Blog

  • 7 MADDE İLE KÜRESEL BİR FENOMENE DÖNÜŞEN E-SPOR

    E-spor, dijital dünyanın hızla gelişmesiyle birlikte ortaya çıkan ve büyük bir popülerlik kazanan yeni nesil bir rekabet alanıdır. Fiziksel sporların aksine bilgisayar oyunları üzerinden oynanan e-spor, günümüzde dünya çapında milyonlarca oyuncu ve izleyiciye ulaşarak hem eğlence hem de ciddi bir kariyer seçeneği sunmaktadır. Gençler, profesyonel e-sporcu olma hayaliyle oyunlarda ustalaşırken, büyük markalar ve sponsorluklar hızla büyüyen bu sektöre yatırım yapmaktadır. E-spor dünyasının dinamiklerini, oyuncuların kariyer yolculuklarını ve sektörün geleceğini merak edenler için tüm detayları yazımızda derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Elektronik spor”un kısaltması olan e-spor, profesyonel video oyuncularının çevrimiçi platformlar veya yerel ağlar üzerinden gerçekleştirdiği dijital müsabakalardır. Tıpkı geleneksel spor dallarında olduğu gibi, e-sporda da oyuncular bireysel ya da takım olarak yarışır. Her oyunun kendine özgü kuralları, stratejileri ve takım dinamikleri bulunur. Takım büyüklükleri ve oyuncu rolleri, oyunun türüne göre değişiklik gösterir. Örneğin, bazı oyunlarda iki kişilik küçük ekipler mücadele ederken, bazı oyunlarda beş kişilik takımların koordinasyonu belirleyici olabilir. E-spor müsabakaları, oyuncuların strateji, hız, refleks ve takım çalışması gibi yeteneklerini en üst seviyede sergilemelerini gerektirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    E-sporun temelleri, video oyunlarının ilk ortaya çıktığı dönemlere kadar uzanır. 1972 yılında Stanford Üniversitesinde düzenlenen “Spacewar!” turnuvası, e-spor tarihindeki ilk kaydedilen yarışma olarak kabul edilir. 1980’lerde atari oyunlarının artan popülaritesiyle birlikte, e-spor fikri daha geniş bir kitle tarafından ilgi görmeye başladı. Bu dönemde önemli bir adım, 1980 yılında Atari’nin düzenlediği ve 10.000’den fazla katılımcıyı bir araya getiren dünyanın ilk büyük video oyunu turnuvası oldu. Bu etkinlik, e-sporun daha geniş bir platforma taşınmasının öncülerinden biri olarak tarihe geçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1990’lı yıllar, e-sporun dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Bu dönemde internetin yaygınlaşması, oyuncuların dünyanın farklı bölgelerinden birbirleriyle çevrimiçi olarak rekabet etmelerini sağladı. “Quake”, “StarCraft” ve “Counter-Strike” gibi oyunlar hızla popülerleşerek e-sporun temel taşlarını oluşturdu. Özellikle Güney Kore, bu dönemde e-sporun küresel merkezi hâline geldi, hükümetin bu alana sağladığı destek e-sporun küresel standartlarının oluşmasında kritik bir rol oynadı. Bu gelişmeler, e-sporun yalnızca bir eğlence aracı olmaktan çıkıp ciddi bir profesyonel alan hâline gelmesinin önünü açtı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    2000’li yıllardan itibaren e-spor yalnızca bir hobi ya da yerel etkinlik olmaktan çıkıp, global ölçekte profesyonel bir sektör hâline geldi. Bu dönemde, oyun geliştiricilerinin ve büyük organizasyonların desteğiyle resmî ligler oluşturuldu, sponsorluk anlaşmaları yapıldı ve milyonlarca dolarlık ödüllerin dağıtıldığı uluslararası turnuvalar düzenlenmeye başlandı. Online yayın platformları sayesinde e-spor etkinlikleri geniş kitlelere ulaştı. Artık e-spor turnuvaları, milyonlarca izleyici tarafından canlı olarak izleniyor ve galipler büyük ödüller kazanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    E-spor, her oyunun dinamiklerine ve konseptine göre farklı kurallar ve taktikler sunar. Oyuncular, rakiplerini yenmek, görevleri tamamlamak veya belirli hedeflere ulaşmak için stratejik hamleler yapar. Bu kurallar, oyunun türüne ve turnuva formatına göre değişiklik gösterebilir.

    Örneğin, League of Legends gibi MOBA oyunlarında harita kontrolü ve takım uyumu ön plandayken, CS: GO gibi birinci şahıs nişancı oyunlarında refleksler ve stratejik planlama önemlidir.

    Turnuvalar genellikle üç formatta düzenlenir:

    Tek maçlı eleme: Kaybeden takım turnuvadan elenir.

    Çift maçlı eleme: İki kez kaybeden elenir; ikinci bir şans sunar.

    Lig usulü: Takımlar, birbirleriyle karşılaşarak puan toplar ve sıralanır.

