Blog

  • Küçük Ama Çok Önemli 8 Aletin Tarihçesi

    Küçük Ama Çok Önemli 8 Aletin Tarihçesi

    Hayatımızda vazgeçilmez yeri olan bazı küçücük aletlerin sandığımızdan da uzun ve ilginç bir geçmişi olabilir. Bu aletler ilk keşfedildiklerinde başka amaçlarla kullanılmış olabilirler ya da bizim alışık olduğumuz son hallerini almaları uzun zaman almış olabilir. İşte tüm bu küçük ve önemli aletlerin geçmişlerini merak ettik ve 8 maddelik listemizle karşınızdayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde sofrada kullanılan bir alet olsa da çatal ilk olarak bir pişirme aracı olarak kullanılmaya başlanmış. Antik Roma, Yunan ve Mısır uygarlıklarında kullanılan çatalın Avrupa sofralarına 16. yüzyılda Medici ailesi sayesinde girdiği tahmin ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İnsan elinden ilham alınarak tasarlandığı düşünülen kaşık benzeri aletlere arkeolojik kazılarda bile rastlamak mümkün… Şu anda kullandığımız kaşığa en çok benzeyen aletlerin ise ilk olarak Antik Mısır’da kullanıldığı düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Çengelli iğneyi Amerikalı bir mühendis olan Walter Hunt, 15 dolarlık borcunu nasıl ödeyeceğini kara kara düşünürken elindeki teli dalgın bir şekilde bükerek bulmuş. Çengelli iğnenin patentini aldığında kazandığı para ise borcunu kapatması için fazlasıyla yeterliymiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Mutfaktan bahçeye sayısız alanda hayatımızda bir yeri olan makas, Mezopotamya’da yaklaşık 3000 yıldır kullanılıyor. Hatta birçok müzede bakır, demir gibi malzemelerden yapılmış eski makaslara rastlamak mümkün. Modern anlamda makas üretimi ise 1663 yılında Çin’de başlamış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dikiş makinesini icat eden Elias Howe, 1851 yılında kıyafetleri kapatmak için keşfettiği sistemle fermuarın ilk adımlarını atmış olsa da bildiğimiz anlamda fermuarı, İsveçli bir mühendis olan Gideon Sundback karısının ölümünün ardından işini bırakıp kendini tasarıma verdiğinde keşfetmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Düdüklü tencereyi yani basıncı kullanarak yiyecekleri daha hızlı pişirme yöntemini, 1679 yılında Fransız fizikçi Denis Papin keşfetmiş olsa da bu icat sadece bilim çevrelerinde ilgi görmüş ve mutfak hayatına 1864 yılında Stuttgart’ta düdüklü tencere üretimine başlanana dek girmemiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde kullandığımız kilitlere benzeyen mekanik kilit sistemlerinin tarihinin ilk olarak bundan 6000 yıl önce Antik Mısır’da başladığı düşünülüyor. İlginç bir şekilde daha eski kilitlerin ipten yapıldığı ve bu kilitlerin amacının bir yeri kapalı tutmaktan çok, birinin kilidi açmaya çalışıp çalışmadığını belirlemek olduğu biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Kurşun kalem ile ilgili yaygın kanılardan biri, kurşun kalemin ana maddesi olan grafitin ilk kez 16. yüzyılda İngiltere’de koyunları işaretlemek için kullanıldığı ama o zamanlar grafit bildiğimiz kalem şeklinde değil toz halinde kullanılıyormuş. Ahşabın eklenmesiyle günümüzdeki görüntüsünü kazanan kurşun kalem, uzun yıllar kırmızı sedir ağacından üretildikten sonra 19. yüzyılın sonunda mekanik kalemler de hayatımıza girdi.

  • Sinema Tarihinde Öne Çıkan Üçlemeler

    Sinema Tarihinde Öne Çıkan Üçlemeler

    Kimi birbirinin devamı niteliğinde kimi tematik bir bütünlüğe sahip kimi apayrı bölümlerden oluşan “üçleme”ler… Beyaz perdede yayınlandığında büyük ilgi çeken ve yıllar sonra da ününü ve kalitesini korumaya devam eden film üçlemelerinden 7 tanesini listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    Matrix (1999)
    Matrix Revolutions (2003)
    Matrix Reloaded (2003)
    Yönetmen: Andy Wachowski ve Lana Wachowski

    Dört dalda Oscar kazanan filmlerin başrolünde Keanu Reeves, Neo rolünde yer aldı. Üçlemenin ilk filmi, Neo’nun yaşadığı dünyanın Matrix yani beyninde gerçekleşen bir simülasyon olduğunu anlamasıyla başlıyor. Filmlerin yönetmenliğini yapan Wachowski Kardeşler aynı zamanda üç filmin de senaristiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    Yüzük Kardeşliği (2001)
    İki Kule (2002)
    Kralın Dönüşü (2003)
    Yönetmen: Peter Jackson

    İngiliz profesör, yazar ve şair J. R. R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi isimli romanından esinlenen filmin üç bölümü de Yeni Zelanda’da aynı dönemlerde çekildi. Birçok farklı dalda Oscar’a layık görülen bu fantastik kurgu, tarihte en çok hasılat rekoru kıran filmlerin başında geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    steven spielberg
    Kayıp Hazine Avcıları (1981)
    Kamçılı Adam (1984)
    Son Macera (1989)
    Yönetmen: Steven Spielberg

