fizik hem kimya bölümünden mezun olmuştur. 1977’de Illinois Üniversitesinden doktora unvanı alan Berker, ilerleyen yıllarda gösterdiği üstün başarı neticesinde Massachusetts Teknoloji Enstitüsünden fizik profesörlüğü unvanını almıştır. 90’lı yıllarda Türkiye’ye dönen Berker, çalışmalarına İstanbul Teknik Üniversitesinde devam etmiş, bu kurumun dekanı olmuştur. 2004’te Massachusetts Teknoloji Enstitüsünden ordinaryüs profesör unvanı alan Berker, Almanya’nın en prestijli bilim ödüllerinden biri olan Humboldt Ödülü’nün de sahibi olmuştur. Ahmet Nihat Berker’in bilime katkıları devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1957’de dünyaya gelen İvet Bahar, Ahmet Nihat Berker gibi ordinaryüs unvanını yurt dışından alan önemli bir biyologdur. Boğaziçi Üniversitesinde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlayan Bahar, İstanbul Teknik Üniversitesinde doktorasını tamamlamış, ardından da UNESCO bursu ile Pittsburgh Üniversitesinde akademik çalışmalarına devam etmiştir. Halen Pittsburgh Üniversitesinde ordinaryüs profesör olarak görevine devam eden İvet Bahar, 2020’de ABD Ulusal Bilimler Akademisine seçilmiş ve bu unvanı elde eden ilk Türk bilim insanı olmuştur.

  • BALAT’TAKİ DEMİR KİLİSE: SVETİ STEFAN

    İstanbul’un önemli tarihi yapılarından biri olan Sveti Stefan Kilisesi konumu ve mimarisiyle şehrin en özel yapılarından biridir. Haliç tarafına yolunuz düştüğünde ziyaret edebileceğiniz yapıyı aşağıdaki bilgiler eşliğinde gezmenizi tavsiye ederiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Fatih ilçesinde, Fener ile Balat semtleri arasında konumlanan Sveti Stefan Kilisesi’nin, beyaz hâkimiyetindeki mimarisiyle Haliç kıyısına zarafet katan bir yapı olduğunu söyleyebiliriz. Yedi yıl süren bir restorasyon geçiren ve 2018 yılında tekrar ziyarete açılan bu yapı halk arasında “Demir Kilise” olarak biliniyor. Bunun nedenine geçmeden önce biraz tarihçesinden söz edelim. Yapının hikâyesi, Osmanlı’da görev yapan Bulgar devlet adamı Stefan Bogoridi’nin bağışladığı bir arazi üzerindeki ahşap binanın kiliseye çevrilmesiyle başlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bu ilk mabet, 9 Ekim 1849’da Slavca bir ayinle hizmete açılıyor ve adına, Stefan Bogoridi’nin anısına Sveti Stefan, yani Aziz Stefan deniliyor. Ahşap kilisenin yıkılıp yerine yenisinin yapılmasıyla ilgili iki rivayet bulunmakta. İlki ahşap yapının yangında zarar görmesi ve yerine yeni bir kilise yapılmasının şart olması. İkincisi ise Bulgarların Fener Rum Patrikhanesi’nden bağımsız bir kilise kurmak istemeleri ve Osmanlı Devleti’nden büyük bir kilise yapmak için izin almaları.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kilisenin dış cephesinden merdivenlerine, çan kulesinden pencere kenarlarına dört bir yanı demirden yapılıyor. Bunun için tam 500 ton demir dökülüyor. Kilise önce Viyana’da faaliyet gösteren Rudolf von Wagner firmasının bahçesinde kuruluyor ve sonrasında sökülerek Tuna ve Boğazlar üzerinden gemilerle İstanbul’a getiriliyor. İstanbul’da, Haliç kenarındaki adresinde tekrar birleştirilen parçalar, 1898 yılında Ekzarh Yosif tarafından kutsanarak ibadete açılıyor. Tüm dünyada sadece birkaç adet olan demir kiliselerden diğerleri zamanla yok olunca, Sveti Stefan Kilisesi dünyadaki tek demir kilise olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dış süslemeleriyle dikkat çeken ve mihrabı Haliç tarafına bakan kilisenin giriş kapısının üzerinde yer alan çan kulesinin yüksekliği 40 metredir. Bu arada üç kubbesi ile altı adet çanı ise Rusya’nın Yaroslavl şehrinde dökülmüştür. 300 kişilik kapasitesi olan dini yapı, 124 yıllık geçmişiyle aynı zamanda dünyanın ilk prefabrik yapılarından biri olma özelliğine de sahip.

