Blog

  • YUNUS EMRE’NİN “VAR OLMA” FELSEFESİ

    Yunus Emre’nin hayatına dair çok fazla bilgi olmasa da bilinen ilk şey onun bir sevgi öğretmeni olduğudur. 13. ve 14. yüzyıllarda yaşamıştır. Şiirlerinin çoğunu hece ölçüsü ve sade bir dil ile yazmıştır. Kin, kibir, nefret gibi duygulardan arınmış tamamen saf sevgi odaklı öğretileri vardır. Anadolu’nun Türk-İslam kültürlerinin birleşmesine katkı sağlayan önemli bir isimdir. Türkçe şiirin öncülerindendir aynı zamanda. Bu yazımızda halk ve tasavvuf şairi olan Yunus Emre’nin hayatına ve felsefesine kısaca değineceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yunus Emre’nin hayatı” title_font_size=”13″]

    Yunus Emre 1241 senesinde doğmuştur. 1320 ya da 1321 yıllarından birinde vefat ettiği düşünülür. Yunus Emre’nin eğitim hayatına dair çok net bilgiler olmasa da Farsça ve Arapçaya hâkim olduğu bilinir. 1241 senesinde Moğol istilasıyla pek çok sanatçı ve bilim insanı Anadolu’ya göç etmiştir. Zulmün kol gezdiği o yıllarda Yunus Emre dünyaya gelmiştir. Yunus Emre’nin nerede okuduğuna, hangi okullarda eğitim aldığına dair net bilgiler yoktur. Derviş olarak Anadolu’ya, Azerbaycan’a ve İran’a seyahat ettiği bilinir. Şam, Tebriz, Maraş, Nahcivan, Kayseri gibi çok sayıda şehirde bulunmuştur. Bu şehirler aynı zamanda dönemin kültür şehirlerindendir. Yunus Emre’nin evlenip evlenmediğine dair de net bir bilgi yoktur ancak yazdığı dizelerden çocuklarının var olduğu düşünülmektedir. Şiirlerinde Mevlâna Celaleddin Rumi için pek çok güzel söz söylemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yunus Emre’nin eserleri” title_font_size=”13″]

    Yunus Emre’nin iki büyük eseri bulunur; Risalet-ün Nushiyye ve Divan. Divan eserinde şiirlerini bir araya getirmiştir. Şiirler aruz ve hece ölçüsüyle yazılmıştır. Yedi nüsha şeklinde kendi içinde farklı bölümlere ayrılmıştır. Risalet-ün Nushiyye, Nasihatler Kitabı olarak adlandırılır. Mesnevi biçimindeki bu eser, aruz ölçüsü ile yazılmıştır. Eserin günümüze ulaşan beş nüshası olduğu bilinir. Dini, tasavvufi, ahlaki bir kitaptır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yunus Emre’nin şiirleri” title_font_size=”13″]

    Yunus Emre, şiirlerinde halka açık bir dille hitap etmiş ve Türk dilini çok iyi kullanmıştır. Şiirleri açıklayıcı, öğreticidir. Şiirlerinde tasavvuf ağırlıklı bir anlatım benimsemiştir. “Yaratılanı sevdik, Yaradan’dan ötürü” diyerek hoşgörünün altını çizmiştir. Dizelerinde sevgiyi ve hoşgörüyü coşkun bir dille kaleme almıştır. Yunus Emre anlatım dili, düşünceleri ve işlediği konularla Anadolu’da gelişen Türk edebiyatının öncülerinden olmuştur. Hece ve aruzla yazdığı dizelerinde daima sevgiyi temel almıştır. Ölüm, doğum, yaşama bağlılık, ilahi adalet, insan sevgisi gibi konuları ele almıştır. Yalın, akıcı bir dille insanlığı iyiye ve hoşgörüye teşvik etmiştir. Aynı zamanda tekke şiirinin Anadolu’daki ilk temsilcilerinden de biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yunus Emre’nin yaşam felsefesi” title_font_size=”13″]