    Oyunlarda oyuncu rolleri de çeşitlidir. “Taşıyıcı” skor üretmekle sorumluyken, “destek” oyuncuları takım arkadaşlarını güçlendirmeye odaklanır. Başarılı bir takım, bu rollerin dengeli bir şekilde uygulanmasıyla öne çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    League of Legends, Dota 2, Fortnite, Counter-Strike: Global Offensive (CS: GO), Overwatch gibi oyunlar, e-sporun küresel sahnede en çok oynanan oyunları arasında yer alıyor. Dota 2’nin “The International” turnuvası gibi etkinliklerde milyon dolarlık ödülleri e-sporu finansal olarak da cazip bir meslek hâline getirdi. Bu turnuvanın ödül havuzu, oyuncu topluluğu tarafından finanse edilen bir modelle düzenlenir ve 2021’de toplam ödül miktarı 40 milyon dolara kadar ulaşmıştır. E-sporun yükselişi sadece oyuncular için değil aynı zamanda antrenörler, analiz ekipleri, yayıncılar ve içerik üreticileri için de yeni kariyer yolları sağladı. Bu kapsamda e-spor, spor dünyasının sınırlarını genişleterek teknolojinin modern eğlence anlayışıyla buluştuğu bir platform hâline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bugün e-spor, dünya çapında 500 milyondan fazla takipçisiyle büyük bir küresel endüstri hâline gelmiştir. Oyun firmaları, medya şirketleri, teknoloji devleri ve sponsorlar tarafından yoğun ilgi görmektedir. En büyük e-spor turnuvaları, stadyumlar ve büyük arenalarda düzenlenerek geleneksel spor etkinlikleriyle rekabet eder hâle gelmiştir. Örneğin, 2019’daki League of Legends Dünya Şampiyonası finali, 100 milyondan fazla kişi tarafından izlenmiş ve 16 dilde, 20’den fazla platformda yayınlanmıştır. Yeni teknolojiler, özellikle artırılmış ve sanal gerçeklik gibi alanlar, e-sporun gelecekteki potansiyeli konusunda büyük merak uyandırmaktadır.

  • 8 Maddede Safranbolu ve Ünlü Safranbolu Evlerinin Mimari Özellikleri

    8 Maddede Safranbolu ve Ünlü Safranbolu Evlerinin Mimari Özellikleri

    Tarihimizin ve geleneksel kültürümüzün önemli kentleri arasında yer alan Safranbolu, Karabük şehrimizin gezilip görülmesi gereken turistik bölgelerinden biridir. Karadeniz’in 90 km güneyinde yer alan şehir, 18. ve 19. yüzyıl Osmanlı kent mimarinin günümüze kadar korunmuş en doğru örneklerinden… Bizler de tarihiyle Safranbolu’yu ve bünyesinde barındırdığı değerleri sizler için 8 maddelik listede bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1# ” title_font_size=”13″]

    Anadolu’nun kuzeybatı yönünde bulunan kent, geçmiş tarihlerde ‘‘Paphlogonia’’ olarak isimlendirilmiş bölgededir. 1200’ü aşkın tarihi eseri yapısında bulunduran Safranbolu, ismini, o bölgede yetişen ve nadir bulunan safran bitkisinden almıştır. Şehrin tarihine baktığımızda ise Osmanlı’nın da içinde bulunduğu birçok uygarlığa ev sahipliği yaptığını görürüz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Görkemli evleriyle bilinen Safranbolu’da kentsel yerleşimin başlangıcı kesin olarak bilinmez ancak şehrin tarihi M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanır. Çeşitli uygarlıklar arasında el değiştiren bu tarihi yer, 1196’da Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan’ın oğlu Muhittin Mesut Şah tarafından alınmış ve Türklerin egemenliği altına geçmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tarihi kadar zengin bir mutfağa da sahip olan Safranbolu’nun, yerli ve yabancı çoğu kimsenin aklında tatlılarıyla da yer ettiğini söyleyebiliriz. Glikoz oranının az olması ve genzi yakmamasıyla bilinen lokumları arasında adını ‘‘safran’’dan alan Safranbolu lokumu ve özenle yapılan çifte kavrulmuş, özellikle Japon ziyaretçiler tarafından oldukça sevilen türlerden.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı mimarisini yansıtan ‘‘Safranbolu evleri’’, Türk kent kültürünü günümüzde de yaşatmaya devam eden başlıca yapılardan. Bu sayede, ‘‘Korumanın Başkenti’’ unvanına sahip olan kentte 2000’i aşkın Türk evi bulunur ve bu evlerin özellikleri oldukça ilgi çekicidir. Sokakları Arnavut kaldırımıyla kaplı evler çoğunlukla dini yapılara, kamu binalarına veya tarihi eserlere dönük vaziyette bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kendine has mimarisiyle dikkat çeken evler 2 veya 3 kattan oluşmuş, yapımında da ahşap, taş, kerpiç ve alaturka kiremitler kullanılmıştır. Birbirlerinin güneşini engellemeyecek şekilde tasarlanan evlerin camları komşu evin camına bakmaz. Zemin katı ise erzaklar ve ev halkının beslediği hayvanlar için kullanılır, aynı zamanda toplanan odunların daha sonra yakılabilmesi için depolandıkları alanlar da vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İslam kültürüne uygun ev yaşantısı sonucunda evlerde haremlik-selamlık bölümleri de bulunur. Dar ama sayıca fazla olan pencerelerde bulunan ahşap korkuluklar evin içinin dışarıdan görünmemesini fakat içeriden dışarının görünebilmesini sağlar. Kalabalık aile yapısından dolayı evlerin tümü oldukça büyüktür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Safranbolu evlerinde ortak kullanım alanı olarak bilinen sofanın merkezinde büyükçe bir havuz da vardır. Bu havuzun bulunduğu odada edilen uzunca sohbetler su sesi sayesinde diğer odadakiler tarafından duyulmazmış. Ayrıca bu evlerde mutfak ile genelde erkeklerin buluştuğu oda yan yana olup mutfaktan salon tarafına doğru da dönen bir dolap mevcutmuş ve burada pişirilen yemekler bu dolap vasıtasıyla diğer bölüme ulaştırılırmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Bugün, ülkemizde korunması esas kılınan neredeyse 50 bine yakın kültürel ve doğal güzellik mevcut. Bunlardan yaklaşık 1500 tanesi Safranbolu’dadır ve kent tarihinden bu yana toplumumuzun sosyal değerlerini en iyi taşıyan yörelerimizden biri olmuştur. 17 Aralık 1994 senesinde de ‘‘Dünya Miras Listesi’’ne alınarak bizi gururlandırmıştır.