  • TOPRAK KORTUN KRALI: RAFAEL NADAL

    İspanyol tenis efsanesi Rafael Nadal, 22 Grand Slam şampiyonluğu ve tenis tarihinde eşine az rastlanır 14 Fransa Açık zaferiyle, tenis dünyasının en başarılı isimleri arasında yer alıyor. Özellikle toprak kortta sergilediği üstün performansıyla adından sıkça söz ettiren Nadal, 2024 yılında profesyonel tenis kariyerine veda edeceğini açıkladı. Nadal’ın azim, disiplin ve başarılarla dolu hayat hikâyesi yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Rafael Nadal, 3 Haziran 1986’da İspanya’nın Mallorca Adası’nda dünyaya geldi. Spora meraklı bir ailede büyüyen Nadal’ın amcalarından Miguel Ángel Nadal, 2002 Dünya Kupası’nda İspanya millî takımında forma giyen başarılı bir futbolcuydu. Rafael’in hayatındaki en önemli rehberlerden biri olan diğer amcası Toni Nadal ise profesyonel bir tenis koçuydu. Toni Nadal’ın yönlendirmesiyle Rafael, henüz dört yaşındayken tenis oynamaya başladı ve bu spora olan yeteneği kısa sürede fark edildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Henüz 8 yaşındayken 12 Yaş Altı Bölgesel Tenis Şampiyonası’nı kazanan Rafael Nadal, küçük yaşta büyük bir potansiyel sergiledi. Koçu ve aynı zamanda amcası Toni Nadal, onun forehand vuruşlarını iki elle yaptığını fark etti. Bu durumu avantaja dönüştürebileceğini düşünen Toni, Rafael’i sol elle oynamaya teşvik etti. Nadal, bu değişime hızla uyum sağladı ve üstün yeteneklerini geliştirmeye devam etti. 12 yaşına geldiğinde, kendi yaş grubunda hem İspanya’da hem de Avrupa’da tenis şampiyonlukları kazanarak adından söz ettirdi. 15 yaşında profesyonel olarak tenis dünyasına adım atarak kariyerini başlattı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Rafa” lakabıyla tanınan Rafael Nadal, amatör başarılarının bir tesadüf olmadığını henüz 16 yaşındayken kanıtladı. Wimbledon Tenis Turnuvası’nda (İngiltere) tek erkeklerde yarı finallere yükselerek efsanevi Alman tenisçi Boris Becker’den bu yana Wimbledon’da üçüncü tura ulaşan en genç erkek tenisçi ünvanını kazandı. Nadal’ın kariyerindeki yükselişi hız kesmeden devam etti; 2005 yılında ilk kez katıldığı Roland Garros (Fransa Açık) turnuvasını kazanarak büyük bir başarıya imza attı. Aynı yıl, toplamda sekiz turnuva şampiyonluğu elde ederek tenis dünyasında adeta fırtına gibi esti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    2005 yılı, Rafael Nadal’ın kariyerinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Henüz 19 yaşında olan Nadal, Fransa Açık’ta sergilediği müthiş performansla tenis dünyasında dikkatleri üzerine çekti. Turnuvanın yarı finalinde dönemin bir numaralı ismi Roger Federer’i mağlup ederek adını finale yazdırdı. Finalde ise Arjantinli Mariano Puerta’yı yenerek kariyerinin ilk Grand Slam zaferine ulaştı. Bu tarihi başarı, Nadal’ın dünya sıralamasında 3. sıraya yükselmesini sağladı ve onun, kısa sürede dünyanın en güçlü tenisçileri arasında anılmasına zemin hazırladı. 2005 sezonu Nadal için adeta bir zafer yılıydı. Toplamda 11 tekler şampiyonluğu kazanan genç sporcu, bu başarıyla tenis tarihinde unutulmaz bir iz bıraktı. Özellikle toprak kortta sergilediği üstün performans, onu rakipsiz kıldı; 11 zaferinin sekizini toprak zeminde elde ederek “Toprağın Kralı” ünvanını kazandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Rafael Nadal’ın hırslı oyun tarzı, onu sadece yetenekli bir tenisçi değil, aynı zamanda dayanıklılığıyla da tanınan bir sporcu hâline getirdi. Omuz ve ayak sakatlıklarına rağmen mücadele ruhundan asla vazgeçmeyen Nadal, 2006 yılında Fransa Açık’ta bir kez daha şampiyon olarak ardışık zaferlerini sürdürdü. Bu başarılar, Nadal’ın tenise getirdiği dinamizm ve fiziksel oyun tarzıyla anılan yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Özellikle inatçı stili ve savunmadaki ustalığı, onun toprak kort turnuvalarında neredeyse durdurulamaz olmasını sağladı.

