Blog

  • Türk Sineması’nın Bakışlarıyla Konuşan Jönü

    Türk Sineması’nın Bakışlarıyla Konuşan Jönü

    Şu an ister 20’li yaşlarınızı yaşayın, ister 40’lı, isterseniz 60’lı… Birbirinden farklı hayatlarınızdan kimler kimler geçip gitmiş olsun… Ve ülkemizin hangi köşesinde doğmuş olursanız olun… İstisnasız hepinizin bazı anlarını kesiştiren ortak bir ismi getireceğiz karşınıza şimdi… Türk Sineması’ndaki kariyeriyle 40 yıldır hayatlarımızda olan Kadir İnanır’ı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    O dönemlerde alışık olunduğu gibi Kadir İnanır da SES dergisinin düzenlediği yarışmayla ilk atılımını yapmış, Saklambaç gazetesinin düzenlediği Fotoroman Artisti Yarışması’nda kazandığı 1’incilikle de kariyerine ilk adımını atmıştı. Sanatçı ilk kez fotoromanda oynamış ve 1968’de sinemada ilk rolünü almıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    sinema

    Başrolünü aldığı ilk film ise Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı Kara Gözlüm’dü. Türkan Şoray’la başrollerini paylaştığı bu film aynı zamanda ikilinin birlikte oynadığı ilk filmdi. Azize ve onun için besteler yapan Kenan’ın aşkını izlediğimiz Kara Gözlüm Yeşilçam’ın en keyifli filmlerinden biri oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    sinema

    Asya, Cemşit ve İlyas… Cengiz Aytmatov’un eserinden Ali Özgentürk’ün senaryolaştırdığı, Cahit Berkay’ın müziklerini bestelediği ve Atıf Yılmaz’ın yönettiği Selvi Boylum Al Yazmalım filminin karakterleri… Türk Sinema tarihinin unutulmazlarından olan filmde Kadir İnanır ‘İlyas’ rolünü canlandırmış ve asıl büyük çıkışını yapmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1977 yapımlı Selvi Boylum Al Yazmalım’ın ardından romantik rollerin aranan ismi haline gelen sanatçı daha sonra kalender, sert ve maço karakterleri canlandırdığı serilere geçiş yaptı. Bu roller adına “Kadirizm” denen bir akımın da başlamasına neden olmuştu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    180’den fazla sinema filminde rol alan Kadir İnanır’ın filmlerinin çoğunu biliriz ama hakkında pek de bilmediğimiz ayrıntı bir dönem haber bülteni sunmuş oluşudur. Haber spikerliği, sanatçının 1998 yılında sekiz aylığına yaptığı bir iş olarak kalmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bütün Çocuklarım, Savcı, Marziye, Kumsaldaki İzler, Kırık Ayna… Kadir İnanır, sinemanın ardından televizyon dizileri ile ekranlarımıza geldi ve bu dizilerin büyük bir bölümünde Kadirizm akımıyla örtüşen rollerde oynadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kadir İnanır, Bedel filminin senaryosunu yazdı, Ah Gardaşım filminin ve Savcı isimli dizinin yönetmenliğini yaptı. Komser Şekspir, Sinema Bir Mucizedir, Elveda Katya gibi 2000 yılını takip eden yapımlarda birbirinden farklı karakterleri canlandırdı ve kariyeri boyunca onlarca ödülün sahibi oldu. Kapı isimli film ise İnanır’ın 2019 yapımlı filmidir.