  • TÜRKİYE’NİN EN GÖZDE TREN ROTALARI

    Türkiye’nin dört bir yanına yayılan demir yolu hatları, yerli ve yabancı gezginlere eşsiz manzaralar eşliğinde unutulmaz bir seyahat deneyimi sunuyor. Doğu Ekspresi’nin karla kaplı heybetli dağları, Güney Kurtalan Ekspresi’nin Mezopotamya’ya uzanan yolları ve Van Gölü Ekspresi’nin masmavi göl manzarası bu deneyimin en güzel örnekleri arasında yer alıyor. Bu yazımızda, dağları, gölleri, tarihî köprüleri ve kültürel zenginlikleri rayların üzerinde keşfetmek isteyenler için Türkiye’nin en etkileyici tren rotalarını derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Doğu Ekspresi” title_font_size=”13″]

    Doğu Ekspresi, Ankara ile Kars arasında her gün sefer düzenleyen ve Türkiye’nin en popüler demir yolu hatları arasında yer alan bir rotadır. Yaklaşık 26 saat süren bu yolculuk; Ankara, Kayseri, Sivas, Erzincan, Erzurum ve Kars şehirlerinden geçerken, yolculara dağlar, vadiler, göller ve Anadolu’nun yemyeşil doğası eşliğinde görsel bir şölen sunar. Özellikle kış mevsiminde beyaz bir örtüye bürünen Anadolu’nun büyüleyici coğrafyası, bu seyahati unutulmaz kılar. Gün doğumu ve batımı sırasında oluşan renk cümbüşü, karla kaplı dağların büyüleyici manzaralarıyla birleşerek, Doğu Ekspresi’ni sıradan bir ulaşım aracından öte, doğayı ve farklı kültürleri keşfetmeye yönelik bir deneyime dönüştürür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Toros Ekspresi” title_font_size=”13″]

    Toros Ekspresi, Adana ile Konya’yı birbirine bağlayan rotasında, Toros Dağları’nın ihtişamlı manzaraları eşliğinde Anadolu’nun büyüleyici doğasını keşfetme fırsatı sunuyor. Konya, Karaman, Niğde, Mersin ve Adana il sınırlarından geçen, toplamda 370 kilometrelik bir güzergâha sahip olan Toros Ekspresi, Adana’nın Karaisalı ilçesindeki Hacıkırı köyü yakınlarında yer alan tarihî Varda Köprüsü’nden geçmesiyle de dikkat çekiyor. 1912 yılında Almanlar tarafından Bağdat Demir Yolu Projesi kapsamında inşa edilen Varda Köprüsü, 172 metre uzunluğunda olup, dört ana ayağı üzerinde taş işçiliğiyle yükselen bir mühendislik şaheseri olarak kabul ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İzmir Mavi Treni” title_font_size=”13″]

    İzmir Mavi Treni, İzmir ile Ankara arasında sefer yapan ve konforu etkileyici manzaralarla birleştiren uzun mesafeli bir ekspres tren hattıdır. 824 kilometrelik rotasında, Ege’nin bereketli topraklarından İç Anadolu’nun engin bozkırlarına uzanan bu tren, yolcularına hem modern bir seyahat deneyimi sunar hem de geçmişin nostaljik atmosferini yaşatır. Yaklaşık 13 saat süren bu yolculuk, Alsancak Garı’ndan başlar, Manisa, Balıkesir, Kütahya, Afyonkarahisar ve Eskişehir illerinden geçerek başkent Ankara’da son bulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pamukkale Ekspresi” title_font_size=”13″]

    Pamukkale Ekspresi, Eskişehir ile Denizli arasında her gün karşılıklı sefer düzenleyen, ülkemizin en keyifli demir yolu hatlarından biridir. Afyonkarahisar ve Kütahya şehirlerinden geçerek yaklaşık 8-9 saat süren bu yolculuk, Ege’nin ve İç Anadolu’nun doğal güzelliklerini keşfetme imkânı sunar. Tren, özellikle Denizli’deki dünyaca ünlü Pamukkale Travertenleri’ni ziyaret etmek isteyenler için oldukça popüler bir ulaşım seçeneğidir. Yolculuk boyunca, termal kaynaklarıyla ünlü kaplıca bölgeleri ve tarihî zenginlikler eşliğinde yemyeşil vadiler, göller ve yerel yaşamdan kesitler sunan etkileyici manzaralar izlenebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güller Ekspresi” title_font_size=”13″]

    Güller Ekspresi, Isparta ile İzmir (Basmane) arasında karşılıklı sefer düzenleyen ve Batı Anadolu’nun doğal ve kültürel güzelliklerini keşfetmek isteyenlere benzersiz bir seyahat deneyimi sunan bir demir yolu hattıdır. Yaklaşık 8-9 saat süren bu keyifli yolculuk, Ege’nin eşsiz manzaralarını Göller Yöresi’nin huzur dolu atmosferiyle birleştiriyor. Adını, Türkiye’nin gül üretim merkezi olarak bilinen Isparta’dan alan tren, Burdur, Dinar, Sandıklı ve Afyon’dan geçerek Anadolu’nun yerel yaşamına ve doğal zenginliklerine yakından tanık olma imkânı sunuyor. Özellikle Isparta’nın gül bahçelerini ve lavanta tarlalarını keşfetmek isteyen doğa tutkunları için bu hat ideal bir seçenek. Yolculuk boyunca, Burdur Gölü’nün sakin güzelliğini izlemek veya Sandıklı’nın şifalı kaplıcalarında dinlenmek gibi olanaklar, bu seyahati daha da unutulmaz kılan detaylar arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ege Ekspresi” title_font_size=”13″]