    Komediyle karışık aksiyon türündeki filmin çıkış noktası, başka usta bir yönetmen George Lukas’ın öyküsüne dayanıyor. Arkeolog akademisyen Indiana Jones’un dünyanın farklı yerlerinde atıldığı maceralar 80’li yıllarda gişe rekorları kırmıştı. Üçlemeye 20 yıl sonra Kristal Kafatası Krallığı ismiyle bir film daha eklendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    Mavi (1993)
    Beyaz (1993)
    Kırmızı (1994)
    Yönetmen: Krzysztof Kieślowski

    Üçlemenin üç filmi de dram türünde ve orijinal dili Fransızca. Ve üç filmde de tesadüfler, kader, şans, eşitlik, adalet, özgür irade gibi geniş bir felsefi zemine sahip konular sorgulanıyor. Farklı oyuncuların rol aldığı bölümler dünyanın önde gelen festivallerinde pek çok ödülün sahibi olmuştu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    Yumurta (2007)
    Süt (2009)
    Bal (2010)
    Yönetmen: Semih Kaplanoğlu

    Yumurta’da, ana karakter olan Yusuf’un 40’lı yaşlarını, Süt’te ergenliğini, Bal’da çocukluğunu izledik; dolayısıyla filmlerdeki Yusuf karakterini farklı oyuncular canlandırdı. Semih Kaplanoğlu’nun yönettiği üçleme, Bal filmiyle Berlin Altın Ayı Ödülü başta olmak üzere uluslararası birçok ödül kazandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    Gelin (1973)
    Düğün (1973)
    Diyet (1974)
    Yönetmen: Ömer Lütfi Akad

    Göç Üçlemesi, ülkemizdeki göç konusuna ve bu başlık altında yaşanan farklı sıkıntılara değinir. Birbirinin devamı olmayan filmlerde farklı oyuncular rol alır. Son film olan Diyet, Ömer Seyfettin’in öyküsü temel alınarak çekilmiştir. Bölümler ayrı ayrı en iyi film, oyuncu ve yönetmen dallarında Altın Koza, Altın Portakal gibi ödüller almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    francis ford coppola
    Baba I (1972)
    Baba II (1974)
    Baba III (1990)
    Yönetmen: Francis Ford Coppola

    Mario Puzo’nun aynı adlı eserinden yola çıkarak çevrilen suç-dram türündeki Baba serisi sinema tarihinin başyapıtlarındandır. Film, organize suç örgütü lideri Vito Corleone ve ailesinin etrafında dönen olayları konu alır. “Baba” ölünce, yani serinin II. ve III. bölümlerinde lider olarak başa en küçük oğul Michael Corleone geçer ve olaylar serisi devam eder.

  • Nazar Boncuğunun Zamanda Yolculuğunu Anlatan 9 Madde

    Nazar Boncuğunun Zamanda Yolculuğunu Anlatan 9 Madde

    Nazar boncuğu gündelik yaşamın her alanında karşımıza çıkar. Evlerin hem iç hem de dış duvarlarına asılarak evi ve orada yaşayan aileyi kem gözlerden koruması amaçlanır. Her bebeğin, çocuğun üzerine iliştirilir, takılarda ve aksesuarlarda kullanılır, tatilden dönerken eşe dosta hediye olarak getirilir. Ama nazar boncuğunun fazla bilinmeyen uzun ve ilgi çekici bir tarihi vardır. Nazar boncuğunun kökenini araştırıp 9 maddede listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nazar İnsanlık Tarihi Kadar Eski” title_font_size=”13″]

    En eski medeniyetlerde dahi nazara inanılırdı. Mısır, Babil, Sümer medeniyetlerinden beri kötü niyetli kişilerin içindeki kötülüğün gözlerinden dışarı yansıdığı ve karşısındaki iyi kişileri olumsuz etkilediği, onların başına kötü şeyler gelmesine sebep olduğu düşünülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nazar İyi İnsanlara Değer” title_font_size=”13″]

    İyi, güzel, başarılı insanlara nazar değdiğine inanılır ve bu insanları kötü niyetli kişilerin kıskanç bakışlarından korumak için göze gözle karşı gelmek gerektiği düşünülür, bu sebeple göz şeklindeki nazar boncukları ile kem bakışlar savuşturulmaya çalışılır. Nazar boncuğu kötü bakışları kendine çekerek boncuğun sahibini korur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Horus’un Gözü” title_font_size=”13″]

    Eski Mısır tarihine göre göz biçimindeki nazar boncuğu bir gözü ay bir gözü güneş olan şahin şeklindeki tanrı Horus’un Gözü’nü sembolize eder. Horus düşmanı Seth ile savaştıktan sonra kazandığı galibiyet sonrası yaşamın kralı olmuştur bu sebeple Horus’un Gözü kötü bakışları alt edecek güce sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İsabet-i Ayn” title_font_size=”13″]
    nazar