    Yunus Emre, insanları doğruya, iyiye ve mutlak hoşgörüye çağıran bir derviştir. Yunus Emre için ilahi bir gerçeklik vardır. Bu gerçekliği dizelerinde şu şekilde ifade etmiştir: “Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm.” Yunus Emre’ye göre Tanrı’ya kulluk etmenin asıl amacı kendini ona beğendirmektir. Bu da gönülleri kırmamakla, onları onarmakla, daima iyiyi dilemekle mümkün olacaktır. Yunus Emre’ye göre insanlara gösterdiğimiz her sevgi, her saygı ve her hoşgörü aynı zamanda Tanrı’ya da gösterilen saygıdır. Yunus Emre felsefesine göre hiçbir zaman kalp kırmamak, büyüklük taslamamak, gönül almak ve geçimli olmak esastır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yunus Emre’nin din anlayışı” title_font_size=”13″]

    Yunus Emre’ye göre din; insanlığı mutluluğa, barışa ve huzura kavuşturan bir yaşam tarzını benimsemektir. Yunus Emre’nin din anlayışında sevgi ve aşk vardır. Tüm yaşamı bu sevgi, aşk ve hoşgörü çerçevesinde yaşayarak geçirmek şüphesiz mutluluğun en etkili yollarındandır. İbadet, kişinin Tanrı ile arasında olan bir sırdır. Bu sırrı kimse sorgulamamalıdır. Din, aynı zamanda vicdan barındırır: Vicdan, şefkat, merhamet gibi duyguların bulunması gerektiğini savunur.

  • MENDERES NEHİRLERİNDEN DOĞAN KÜLTÜREL MİRASLARIMIZ

    Aydın, İzmir, Manisa, Afyon ve Uşak illerinden geçen Büyük ve Küçük Menderes Nehirleri, binlerce yıldır bereketli sularıyla bölge topraklarını besleyerek pek çok medeniyetin ve şehrin kurulmasına zemin hazırlamıştır. Bu şehirlerde doğan fikirler, felsefeler, sanat eserleri ve bilimsel gelişmeler tarihe iz bırakmıştır. Batı Anadolu’nun en büyük nehri olan Büyük Menderes, geçmişten günümüze bölgenin önemli bir sulama ve tarım kaynağı olmuştur. İzmir’in Ödemiş ilçesinden doğup Aydın’ın Selçuk ilçesi kıyılarından denize dökülen Küçük Menderes ile birlikte yalnızca ülkemize değil, tüm dünyaya kültürel miras kazandıran devletlerin ve şehirlerin doğuşunda etkili olmuştur. Bu yazımızda, Menderes Havzası’nda hayat bulan tarihî değerlerimizi listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Menderes Magnesiası ” title_font_size=”13″]

    Aydın’da, Menderes Nehri kıyısında yer alan Menderes Magnesiası, Antik Dönem’de Lidya Krallığı topraklarında kurulmuş önemli bir yerleşim yeridir. Tarihi MÖ. 12. yüzyıla kadar uzanan Magnesia, Helenistik Dönem’de (MÖ. 330 – MÖ. 30) büyük bir gelişme göstermiş; önemli bir ticaret ve kültür merkezi hâline gelmiştir. Çeşitli medeniyetlerin etkisi altında kalan ve farklı kültürel unsurları barındıran antik kentteki tiyatro, stadyum, agora ve tapınak gibi yapılar, antik çağlardaki sosyal ve kültürel hayata dair önemli ipuçları vermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sardes Antik Kenti” title_font_size=”13″]

    Sardes, Manisa’nın Salihli ilçesine bağlı Sart kasabası yakınlarında yer alan, Lidya medeniyetine başkentlik yapmış antik bir kenttir. MÖ. 13. yüzyılda kurulmuş, MS. 12. yüzyılda ise yıkılmıştır. Roma ve Bizans Dönemleri’nde de önemli bir yerleşim merkezi olmayı sürdürmüştür. Tarım, hayvancılık, ticaret ve özellikle altın madenciliği sayesinde büyük bir zenginliğe ulaşan Sardes, MÖ. 7. ve 6. yüzyıllar arasında dikkat çekici bir gelişme göstermiştir. Para, sanat, müzik, felsefe, astronomi, coğrafya ve heykelcilik gibi birçok alan bu topraklarda gelişmiştir. Sardes; Pers Dönemi’nde satraplık (valilik) merkezi, Roma Dönemi’nde eyalet merkezi, Bizans Dönemi’nde ise yerel idare merkezi olarak kullanılmıştır. Ancak ticaret yollarının değişmesiyle birlikte, Bizans İmparatorluğu’nun son dönemlerinde önemini yitirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Alinda Antik Kenti ” title_font_size=”13″]