    Ege Ekspresi, İzmir (Basmane) ile Eskişehir arasında düzenli seferler gerçekleştiren ve Batı Anadolu’nun güzelliklerini keşfetmek isteyenlere ekonomik ve keyifli bir seyahat imkânı sunar. Yaklaşık 9-10 saat süren bu yolculuk, Ege’nin huzur veren manzaralarını İç Anadolu’nun tarih ve doğa zenginlikleriyle bir araya getiriyor. İzmir’in deniz kokusuyla başlayan yolculuk, Manisa, Uşak ve Afyon şehirlerinin tarihî ve kültürel dokularını keşfetme fırsatı sunuyor. Afyon’da termal kaplıcalarda dinlenmek ya da Manisa’nın Spil Dağı Milli Parkı’nda doğayla baş başa kalmak isteyenlerin sıklıkla tercih ettiği Ege Ekspresi hem tarihî hem doğal değerleri bir arada deneyimlemek isteyenler için ideal bir güzergâh oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güney Kurtalan Ekspresi” title_font_size=”13″]

    Güney Kurtalan Ekspresi, Adana’dan yola çıkarak Osmaniye, Kahramanmaraş ve Gaziantep illerinden geçen bir rotaya sahiptir. Bu yolculuk, Akdeniz’in sıcak ikliminden Güneydoğu Anadolu’nun tarihî ve coğrafi zenginliklerine doğru etkileyici bir geçiş sunar. Tren, Toros Dağları’nın görkemli manzaralarıyla birlikte yemyeşil vadiler, geçitler ve birçok doğal güzelliği gözler önüne serer. Anadolu’nun güneydoğusunu keşfetmek isteyenler için hem ekonomik hem de unutulmaz bir deneyim sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Van Gölü Ekspresi” title_font_size=”13″]

    Van Gölü Ekspresi, Türkiye’nin doğusunda, Van ile Ankara arasında benzersiz manzaralar eşliğinde seyahat imkânı sunan bir demir yolu hattıdır. Haftada yalnızca iki gün Ankara-Tatvan-Ankara arasında sefer düzenleyen bu tren, Van, Bitlis, Muş ve Erzincan şehirlerinden geçer. Yolculuk boyunca Van Gölü’nün masmavi suları, dağların yemyeşil yamaçları, uçsuz bucaksız ovalar ve Anadolu’nun farklı iklimleri yolculara görsel bir şölen sunar. Son durak olan Van’a ulaşıldığında, Van Kalesi, Akdamar Adası ve çevredeki diğer tarihî ve doğal güzellikler keşfedilebilir.

  • Türk ve Japon Kültürleri Arasındaki 8 Benzerlik

    Türk ve Japon Kültürleri Arasındaki 8 Benzerlik

    2

    Türkiye ve Japonya arasında tam tamına 4321 km mesafe var. Bu uzaklıktaki iki toplumun birbirine bu kadar benzeyen kültürel unsurlar taşıması gerçekten dikkat çekici. Ve öteden beri iki ülke de Türk-Japon halkları arasında dostluk köprüleri kuracak girişimlerde bulunma gayretindeler. Bunun ülkemiz tarafındaki en güzel örneği hâlihazırda keyifle soluklandığımız Japon bahçeleridir. Biz de benzerlikler konusuna bir bakalım dedik ve bulduklarımızı 8 maddede sizin için listeledik!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çay seremonileri benzerdir. Hatta ikram edilen çayı geri çevirmek iki toplumda da kalp kırar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    wedding

    Düğün günü gelin ve damadın özellikle parklarda fotoğraf çektirmesi adettendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İki toplumda aynı oranda kiloya dönüşmese de mantı da ortak bir değerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Kestane kadar, sokaktaki tatlı dilli kestane satıcıları da benzerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Bağdaş kurmak bize özgü olsa da iki toplum da yer sofrasında yemek yer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İkisi de evde terlik çıkarır, ama onların da anneleri terlik fırlatır mı bilmiyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    japan family

    Aile, iki toplumun da temel direğidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ve iki toplumun geleneğinde de kaybedilen yakınları anmak için ritüeller düzenlemek vardır.

  • Kediler Hakkında Her Şeyi Bildiğinizi Sanıyorsanız Yanılıyorsunuz

    Kediler Hakkında Her Şeyi Bildiğinizi Sanıyorsanız Yanılıyorsunuz

    Evimizin, sokağımızın, mahallemizin değerli varlıkları kediler sandığınızdan çok daha farklı bir hayat yaşıyor olabilirler. Bu kısa liste bile size onlar hakkında her şeyi bilmediğinizi gösterecek. Mesela 1963 yılında bir kedinin uzaya gittiğini biliyor muydunuz? Ya da kedi mırlamasının insanların kemik yoğunluğunu arttırabildiğini? Kediler ve pek ilginç yaşamlarıyla ilgili bilgiler listemizde!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    kedi, su

    Kedilerin ıslanmayı da suyu da sevmediğini hepimiz biliriz. Peki ya bu nefretin sebebini? Birçok uzman, kedilerin kontrolü kaybetme fikrinden hiç hoşlanmadıkları için yüzmeyi ve suya girmeyi sevmediklerini düşünüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    kedi

    Hepimizin bildiği bir gerçek: Bazı şanssız insanların kedilere alerjisi oluyor. Çoğumuzun bilmediği ise, her 200 kediden birinin de insanlara alerjisi olduğu! Özellikle de bizlerin sebep olduğu sigara dumanı ve tozlara…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    kedi