     

    Nadal’ın kariyerinde bir diğer unutulmaz an ise, 2008 yılında Wimbledon finalinde ezeli rakibi Roger Federer’e karşı verdiği destansı mücadeleydi. 4 saat 48 dakika süren bu efsanevi maç, yağmur nedeniyle iki kez kesintiye uğramasına rağmen hem izleyicilere hem de tenis tarihine unutulmaz bir heyecan yaşattı. Bu tarihi galibiyet, Nadal’ı Wimbledon’ı kazanan ilk İspanyol erkek tenisçi yaptı ve Federer’in beş yıl boyunca süregelen şampiyonluk serisini sonlandırdı.

     

    Maçın uzunluğu, dalgalı hava koşulları ve iki oyuncunun gösterdiği üst düzey performans, bu karşılaşmayı tenis tarihinde bir efsane hâline getirdi. Nadal, bu zaferiyle sadece bir şampiyon değil, aynı zamanda tarihe iz bırakan bir tenisçi olduğunu bir kez daha kanıtladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Güçlü topspin vuruşları, etkileyici hızı ve sarsılmaz zihinsel dayanıklılığı sayesinde Rafael Nadal, Roger Federer, Novak Djokovic ve Andy Murray ile birlikte erkekler tenisinin “Büyük Dörtlü”sünün bir parçası olarak uzun yıllar tenis dünyasında adından söz ettirdi. Ağustos 2008’de dünyanın 1 numarası olan Nadal, kariyeri boyunca tam 209 hafta bu ünvanını koruyarak zirvede yer aldı.

     

    Uluslararası Tenis Federasyonu tarafından düzenlenen dört büyük Grand Slam turnuvası olan Avustralya Açık, Fransa Açık (Roland Garros), Wimbledon ve Amerika Açık’ta Nadal’ın başarıları, onu eşsiz bir efsane hâline getirdi. İlk Avustralya Açık zaferini 2009 yılında kazanan Nadal, 2010 yılında dört büyük turnuvayı da kazanarak “Altın Slam” ünvanını elde eden tarihteki ikinci erkek tenisçi oldu. Aynı yıl, olimpiyat oyunlarında da şampiyonluğa ulaşarak başarılarına bir yenisini daha ekledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2012 yılında Fransa Açık’ta Sırp tenis yıldızı Novak Djokovic’i mağlup eden Rafael Nadal, bir önceki yıl kaybettiği maçın rövanşını alarak hem kariyerine yeni bir başarı ekledi, hem de tenis tarihinde önemli bir rekora imza attı. Yedinci Fransa Açık şampiyonluğunu kazanan Nadal, bu zaferle İsveçli Björn Borg’un 1981’de kırdığı rekoru geride bıraktı ve bu alandaki üstünlüğünü bir kez daha kanıtladı.

     

    Özellikle toprak korttaki benzersiz performansıyla tenis dünyasında dikkat çeken Nadal, Fransa Açık’ta kazandığı zaferlerle tarihte en fazla şampiyonluk yaşayan oyuncu ünvanını elde etti. Kariyeri boyunca 22 Grand Slam şampiyonluğuna ulaşan Nadal, yalnızca Grand Slam turnuvalarında değil, aynı zamanda tenis dünyasının bir diğer prestijli organizasyonu olan ATP turnuvalarında da büyük başarılara imza attı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Solak servisleri, hızlı ve defansif oyun tarzıyla tanınan Rafael Nadal, uzun ve başarılı kariyeri boyunca birçok sakatlıkla karşı karşıya kaldı. Bu sakatlıklar, zaman zaman ara vermesine neden olsa da Nadal, 2024 yılına kadar kariyerinin zirvesinde kalmayı başardı. Ancak 2024 yılında Fransa Açık’ın ilk turunda rakibine yenilerek turnuvaya erken veda etti. Aynı yıl Wimbledon’a katılmayacağını açıklayan Nadal, olimpiyat oyunlarında ise ezeli rakibi Novak Djokovic ile karşılaştı ancak bu mücadeleden de mağlup ayrıldı. Bu gelişmeler, tenis dünyasında Nadal’ın kariyerinin sonuna yaklaştığına dair güçlü bir algı oluşturdu ve bu düşünce giderek daha da belirginleşti.

     

    2024 yılında, Nadal profesyonel tenise Davis Kupası ile veda edeceğini duyurdu. Son maçlarında korta çıkan Nadal’a rakipleri, tenis izleyicileri ve tüm spor dünyası duygusal anlarla eşlik etti. Tribünlerden yükselen alkışlar ve gözyaşları, onun yalnızca bir tenisçi değil, aynı zamanda spor dünyası için unutulmaz bir ikon olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

     

    Bu duygusal anlar, yalnızca tenis dünyasında değil, tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. İzleyiciler, Nadal’ın sporcu kimliğinden ve mücadele ruhundan ilham alarak ona hayranlıklarını dile getirdiler. Kariyerini sonlandırmaya yaklaşırken Rafael Nadal, geride genç sporculara ve sporseverlere örnek olacak güçlü bir miras bırakmış gibi görünüyor. Bu miras, sadece spor sahalarında değil, hayata karşı duruşta da nesiller boyunca ilham vermeye devam edecek.