    Etrafı surlarla çevrili Alinda Antik Kenti, bölgedeki granit taşlarla inşa edilmiş önemli mimari eserlere sahiptir. Sur duvarları, kuleler ve su kemerleri büyük ölçüde korunmuş olup günümüze kadar ulaşmıştır. Alinda’da en dikkat çeken yapı, genellikle antik kentlerde yüksek bir tepe üzerine kurulan ve dinî ya da savunma amaçlı kullanılan akropol alanıdır. Şehrin en yüksek noktasında yer alan bu alan, çeşitli yapı ve tapınakları da içinde barındırır. Akropolün güneybatı sırtlarında, doğal eğime uyumlu olarak yerleştirilmiş büyük bir amfi tiyatro bulunur. Helenistik Dönem’e ait özellikler taşıyan bu tiyatronun sahne binası tamamen yıkılmış olsa da Alinda’daki tapınaklar, çevredeki evlerin arasında konumlanan lahitler ve çok sayıda granit yapı ile kent, görülmeye değer antik yerleşimler arasında yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Birgi Tarihî Kenti” title_font_size=”13″]

    İzmir’in Ödemiş ilçesindeki Birgi köyü, sırasıyla Frigler, Lidyalılar, Ahameniş İmparatorluğu, Pergamon Krallığı ve Roma İmparatorluğu’nun egemenliğinde kalmış; MS. 13. ve 14. yüzyıllarda ise Aydınoğulları Beyliği’ne başkentlik yapmış önemli bir yerleşim yeridir. 1426 yılında Osmanlı topraklarına katılan Birgi, Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UNWTO) tarafından 2022 yılında “En İyi Turizm Köyleri” listesine alınarak, dünyanın en iyi 32 turistik köyü arasında yer almıştır. Tarihi MÖ. 2000’li yıllara uzanan Birgi, 700 yılı aşkın süredir koruduğu göz alıcı mimari dokusuyla dikkat çeker. Ahşap pencereli taş konakları, yüzyıllık çınar ağaçları, tarihî hamamları, çeşmeleri ve dar sokaklarıyla Birgi Köyü, Menderes Havzası’nın en değerli kültürel mirasları arasında yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Afrodisias Antik Kenti ” title_font_size=”13″]

    Tarihi MÖ. 5000’li yıllara kadar uzanan, Aydın’ın Karacasu ilçesindeki Afrodisias Antik Kenti, MÖ. 6. yüzyılda küçük bir köy iken, MÖ. 2. yüzyılda Menderes Vadisi’ndeki yoğun şehirleşme süreciyle birlikte kent devleti statüsüne kavuşmuştur. Roma İmparatoru Augustus’un “Tüm Asya’dan kendime bu kenti seçtim.” sözleriyle koruma altına alınan Afrodisias’a, vergi muafiyeti ve özerklik gibi önemli ayrıcalıklar tanınmıştır. Bu tarihten sonra hızla gelişen kent, Akdeniz dünyasında büyük bir ün kazanmıştır. Kent merkezine yakın mermer ocakları sayesinde, heykel sanatında yüksek kaliteli üretimin yapıldığı önemli bir merkez hâline gelmiştir. Afrodisias, dönemin mermer işçiliği ve mimarisinin tüm yönleriyle araştırılmasını, anlaşılmasını ve gelişmesini sağlayan başlıca antik yerleşimlerden biri olmuştur. Afrodisias Antik Kenti, yaklaşık 2-3 kilometre kuzeydoğusunda yer alan antik mermer ocaklarıyla birlikte 2017 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Stratonikeia Antik Kenti” title_font_size=”13″]

    Muğla’nın Yatağan ilçesinin batısında yer alan Stratonikeia Antik Kenti, MÖ. 3. yüzyılda, Anadolu’nun yerli halklarından Karyalılar tarafından kurulmuştur. Sırasıyla Helen, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları’nın egemenliğinde kalan bu antik kentte, 2500 yıldır kesintisiz yerleşim devam etmektedir. Kentte farklı dönemlere ait birçok yapı bir arada bulunmaktadır: Erikli, İsa ve Mikail Kiliseleri, Osmanlı Dönemi’nden Şaban Ağa Camii, Osmanlı Çeşmesi, Ağa Konakları, tarihî meydanı çevreleyen sokaklardaki dükkânlar, 1950’li yıllarda yapılan çeşme ve taş evler, bugün hâlâ yan yana durmaktadır. Bir zamanlar gladyatör dövüşlerine sahne olan, sonraları güreş, boğa güreşi, yarışlar ve oyunların düzenlendiği Anadolu’nun en büyük arenası da Stratonikeia topraklarında yer alır. Gymnasium ve yakınındaki gladyatör mezarlığı ise Stratonikeia’da çok büyük bir gladyatör okulu olduğunu ve bölgeden Truva’nın ünlü kahramanı Akhilleus (Aşil) gibi çok ünlü gladyatörlerin çıktığına işaret ediyor.