    Guinness Rekorlar Kitabı’nda her türlü rekora yer varken konu şişman kediler olunca iş değişiyor. Aslında bu olumlu bir şey çünkü yetkililer hiçbir kedinin fazla beslenmesine sebep olmak istememişler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    kedi

    Kedi sevgisi o kadar önemli bir konu ki, Eski Yunanca’da kedisever anlamına gelen “Ailurophile” diye bir kelime var. Ayrıca, Eski Mısır’da da kedi sevgisi pek önemliymiş, onlara zarar verenler çok ağır cezalarla karşı karşıya kalıyormuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    kedi

    Kedinizin sizin severek yüksek sesle dinlediğiniz müziklerden hoşlandığını düşünüyorsanız fena halde yanılıyor olabilirsiniz. Ama David Teie isimli hayvan bilimcinin özellikle kediler için hazırladığı bir müzik albümü olduğunu da not düşelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    kedi

    Herkes kedilerin temizliğe ne kadar düşkün olduğundan haberdardır sanıyoruz. Ama bir kedinin günün yüzde 30’u ile 50’si arasında bir zaman dilimini kişisel bakıma ayırdığını biliyor muydunuz? O yumuşacık tüylerin sırrı da işte bu hummalı çalışma!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    kedi

    Minicik bir kutuya sığışmış kedi fotoğrafları kadar sevimli çok az şey vardır. Kedilerin bizlere izlemesi pek eğlenceli gelen bu alışkanlıklarının sebebi ise kendilerini güvende hissetme arzusu. Bir kutunun içinde oturmak, sıcağı çok seven kediler için aynı zamanda bir ısınma yöntemi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    kedi

    Kedilerin hakkında bu kadar gizemli bilgi olmasına rağmen çok da hareketli bir hayatları olduğunu söyleyemeyiz, çünkü hayatlarının yaklaşık üçte ikisi uyuyarak geçiyor.