  • BAŞKENTLER SERİSİ: ROMA

    Ufak bir komünden, yaklaşık 4.3 milyona ulaşan nüfusuyla dünyanın en önemli kentlerinden biri hâline gelen Roma hem bir inanç hem de bir sanat şehri… Tarihi geçmişi ve antik yapılarıyla ün salan şehrin kültürel ve doğal zenginlikleri, bu şehri gören herkesi kendine hayran bırakıyor. Orta Çağ ve Rönesans dönemine ait eserlerin çok iyi korunduğu Roma’da, farklı sanat akımları da tarih boyunca şekillenme imkânı bulmuş. İtalya’nın en kalabalık ve yüz ölçümü bakımından en büyük şehri olan Roma, Papalığın merkezi Vatikan’ın da bu yerde olmasından dolayı “iki şehrin başkenti” unvanına sahip. Akdeniz ikliminin hâkim olduğu kent, Tiren Denizi’ne yakın bir konumda Tiber Irmağı üzerindeki Lazio Bölgesi’nde yer alıyor. Her sokağında ve her köşesinde tarihten bir parça ve mimari şaheserleri görebileceğiniz Roma’nın ikonik mekânlarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Flavium Hanedanlığı döneminde yapıldığından dolayı orijinal adı “Amphitheatrum Flavium” olsa da tüm dünya bu mekânı Kolezyum olarak biliyor. Usta bir komutan olan Vespasianus tarafından M.S. 72’de yapımına başlanan amfitiyatro, M.S. 80’de Titus döneminde tamamlanır. Depremde zarar görmesine rağmen dünyada en iyi korunan tarihi mekânlardan biri olan Kolezyum’un yapımında; traverten kireçtaşı, volkanik kaya olan tüf ve tuğla kaplı beton kullanılır. 50 bin ile 80 bin arasında seyirci kapasitesi olan tiyatroda Roma halkının eğlenmesi için gladyatör dövüşleri düzenlenir. 2007’de UNESCO tarafından dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olarak seçilen tiyatroda günümüzde Paskalya döneminde cuma günleri Papa tarafından fener alayı düzenlenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Aziz Petrus Bazilikası veya diğer bir ismiyle San Pietro Bazilikası inşaatına 1506’da başlamış ve bir yüzyıldan fazla sürerek 1626’da tamamlanmıştır. Mimarı rönesans döneminin ünlü ressam, heykeltıraş, mimar ve şairi olan Michelangelo’dur. Yapı tamamlanmadan hayata veda eden Michelangelo, kendisinden sonra görevi devralan mimarlara yapıyı neredeyse tamamlayarak devretmiş ve Roma’nın silüetine önemli bir yapıyı miras bırakmıştır. Katolik inancının merkezi olan Aziz Petrus Bazilikası şehrin en büyük dört bazilikasından biridir. 23.000 m² alan üzerine kurulu, 222 metrelik devasa boyutlara sahip olan yapı, 60.000 kişilik kapasitesiyle de Hristiyanlığın en büyük kilisesi olma özelliğine sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1723 yılında inşasına başlanan ve 1726’da tamamlanan İspanyol Merdivenleri, 135 basamaktan oluşur. Turistlerin en çok ziyaret ettiği mekânlardan biri olan merdivenlerin İspanyol Merdivenleri olarak anılmasının sebebi İspanyol Elçiliğinin bu alanda olmasından kaynaklanır. Oldukça popüler ve kalabalık olan bu meydanda merdivenlerin yanı sıra, Trinità dei Monti Kilisesi ile kayık şeklindeki Fontana della Barcaccia Çeşmesi yer alır. Avrupa’nın en uzun ve en geniş merdivenleri olarak ün salan mekân hem gündüz hem gece yüzlerce insanın sosyalleştiği bir nokta.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Halk Meydanı anlamına gelen Popolo Meydanı, Avrupa’nın en özel mekânlarından biri olarak çeşitli kutlamalara ve konserlere ev sahipliği yapmaktadır. Tarihi bir tramvay ile meydanda tur atmak mümkündür. Restoranlarıyla, sokak satıcılarıyla, kafeleriyle çok renkli ve enerjik bir atmosfere sahip meydan, Roma’nın üç önemli kilisesinin tam ortasında bulunur. Meydanın ortasında ise büyük bir dikilitaş ve kuzey tarafında popüler bir kapı vardır. Bu ünlü kapının adı Porta del Popolo’dur. Bu büyük kapı, Roma’ya önemli eserler katan Mimar Bernini tarafından yapılmıştır. Her yerden görülen ve meydanla özdeşleşen dikilitaşın 1300 yılında yapıldığı söylenmektedir. Milattan önce Mısır’da güneş tanrısı için dikilen bu taş Roma’ya sonradan taşınmıştır. Tarihi çeşmeleriyle ünlü Roma’daki Popolo Meydanı’nda da birçok çeşme bulunmaktadır. En çok ilgi görenler ise Roma Tanrıçası olan Neptün Çeşmesi’dir. Leonardo da Vinci’nin müzesi de bu meydandadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Vatikan’daki Sistina Şapeli’ni de yaptıran Papa IV. Sixtus’tun halka hediye ettiği bronz heykellerin sergilenmesi için 1471’de kurulan müze, günümüzün en geniş ve seçkin eserlerine sahip müzelerinden biridir. Müze, Palazzo dei Conservatori ve Palazzo Nuovo olarak adlandırılan iki ayrı binadan oluşur. Palazzo dei Conservatori binasında birçok bronz heykel bulunurken merkez noktasında Marcus Aurelius’un atlı heykeli yer alır. Bunun yanı sıra Palazzo dei Conservatori; Capitoline Wolf’un orjinal heykeline ve ilk insan heykeli olan Ritratto di Carlo I d’Angiò de Arnolfo di Cambio’na ev sahipliği yapar. Binanın en dikkat çeken yanlarından biri ise camla kaplı kapalı salonudur. Palazzo Nuovo binası ise Kapitolin Müzesi’nin heykeller, mozaikler ve büstlerin sergilendiği diğer bölümüdür. Bu bölümde yer alan koleksiyonlardan bazıları, Yunan orijinallerinin Roma replikalarıdır. M.S. 100 ile 150 yılları arasında tasarlanmış Capitoline Venüs ve Discobolus ile Ölen Galyalı Heykeli, sergilenen eserler arasında en dikkat çekici olanlarıdır. Aynı zamanda binada, Yunan ve Roma filozoflarının birbirinden etkileyici büstleri de yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    4. yüzyılda papanın rüyasında Meryem Ana’yı görmesi üzerine inşasına başlanan yapı, Roma’nın en önemli bazilikalarından biri olarak hem turistleri hem de ibadet etmek isteyen Hristiyanları ağırlar. Efsaneye göre papanın rüyasına giren Bakire Meryem, papadan yeni bir kilise inşa etmesini ve kilisenin inşa edilmesini istediği yeri bir sonraki gün karla işaretleyeceğini söyler. Ertesi gün Esquiline Tepesi’ne yağan kardan sonra, bu tepenin en yüksek noktasına Santa Maria Maggiore Bazilikası inşa edilir ve bu yapı Roma’da bulunan Meryem Ana’ya adanmış seksen Mary kilisesinin en büyüğü olur. Tanrıça Kibele’ye adanmış bir pagan tapınağı üzerine inşa edilen Bazilika, Meryem’in gerçekten Tanrı’nın annesi olduğu inancını destekleyen 431’de Efes Konsili’nden hemen sonra 432’de kurulur. Günümüzde her 5 Ağustos’ta, kar mucizesi canlandırılarak bazilikanın tepesinden beyaz çiçek yapraklarının havaya salındığı özel bir kutlama yapılmakta ve ziyaretçi akınına uğramaktadır. Tarihin farklı dönemlerine ait farklı mimarı yapıların bir arada bulunduğu bazilikanın kubbe ve şapellerinde barok tarz hakimken, tavan süslemeleri Rönesans etkisi altında ve İspanya Kraliçesi Isabella’nın papaya armağan ettiği altın yaldızlarla kaplıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Roma’da görülmesi gereken yerler listesinin ilk sıralarında yer alan Pantheon Tapınağı, şehrin en iyi korunmuş tarihi mekânıdır. “Bütün Tanrıların Tapınağı” olarak geçen Pantheon gerek antik zamanda gerek Roma mimarisinde gerekse günümüzdeki birçok yapıda örnek alınmış bir şaheserdir. Pantheon’un yapılış amacı hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak Pantheon’un antik çağlarda büyük bir kompleksin parçası olduğuna dair arkeolojik kanıtlar mevcuttur. İlk olarak bir Pagan tapınağı olarak yapılan Pantheon, daha sonra kiliseye çevrilmiştir. 1. yüzyılda yaşamış Romalı yazar Pliny, Pantheon’un içerisinde Venüs, Mars ve Jül Sezar’ın heykellerinin olduğunu belirtir. Çeşitli yangınlarla ve yıldırım çarpmasından dolayı yanarak yıkılan iki eski binanın üzerine inşa edilen üçüncü yapı, Roma Senatosu’nun toplanma yeri olmuş, günümüze kadar sapasağlam varlığını sürdürmüştür.