  • 8 MADDE İLE ORNİTORENK

    Görüntüsü ile sıra dışı canlılardan olan ornitorenkler, Avustralya ve Tazmanya’ya özgü yarı-deniz memelisidir. Ornitorenklerin eşsizliği sadece görüntüsünden değil, sahip olduğu fizyolojik özelliklerden kaynaklanır. Bu tür, kanguru ve koala ile beraber Avustralya’nın sembollerinden olurken, Avrupalılar tarafından ilk keşfedildiğinde büyük şaşkınlığa sebep olmuştur. Bu egzotik canlıların en ilginç özelliklerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ornitorenkler tıpkı sürüngenler gibi yavrularını plasenta ya da kesede değil, yumurta içinde doğurur. Bu şekilde üreyen beş memeli türünden biri de ornitorenklerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Memelilerde görmeye alıştığımız beden tipinin aksine ördeğe benzeyen geniş gagası ve perdeli ayakları vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1 ile 2 kg arasında vücut ağırlıkları olan ornitorenklerin vücut ısısı, memelilerde görülen 37 santigrat derecenin altında, ortalama 32 santigrat derecedir. Hayatının büyük kısmını suda geçirmesinden kaynaklı bu durumdan dolayı ornitorenkler kuşlar ve sürüngenler gibi soğukkanlı değil, memeliler gibi sıcakkanlı sınıfındandır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ornitorenklerin burnu, kuşların gagasında olduğu gibi yukarı ve aşağı parçaları ayrılarak ağzını ortaya çıkaracak bir şekilde açılmaz. Ornitorenklerin gagası alt tarafında açıklık olan bir duyu organıdır. Kuşlar genelde gagalarını besin toplamak için kullanırken, ornitorenklerde gaganın işlevi algıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bazı balık türlerinde bulunan elektrik kullanarak yön bulma, yani elektrolokasyon, ornitorenklerin gagaları ile gerçekleştirebildiği bir özelliğidir. İşte bu sebeple geniş gagalarını algılamak için kullanırlar. Gagada şeritler halinde bulunan elektro-algılayıcılar ile dağınık olarak bulunan mekanik-algılayıcılar sayesinde avının veya gideceği yerin yönünü son derece ayrıntılı bir şekilde görebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Suya daldığında gözlerini, burun deliklerini ve kulaklarını sıkıca kapattığı gözlenen ornitorenklerin bu sayede dikkatlerini gagasında bulunan algılayıcıya yoğunlaştırabildiği saptanmıştır. Diğer duyu sistemlerinden gelebilecek bilgileri elimine ederek gagasına yoğunlaşan bu tür, karada ise beş duyu organını normal bir şekilde kullanabilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sürüngenlerin zehirli olması alışık olduğumuz bir durumdur. Ancak memelilerin zehirli olması sıra dışıdır. Birkaç fare ve loris cinsinde görülen zehirli türler dışında ornitorenklerin erkeklerinin arka bacaklarında tıpkı sürüngenlerde olduğu gibi zehirli uzuvlar bulunmaktadır. Tehlike halinde ornitorenk bunları dikerek zehri karşı tarafa enjekte eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Avustralya’da 20 centin arka yüzünde ornitorenk resmi bulunur.