  • MİNERALLER HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLER

    Mineraller, doğada bulunan, sağlıklı bir yaşam için gerekli olan ve her biri hayati fonksiyonlara sahip elementlerdir. Mineraller yeterli miktarda alınmadığında veya vücutta mineral emilimini etkileyen herhangi bir sorun olduğunda “mineral eksikliği” meydana gelebilir. Dengeli bir beslenme programıyla vücudun mineral ihtiyacını büyük oranda karşılamak mümkün. Sağlıklı bir beden için ihtiyacımız olan minerallere neden ihtiyacımız var? İçerisinde mineral bulunan besinler nelerdir? Hepsi yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Mineraller; hava, su ve toprakta yaygın olarak bulunan, insanlarda toplam vücut ağırlığının yaklaşık olarak %4 ila 6 kadarını oluşturan inorganik elementlerdir. Bunun yanı sıra insan vücudunda üretilmez ve sentezlenmezler; besinlerle alınması gerekir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Vücutta bulunma miktarlarına göre, mikro ve makro mineraller olmak üzere iki sınıfa ayrılır. Kalsiyum, fosfor, magnezyum gibi mineraller makro; demir, çinko, bakır, selenyum gibi mineraller ise mikro mineraller içerisinde yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İnsan vücudunda en fazla bulunan mineral kalsiyumdur. Toplam vücut ağırlığının yaklaşık olarak %1,5 ile 2’si kalsiyumdan oluşur. Vücutta çok bulunan diğer mineraller ise; fosfor, magnezyum, kükürt, potasyum ve sodyum mineralleridir. Bu mineraller makro mineraller olarak bilinir. Vücutta mikro minerallere kıyasla makro minerale daha fazla ihtiyaç vardır. Ancak mikro mineraller de insan vücudu için gereklidir ve bunların da belirli miktarlarda alınması gerekir. Vücutta bulunan başlıca mikro mineraller; demir, iyot, çinko, flor, selenyum, manganez, bakır ve krom şeklindedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İnsan vücudunda sayısız işlevi bulunan minerallerin faydalarından bir tanesi de metabolizmaya olan katkısıdır. Mineraller ayrıca vücut pH seviyelerinin korunması için gerekli olan asit-baz dengesini sağlamaya yardımcı olmaktadır. Aynı zamanda krom gibi mineraller vücutta karbonhidrat, protein, yağ gibi besin ögelerinin metabolizmasına katkıda bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bunlara ek olarak mineraller, kemik ve diş sağlığı için de oldukça önemlidir. Örneğin; florür minerali diş mineralizasyonunun korunmasına katkıda bulunur. Minerallerin en önemli faydalarından bir tanesi de vücuttaki sıvı dengesi üzerinedir. Genellikle tuz olarak bilinen sodyum, sıvı dengesinin korunmasına yardımcı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Mineral bakımından zengin besinlerin başında süt ve süt ürünleri gelmektedir. Kalsiyum bakımından zengin bu gıdalara ek olarak pekmez, brokoli, susam, kuru baklagiller, somon, sardalya gibi gıdalarda da bol miktarda kalsiyum bulunur. Sofra tuzu, sodyum bakımından zengindir. Bu nedenle zeytin ve doğal turşu gibi mineralli besinler iyi birer sodyum kaynağı olarak gösterilebilir. Özellikle kırmızı et ve yumurta gibi hayvansal gıdalar iyi birer demir deposudur. Buna ek olarak, ıspanak, brokoli, mercimek gibi besinler de demir içeriği yüksek gıdalardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Deniz ürünleri iyot bakımından zengindir. Fosfor içeren gıdalar denildiğinde ise kırmızı et ve süt gibi hayvansal ürünler ilk sırada akla gelir. Patates, muz, bezelye gibi sebzeler iyi bir potasyum kaynağıdır. Ispanak, bezelye, fasulye gibi sebzeler magnezyum bakımından zengindir. Ciğer gibi sakatatlar başta olmak üzere hayvansal gıdalar ve fasulye, mercimek gibi bakliyatlar iyi bir bakır kaynağıdır. Et ve et ürünleri, deniz ürünleri, tam tahıllar ise çinko içeren besinlerdir.