  • Leonardo Da Vinci’nin Sınırsız Hayal Gücü

    Leonardo Da Vinci’nin Sınırsız Hayal Gücü

    Leonardo Da Vinci resim, heykel, tıp, fizik, mimari başta olmak üzere farklı alanlarda projeler geliştirmiş, tasarımlar yapmış, sanat eserleri üretmiştir. 15. yüzyıl dünyasının çok ötesindeki çalışmaları üzerine bugün hala sayısız teoriler üretiliyor. Özellikle bilimsel çalışmaları uzun süren gözlemlerin ve deneylerin ürünü olsa da çıkış noktası şüphesiz ki sınırsız bir meraka ve hayal gücüne dayanıyor. Biz de içlerinden 8 tanesini listemize taşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İç içe geçmiş bir daire ile bir karenin ortasında kol ve bacakları açık ve kapalı duran çıplak erkek betimlemesini mutlaka görmüşsünüzdür. Bu eskizin geometrik, felsefi ve dini derin anlamlar barındırdığı anlatılır. Orijinali, Venedik’te Gallerie dell’Accademia’da sergileniyor. Da Vinci’nin bu çizimi yaparken, MÖ yaşamış mimar-yazar Marcus Vitruvius Pollio’nun eserlerinde yazdığı oranlardan esinlendiği düşünüldüğü için “Vitruvius Adamı” adı verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Leonardo da Vinci’nin birçok resmini yavaş çalıştığı için yarım bıraktığı bilinmektedir. Hatta yarım bıraktığı eserlerinden bazıları Paris’teki Louvre Müzesi’nde sergilenmekte… Tamamladığı en çok bilinen iki eserinden biri ise sadece dudaklarını yapması 10 yılını alan Mona Lisa’dır. Bugün teknik açıdan hala sırrını koruyan bu resmi, Da Vinci’nin bütün seyahatlerinde yanında taşıdığı biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Da Vinci, Milano Dükü Sforza’nın hizmetinde 17 yıl çalışmış, onun için resimler, heykeller yapmış, bina, makine ve silah tasarlamıştı. Bu tasarımlar arasında dükün, babası Francesco’nun anısı için istediği at heykeli de vardı. Tasarımı anıtlaştırmak için her şeyi hazırlamıştı Da Vinci, fakat Fransa’nın Milano’yu işgali sırasında malzemeleri tahrip edildi ve anıt yapılamadı. Heykel için tasarladığı teknik bilgiye ise ancak birkaç yüzyıl sonra ulaşılabilecekti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Leonardo da Vinci’nin gözlemlerini ve deneylerini anlatan notları, çizimleri düzenli olarak kaydettiği biliniyor. Zaten bütün bu bilgiler günlükleri sayesinde günümüze ulaşabildi. Yaklaşık 5 bin sayfayı bulan 13 ciltlik defterlerde yer alan bilimsel çizimler sanat eserleri kadar ilgi görmüş ve inceleme konusu olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sağ koluna felç inince resimden daha çok bilimsel çalışmalarla ilgilenen Da Vinci kuşların kanat özelliğinden yola çıkarak uçan makinalar da tasarlamıştı. Fizik alanında yaptığı çalışmalar dönemi düşünülerek değerlendirildiğinde bir dâhi olduğu gerçeğiyle karşılaşırız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Mimari yapılarla da ilgilenen Leonardo da Vinci, Sultan II. Bayezid’in Haliç üzerinde bir köprü yaptırmak istediğini öğrenince 240 m. uzunluğunda ve 24 m. genişliğinde bir köprü tasarlayarak mektup ile padişaha ulaştırır. Projeye onay verilmeme nedenini bilmiyoruz ama Da Vinci’nin gönderdiği mektup bugün Topkapı Sarayı arşivinde bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İnsan vücuduna duyduğu ilgi onu anatomi araştırmalarında çok ileri seviyelere götürmüş ve insan benzeri makinalar tasarlamasını sağlamıştır. Mekanik parçalarla oturup kalkma, kol ve bacakları hareket ettirme özelliğine sahip bu makine, günümüzde bilimsel alanda kullanılan bazı teknolojik ünitelerin başlangıç aşamasıdır diyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Leonardo da Vinci’nin dünya üstünde en bilinen iki eserinden biri için Mona Lisa demiştik, diğeri ise tahmin edeceğiniz gibi Son Akşam Yemeği’dir. 4.5 metreye 8.8 metre ölçülerindeki bu resim tarihte replikasyonu en çok yapılan eser olmuştur.