  • ÇAĞDAŞ TÜRK RESİM SANATININ ÖNCÜ KADIN RESSAMLARI

    20. yüzyıl başlarında çağdaş resim sanatının gelişmesinde öncülük eden kadın ressamlarımız sadece ülkemize değil, dünyanın kültürel mirasına değerli eserler bıraktı. Yetenek, başarı ve azimleriyle gelecek nesillere örnek olan, kendilerinden sonra gelen genç sanatçılara ilham veren ve ülkemizdeki sanat ortamının gelişmesine önemli katkılar sağlayan çağdaş kadın ressamlarımızı yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1880’de Selanik’te dünyaya gelen Ayşe Celile Hikmet, aynı zamanda ünlü şairimiz Nazım Hikmet’in annesidir. Sultan Abdülhamit’in yaveri olan babasının görev yaptığı dönem, saray ressamı olan İtalyalı sanatçı Fausto Zonaro’dan resim dersleri alır. Portreler, çiçekler ve hamam geleneklerini tasvir ettiği resimleri ile imparatorluk ile cumhuriyet arasında sanat köprüsü kuran Türk resim sanatının en önemli ilk kadın ressamlarından Celile Hanım, ilk eşi Hikmet Bey’den ayrılmak üzere olduğu sırada tanıştığı ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı ile büyük bir aşk yaşar. Beraberlikleri bittiğinde Paris’e yerleşerek resim çalışmalarına burada devam eden Celile Hanım, İstanbul’a döndükten sonra karma sergilere katılır, kişisel sergiler açar, dönemin en üretken sanatçıları arasında yer alır. Son yıllarında görme yetisini kaybeden sanatçı, 1956’da Ankara’da vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlk kadın ressamlarımızdan olan Mihri Müşfik Hanım’ın babası ülkemizdeki ilk tıp fakültesinin ünlü hocalarından Dr. Mehmet Rasim’dir. 1886’da doğan Mihri Hanım, yaptığı resimleri Sultan II. Abdülhamit’e gösterir ve yeteneğinden etkilenen Sultan, henüz 10’lu yaşlarının başındaki Mihri Hanım’a saray ressamı Fausto Zonaro’dan resim dersi almasına olanak tanır. İlerleyen yıllarda eğitim hayatına devam etmek ister ancak o dönem, ülkenin güzel sanatlar eğitimi veren tek okulu kız öğrenci almamaktadır. Eğitimi için, 1903’te, 17 yaşında tek başına İstanbul’dan ayrılıp Roma’ya ve daha sonra da Paris’e gider. Portre ve gravür ağırlıklı resimler yapar, çağdaş resim akımlarını yakından takip eder, kübizm ve dışavurumcu akımdan etkilenir. Fransa’dan güzel sanatlar okulunda görev almak için yurda dönen Mihri Müşfik Hanım, ülkemizde sanat eğitimi veren kurumların açılmasına öncülük eder ve bu kurumlarda eğitimler verir. Atatürk, ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt ve Amerikalı mucit Edison gibi önemli isimlerin portrelerini çizer. Eserlerinin çoğu kaybolsa da Türkiye’de 32, İtalya’da 36, Fransa’da 23 ve Amerika’da 60’ı aşkın olmak üzere 150 dolayında eseri kayıt altına alınır. 1954’te vefat eden sanatçının “Çingene” tablosu Fransa’nın en ünlü sanat müzesi olan Louvre’da sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1890’da İstanbul’da dünyaya gelen Müfide Kadri Hanım, Türk arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey ile Sanayi-i Nefise Mektebi hocası İtalyan ressam Salvatore Valeri’den resim dersleri alır. Natürmort tabloları ve manzara resimleriyle tanınan Müfide Hanım’ın, 21 yaşında, o sıralarda İtalya kökenli bir cemiyete ait olan Beyoğlu’ndaki sanat galerisinde üç yağlı tablosu ve bir pastel boya eseri sergilenir. Eserleri çok beğenilir, tablolarından biri Münih’te bir sergiye gönderilir ve burada altın madalya kazanır. Bu başarı onu, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yurt dışındaki bir sergide yer alan ve ödül kazanan ilk kadın sanatçımız yapar. Aynı zamanda Osmanlı’daki ilk profesyonel Müslüman kadın resim öğretmeni de olan Müfide Hanım, çok yönlü bir sanatçıdır ve müzikle de ilgilidir. Sözleri Selahattin Bey’e ait olan “Tenan-i Şebap” adında ünlü bestesi bulunan sanatçının “Mesirede Ud Çalan Kadınlar” tablosundaki ud çalan kadın kendisidir. 1912’de çok genç yaşta yakalandığı tüberküloz hastalığından dolayı vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1904’te İstanbul’da dünyaya gelen Sabiha Rüştü Bozcalı, 5 yaşında başladığı resim eğitimine 15 yaşında Berlin’de devam eder. Hem Doğu’yu hem Batı’yı yakından gözlemleme fırsatı bulan Sabiha Hanım, Paris’te Sultan Abdülhamid döneminde İstanbul’u ziyaret eden ünlü sanatçı Paul Victor Jules Signac atölyesinde üç sene resim eğitimi alır. Münih ve Roma da dahil olmak üzere dönemin sanat akımlarını yakından gözlemler, ünlü ressamların atölyelerinde resim ve desen dersleri alarak tekniğini ilerletir. Manzara, natürmort ve portre tarzındaki eserlerinin yanı sıra yağlı boya, sulu boya, pastel ve kara kalem çalışmaları ile yeteneğini ortaya koyan sanatçı, İstanbul Ansiklopedisi başta olmak üzere çeşitli kitaplar ve ulusal gazetelerde desen ve resimler çizer; kendi özgün stilini başarıyla yansıtır. Sabiha Rüştü Bozcalı’nın diğer bir özelliği ise ülkemizdeki ilk kadın illüstratörlerden olmasıdır. Ayrıca “endüstriyel üretim”in resmini yapan ilk sanatçıdır. Sabiha Hanım 1998’de İstanbul’da vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1905’te İstanbul’da doğan Hale Asaf, Mihri Müşfik Hanım’ın yeğenidir. Asker ve doktor kökenli bir aileden gelen Hale Hanım, sağlık sorunları nedeniyle ilköğrenimi evde özel olarak, ortaöğrenimini bir Fransız lisesinde tamamlar. İngilizce, Rumca ve Fransızca bilen sanatçı, 14 yaşında anne ve babası ile birlikte Roma’ya, teyzesi Mihri Müşfik Hanım’ın yanına giderek ilk resim derslerini alır, burada İtalyanca öğrenir. Ardından dönemin sanat merkezi Paris’e gider ancak eğitimi için Berlin’i seçer ve Güzel Sanatlar Akademisine kaydolur. Berlin’de yaptığı portreler ünlü sanat dergilerinde yayımlanır ve sanat çevresinde tanınmasına yol açar. 1924’te yurda dönen sanatçı, ünlü ressamlarımız Feyhaman Duran ile İbrahim Çallı’dan dersler almaya devam eder. 1925’te sanat bursu sınavını kazanmasıyla Avrupa’da eğitime gönderilen ilk kadın sanatçımız olur. Almanya’da sanat çalışmalarına ve eğitimine devam eden Hale Hanım, bir süre de Fransa’da yaşadıktan sonra 1928’de Paris’te nişanlandığı seramik sanatçısı İsmail Hakkı Oygar ile yurda döner. Bursa Kız Öğretmen Okulunda hem resim hem Fransızca dersler verir. 1929’da “Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği”nin kurucuları arasında yer alan Hale Asaf, böylelikle ilk kadın kurucu ünvanına da sahip olur. Çocukluk hastalığı nükseden sanatçı, 33 yaşında hayata veda eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1907’de İstanbul’da doğan Maide Arel, ilk ve ortaöğrenimini tamamladıktan sonra Güzel Sanatlar Akademisine girerek resim dersleri alır ve 1930’da mezun olur. 1935’te evlenir; resim öğretmeni eşinin görevi gereği Erzincan’a giden Maide Arel, burada Fransızca ve müzik öğretmenliği yapar. 1948’de düzenlenen bir yarışmada resmiyle ikincilik ödülü kazanır. Takip eden yıllarda Paris’te çeşitli sanatçıların atölyelerinde sanatını ve tekniğini geliştirmek için eğitim almaya devam eder. İlk kişisel sergisini Paris dönüşü 1951’de İstanbul’da açan sanatçı, ayrıca Paris’te düzenlenen “Kadın Ressamlar Sergisi” ile Edinburgh Festivali’ndeki karma sergilere katılır. Eşi Şemsi Arel ile Hatay’a giderek TBMM için bu ili tasvir eden tablolar yaptıktan sonra 1959’da yurt dışındaki kişisel sergisini Paris’te eşi Şemsi Arel ile birlikte açar. Türkiye’de kadın sanatçılar arasında kübizm akımından etkilenen ve çizimlerinde geometrik soyutlamayı başarıyla uygulayan Maide Hanım, yöresel motifleri bu tekniklerde harmanlayan öncü bir isimdir. 1997’de İstanbul’da vefat eder.