    Nazar boncuğu, Musevi, Hristiyan, Müslüman, Budist ve Hindu toplumlarında kötü gözlere karşı gelen, kişileri ve mekanları koruyan bir sembol olarak kabul edilerek evlere girmiştir. Nazarı, İsabet-i Ayn olarak adlandıran Türklerin nazara ve nazardan korunmak için nazar boncuğu kullanılabileceğine inancı Orta Asya’nın Şamanizm dönemine dek uzanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Muncuk Han” title_font_size=”13″]
    nazar

    Eski Türk toplumlarında nazar boncuğuna munçuk, moncuk, monşak, monçak, monçok, muyınçak gibi isimler verilirdi. Nazar boncuğunun o zamanlardan beri nazardan korunmak için nazar boncuğu kullanıyor olmalarının bir ispatı da Hun hükümdarı Atilla Han’ın atına Muncuk Han ismini vermesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nazardan Korunmanın 1001 Yolu” title_font_size=”13″]

    Türk tarihinde kötü niyetli kişilerin bakışlarından korunmak için nazar boncuğunun dışında at nalı, yumurta kabuğu, sarımsak, kuru diken, bez bebek, akik taşı, çocuk ayakkabısı, kaplumbağa kabuğu, kurt dişi, mercan, çörekotu, deniz kabukları, çakıl taşı, hurma çekirdeği gibi objeler de kullanılmıştır. Yine de günümüzde nazardan korunmanın en etkili yolunun nazar boncuğu kullanmak olduğu düşünülür, hatta üzerine nazar boncuğu iliştirilmiş at nalları da birçok evin duvarlarını süslemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Günümüzdeki Nazar Boncuğunun Yapımı” title_font_size=”13″]
    nazar

    Türkiye’de nazar boncuğu yapımı Mısırlı boncuk ustalarının ülkeye gelerek İzmir’de bu sanatı uygulamalarıyla başlamıştı. Tüm Avrupa’ya cam işçiliğini Mısırlı ustaların öğrettiği düşünülmektedir. Türk ustalar ise bu teknikleri uygularken geliştirmiş, renkli camların üzerine göz figürünü de ekleyerek günümüzdeki nazar boncuğunu yaratmışlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İzmir’in Nazar Boncukları” title_font_size=”13″]
    nazar

    İzmir’de Nazar ve Göreme köyleri nazar boncuğu yapımıyla tanınırlar. UNESCO’nun Yaşayan İnsan Hazinesi’ne dahil edilen boncuk ustası Mahmut Sür, 13 yaşından beri İzmir’de nazar boncuğu üretmektedir. Ülkenin dört bir yanından gelen ziyaretçiler Nazar ve Göreme köylerini ziyaret ederek bu sanatın uygulanmasına tanıklık ederler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kimlerin Nazarı Değer” title_font_size=”13″]

    Halk arasında mavi gözlü insanların nazarının daha çok değdiğine inanılır. Hatta bazıları tüm renkli gözlü kişilerin bakışlarının nazar değmesine sebep olduğunu düşünür. Bunun dışında kötü, kıskanç, hırslı, dıştan iyi gözükse de aslında kötü niyetli olan insanların nazarının değdiğine inanılır.

  • SARILMANIN ANATOMİSİ

    Bilimsel araştırmalar, sarılmanın insan sağlığına pek çok faydası olduğunu ortaya çıkardı. Uzmanlar birbirine sarılan kişilerin kendilerini güvende hissettiklerini, bu durumun da insan sağlığına pozitif etkileri olduğunu vurguluyor. Özellikle mutluluk hormonunu etkileyen maddelerin salgılanmasında etkili olan sarılma, kan basıncını dengeleyerek riskli hastalıkların önünü kesiyor. Ancak uzmanlar sarılmanın iki kişinin karşılıklı samimi ve içtenlikle yapılması sonucunda fayda sağlayabileceğini belirtiyor. Yazımızda sevdiğimiz bir insana sarıldığımızda bedenimizde ne gibi değişiklikler olduğunu yazdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Oksitosin hormonu vücutta sarılma anında salgılanmaya başlar. Oksitosin hem erkeklerde hem de kadınlarda hipofiz bezinin arka tarafından salgılanan ve mutluluk, aşk, sevgi gibi duyguların kaynaklarından biri olan bir hormondur. Hormon salgılandığında kişi mutlu hisseder ve sarıldığı kişiye bağlanmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sarılma, acıyı azaltır. Acı çeken her insanın söylediği “omzunda ağlayabileceğim bir insana ihtiyacım var” sözünden de anlayabileceğimiz gibi acı hissi sarılma ile üstesinden gelinebilir bir hâl alır. Sarılma anında gerçekleşen küçük dokunuşlar, beyinde “afferent c” denilen, omurilik ile bağlantılı olan duyu sinirlerini harekete geçirir ve bu sinirler beyinle bağlantı kurarak endorfin salgılanmasını sağlar. Ağrı kesici etkisi olan endorfin hormonu ise daha az acı çekmemizi ve sakinleşmemizi sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Vücuttaki kan basıncını dengeleyen sarılma eylemi aynı zamanda sinirleri harekete geçirerek beyindeki kan basıncı oranını düşürür. Bu durum vücudun rahatlamasını sağlarken; stres, depresyon ve sinirlilik gibi psikolojik rahatsızlıklara yakalanma riskini azaltır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    2009 yılında ABD’li psikologların yaptığı araştırmada eşlerin stresli konuşmalar yapmadan önce 20 saniye birbirlerine sımsıkı sarılmaları istenir. Bu araştırmanın sonunda sarılan çiftlerin kan basıncı ve kalp atışlarının normalleştiği görülür. Vücutta salgılanan oksitosin kişiyi olumlu ve pozitif düşüncelere sevk eder. Pozitif zihin yapısı ise kişilerin arasında yaşanabilecek gerginlikleri ortadan kaldırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Oksitosin hormonu; stres düşürücü, acıyı azaltıcı ve kişinin kendini güvende hissetmesini sağlamasıyla kalp hastalıklarına yakalanma riskini azaltır; yanı sıra salgılanan oksitosin hormonu bağışıklık sistemini güçlendirir, güçlenen bağışıklık sistemi vücuttaki zararlı bakterilere karşı daha kolay savaşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Uzmanlar sarılmanın çocuk ve ergenlik dönemlerinde öz güven duygusunu güçlendirdiğini belirtir. Bunun kanıtı olarak da doğan çocuğun annesinin sıcaklığını hissettiği anda susması olduğu gösterilir. Ayrıca uzmanlar güçlü bağların sarılma ile başladığını ifade eder. Psikolojideki temel durum güvendir. Kişi kendini ne kadar güvende hissederse ruhsal olarak da o kadar sağlıklı olur.