  • Dünya Tarihinin En Büyük Kâşif ve Gezginleri

    Dünya Tarihinin En Büyük Kâşif ve Gezginleri

    Kimi hayal gücü kimi araştırma yeteneği kimi merakı sayesinde dünyanın bilinmeyen yerlerine adım attı ve hatta gördüklerini kayıt altına aldı. 21. yüzyıl insanları olarak yaşadığımız gezegeni geçmişi ve bugünüyle avucumuzun içi gibi biliyorsak biraz da onlar sayesinde… Listemiz bu kez dünyamızdan gelip geçmiş kâşif ve gezginleri ağırlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Amerigo Vespucci 15. yüzyılda yaşayan ve Amerika Kıtası’na adını veren İtalyan kâşiftir. Güney Amerika kıyılarından ülkesine gönderdiği mektuplar kıtanın varlığına dair Avrupalıların eline geçen ilk kanıtlar olarak değer görüyor; fakat mektuplarında haberini verdiği yolculukların hepsini yapıp yapmadığı hâlâ tartışma konusu…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Cenovalı kâşif Kristof Kolomb, 1492 yılında Hindistan’a ulaşmayı umarken Bahamalar’daki bir adaya ulaşmış, Küba’nın doğusundaki Hispanyola Adası’nda kurduğu yerleşimlerle bu yeni kıtada İspanyol kolonizasyonunu başlatmıştı. İspanya kraliyetinin desteğiyle yolculuklarını yapan Kolomb, Amerika Kıtası’na ilk kez ulaşan kişi olmamasına karşılık kıtanın kâşifi olarak anılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Çocukluğunda kâşif ve tüccar olan babası Niccolo Polo ile Karadeniz ve Akdeniz kıyılarına yolculuklar yapan Marco Polo, tam bir maceraperestti. 13. yüzyılda yaptığı dünya seyahatinde özellikle Çin yolculuğu büyük önem taşımaktadır ama daha da önemlisi Cenevizlilere esir düştüğünde aynı hücreyi paylaştığı arkadaşına bütün gördüklerini ve yaşadıklarını yazdırmış olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İbn-i Battuta, İslam dünyası başta olmak üzere Asya ve Afrika hakkında tarihi, coğrafi, sosyokültürel bilgileri ilk elden kayda geçiren önemli bir Orta Çağ gezginidir. Hindistan’dan Çin’e, Nijerya’dan Anadolu’ya geniş bir coğrafyada seyahat etmiş, uzun kaldığı kimi yerlerde hukuk eğitiminden dolayı kadılık yapmış, o toplumların kültürlerini en ince detayına kadar öğrenerek kayıt altına almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Vasco Da Gama 1497-1499 yılları arasında Avrupa’dan çıkıp Afrika’nın güneyinde Ümit Burnu’ndan geçerek Hindistan’a deniz yoluyla giden ilk kişi olmuştur. Kendisi, Portekiz’e Doğu’nun kaynaklarının yolunu açan kişi olarak ülkesinde büyük değer görmüş fakat Doğu halkları tarafından hoş karşılanmamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Portekizli denizci, kâşif ve gezgin Ferdinand Macellan 16. yüzyılda Büyük Okyanus’a “Pasifik” adını, Güney Amerika’nın en güneyinde keşfettiği boğaza ise “Macellan” adını vermiş ve gezegenimizdeki tüm meridyenlerden geçen ilk kişi olmuştur. Seyahatleri sırasında kendisine eşlik eden kâşif Antonio Pigafetta’ya anılarını yazdırarak günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    17. yüzyılda yaşayan Kütahyalı gezgin Evliya Çelebi’nin yeni yerler yeni insanlar tanıma isteği onun yarım asır boyunca Osmanlı topraklarını gezmesini ve görüp yaşadıklarını Seyahatnâme adlı kitabında kayıt altına almasını sağlamıştır. İlk seyahatini İstanbul’a yapan büyük gezginin 10 ciltlik kitabı Kafkaslar’dan Macaristan’a, Hicaz’dan Yunanistan’a geniş bir coğrafya hakkında önemli bilgiler verir.

  • ÜLKELERİN GELENEKSEL TATLILARI VE ARDINDAKİ HİKÂYELERİ

    Her ülkenin mutfağında, yerel malzemelerle ve geleneksel yöntemlerle hazırlanmış benzersiz tatlılar yer alır. Bu tatlılar yalnızca damak zevkimize hitap etmekle kalmaz, aynı zamanda o ülkenin tarihini, kültürünü ve yaşam tarzını da yansıtır. Kimi zaman bir aile tarifinin kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla, kimi zaman ise bir ülkenin tarım ürünlerinin ve coğrafi özelliklerinin mutfağa yansımasıyla, bu tatlılar geleneksel lezzetlere dönüşür. Bu yazımızda, farklı ülkelerin geleneksel tatlılarını ve bu tatlıların ardındaki hikâyeleri keşfedeceksiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sütlaç, Türkiye” title_font_size=”13″]