  • 8 Madde İle Pamuğun En İnce Hali Şile Bezi

    8 Madde İle Pamuğun En İnce Hali Şile Bezi

    İstanbul’un Şile ilçesinde üretilen ve dünya çapında bir ünü bulunan Şile bezi, giyim ürünleri ve ev tekstilinde kullanılır. Dünyanın dört bir yanından moda meraklıları bu kumaşın büyüsüne kapılarak ülkemize alışverişe gelir. Şile bezinin ilginç hikâyesini anlatan 8 maddelik hikâyemizle karşınızdayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    kumaş, kumaş türleri

    Şile bezi vücutta ter tutmaması, ütü gerektirmemesi ve sağlıklı, pamuklu bir kumaş olması sebebiyle yaz aylarında kullanım için çok uygundur. Yüzde yüz pamuklu ve lifli bir yapısı olan Şile bezinden yapılan elbiseler, gömlekler en sıcak günlerde bile serin kalmanızı sağlar. Şile bezi bu eşsiz niteliklerini özel üretim sürecine borçludur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    kumaş, kumaş türleri

    Şile bezi, 20 numara kıvrımlı bürümcük ipliklerden elde edilir. İlk aşamada “kelep” denilen ipler, bakır kazanlardaki “çiriş” isimli özel bir hamur karışımına atılır ve kaynatılır. Soğuyan kelepler sırıklar üzerinde kurutulur ve üzerindeki hamur kalıntılarından arındırılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    kumaş, kumaş türleri

    Şile bezi özel ahşap dokuma tezgâhlarında dokunur. Bu tezgâhlar yaklaşık olarak bir metre genişliğindedir ve çözgü levendi, masura, tarak, mekik gibi birçok özel parçası bulunur. Şile bezinin hatasız bir şekilde dokunması için bu özel tezgâhların kullanılması şarttır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    kumaş, kumaş türleri

    Şile bezi üretiminin en ilgi çekici ve karakteristik aşaması, kumaşın deniz suyu ile yıkanması ve Şile kumsallarına serilerek kurutulmasıdır. Kumda bulunan iyot ve kuvars kumaşa özel yapısını verir. Kurutulan Şile bezleri dikilme aşamasına geçer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    kumaş, kumaş türleri

    Şile bezi tekstil ürünlerine dönüştürülmeden önce işlenerek süslenir. “Hesap işi” adı verilen özel Şile bezi işleme teknikleri kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam etmektedir. Şile bezi işlemesinde kullanılan bazı özel motifler arasında, Gazi Sofrası, Sümbüllü Çatlak, Kartopu, Zülüf Tarağı gibi örnekler bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    kumaş, kumaş türleri

    Şile bezinden yapılan giyim ürünlerinde bu güzel motifler, renkli işlemeler tercih edilirken ev tekstili ürünlerinde ise saçak bağlama ve kenarları tığ ile işleme gibi teknikler tercih edilir. Masa ve sehpa örtüleri, perdeler en çok tercih edilen Şile bezi ev tekstili ürünleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    kumaş, kumaş türleri

    İstanbul’un Şile ilçesine has olan bu özel kumaş ülkemizin önemli kültürel değerlerinden biridir. Her sene Temmuz ayında bu değerimizi tanıtmak amacıyla Şile Bezi Festivali düzenlenir, festivaldeki konser, sergi ve defilelerle Şile bezi yerli yabancı turistlere tanıtılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    kumaş, kumaş türleri

    Şile bezi özel üretim süreci ve kumaşın kendine has özellikleri sayesinde moda dünyasının da ilgisini çekmiştir. Günümüzde birçok modacı Şile bezini malzeme olarak kullanır ve batik gibi boyama teknikleriyle değişik kıyafetler üretir.

  • Bir Dönem Evlerimizin Konuğu Olan Ve Hafızalardan Silinmeyen 9 Nesne

    Bir Dönem Evlerimizin Konuğu Olan Ve Hafızalardan Silinmeyen 9 Nesne

    Bazı eşyalar vardır ki ne zaman görsek aklımıza eski günler gelir, içimizi tatlı ve nostaljik bir his kaplar. Aslında bu nesneler estetik güzellikleri ya da kullanışlı olmalarıyla değil, bize eski günleri hatırlatmaları ve başka bir dönemi sembolize etmeleriyle zihnimizde unutulmaz bir yer edinmişlerdir. İşte bu listemizde bir dönem evlerimizin konuğu olan ve hâlâ hafızalarımızdan silinmemiş 9 eşyayı bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tavuk Ailesi Çalar Saat” title_font_size=”13″]

    Okula, işe gitmek için sabahın erken saatlerinde uyandığımızda ilk gördüğümüz o sevimli saatin üzerindeki tavuk ailesi olurdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Transistörlü Radyo” title_font_size=”13″]

    Televizyon öncesi dönemde en büyük eğlencelerden biri olan radyo tiyatrolarını, büyüklerimizin ciddiyetle dinlediği ajansları hatırlatan bu güzel antika radyolar, günümüzde daha çok dekoratif amaçla kullanılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kumbara” title_font_size=”13″]

    Çocukluğumuzda para biriktirmeyi ilk öğrendiğimizde elimize geçen her kuruşu heyecanla içine attığımız kumbaralarımız pek kıymetliydi. Geceleri uyumadan önce kumbaramızı açtırdığımızda içindeki para ile neler yapacağımızın hayalini kurardık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Altın Rehber” title_font_size=”13″]

    Cep telefonlarının, bilgisayarların henüz hayatımıza girmediği günlerde sevdiklerimize ulaşmanın tek yolu evimizdeki çevirmeli telefonlardı. Telefonun yanında duran Altın Rehber ise şehrimizdeki tüm numaralara açılan kapıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Televizyon Üstü Anteni” title_font_size=”13″]
    eski televizyon

    İster bir Türk filmi izleyecek olalım ister olimpiyatları, televizyonun üstündeki anteni çevirip bükerek çeşit çeşit şekle girer, ekrandaki görüntüyü düzeltmeye çalışırdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kızmabirader, Solo Test, Tetris, Super Mario, Game Boy” title_font_size=”13″]
    nostalji, ilk atari