  • İZLANDA’NIN BAŞKENTİ REYKJAVİK

    Vikinglerin ana vatanı olan İzlanda, Kuzey Yarım Küre’nin en kuzeyinde bulunuyor. Doğal güzellikleriyle dikkat çeken ülkenin ismi, “buz ülke” anlamına gelse de Körfez Akıntısı etkisiyle aslında ılıman bir iklime sahip. Yılın farklı mevsimlerinde 24 saat boyunca gece ve gündüz yaşanabilen ülkenin başkenti Reykjavik, yeryüzündeki kutup bölgesine en yakın olan kent. Ülke nüfusunun yarısına ev sahipliği yapan başkentin 10 bin yıl öncesine kadar tamamının buzullarla kaplı olduğu tahmin ediliyor. Bir balıkçı kenti olan Reykjavik’in en dikkat çeken yerlerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İzlanda’nın doğasından ilham alınarak tasarlanan Hallgrimskirkja, şehrin her yerinden görülebilen modern bir kilise. Ülkenin en çok ziyaret edilen turistik yerleri arasında olan kilisede Amerika’ya ilk ayak basan İzlandalı kâşif Leif Ericsson’un heykeli de bulunuyor. İzlanda’nın en büyük kilisesi olma özelliği taşıyan yapı, ismini 17. yüzyılda yaşamış şair ve din adamı olan İzlandalı Hallgrimur Petursson’dan almış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Suyunun sıcaklığı ortalama 38 derece olan Mavi Lagün, jeotermal bir kaplıca. Şehri ziyaret edenleri romantik görünümüyle büyüleyen Lagün’ün sularının mavi renkte olmasının nedeni, suyun içinde bulunan silika mineralleri… Silis ve kükürt gibi minerallerin bolca bulunduğu bu kaplıca, özellikle sedef gibi cilt hastalığı yaşayanların da uğrak noktası. Mavi Lagün’e ulaşmak için yürünmesi gereken yol ise volkanik kayalardan oluşan eşsiz bir atmosfere sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Reykjavik’in kuruluşunun 200. yıl dönümü şerefine düzenlenen heykel yarışmasında birinci olan Solfar Heykeli, Atlas Okyanusu’ndaki Seabraut Yolu’nda sergileniyor. Eser, İzlandalıların geçmişteki keşfedilmemiş bölge vaadine, umuduna ve özgürlük rüyasına gönderme yapıyor. Bir rüya teknesi veya güneşe övgü olarak sembolize edilen heykelin sanatçısı ise Jon Gunnar Arnason.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Reykjavik’te bir kültür merkezi olan Perlan, kentin en önemli yapılarından biri. Sergi ve konserlerin düzenlendiği yapıda, jeotermal sıcak su bulunan altı büyük tank bulunuyor. İlk açıldığında sıcak su saklama alanı olarak kullanılan Perlan, 1991’de halka açık bir tesise dönüştürülmüş. Binada, İzlanda yaşam tarzını yansıtan bir müze de bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bir açık hava müzesi olan Reykjavik Kent Müzesi, İzlandalılar hakkında bilgi edinmek isteyenlerin adresi. 18. yüzyılda kentin yeniden planlanması sonucunda eski evleri yıkmak yerine bu açık hava müzesine taşımayı tercih eden kent sakinleri, bu sayede hem kültürlerine dair ögeleri korumuş hem de eskiyi yok etmeden modern bir şehrin kurulmasını sağlamışlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    2011’de açılan Harpa, kentin konferans ve konser etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda bu mekân, müzikseverlerin de her sene buluştuğu önemli bir yer. Çünkü İzlanda’da Uluslararası Caz Günü, Harpa Konser Salonu’nda düzenleniyor ve dünyanın her noktasından müzisyenler performansını burada sergiliyor. Şehrin kültürel ve sosyal yaşam merkezi olan Harpa, göz alıcı mimarisinde kullanılan çelik çerçeveler ve cam paneller ile asimetrik bir görüntü oluşturuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Reykjavik’in geçmişi hakkında bilgi edinmek isteyenlerin adresi olan Arbaer, kasaba meydanını, köyü ve çiftliği oluşturan 20’den fazla binadan oluşan bir açık hava müzesi. Binaların çoğu Reykjavik şehir merkezinden taşınmış. 1957’ye kadar bir çiftlik olarak kullanılan müzede etnografik eserler ve eski model arabalar da sergileniyor.