    Osmanlı Dönemi’nde saray mutfağının vazgeçilmez tatlılarından biri olan sütlacın kökeni, Orta Asya’ya kadar uzanır. Hem lezzeti hem de besleyici değeriyle öne çıkan sütlaç, özellikle Ramazan aylarında ve özel günlerde sıkça yapılır. Saray mutfağında gül suyu, badem gibi ek malzemelerle zenginleştirilen sütlaç; pirinç, süt ve şeker ile hazırlanır. Pirinç, önce suyla haşlanarak yumuşatılır; ardından süt ile kaynatılır. Şeker ilave edildikten sonra, kıvam alana kadar pişirilir. Bazı tariflerde vanilya, tarçın veya portakal kabuğu gibi aromalar da eklenir. Genellikle soğuk olarak, üzeri dövülmüş fındık ile süslenerek servis edilir. Sütlaç kelimesinin, “sütlü aş” ifadesinden türediği kabul edilir. Rivayete göre, çok eski zamanlarda mide rahatsızlığı yaşayan birine hem doyurucu hem de hafif bir yemek hazırlanmak istenir. Evde bulunan süt, pirinç ve şeker gibi basit malzemelerle sütlü aş hazırlanır. Kaşgarlı Mahmut’un 11. yüzyılda yazdığı Dîvânu Lugâti’t-Türk adlı eserinde geçen “uwa” adlı yiyecek, bazı kaynaklara göre sütlacın atası olabilir. Uwa burada, soğuk olarak yenen, pirinçle yapılan bir tür yemek olarak tanımlanır. Süt içerip içermediği belli olmasa da pirinç bazlı soğuk yemek olması sütlaçla benzerlik kurulmasına neden olmuştur. Sütlaç, dünyanın birçok yerinde farklı isimlerle ve çeşitlerle hem geleneksel tariflerle hem de modern dokunuşlarla hazırlanır. İspanya’da “arroz con leche”, Hindistan’da “kheer”, Yunanistan’da “rizogalo” olarak bilinir. Her kültür sütlacı kendi mutfak geleneklerine göre yorumlamış ve farklı tatlar katmıştır. Örneğin; Hindistan’da sütlaç genellikle kakule ve safran ile tatlandırılırken, İspanya’da limon kabuğu ve tarçın kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gulab Jamun, Hindistan ” title_font_size=”13″]

    Hindistan’ın en meşhur lezzetlerinden olan gulab jamun, ülkemizin ünlü tatlısı Kemalpaşa tatlısına çok benziyor ve bu yuvarlak hamur topları gül suyu ile lezzetlendiriliyor. Geleneksel tariflerde gulab jamun, Hint mutfağına özgü olan kurutulmuş tam yağlı süt olan “khoa” ile hazırlanıyor. Khoa, un ve kabartma tozu ile yoğrularak küçük toplar hâline getiriliyor ve ardından altın rengini alana kadar derin yağda kızartılıyor. Kızartılan bu toplar; şeker, su, kakule ve gül suyu ile yapılan şerbette bekletilerek servis ediliyor. Kimi rivayetlerde bu tatlının aslında Moğol İmparatorluğu Dönemi’nde Pers (İran) mutfağından Hindistan’a getirildiği söyleniyor. Ünlü yemek tarihçisi ve yazar Michael Krondl, “The Donut: History, Recipes, and Lore from Boston to Berlin” adlı kitabında, Pers işgalcilerinin yanlarında “gulab jamun tatlısına benzeyen yuvarlak bir çörek” getirdiklerinden bahseder. Gulab, Farsçada gül anlamına gelen bir kelimeden türetilmiştir, jamun ise yerel bir meyveyi ifade eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pastel de Nata, Portekiz ” title_font_size=”13″]

    Kökeni 18. yüzyıla dayanan, Portekiz’in en popüler tatlılarından biri olan pastel de nata, çıtır hamur içinde zengin bir krema dolgusu ile hazırlanan bir tür muhallebili turtadır. Yumurta sarısı, şeker, süt ve vanilya ile yapılan krema, tereyağı ile incecik katmanlar hâlinde açılan hamura doldurulur ve yüksek ısıda fırınlanır. Üzerine tarçın ve pudra şekeri serpilerek servis edilir. Hafif yanık kremasıyla ünlü bu tatlıyı, ilk olarak Lizbon’un Belém bölgesindeki Jerónimos Manastırı’nda, rahipler giysilerini kolalamak için kullandıkları yumurtaların artan sarılarını değerlendirmek amacıyla yapmıştır. Daha sonra, manastıra maddi katkı sağlamak için bir fırınla anlaşma yapılarak satışı başlamış, zamanla halk arasında popülerleşmiş ve Portekiz’in simgelerinden biri hâline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Churros, İspanya ” title_font_size=”13″]