  • ÇÖPE GİDEN BESİNLER NASIL DEĞERLENDİRİLİR?

    Attığımız her adım, aldığımız her karar biz farkında olmasak da ekosistemi derinden etkiliyor. İnsanoğlunun doğaya karşı üstünlüğü bizleri ekolojik bir sorunla yüz yüze bırakırken, bu farkındalıkla yaşayan insanların doğaya en az zarar verecek şekilde hayatlarını dizayn ettiklerini görebiliyoruz. Kullanılan su miktarından fosil yakıt tüketimine kadar pek çok farklı alanda hassasiyet gösteren ekolojik yaşam savunucuları; gıda konusunda hem doğaya hem de ev ekonomisine katkı sağlayacak yeni bir bakış açısını artık toplumun hafızasına iyice yerleştirdi. Evinizde bu basit yöntemleri uygulayarak çöpe attığınız birçok gıdayı lezzetli atıştırmalıklara dönüştürerek tasarruf sağlayabilir ve ziyan olmasının önüne geçebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • GÖKYÜZÜNÜN HARİTALARI TAKIMYILDIZLARI

    Karanlık bir gecede gökyüzünde beliren yıldızların oluşturdukları yıldız gruplarına takımyıldızı denir. İnsanların çağlar boyunca gökyüzünü izlerken, yıldızlardan gelen parlak ışıkları benzettiği şekillerden isimlerini alan takımyıldızları astronominin konusunu oluşturduğu gibi, burçların ve astrolojinin de kaynağıdır. Yazımızda takımyıldızları hakkındaki temel bilgileri okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yıldızların gruplandırılarak dünyadaki konumuna ve yılın hangi döneminde belirgin hâle geldiğini gözlemlemek adına oluşturulan yıldız kümelerine takımyıldızı denir. Takımyıldızları isimlerini genel olarak mitolojiden, benzetildikleri nesnelerden veya hayvanlardan alır. Belirli şekillere benzediği için o şekle uygun düşen hayvan veya nesne ile isimlendirilen takımyıldızları aslında gökyüzünün haritalarıdır. Birçok antik medeniyet, gece gökyüzünde gördüğü yıldız kümelerine isimler vermiş ve her medeniyetin farklı isimlerde takımyıldızları olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Gökyüzünü izlerken gördüğümüz yıldızlar ve takımyıldızları, Dünya’daki konumumuza ve yılın hangi zamanında olduğumuza göre değişir. Dünya, yıl boyunca Güneş’in yörüngesinde dolanır. Bu sebeple yörüngemize göre gökyüzü manzaramız da değişmektedir. Yine Dünyamızın Güneş’in etrafında dönmesinden dolayı gökyüzünün deseni her gece yavaş da olsa farklılaşmaktadır; yıldızlar ve takımyıldızları her gece bir önceki konumlarına göre biraz daha batıda belirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Takımyıldızlarının büyük bir bölümü en az 2000 yıl önce Yunanlılar ve Romalılar tarafından isimlendirilmiştir. Ayrıca Çinli ve Arap gökbilimcilerin adlandırdığı yıldız ve takımyıldızları bulunmaktadır. Eski adların çoğu; kuğu, boğa, aslan gibi hayvanlardan veya Andromeda ya da Perseus gibi Yunan mitoloji kahramanlarından esinlenilerek konulmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gökyüzünü kaplayan 88 takımyıldızı vardır. Bunların yarısı Kuzey Yarım Küre’den, diğer yarısı da Güney Yarım Küre’den görülmektedir. M.S. 2. yüzyıl başlarında yaşamış, astronomi ve matematik alanında araştırmalar yapmış olan Yunanlı astronom Batlamyus, “Almagest” adlı kitabında 48 takımyıldız adı saymış, o tarihten beri bunlara 40 takımyıldız daha eklenmiştir. Yeryüzünden bakıldığında kümeler halinde gördüğümüz takımyıldızlarını oluşturan yıldızların arasında aslında çok büyük uzaklıklar vardır. Gerçek bir takım değildirler. İz düşümleri sanki beraberlermiş gibi görünmelerini sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Takımyıldızı aileleri Büyük Ayı Ailesi, Kahraman Ailesi, Herkül Ailesi, Avcı Ailesi, Göksel Sular, Bayer Ailesi, La Caille Ailesi ve son olarak Zodyak’tır. “Zodyak” kelimesi Yunanca kökenlidir, “hayvanlar” anlamına gelir. Astrolojideki burçlar Zodyak’taki takımyıldızı kuşaklarını temsil etmektedir. Ancak burç haritasındaki burçların hepsi hayvanlardan oluşmaz. Zodyak, Ay’ın ve ana gezegenlerin yörüngelerini kapsayan bir kuşağı ifade eder. Güneş’in yıl boyunca izlediği yolun merkezinde bulunan bir dairedir. Burçlar kuşağı on iki burçtan oluşur. Yani “burç” olarak ifade edilen burç haritaları bir kişinin doğduğu anda, bulunduğu konuma göre yapılan gökyüzü tahminleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Takımyıldızları arasındaki en büyük takımyıldızı “Hydra”, yani “Su Yılanı” takımyıldızıdır. En küçük takımyıldızı ise “Güney Haçı”dır. Geceleri gördüğümüz en parlak ve belki de en ünlü takımyıldızları “Büyük Ayı” ve “Orion”, yani “Avcı”; ışığı en sönük takımyıldızı ise “Mensa” yani “Masa” takımyıldızıdır. Güney Fransa’daki Lascaux’da bulunan, 17 bin yıl önce yapılmış mağara duvarlarına çizilen görsellerin Ülker ve Boğa takımyıldızlarına ait olduğu düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yıldızlar ve takımyıldızları yıl boyunca gökyüzünde yer değiştiriyor gibi görünse de aslında bu değişim Dünya’nın Güneş’in yörüngesinde dolaşmasından kaynaklanır. Takımyıldızlarının yeri sabit olduğu için yön bulma konusunda güvenilir kaynaklardır. Yüzyıllar boyunca denizciler pusula icat edilmeden önce, yıldız ve takımyıldızları kullanarak yönleri tespit etmiştir. Günümüzde astronotlar yön bulma sistemlerinde oluşacak herhangi bir arıza durumuna karşı takımyıldızları ile yön bulma eğitimi almaya hâlâ devam etmektedir.