  • Cildinizin Genç Kalması İçin Yapabilecekleriniz

    Cildinizin Genç Kalması İçin Yapabilecekleriniz

    Vücudumuzun %15’ini oluşturan cildimiz aynı zamanda dış etkilere en çok maruz kalan organımız.  Ona iyi bakmak ve yaşlanmasını geciktirmek için yapabileceklerinizi listemizde bulabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    genç kız

    Yaz aylarının en sevilen aktivitelerinden güneşlenmek cildinizi tehdit eden unsurlardan biri… Bronz bir cilt hoş görünse de güneşe maruz kalmak cildinizin daha erken yaşlanmasına sebep olabilir hatta cilt kanseri riskini de artırabilir…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    kumsal

    Güneşten koruyucu kremler cildinizin gençliğini korumada en büyük yardımcılarınızdan… Uygun koruyucuyu seçmek için koyu renk tenliler en az 30 faktör, hassas tenliler ise en az 50 faktörlük bir ürün tercih etmeli. Ayrıca kremi 2 saatte bir tekrarlamalı ve gölgede de krem kullanmalısınız. Güneş gözlüğü ve şapka kullanmayı da unutmayın. 🙂

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sağlıkla ilgili her konuda olduğu gibi cildinizin genç kalması için de yeterli su almak çok önemli. Uzmanlar bu miktarı en az 2 litre olarak öneriyor. Şekerli, gazlı içeceklerin veya kahvenin suyun yerini tutamayacağını da hatırlatalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yeterli miktarda su içseniz bile cildinizi nemlendirici kremler yardımıyla dışarıdan da nemlendirmelisiniz. Uzmanlar duş sonrası cildiniz hafif ıslakken uygulayacağınız ürünlerin daha etkili olacağını belirtiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    havlu

    Cildinizin gençliğini muhafaza etmek için yapmanız gerekenlerden bir başkası ise onu temiz tutmak. Cildinizi temizleyerek gözeneklerinizin yağ ve kir ile tıkanmasını engelleyebilirsiniz, böylece nefes alan cildiniz dinç kalacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    pudra

    Makyaj yapmak özellikle de fondöten, kapatıcı ve pudra gibi ürünleri sık sık kullanmak, gözeneklerinizin rahatça nefes almasını engelleyeceğinden cildinizi yaşlandırabilir. Makyajı mümkün olduğunca minimumda tutarak cildinizin yaşlanmasını geciktirebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    healthy foods, yazlık yemekler

    Sadece cildinizi değil tüm vücudunuzu genç, zinde tutmanın ve hastalıklardan korunmanın en güzel yolu dengeli beslenerek ihtiyacınız olan tüm besinleri diyetinize dâhil etmek. Özellikle bol bol sebze, meyve ve kaliteli proteinleri tüketerek cildinize iyi bakabilirsiniz.