    İspanya’nın kuzeyinden tüm dünyaya yayılan churros tatlısının hamuru; su, un, tuz ve şekerle hazırlanır. Hamur, sıcak yağda kızartıldıktan sonra şeker ve tarçın karışımına bulanır. Dışı çıtır çıtır, içi ise yumuşaktır. İspanya’da genellikle sıcak çikolata sosu veya “dulce de leche” (karamelize süt) eşliğinde servis edilir. Churros, İspanya ve Latin Amerika’nın birçok ülkesinde sokak satıcıları tarafından satılan popüler bir atıştırmalıktır. Rivayete göre bu tatlıyı ilk olarak İspanyol çobanlar, az malzeme gerektirmesi ve kolay pişirilmesi nedeniyle dağlarda hazırlamış; zamanla geleneksel bir lezzete dönüşmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sticky Toffee Pudding, İngiltere” title_font_size=”13″]

    İngiliz mutfağının en sevilen tatlılarından biri olan sticky toffee pudding, hurma ve karamel sosla hazırlanan enfes bir tatlıdır. Kek hamurunda hurma, şeker, tereyağı, un, yumurta ve vanilya bulunur. Hurma, sıcak su ve karbonatla yumuşatıldıktan sonra kek hamuruna eklenir. Kek, fırında pişirilir ve üzeri altın rengi alana kadar bekletilir. Karamel sos ise tereyağı, şeker, krema ve vanilya ile hazırlanır. Pişen kek, karamel sosla kaplanarak sıcak servis edilir. Bazı tariflerde hurma yerine kuru üzüm veya kuru incir de kullanılabilir. Ayrıca, karamel sosun içine eklenen tarçın veya zencefil gibi çeşitli aromalar, tatlıya farklı lezzetler katar. Tatlının kökenine dair de birkaç hikâye vardır: Bir rivayete göre, İngiltere’ye gelen Kanadalı pilotlar, Kanada’da yapılan bir tatlıdan esinlenerek bu tatlıyı yapmıştır. Bir diğer hikâyeye göre ise bu tatlının aslında II. Dünya Savaşı sırasında ortaya çıktığı ve o dönemde tatlandırıcıların sınırlı olması nedeniyle hurmanın kullanıldığıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Éclair, Fransa” title_font_size=”13″]

    Ünlü bir Fransız tatlısı olan éclair, ülkemizde “ekler” olarak bilinir. Birçok yemek tarihçisi, eklerin ilk olarak Fransız kraliyet ailesinin ünlü hamur işi şefi Marie-Antoine Carême tarafından yapıldığını öne sürmektedir. Éclair isminin kaynağı hakkında ise çeşitli rivayetler vardır. Birine göre, tatlıyı ilk kez tadan kişiler onu şimşek hızında tüketmiş, bu nedenle Fransızca “şimşek” anlamına gelen “éclair” adı verilmiştir. Ekler, pâte à choux (şu hamuru) adı verilen özel bir hamurla hazırlanır. Su, tereyağı, un ve yumurtadan oluşan bu hamur, fırında kabararak içi boş bir yapı oluşturur. Pişirilen hamur uzun ve ince bir şekil alır. Ardından içi vanilyalı pastacı kreması (crème pâtissière) ile doldurulur ve üzeri çikolata kreması veya şekerli glazür (şekerli pasta kreması) ile kaplanır. Çikolatalı, kahveli, meyveli, karamel dolgulu ve daha pek çok çeşidi bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Daifuku Mochi, Japonya ” title_font_size=”13″]