  • KALSİYUM NEDİR VE HANGİ BESİNLERDE BULUNUR?

    Kalsiyum doğada bulunan metalik bir elementtir. Vücudumuzun güçlü kemiklere ve dişlere sahip olmasının sebebi kalsiyumdur. Periyodik cetvelde sembolü CA olan bu elementin yaşam için çok önemli bir fonksiyonu bulunmaktadır. Ancak kas yapısına katkısı olan kalsiyumu her gün tırnaklarımız, saçlarımız, cildimiz ve terimizle belirli miktarda kaybederiz. Meydana gelen bu kaybı besinler ile takviye etmemiz son derece önemlidir. Aksi halde bedenin işleyiş yasalarına göre kaybettiğimiz kalsiyumu vücudumuz kemiklerimizden temin etmekte ve bu durum kemik erimesi olarak adlandırılan sağlık problemine neden olabilmektedir. Yazımızda kalsiyum hakkında önemli bilgileri okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bitkilerden hayvanlara tüm canlıların ihtiyaç duyduğu bir mineral olan kalsiyum, maalesef ki vücudumuz tarafından üretilmemektedir. Çocuklarda büyüme döneminde çok önemli işlevleri bulunan bu mineralin yaşlılarda ve menopoz sürecinde olan kadınlarda da önemi büyüktür. Doğal besinlerle doğru miktarlarda alındığında kemik ve kas sistemimizi güçlendirmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kalsiyumun kaslar üzerindeki olumlu etkisi sayesinde kas kasılmalarının önüne geçilir. Kanın pıhtılaşmasında önemli bir rol oynayan kalsiyum, kalp kasının hareketini sürdürmeye yardımcı olmaktadır. Metabolizmayı destekler, güneşin değerli hediyesi D vitaminiyle alındığında iltihap belirtilerini iyileştirir. Ayrıca kolesterol ile yakından ilişkisi olan bu mineral, eksikliğinde çeşitli hastalıklara sebep olabilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kalsiyum eksikliğinde kaslarda kramplar meydana gelir ve yaşanılan iştah kaybı, tırnaklarda kırılma, yutkunmada zorluk bu mineralin eksikliğinin bir göstergesi olabilir. Bu tür durumlarda kan değerlerinin ölçülmesi ve uzman görüşü almak önemlidir. Ayrıca vegan beslenenler süt ve süt ürünleri tüketmedikleri için, kalsiyum içeren bitki bazlı besinleri bilinçli bir şekilde öğünlerine eklemeye özen göstermelidir. Hayvansal süt ürünü kullanmayan kişiler badem, ceviz ve yulaf gibi besinlerden elde edilen süt ile kalsiyum ihtiyacının bir kısmını karşılayabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Tohumlar, özellikle de susam, kalsiyum içeriği bakımından oldukça zengindir. Susamdan elde edilen tahin de aynı şekilde kalsiyum zenginidir. Sağlıklı ve bitkisel olarak kalsiyum içeren besinler; kuru fasulye çeşitleri ve baklagiller, kuru incir, brokoli, portakal, fındık, badem, yeşil yapraklı bitkiler, mercimek, şalgam, tatlı patates, roka, lahana ve Chia tohumu ülkemizde kolaylıkla bulabileceğimiz başlıca kalsiyum zengini gıdalardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kalsiyumu hayvansal gıdalardan da elde etmek mümkündür. Özellikle evde doğal yöntemlerle mayalanan yoğurt, kalsiyum bakımından oldukça zengindir. Yumurta, sardalya, somon balığı, peynir başlıca kalsiyum kaynaklarıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yeterli gıdaları tüketmek bedenin ihtiyacı olan kalsiyumu elde etmesi açısından önemlidir ancak bazı durumlarda vücudumuzdaki kalsiyumu azaltan yaşam tarzı alışkanlıklarımız olabilir. Tütün ürünlerinin kullanımı, yüksek oranda tuz tüketmek, kahve ve gazlı içeceklerin sık tüketilmesi ve düşük fiziksel aktiviteler bedenimizdeki kalsiyum oranının düşmesine neden olabilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Vücutta kalsiyumun yüksek olması hiperkalsemi olarak adlandırılmaktadır. Kalsiyum fazlalığı böbrek taşına, beyin ya da kalp fonksiyonlarında bozulmalara neden olabilmektedir. Bu nedenle ihtiyaç olmadığı sürece kalsiyum destekleri kullanılmamalı, doğal besinler tüketerek kalsiyum alınmalıdır. Bir hekim tarafından önerilmediği sürece, kalsiyum başta olmak üzere herhangi bir takviye kullanılmamalıdır.