  • EVİNİZDE YETİŞTİREBİLECEĞİNİZ YEŞİLLİKLER

    Bitki yetiştirmenin insan psikolojisine etkileri saymakla bitmez. Toprakla zaman geçirmek, bir canlının gelişim evresine şahit olmak ve bir uğraşa odaklanarak zihnin boşalmasını sağlamak bitki yetiştiriciliğin akla ilk gelen faydaları olurken bir de bu bitkilerin yenilebilir olduğunu düşünün. Saksıda ektiğiniz bitkilerden bir sos ya da salata yapmanın keyfi bambaşka olacaktır. Yazımızda sofralarda sıkça yer alan belli başlı bitkilerin saksıda nasıl yetiştirileceğini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Mis kokusuyla nerede olsa kendini belli eden kekik, et yemeklerinden salatalara birçok tarifte kendine yer buluyor. Saksıda yetiştirmesi oldukça kolay olan kekik, toprak bakımından çok seçici olmasa da killi ve gübreli topraklarda daha verimli büyüyor. Kekiği tohumdan ya da “çelik çoğaltma” olarak adlandırılan bitkinin gövde, dal, kök ve yapraklarından kesilerek hazırlanan filizlendirme işlemiyle ekebilirsiniz. Kekik de dahil listemizdeki bitki yetiştiriciliği için önemli nokta ise alt kısmından delikli bir saksı seçimi olacaktır. Saksının dibine irili ufaklı taşlar koyarak drenajı sağlamak da verimi artıracaktır. Saksıya ekilen kekiğin toprağının çok sıkı olmaması, hava alması ve dikim işlemi tamamlandıktan sonra da yaşamsal önemi olan can suyunun muhakkak verilmesi gerekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Keskin koku ve aromaya sahip dereotunun ekimi için ilkbahar başlangıcını seçerseniz daha çok verim alabilirsiniz. Dereotunun tohumları toprakla dolu saksıya aralıklarla serpiştirilmeli, üzerine ince bir kat gelecek şekilde tekrar toprak eklenilmeli ve sonrasında can suyu verilmelidir. Dereotu, sürekli gün ışığı alan ve gölge olmayan ortamlarda çok daha verimli büyüyecektir. Bu nedenle saksıyı mekânın en çok güneş alan yerine konumlandırmak bitkinin hızla büyümesi için elverişli ortam sağlayacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kendine has kokusuyla farklı aromalar sunan reyhan, Osmanlı’dan günümüze vazgeçilmez bir tat olarak özellikle geleneksel sofralarda yer buluyor. Şerbetinin de sıkça tüketildiği reyhanın dikim işlemi kekik ve dereotuyla aynı ancak soğuk havaları pek de sevmeyen reyhanı ilkbahar aylarında dikmek gerekir. 10 günden sonra çimlenmeye ve filizlenmeye başlayan reyhan, 50-60 gün sonra hasat edilebilir. Dilerseniz bazı yetişkin fideleri saksıda bırakarak kendi reyhan tohumlarınızı da elde edebilirsiniz. Çiçek açan reyhan bitkisinin tohumları bu çiçeklerde olacaktır. Keskin kokusu sayesinde örümcekleri ve sinekleri uzaklaştırmaya da yarayan reyhanı günde en az üç ila dört saat ışık alacak bir yerde konumlandırmak gerekir ancak aşırı sıcak ve direkt güneş ışığı kurumasına sebep olabileceği için gün boyunca güneş alan bir yerde bırakılmamalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Balık sofralarının vazgeçilmezi rokayı saksıda yetiştirmek için öncelikle roka tohumlarını ekim işleminden bir gün önce nemli bir bezin içinde bekletmenizi öneririz. Bu işlem tohumların çimlenmesini ve daha hızlı sonuç alınmasını sağlayacaktır. Diğer bitkilerle aynı dikim sürecine sahip rokada dikkat edilmesi gereken nokta ise, suyu çok seven bir bitki olmasından kaynaklı her gün toprağı kontrol edilmeli, toprağının kurumasına izin verilmemeli ve düzenli olarak sulanmasıdır. Sulama işlemi için en uygun saatler sabahın erken saatleri ya da akşam, yani havanın serinlemeye başladığı zamanlardır. Sulama, aynı saatte ve aynı miktarda suyla yapılırsa bitkiden sağlanan verim de artacaktır. Ortalama 40-45 gün sonra rokanızı hasat edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Maydanoz, yemeklerde ve salatalarda en çok kullanılan yeşilliklerin başında geliyor. Maydanozu saksıda yetiştirmeye karar verirseniz, besin değeri yüksek gevşek topraklara ekebilirsiniz. Ocak ayından eylül ayına kadar ekimi yapılan maydanoz, sabah güneşini sevdiği için saksı buna göre konumlandırılmalıdır. Toprağının nemli kalmasına özen gösterilmeli ancak aşırı sulama yapılmamalıdır. Elinizle kontrol ederek toprağın kurumasına izin vermeden sulama yapabilirsiniz. Filizlenmesi diğer bitkilere nazaran üç ila dört hafta içinde gerçekleşen maydanozun hasat zamanı geldiğinde kökü toprakta kalmalı ve yeşil yaprakları bir makas yardımıyla düzgünce kesilmelidir. Toprak altında kalan kök, yeni filizler vermeye devam edecektir.

  • KÜÇÜK PRENS’İN İLHAM DOLU MACERASINDAN ALINTILAR

    KÜÇÜK PRENS’İN İLHAM DOLU MACERASINDAN ALINTILAR

    Orijinal adı Petit Prince, Fransız yazarının ismi ise Antoine de Saint-Exupéry… Yazarın bir otel odasında kaleme aldığı, hikâyesini çizimlerle desteklediği, ilk kez 1943 yılında iki dilde yayımlanan bir çocuk kitabı… Uçağı bozulduğu için Sahra Çölü’ne iniş yapan bir pilotun Küçük Prens’le karşılaşması, B612 asteroidinde tek başına yaşayan ve yetiştirdiği güle daha iyi nasıl bakabileceğini araştırmak için diğer gezegenlere yolculuğa çıkan Küçük Prens’in yaşadıklarını anlattığı naif mi naif bir hikâye… Çocuk kitabı olarak yola çıksa da derinliği nedeniyle yetişkinlerin de sırt çeviremediği, kendisi de pilot olan Exupéry’nin eşinden, içinde yaşadığı dönemden, yani gerçek dünyadan ilham aldığı özel bir kurgu… Ve günümüze kadar 12 sinema filmine uyarlanmış, 210 dile çevrilmiş, heykelleri dikilmiş, bir gök taşına ismi verilmiş Küçük Prens’ten tadımlık alıntılar…

  • 2024 YILINDA KÜLTÜR VE YAŞAM’DA NELER OLDU?