  • AYAKKABININ GEÇMİŞİNE DAİR KISA NOTLAR

    İlk ayakkabıyı kimin ne zaman giydiği bilinmiyor ancak ilk insanla birlikte bunun bir gereklilik haline geldiğini söylemek mümkün. Mağara devri insanları, taşa toprağa karşı ayaklarını korumak için ağaç kabuklarından, yapraklardan ve hatta hayvan derilerinden ilkel ayakkabılar yaptı ve ayakkabının günümüze uzanan serüveni başlamış oldu. Bu yazımızda ayakkabının kısa tarihine göz atıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk el yapımı ayakkabı türü” title_font_size=”13″]

    1938 yılında Fort Rock Mağarası’nda bulunan, adaçayı kabuğundan yapıldığı tahmin edilen sandalet, araştırmalara göre bilinen ilk el yapımı ayakkabı türüdür. Ayakkabıya ilişkin en eski bulgunun, M. Ö 8000’li yıllarda yaşayan Amerika yerlilerine ait olduğu düşünülür. Her ne kadar Amerika yerlileri ile bu yolculuk başlamış olsa da ayakkabı konusunda en yaratıcı toplum olarak Mısırlılar görülür çünkü oldukça ilginç bir “kalıp çıkarma” yöntemleri vardır. Islatılmış kumda ayaklarının kalıplarını çıkarıp, bu kalıplarla şekillendirdikleri ham deriden tabana ipler bağlayarak sandalet yaparlardı. Bu ayakkabılar ayağın altını kızgın kumlardan korurken üstünü de kavurucu güneşten muhafaza ederdi. Bir süre sonra bu sandaletler güneşe karşı birer siperliğin ötesine geçti ve statü göstergesi haline geldi. Kadınlar sandaletleri birbirinden farklı ürünlerle süslerken, erkekler de deri kayışlarla değişik motifler yapardı. Ham deri ile başlayan ayakkabı macerası, zamanla yeni malzemeler ile farklı bir boyuta geçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk çağlarda ayakkabı tasarımı ve malzemesi” title_font_size=”13″]

    Pek çok farklı iklim için ayakkabı çeşidi mevcuttu, haliyle ayakkabı için kullanılan malzemeler de değişiklik gösteriyordu. Kuzey bölgelerde ayakkabılar kalın deriden yapılır, kürk ve samanla desteklenirdi; güney bölgelerinde ise daha çok palmiye yaprakları kullanılırdı. Hatta bazı tasarımlarda dönemin ünlü bitkisi papirüs liflerinden de yapılan sandaletler vardı. Bu tip sandaletleri ilk başta yalnızca din adamları ve Firavunlar giyebiliyordu ancak sonra tüm Mısırlılar tarafından giyildi. Sandalet ile başlayan ayakkabının gelişimi, bambaşka türlerin doğuşuna neden oldu. Örneğin Gotik dönemde poulaines adı verilen uzun ve sivri uçlu ayakkabılar tasarlandı. Uçlarının yarım metreyi bulabildiği bu sıra dışı ayakkabılar, dönemin popüler modellerinden oldu. 17. yüzyıla gelindiğinde artık ayakkabılar “dekore” edilmeye başladı; çeşitli işleme ve dekoratif ürünlerle ayakkabılar bambaşka bir görünüme kavuştu. Bu dönemde, kadın ayakkabıları için toka ve topuk gündeme geldi. Topuklu ayakkabının çıkış hikâyesi oldukça ilginç…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Topuklu ayakkabı ve Leonardo da Vinci ” title_font_size=”13″]

    Topuklu ayakkabı ve Leonardo da Vinci arasında nasıl bir bağlantı olduğu merak konusu olabilir. Yapılan araştırmalara göre yüksek topuklu ayakkabıların yaratıcısı Leonardo da Vinci’dir, hikâyesini kısaca anlatalım. Floransa’nın ünlü ailelerinden Medicis ailesinin kızı Catherine bir dükle evlenecekti. Ufak tefek bir kız olan Catherine, boyunun uzun görünmesini istiyordu ancak bunun için ne yapacağını bilemiyordu. Rivayete göre çareyi dönemin ünlü isimlerinden Leonardo da Vinci buldu; Catherine için topuğu olan bir ayakkabı tasarladı. Düğünde bu yeni tasarımlı bir ayakkabıyı gören herkes aynısından giymek için adeta sıraya girdi; kadınlar arasında hızla yayıldı ve günümüzün stilettolarına uzanan topuklu ayakkabı serüveni başlamış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Marilyn Monroe’nun “İtalyan Hançeri”: Stiletto” title_font_size=”13″]