  • KİNTSUGİ SANATININ İNCELİKLERİ VE ÖĞRETTİKLERİ

    Bir Japon geleneği olan kintsugi; çömlek, vazo, bardak gibi çeşitli seramiklerin kırıldıkları yerden altınla birleştirilmesi sanatıdır. Kırılan bir seramiğin eski halinden daha da değerli olmasını sağlayan kintsugi, bize kusurların ve çatlakların güzelliğini hatırlatır. Bu sanatın tarihini ve altında yatan derin felsefeyi keyifle okumanız dileğiyle…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kintsugi sanatının nasıl ortaya çıktığıyla ilgili çok eski dönemlere dayanan bir rivayet ile başlayalım: 15. yüzyılda Japon imparatorun çok sevdiği seramik fincanı kırılır. Fincanını tamir olması için Çin’e gönderen imparator sonuçtan hiç memnun kalmaz çünkü fincan metal zımbalar ile tamir edilmiştir ve eskisi gibi değildir. Japon zanaatkârlar imparatorlarının değer verdiği bu fincanı tamir etmek için yeni bir metot geliştirirler. Kırık fincanı altın ile birleştiren zanaatkârlar bu sanatın doğmasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kintsugide amaç, kırılan nesnenin tamirinde kusurların örtülmesi değil, tam tersine göze çarpması, ortaya çıkarılmasıdır. Bu da eski bir Japon felsefesi olan ‘wabi-sabi’ye dayanmaktadır. Wabi-sabi, kusurları kabul etmek ve o kusurların altında yatan güzelliği görebilmek anlamına gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kin altın, Tsugi yamamak anlamındadır ve kintsugi, “altınla birleştirmek” demektir Kırıkların birleştirilmesinde kullanılan altın, kırılan eşyanın eskisinden daha da değerli hâle gelmesini sağlar. Kusurlu olana bakış açımızı değiştiren bu sanatın hedefi, kırılan seramiğin yeni gibi görünmesi değildir; kusurları ile güzelleşmesi, kusurlarına rağmen değerli olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bir nevi yeniden doğuşu simgeleyen kintsugi, içinde bulunduğumuz tüketim temelli toplumumuz için önemli bir mesaj barındırır. Yırtılan bir giysimizi dikerek yeniden kullanmamıza teşvik eden, bozulan eşyalarımızı tamir ettirerek tüketimi önleyen, kırılmış cam ya da seramik eşyalarımızın kırıldığı için değerini kaybettiği düşüncesinden sıyrılmamızı sağlayan bu felsefe; aslında değerli olan şeyin yeni olmasından kaynaklanmadığını hatırlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Normal şartlar altında kırıldığı için çöpe gidecek bir eşyayı eskisinden de değerli hâle getiren bu sanat sadece altın kullanmaz. Gümüş, platin gibi değerli elementlerin de kullanıldığı bu sanatı icra eden ustaların ise sadece sabıra ve parçalanmışlıkların altında yatan güzelliği görebilme yeteneğine ihtiyacı vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kinstugi sanatı kısaca hiçbir şeyin mükemmel olmak zorunda olmadığını anımsatır. Ne eşyalar ne de insanlar kusursuzdur. Önemli olan bu kusurlarla barışmak, kusurlara rağmen sevmektir. Hayata bakış açımızı değiştiren bu sanata göre; yüzümüzdeki yaşlılık çizgileri, bedenimizdeki yara izleri bizlerin yıllarca hayat ile verdiği mücadelenin izleridir ve bizi daha değerli hâle getirir. Unutmayın ki kusursuzluğu aramak zümrütten yapıldığına inanılan Kaf Dağı’nı aramaktan farksızdır.