    Bir yılı daha geride bırakmanın heyecanını yaşıyoruz! 2024 boyunca sizlerle birlikte öğrenmenin, keşfetmenin ve keyifli içeriklerle buluşmanın mutluluğunu paylaştık. Farklı konulara değindiğimiz yazılar ve ilgi çekici bilgilerle sizi hem şaşırtmayı hem de ilham vermeyi hedefledik. Şimdi, 2025’e adım atmadan önce, 2024’te sizlerle buluşturduğumuz en dikkat çekici içeriklere bir kez daha göz atmak için birlikte bir yolculuğa çıkalım!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Millî Uzay Programı’nın ilk ayağı olan “İlk İnsanlı Uzay Misyonu” kapsamında Uluslararası Uzay İstasyonuna (ISS) gönderilen ilk Türk astronot Alper Gezeravcı’nın yolculuğu ülkemize büyük bir heyecan yaşattı. 19 Ocak’ta gerçekleşen fırlatmanın ardından ISS’de 14 gün boyunca kalan Gezeravcı, kanser araştırmalarından bağışıklık hücrelerine; biyoloji, tıp ve genetik gibi alanlarda literatüre katkı sağlayacak 13 farklı bilimsel deneyi başarıyla gerçekleştirdi. Bu tarihi uzay yolculuğu hakkında daha fazla bilgi için linki tıklayın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde tüm dünyada trend hâline gelen etik üretim, geri dönüşüm, sıfır atık, kadın emeği, sürdürülebilirlik ve doğal malzemeler gibi yaklaşımlar, aslında yüzlerce yıldır Anadolu’daki üretim kültüründe yer alıyor. Nesilden nesile aktarılan, el işçiliği ile şekillenen ve ustaların maharetli ellerinde hayat bulan bu kültürel miras niteliğindeki ürünler ve üretim teknikleri, geçmişin değerlerini günümüze taşıyor. Anadolu’nun zengin üretim geleneğinin en güzel örneklerini keşfetmek için tıklayın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    M.Ö. 2600’lü yıllarda kozadan çekilip kumaş olarak dokunmaya başlanan ipek, bir zamanlar altından daha değerli olarak kabul ediliyordu. Çin’den Avrupa’ya uzanan antik ticaret yolu “İpek Yolu”na adını veren bu kumaş, yalnızca tekstil tarihinin değil, aynı zamanda kültürel ve ekonomik gelişimin de önemli bir parçası olmayı sürdürüyor. Doğanın sunduğu en zarif hediyelerden biri olan ipeğin, kozadan başlayıp kumaşa dönüştüğü muhteşem serüvenini linki tıklayarak okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Asya ile Avrupa kıtalarının buluşma noktasında yer alan, Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarına ev sahipliği yapmış İstanbul, adaları, mimarisi ve doğal güzellikleriyle asırlardır bir ticaret ve kültür merkezi olmayı sürdürüyor. Bu büyüleyici şehrin sanatçılar üzerinde bıraktığı derin etki, sayısız sanat eserine ilham kaynağı olmuştur. 1700’lü yılların sonundan itibaren ülkemizi ziyaret eden 10 yabancı ressamın fırçasından yansıyan eski İstanbul manzaralarını linki tıklayarak inceleyebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Camaltı resim sanatı, binlerce yıllık geçmişe sahip zengin desenleri, incelikli işçiliği ve estetik güzelliğiyle kültürel mirasımızın yaşayan değerlerinden biridir. Halk ressamlarının, toplumun kültürü ve gelenekleri doğrultusunda inançlarını ve duygularını ifade ettiği bu özel sanat dalı, geçmişle günümüz arasında bir köprü niteliği taşır. Camaltı resim sanatı hakkında daha detaylı bilgiler için tıklayın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İlk örneklerine M.Ö. 3500’lü yıllarda Antik Mısır’da rastlanan güneş saatleri, üzerlerindeki çizgiler ve işaretlerle güneşin gökyüzündeki hareketine göre gölge uzunluğunu ve konumunu gösterir. Orta Çağ’da, İslam dünyasında astronomi ve matematik alanındaki gelişmelerle daha da ileri taşınan bu saatler, özellikle cami avlularında namaz vakitlerini belirlemek için kullanılmıştır. Günümüzde, güneş saatleri tarihî ve kültürel miras olarak korunmakta ve insanlığın doğayla olan bağlantısını, bilimsel ilerlemenin kökenlerini göstermesi bakımından büyük önem taşımaktadır. İstanbul’daki güneş saatlerinin dikkat çeken örnekleri bu linkte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sürdürülebilirlik, modern dünyanın en önemli konularından biri hâline gelmiş durumda. Çevre, ekonomi ve toplum alanlarını ilgilendiren pek çok mesele, sürdürülebilir çözümler geliştirmemizi zorunlu kılıyor. Doğal kaynakların korunmasından döngüsel ekonomiye, karbon ayak izinin azaltılmasından sıfır atık politikalarına kadar uzanan bu geniş kavramlar, daha yeşil ve yaşanabilir bir dünya için atılması gereken adımları anlamamıza yardımcı oluyor. Bu yazımızda, sürdürülebilirliğin farklı alanlarda nasıl uygulandığını ve bu prensipleri kendi yaşamımıza nasıl entegre edebileceğimizi öğrenmemizi sağlayan 10 önemli terime yer verdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Moleküler gastronomi, yiyeceklerin kimyasal ve fiziksel süreçlerini bilimsel bir perspektifle inceleyen yenilikçi bir disiplindir. Sadece pişirme teknikleriyle sınırlı kalmayıp, yiyeceklerin bilimsel yapısına derinlemesine bir yolculuk sunan bu mutfak anlayışı, 1988 yılında Fransız fizikokimyacı Hervé This ve fizikçi Nicholas Kurti’nin öncülüğünde yükselen bir trend hâline geldi. Geleneksel pişirme yöntemlerinin sınırlarını aşan şeflerin ilham kaynağı olan moleküler gastronominin detaylarını keşfetmek için yazımıza göz atın!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    En eski seyahat yöntemlerinden biri olan yürüyüş, doğayla bütünleştiğimizi sağlayan, adımlarımızla şehrin karmaşasından uzaklaştığımız en sakin ve huzurlu aktivitelerden biridir. Dağ zirvelerine tırmanırken, derin vadilere inerken ya da okyanusun huzur veren dalgalarıyla çevrili sahil yollarında yürürken keşfedilen rotalar, yalnızca kilometrelerden ibaret değildir. Her bir rota, tarihin, kültürün ve doğanın iç içe geçtiği eşsiz bir hikâye sunar. Dünyanın en gözde yürüyüş rotalarını bu linkte keşfedebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    Deniz yaşamının büyük bir bölümüne ev sahipliği yapan ve biyoçeşitliliğe önemli katkılar sunan mercanlar, pek çok türe sahiptir. Deniz ekosisteminin sürdürülebilirliği ve sağlığı için kritik öneme sahip bu canlıların yaşam alanı olan resifler, iklim değişikliği, kirlilik ve aşırı avlanma gibi tehditlerle karşı karşıyadır. Ancak, mercan resiflerinin korunması ve sürdürülebilirlik hedefiyle gerçekleştirilen projeler, gelecek için umut verici. Mercanlar hakkındaki bilgiler ve ülkemizde uygulanan “mercan fidanlığı” projesini okumak için tıklayın.