    Bir dönemin en büyük eğlencesi olan Kızmabirader oyunuyla, zekâ seviyemizi belirlemek için başında saatler harcadığımız Solo Test, Tetris, Super Mario ve aklımızı başımızdan alan Game Boy çocukluğumuzun unutulmazları arasındaydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Emaye Tencere ve Melamin Tabak İkilisi” title_font_size=”13″]

    Eski günlerdeki mutfakları düşündüğümüzde ise ilk aklımıza gelenler içinde en lezzetli yemeklerin piştiği emaye tencereler ve ailecek oturduğumuz sofraların değişmezi melamin tabaklar olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”El Gırgırı” title_font_size=”13″]

    Titiz annelerimizin elinden düşürmediği gırgır, evdeki mükemmel temizliğin, üzerinde bir toz tanesi bile olmayan sehpaların, büfelerin garantisiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Davul Fırın” title_font_size=”13″]

    Herkes bilir ki en lezzetli börekler davul fırında pişer. Belki artık evlerimizde davul fırın kullanılmıyor ama vakti zamanında o fırınlardan çıkan lezzetleri de unutmamız mümkün görünmüyor.

  • EL SANATLARI: EN ESTETİK GELENEKLERİMİZ

    EL SANATLARI: EN ESTETİK GELENEKLERİMİZ

    Teknoloji pek çok alanda hayatımızı kolaylaştırırken ne yazık ki yeryüzündeki birçok el sanatının da yerini aldı. Ustadan çırağa aktarılan meslekler, üstünde sanatçısının imzasını taşıyan el emeği göz nuru ürünler artık çok az, ama bir o kadar da kıymetli. Bu listede, bir kısmı hala yaşayan ve ilgi gören, bir kısmının yaşaması için çaba gösterilen geleneksel el sanatlarımızdan 8 tanesini görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İlk örneklerine Eski Mısır’da rastladığımız minyatürlere Osmanlı’da “nakş” denmekteydi. Günümüzde bir resim sanatı olarak da tanımlanabilen minyatürün, resimden ayrı değerlendirilmesinin en önemli nedenlerinden biri minyatürde perspektif kavramının yer almayışıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Arapça harflerin özel kalemler aracılığı ile estetik bir bakış açısıyla yazılmasına hat sanatı denmektedir. “Hüsn-i hat” olarak da isimlendirilen el sanatını ustalıkla uygulayanlara “hattat” ismi verilir ve hattatlık genellikle ustadan çırağa geçen bir yetenektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kelime kökeni Arapça olan tezhip “altınlamak” anlamına gelmekte ve genel olarak kitap bezeme sanatını ifade etmektedir. Çoğunlukla geometrik desenler etrafında şekillenen bu geleneksel el sanatı için, hat sanatının süsleyicisi olduğu da söylenebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kitreyle yoğunlaştırılan su, bu su üstünde özel fırçalar ve özel boyalarla oluşturulan desenler, son olarak oluşturulan desenin kâğıda aktarılması ebru sanatının mahiyetini özetlemektedir. Kimi kaynaklara göre ebru sanatı Buhara kentinde doğmuş ve İran yoluyla Osmanlı’ya geçmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Pişmiş kilden elde edilen bir objenin yüzeyini bitkisel motifler, geometrik desenler veya yazılarla bezeyip renkli sırlarla kapladıktan sonra tekrar fırına verilme işine çinicilik denmektedir. Gelişkin bir estetik algı ve çizim yeteneği gerektiren çinicilik önemli el sanatlarından biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ahşap oymacılığının ham maddesi ağaçtır. Ağacın üstüne çizilen şekiller, mesleğe özel kesici aletler yardımıyla ağacın içine kadar işlenir. Böylece görsel, ahşap üstündeki bir çizim olmaktan çıkar ve ahşabın kendisine dönüşür. Selçuklular döneminde ahşap oymacılığının en iyi örnekleri verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Keçe, koyun tüyü ve keçi kılından elde edilen dokusuz ama sıkıştırılmış tekstil ürününe verilen isimdir. Türkler halı, çadır, çorap, terlik gibi farklı alanlarda kullandıkları keçe üzerine desenler uygulayarak bir el sanatı haline getirmişler ve bu sanatı Orta Asya’dan Anadolu’ya taşımışlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’da yapılan en eski çömlek örnekleri MÖ 7000 yılına kadar gitmektedir. Bu eski el sanatında esas olan, şekillendirilen killi toprağın fırında pişirilmesi ve çeşitli gereçler elde edilmesidir. Günümüzde de çömlekçilik hala eski tekniklere dayanarak uygulanmaktadır.

  • DUYGU YÜKLÜ KISA ŞİİRLERİ İLE ÖZDEMİR ASAF

    DUYGU YÜKLÜ KISA ŞİİRLERİ İLE ÖZDEMİR ASAF

    Özdemir Asaf’a ait olan, “Sana gitme demeyeceğim ama gitme Lavinia” sözü hepimizin en iyi bildiği şiir dizeleri arasındadır, oysa 1923-1981 yılları arasında yaşayan şairin ardında bıraktığı daha onlarca şiiri vardır. Biz de “Yaşadığımı şiirlerimde en yoğun yönleriyle, en kesin sandığım biçimlerde, en kısa olduğuna inandığım ölçülerle verdim, veriyorum, vereceğim” diyen şairimizi derlediğimiz kısa şiirleri ile anıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    özdemir asaf şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    özdemir asaf şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    özdemir asaf şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    özdemir asaf şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    özdemir asaf şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    özdemir asaf şiirleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    özdemir asaf şiirleri