  • Wımbledon’a Türkiye’den Katılmış 8 Tenis Yıldızı

    Wımbledon’a Türkiye’den Katılmış 8 Tenis Yıldızı

    Genel kabul tenisin İngiltere’de 1800’lerde başladığı şeklindedir. O günlerden bugüne dünyada adım adım yaygınlaşan sporun bugün milyonlarca seveni var… İstisnasız hepsinin heyecanla beklediği turnuva ise Wimbledon Turnuvası… Wimbledon, Uluslararası Tenis Federasyonu tarafından düzenlenen Grand Slam’ın dört turnuvasından biri… Diğerleri, Avustralya Açık, Fransa Açık ve Amerika Açık Turnuvaları… Her yıl Londra’da haziran ayı sonunda gerçekleşen ve iki hafta süren Wimbledon ise 1800’lerin sonlarından beri var olan köklü ve prestijli bir turnuva… Ülkemizde de başarılar elde etmiş ve hali hazırda büyük umutlar vadeden sporcularımız için bu turnuva büyük bir öneme sahip… Moral ve motivasyon sağlaması için şimdiki listemizde Wimbledon’da oynamış 8 tenisçimize yer veriyoruz biz de…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kariyerinde antrenörlük de yapmış Nazmi Bari bu sporun öncülerindendi. 1929-2008 yılları arasında yaşayan Bari, Grand Slam turnuvalarına katılan ilk Türk’tü ve Wimbledon’a 1959’da tek erkeklerde katılmıştı. Ünlü tenisçinin adına 2008 yılından bu yana her yıl uluslararası turnuva düzenleniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tenis sporunda Türkiye’nin medarı iftiharı, 41 kez Türkiye Şampiyonu olmuş, ülkemizi 104 kez milli takımda temsil etmiş İpek Şenoğlu, Wimbledon’da oynayan ilk Türk kadın tenisçimizdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Özbek asıllı tenisçimiz Marsel İlhan dünya sıralamasında ilk 100’e giren ve 77’ye kadar yükselen ilk erkek tenisçimizdir. 2006 yılında başladığı profesyonel kariyerinde Wimbledon’a ilk defa 2010 yılında katılmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kariyerinde defalarca rekor kıran Çağla Büyükakçay, Wimbledon ön elemelerine ilk kez 2011 yılında katıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    2010 yılında Avrupa Gençler Şampiyonası’nda teklerde çeyrek finale çıkan ilk Türk tenisçimiz, 1994 doğumlu Başak Eraydın olmuştu. “Wimbledon’da oynamak her tenisçi için büyük bir hayaldir.” diyen Eraydın, Wimbledon elemelerine ilk defa 2017’de katıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1996 doğumlu İpek Soylu, Wimbledon teklerde ana tabloda oynayan ilk Türk kadın tenisçi oldu ve 2014 yılında Amerika Açık’ta Türkiye’nin ilk Grand Slam kupasını kazandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ergi Kırkın, 2016 yılında Avustralya Açık’ta gençler kategorisinde tur atlayan ilk Türk oldu ve henüz 17 yaşında iken Wimbledon’da çeyrek finale kadar çıktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Wimbledon’a 2009 yılında “junior” kategorisinde elemelere katılan ilk Türk sporcu Melis Sezer, 2010 yılında Avustralya Açık’ta gençler kategorisinde ana tablodan katılmaya hak kazanan ilk Türk tenisçi oldu.

  • ÇORBADAN SALATAYA MERCİMEKLİ LEZZETLER

    Mercimeğin adına, tohum şeklinin merceğe benziyor olması nedeniyle Latincede “Lens culinaris” denilmiş, bu isim dilimizde mercekten mercimeğe evrilmiştir. Baklagiller ailesinden olan, Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgelerimizde bolca yetişen, barındırdığı demir, fosfor, B vitamini ile sağlık deposu olan mercimek, ülkemizde en çok tüketilen gıdalar arasında yer alıyor. Mercimekle yapabileceğiniz lezzetli yemekleri sizler için aşağıda derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    En doyurucu ve besleyici çorbaların başında kırmızı veya sarı mercimekten yapılan çorba gelir. Çorbanın içindeki mercimek tanelerinin ağıza gelmesinde sakınca yoktur ama en makbulü blender’dan geçirerek yapacağınız süzme mercimek çorbası olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yeşil mercimek çorbası ise kimi yörelerde ana yemek olarak kabul edilir. Geleneksel tariflerde kıymalısı yapılabildiği gibi eriştelisi de olabilir. Ama siz biraz daha modernize etmek isterseniz sebzeyle bir araya getirebilir, brokolili yeşil mercimek çorbası yapabilirisiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Özellikle kırmızı mercimeğin en keyifli ve lezzetli tariflerinden biri mercimek köftesidir. İnce bulgur, salça, maydanoz, pul biber gibi malzemeler içeren yemeğin yapımı bir hayli kolaydır. Roka veya marul ile servis edilmesi, lezzetini artıracağından özellikle tavsiye edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Geleneğimizde pilav denince akıllara pirinç veya bulgur gelse de önerimiz, Hint usulü pilav yapmayı denemenizdir. Kırmızı mercimek ile yapılan bu pilavın püf noktası, soğanın, domatesin, sarımsağın, biberin yanında bolca baharat kullanmak ve pilavı hafif sulu bırakmaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Salata menüsünü zenginleştirmek için özellikle yeşil mercimeği gündeminize almalısınız. Marul salatası içinde veya domatesli, salatalıklı tariflerde rahatlıkla yeşil mercimek kullanabilirsiniz. Hatta mercimeği önceden haşlayıp dondurucuya atmayı ve ihtiyaç halinde çıkarıp kullanmayı düşünebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yeşil mercimekli bulgur pilavı, farklı yörelerimizde sıkça yapılan bir tariftir. Siz de yeşil mercimekle pilav tarifi oluşturabilir veya çeşitli sebzelerle bir araya getirerek kendi türlünüzü yapabilirsiniz. Mantar, ıspanak, brokoli, kereviz gibi besinlerin yeşil mercimeğe çok yakışacağı aklınızda olsun.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Mercimek köftesi gibi klasik tarifleri çoğaltmak ve zenginleştirmek fazlasıyla mümkün. Aynı tarifleri yeşil mercimekle de deneyebilir, mercimek toplarını soslar eşliğinde servis edebilirsiniz. Tüm bu tariflerin en güzel taraflarından biri, vejetaryenler ve veganlar için de besleyici alternatifler sunmasıdır.

  • Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek: Misafirliğin 10 Kuralı

    Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek: Misafirliğin 10 Kuralı

    Eskiden, mahalledeki herkesin birbirini tanıdığı, her sabah bakkal amcaya, penceredeki teyzeye selam verdiğimiz günlerde misafirlik de komşuluk da çok önemliydi. Annemiz bizi komşuya yollardı ve ağzımızdan o kelimeler dökülürdü: “Bir maniniz yoksa annemler size gelecek.” Koşarak eve dönerken, aklımızda misafirlikte yiyeceğimiz pastalar, çikolatalar, arkadaşlarımızla oynayacağımız oyunlar olurdu. Ama misafirlik o kadar da kolay değildi, uymamız gereken birçok görgü kuralı vardı, aksi takdirde annemizin kaşları çatılır, suratı asılırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Emrin Olur Anne” title_font_size=”13″]

    Misafirliğe gitmeden önce annemiz bize nasıl davranmamız gerektiğini tembihlerdi. Bize her söylediğine kafamızı sallar, uslu olacağımıza dair söz verirdik çünkü bir an önce misafirliğe gitmek için can atardık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”En Temiz Kıyafetleri Giymek ve Onları Temiz Tutmak Gerekirdi” title_font_size=”13″]

    Annemiz misafirliğe gitmeden önce bize en temiz en güzel kıyafetlerimizi giydirirdi. Kıyafetlerimizi buruşturmamak, üzerine yiyecek içecek dökmemek ise en önemli görevlerimizden biriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tabakta Pasta Bırakılmaz” title_font_size=”13″]
    dilim pasta

    Misafirlikte en lezzetli pastalar, börekler, çörekler tabağımızı doldururdu. Ama tabağımızdaki yiyeceklerin hepsini bitirmemiz gerekirdi, yoksa lokmamız arkamızdan ağlardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Büyüklerin Lafı Bölünmez” title_font_size=”13″]

    Büyüklerimiz keyifle sohbet etseler de bize saygıyla dinlemek düşerdi. Ancak bize bir soru sorulduğunda cevap verir, büyüklerimizin lafını asla bölmezdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Anne Eve Gidelim” Diye Tutturulmaz” title_font_size=”13″]

    Misafirlik eğlenceliydi ama çocukluk bir yerde uzun süre durunca sıkılmak demekti. Bir saatten sonra sıkılsak bile eve gitmek için tutturmamız hoş karşılanmazdı, oturup büyüklerimizi beklememiz gerekirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çok Sıkılsak Bile Evin Başka Odalarına Gidilmez” title_font_size=”13″]

    Bazen de oynayabileceğimiz yaşıtlarımız olmazdı ve misafirlikte çok sıkılırdık. Neyse ki biz sıkıldık mı büyüklerimiz şıp diye yüzümüzden anlardı ve istersek gidip içeride oynayabileceğimizi söylerdi. Ama böyle bir izin gelmediği sürece başka odalara gitmek çok çok ayıptı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şeker Avuç Avuç Alınmaz” title_font_size=”13″]

    Çocukluğumuzda bize öğretilen en önemli değerlerden biri açgözlü olmamaktı. Bize o yaşlarda en sevdiğimiz yiyecekler olan çikolata, şeker, lokum tutulduğunda bile yutkunarak sadece bir tane alırdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Saygılı ve Uslu Davranmak Önemliydi” title_font_size=”13″]

    Bize bir şey verildiğinde teşekkür etmemiz, büyüklerimize karşı en saygılı tavrımızı takınmamız gerekirdi. Bize ne verilirse onunla oynayarak sessizce zaman geçirir, annemizi kızdırmazdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bir Şeyi Almadan Önce İzin İstenir” title_font_size=”13″]

    İzin almadan hiçbir şey ellenmezdi. Çekmeceleri açmak, bir şeyleri karıştırmak çok yanlıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yemekler Çocuk Masasında Yenir” title_font_size=”13″]

    Misafirliğe gelen bütün çocuklar için bir çocuk masası oluşturulurdu. Yemeğimizi, arkadaşlarımızla, kardeşlerimizle beraber yerdik. Bu masadaki sohbetlerin tadı aradan yıllar geçse de unutulmaz.