  • Dünyanın Uzun Uzun Sevilesi Canlıları

    Dünyanın Uzun Uzun Sevilesi Canlıları

    Zürafaların boyları, boyunları, benekleri başta olmak üzere dikkat çekici o kadar çok özellikleri var ki… Bir kısmını sizin için sayfamıza taşıdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gözlerini dünyaya yeni açan bir zürafanın boyu yaklaşık 2 metreyi buluyor. İyi de bu sevimli canlı yetişkinliğinde kaç metre oluyor derseniz; bugüne kadar tespit edilen en uzun zürafa 6 metreye yakınmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bir zürafanın sakin sakin etrafını süzüp ağır ağır hareket ettiğine aldanmayın çünkü tehdit anında saatte 52 kilometreyi bulan bir hızla koşabilir. Yeni doğmuş bir zürafa da 10 saat sonra yürümeye hatta koşmaya başlayabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sadece boyları değil, uzunluğu yarım metreyi bulan dilleri sayesinde de kimseyle paylaşmak zorunda kalmadan en uzun ağaçların yapraklarını yiyebilen zürafalar, en çok akasya ağacını severler ve günde 45 kilogram kadar yaprak yiyebilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Zürafalar kocaman bir kalbe sahiplerdir! Öyle ki ağırlığı ve uzunluğu ile kafalarından bile daha büyüktür kalpleri… Çünkü pompaladığı kanın uzun boyunlarını aşıp beyinlerine ulaşabilmesi için kalplerinin çok güçlü olması gereklidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Oturan bir zürafa görmek oldukça zordur. Herhangi bir iş yapmaları de gerekmez çünkü ayakta olmak onlar için en rahat pozisyonlardan biridir. Yavrularını ayakta dünyaya getiren zürafalar iki saatlik bir süreyi ayakta uyuyarak geçirebilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Zürafaların boyları kadar heybetli gelen sesler çıkardıklarını sanıyorsanız yanılıyorsunuz çünkü uzun ve narin boyunlarında yerleşmiş güçlü ses telleri yoktur. Çıkardıkları sesin güçsüz olmasının nedeni de ses tellerinin yapısının güçsüzlüğüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kulakları arasında fark edilmese de zürafalar boynuzları olan hayvanlardır ve şu dünyada boynuzlarıyla doğan tek canlı zürafadır! Dişi ve erkek zürafaların boynuzları birbirinden farklıdır, örneğin dişilerin boynuzları küçük ve tüylüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Bu sevimli canlıların desenleri yaşadıkları coğrafyaya göre birbirinden farklı olabilir. Tanzanya ve Kenya’da yaşayan Maasai zürafası, Zambiya ve Angola’da yaşayan Angola zürafası, Kongo ve Sudan’da yaşayan Nubian zürafası birbirinden farklı özellikler gösterebilirler.