    1850’lerden 1950’lere kadar topuklar 5 cm’nin altında olurken 1950’li yıllarda Marilyn Monroe ile birlikte tüm dünya ince ve sivri topuklu stiletto ile tanıştı. Adını İtalyan hançerinden alan stilettoyu tasarlayan isim ise İtalyan tasarımcı Roger Vivier’di. Ayakkabının tasarlanma amacı, dönemin ünlü moda tasarımcısı Christian Dior’un elbiselerini tamamlamaktı. 1970’li yıllara gelindiğinde platform ve kare topukların çıkmasıyla birlikte stiletto pek çok tasarımcının elinde tekrar şekillendi kadınların vazgeçilmezleri arasına girdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türk tarihinde ayakkabı kullanımı” title_font_size=”13″]

    Türk tarihinde ayakkabının kullanımı 1900’lü yıllara uzanıyor. Osmanlı’da “takunya” ya da “nalın” olarak anılan topuklu terlikler giyilirdi. Nalın, Osmanlı döneminde ritüellerde, temizlik işlerinde ve bazı törenlerde giyilen özel bir terlik çeşidiydi. Ayakları sudan korumak için tercih edilen bu ahşap topuklu terlikleri hem kadınlar hem de erkekler giyerdi. Tarihte terlik, sadece bu tarz ritüellerin ya da ev ayakkabısı olmanın ötesinde hamam törenlerinin de önemli bir parçasıydı. Terlik ile başlayan hikâye bir süre sonra işe ayakkabı ustalarının girmesiyle bambaşka bir hâl aldı; o yıllarda başlayan ayakkabı işçiliği bugün, 300 yıla dayanan bir gelenek haline geldi.

  • DÜNYANIN EN BÜYÜK TEK ÇİÇEKLİ BİTKİSİ TİTAN ARUM

    Dünyanın en büyük çiçeği ünvanına sahip olan “Titan arum”, yalnızca boyutuyla değil, aynı zamanda dünyanın en kötü kokan bitkilerinden biri olmasıyla da dikkat çekiyor. Endonezya’nın Sumatra Adaları’nda doğal olarak, dünyanın farklı noktalarındaki botanik bahçelerinde ise özel bakımlarla yetişen Titan arum, Endonezya’da “bunga bangkai” (ceset çiçeği) olarak biliniyor. Bu dev çiçeği biraz daha yakından tanımak isteyenler için bilgileri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    3 metreden fazla yüksekliğe ulaşabilen Titan arum bitkisinin çiçekleri, birkaç ay boyunca günde 15 cm’ye kadar büyümesine rağmen çiçeklenme süreci yalnızca birkaç gün sürer. Çiçek açtıktan sonra ise yaklaşık üç hafta boyunca etkileyici görünümünü korur. Doğal ortamında 7 ila 10 yılda bir çiçek açan Titan arum, botanik bahçelerinde yetiştirildiğinde çiçeklenme döngüsüne daha sık girebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Titan arum, oldukça hassas koşullarda yetişen bir bitkidir. Yetiştirilmesi için nemli, humus açısından zengin topraklara ihtiyaç duyar; yaklaşık 22°C sıcaklık ve %75 nem oranı ise optimal koşulları oluşturur. Bitkinin tohumdan meyveye geçişi uzun bir süreçtir ve bu süreç yaklaşık dokuz ay sürer. Olgunlaşan meyveleri kırmızı renkli ve çakıl taşı büyüklüğündedir. Bu meyveler kuşlar tarafından tüketilir ve kuşlar sayesinde çevreye yayılan tohumlar, yeni Titan arum bitkilerinin büyümesine olanak tanır.

     

    Ancak Titan arum bitkisinin meyve üretmesi enerji bakımından oldukça maliyetlidir. Bu süreç, bitkinin yumrusunu zayıflatır ve bazen hayatta kalmasını zorlaştırabilir. Meyve üretimi, bitkinin doğal yaşam döngüsünde büyük bir yük oluşturduğu için, bazı durumlarda bitkinin ölümüne bile yol açabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Titan arum, çiçek açtığında benzersiz bir yöntemle tozlaşmayı teşvik eder. Çiçeklenme sırasında 32°C’nin üzerinde bir sıcaklık üreterek bitkinin yaydığı güçlü “leş kokusunun” çevreye daha etkili bir şekilde dağılmasını sağlar. Bu çürüme benzeri koku, genellikle leş veya bozulmuş et arayan sinek ve böcekleri çeker. Ancak bitki etçil değildir; bu böcekleri yalnızca tozlaşma sürecini sağlamak için çeker. Böcekler bitkiye geldiğinde üzerlerine polen bulaşır ve bu polen başka Titan arum bitkilerine taşınarak bitkinin üremesine katkıda bulunur.

     

    Çiçek açma evresi dışında, bitki enerjisini büyük bir yaprak oluşturmak için kullanır. Bu tek yaprak, dalları olan küçük bir ağaç gibi görünebilir ve yüksekliği 6 metreye kadar çıkabilir. Yaprak, bitkinin besin üretmesi ve enerji toplaması için fotosentez görevini üstlenir. Bu süreç için bitkinin oldukça fazla enerji biriktirmesi gerekir. Bu nedenle, çiçek açması nadir ve gösterişli bir olaydır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Genç Titan arum bitkilerinin erken yaşam döngüsü, yapraklanma ve uykuda kalma dönemleri arasında gidip gelir. Bu aşamaların hiçbirinde çiçek açmaz. Enerji topladığı yapraklanma aşamasında esas “gövde” yer altında kalırken, yer üstünde görülen ve bazen bir ağaçla karıştırılan kısım aslında küçük yaprakçıklar çıkaran dev bir yapraktır.

     

    Çiçeklenme sonrasında bitki, yumrusunun enerji depolayabilmesi için dinlenme aşamasına geçer. Toprak altında bulunan yumru, 50 kilograma kadar ulaşabilir ve bitkinin yaşam döngüsünde kritik bir rol oynar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Titan arum bitkisinin çiçeği oldukça özel bir yapıya sahiptir. Bitkideki erkek çiçekler, “spadiks” adı verilen uzun bir yapının üst kısmında yer alırken, taç yaprakları olmayan dişi çiçekler spadiksin alt kısmında konumlanır.

     

    Bitkinin büyük ve renkli yaprağı olan “spathe”, aslında çiçeğin kendisi değil, çiçeğe eşlik eden yapının bir parçasıdır. Spathe, iç yüzeyinde koyu kırmızıdan mora kadar değişen, çürümüş et benzeri bir renk alır. Bu eşsiz mekanizması, dünyadaki en büyük çiçek olmamasına rağmen en büyük tek dallanmamış çiçekli yapıya sahip olmasını sağlar ve bu da bitkiyi botanik dünyasında benzersiz bir konuma taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İngiltere’deki Kew Bahçeleri’nde yetiştirilen Titan arum, 1926 yılında ikinci kez çiçek açtığında o kadar büyük bir ilgi ve kalabalıkla karşılaşmış ki düzeni sağlamak için polis çağrılmak zorunda kalınmış. Günümüzde de Titan arum çiçek açtığında, bu olay yalnızca bulunduğu bahçelerde değil, dünya genelinde de büyük bir medya ilgisiyle karşılanıyor.

     

    Çiçeğin nadir çiçeklenme süreci ve etkileyici büyüklüğü botanik bahçelerine olan ilgiyi de artırıyor. Çiçek açma olayı o kadar popüler hâle geldi ki, birçok botanik bahçesi bu nadir anları canlı yayınlayarak ziyaretçilerin ve botanik meraklılarının bu doğa mucizesine tanık olmasını sağlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2018 yılında Sumatra’da yapılan araştırmalar, Titan arum popülasyonunun son yüzyılda tahmini %50 azaldığını ve doğada artık 1.000’den az olgun bitki bulunduğunu ortaya koydu. Bu düşüş, yasadışı ağaç kesimi, ormanların tarım arazisine dönüştürülmesi, doğal afetler ve yerel efsaneler nedeniyle bitkinin alternatif tıp için yasadışı toplanması gibi faktörlerden kaynaklanıyor.

  • YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARI NELERDİR?

    Dünyada var olduğumuz sürece, yaşayabilmek için enerjiye ihtiyacımız var bu nedenle enerjiyi ne kadar verimli kullanırsak geleceğimize de o kadar iyi yatırım yapmış oluruz. Konu enerji ve teknoloji olunca ilk akla gelenlerden biri şüphesiz yenilenebilir enerji kaynaklarıdır. Son yıllarda bu sonsuz kaynakların kullanımıyla birlikte doğa dostu çözümler de hayatımıza girdi. Bu yazımızda yenilenebilir enerji kaynakları hakkında kısa bilgiler paylaşacağız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kendini yenileyebilen ve sonsuz olan enerji kaynaklarına kısaca yenilenebilir enerji diyoruz. Yenilenebilir enerji kaynağı denince akla ilk gelenlerden biri güneş enerjisidir çünkü teknolojinin de gelişmesiyle birlikte artık güneş enerjili sistemleri günlük hayatımızda da sıkça kullanılır olduk. Bu sistemin çalışma prensibi basittir; üretilen enerji, invertörler ile merkezi şehir şebeke sistemine bağlanır bu sayede panellerden üretilen enerji, doğrudan şebeke sistemine iletilmiş olur. Kurulumu kolay ve ömrü uzun olan güneş panelleri sayesinde sonsuz bir kaynak olan güneşten maksimum fayda sağlanır. Güneş enerjisinin kullanım alanlarından birkaçı; tarım alanları, endüstriyel alanlar, günlük kullanım malzemeleri, enerji santralleri vb. gibi alanlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kullanımı en yoğun olan bir diğer yenilenebilir enerji kaynağı ise rüzgâr enerjisidir. Rüzgârda yaşanan hareketlilik önce mekanik enerjiye ve ardından elektrik enerjisine dönüşür, bu sayede rüzgâr enerjisi elde edilmiş olur. Rüzgâr enerjisi ile hava kirliliği minimuma inerken, iklim değişikliğine karşı önemli bir potansiyel oluşturur. Radyasyon yaymaması temiz ve sonsuz bir enerji kaynağı elde edilmesine olanak sağlar. Evlerde, işletmelerde, park ve bahçe aydınlatmalarında, sulama sistemlerinde rüzgâr enerjisinden maksimum fayda elde edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yerin derinlerinde bulunan sıcak bölgelerden yeryüzüne doğru yayılan iç ısı, jeotermal enerji olarak adlandırılır. Jeotermal enerji elektrik enerjisi üretiminde, konut ve seraların ısıtılmasında, termal tesislerde kullanılan en önemli enerji kaynaklarından biridir.  Düşük maliyetli ve güvenli olmasının yanı sıra diğer kaynakların aksine daha az tesise ihtiyaç duyar. Üretimi sırasında herhangi bir fosil yakıt tüketimine yol açmadığından son derece güvenli ve çevre dostu olan yenilenebilir enerji kaynaklarından biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Biyokütle enerjisi de yenilenebilir enerji kaynaklarından biri olarak karşımıza çıkar. Organik maddelerden, çeşitli yollarla elde edilen bir enerji türüdür. Teoride enerji üretimi için kullanılan bitkilerin yeniden yetiştirilmesi mümkündür bu nedenle biyokütle enerjisi için de yenilenebilir enerji kaynaklarındandır diyebiliriz. Biyokütle enerjisi elde etmek için birkaç adım uygulanır. Tarım atıkları, orman organik atıkları, hayvansal atıklar ve benzeri atıklar oksijensiz ortamda çürütülür, bu sayede canlı kaynaklardan enerji elde edilmiş olur. Organik maddelerden elde edilen bu enerji türü, biyokütle enerjisi olarak adlandırılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Hidroelektrik enerjisi, tarım alanında sulama yapmak için kullanılan yenilenebilir enerji türlerinden biridir. Hidroelektrik santrallerinin suyun bulunduğu iki farklı nokta arasındaki potansiyel enerjiyi kullanması ile enerji üretimi sağlanmış olur. Hidroelektrik enerjisi için dünyada en fazla enerjinin elde edildiği kaynak demek mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Teknolojinin gelişmesiyle okyanus enerjisi kavramını da hayatımıza dâhil ettik. Yenilebilir enerji kaynakları denince belki ilk akla gelenlerden biri değildir ancak okyanus enerjisi de çok önemli bir kaynaktır. Denizlerde ve okyanuslarda oluşan gelgitlere ve dalgalara bağlı olarak enerji üretimi sağlar. Günümüzde çok yaygın olduğunu söyleyemeyiz ancak teknoloji bu hızla ilerledikçe yakında adından sıkça söz edeceğimiz de bir gerçek.

  • Sonbahar Sizin İçin Ne İfade Ediyor?

    Sonbahar Sizin İçin Ne İfade Ediyor?

    Siz de sonbaharı hüzünle eşleştirenlerden misiniz? Buna güneşin kendini daha az göstermesini, yaprakların sararıp dökülmesi ve gittikçe kaybolan kuş seslerini neden olarak gösterebilirsiniz. Ama diğer taraftan sonbahar biraz da yağmur altında yürümek, sıcak bir kahvenin tadını iliklerinde hissedebilmek, kendini sokaklardan alıp içine dönebilmektir. Belki bu saydıklarımız da kimileriniz için hüzünle eşdeğerdir ama kimileriniz için de mutluluğun tarifi olabilir. Peki şairlerimiz sonbahara nasıl anlam yüklemişler diyorsanız sizin için hazırladığımız görsellere göz atabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sonbahar Geliyor, Cahit Külebi” title_font_size=”13″]
    cahit külebi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Adım Sonbahar, Attilâ İlhan” title_font_size=”13″]
    attila ilhan
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yağmur, Ahmet Muhip Dıranas” title_font_size=”13″]
    ahmet muhip dıranas
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Eylül’dü, Cemal Süreya” title_font_size=”13″]
    cemal süreya
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sonbaharda Buluşma, Oktay Rifat” title_font_size=”13″]
    oktay rıfat, oktay rifat