    Japonya’nın geleneksel lezzetleri arasında yer alan daifuku mochi tatlısının kökeni, 17. yüzyıla kadar uzanmaktadır. O dönemde Japonya’da halk arasında doyurucu, kolay taşınabilir ve uzun süre dayanabilen tatlılar oldukça popülerdi. Bu yıllarda Japonya’da “mochi”, yani dövülmüş pirinçten yapılan elastik ve yumuşak hamur, dinî törenlerde ve özel günlerde kutsal bir yiyecek olarak tüketiliyordu. Ancak zamanla halk, bu lezzeti daha pratik ve tatlı bir forma sokmak istedi. Böylece mochi hamurunun içine tatlı kırmızı fasulye ezmesi (anko) konulmaya başlandı. İlk başta bu küçük dolgulu tatlılara “uzura mochi” (bıldırcın mochi) deniyordu, çünkü şekilleri bıldırcın yumurtasını andırıyordu. Zamanla ismi değişerek “daifuku mochi” adını aldı. Orijinal daifuku mochi tarifinde, küçük pirinç kekleri (mochi), tatlı kırmızı fasulye ezmesi (anko) ile doldurulur ve dışı nişasta ile kaplanır. Daifuku mochi, mochiko (glutensiz pirinç unu) ve su kullanılarak yapılan mochi hamuru ile hazırlanır. Hamur buharda pişirilir, ardından yoğrularak şekillendirilir. Dolgu malzemesini saracak şekilde ince bir tabaka hâlinde açılır ve top şeklinde kapatılır. Günümüzde daifuku mochi’nin çilekli, kremalı, çikolatalı ve meyve dolgulu gibi pek çok çeşidi de oldukça popülerdir. Japon kültüründe önemli bir yere sahip olan bu tatlı, özellikle özel günlerde ve bayramlarda tüketilir. Geleneksel daifuku mochi sade bir şekilde servis edilirken, modern sunumlarda üzerine pudra şekeri, matcha tozu veya Hindistan cevizi rendesi serpilebilir.

  • DOĞAYLA SARMAŞ DOLAŞ OLABİLECEĞİNİZ KARAVAN ROTALARI

    DOĞAYLA SARMAŞ DOLAŞ OLABİLECEĞİNİZ KARAVAN ROTALARI

    Karavanla güzel ülkemizin istediğiniz köşesine gidip, istediğiniz yerinde duraklayıp, istediğiniz kadar kalabilirsiniz, zaten karavan seyahatlerinin en cazip tarafı da sağladığı bu özgürlük duygusudur. Diğer bir ayrıcalığı ise gece yıldızları sayarak uyumaya, gündüzleri deniz, dağ, göl manzarasına uyanmaya imkân vermesidir. Hatta karavanlar için ayrılmış olan kamp alanları da genellikle doğanın en güzel köşelerinde yer alır. Eğer bir karavan kiralamışsanız gidebileceğiniz en güzel adreslerden bazıları şöyledir…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Doğa harikası longozların en güzel örneklerinden biri Kırklareli-Demirköy ilçesindeki İğneada Longoz Ormanları’dır. Karadeniz kıyısındaki bu eşsiz doğayla birkaç gün baş başa kalmanın ideal yolu ise karavan seyahatidir. Bölgede temel ihtiyaçlarınızı karşılayabilecek birden çok kamp alanı bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sayısız doğal güzelliğin yer aldığı Yedigöller Milli Parkı karavanla tatil yapanların oksijen depolayabileceği muhteşem adreslerden biridir. Geceleri doğanın içinde konaklayıp gündüzleri uzun yürüyüşler yapmak, doğanın tadını kâh yalnız kâh diğer kampçılarla sosyalleşerek çıkarmak burada mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kapadokya göz alabildiğince uzanan volkanik oluşumlarla yıllardır dünyanın ilgisini çekmeye devam ediyor. Bu eşsiz coğrafyada, sabahları peri bacaları manzarasına uyanmak, en güzel gün doğumu ve gün batımlarına tanık olmak için karavanınızı park edebileceğiniz çok sayıda ücretli veya ücretsiz kamp alanı bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yüzünüzü göl manzarasına dönüp sırtınızı yemyeşil bir ormana yaslayabileceğiniz, sessizlik içinde zihninizi doyasıya dinlendirebileceğiniz adreslerden biri Karagöl’dür. Borçka ilçesindeki gölün çevresi karavan tatili için elverişlidir. Tabii bölgede yaban hayatının aktif olduğu da akılların bir köşesinde tutulmalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Üç tarafı, endemik bitkilerin ve yaban hayatının zenginleştirdiği yamaç ormanlarıyla çevrilmiş Kabak Koyu çakıl taşlı sahilinden turkuaz rengindeki eşsiz bir denize bakıyor. Her gün bu muhteşem manzarayla güne başlamak ve bitirmek isteyenler tüm ihtiyaçların karşılanabildiği çok sayıdaki kamp alanlarından birini tercih edebilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Deniz, kum ve güneş üçlüsünün tadını doyasıya çıkarmak, gün içinde meyve ağaçları arasından geçip dere kıyısını takip eden uzun doğa yürüyüşleri yapmak ve yer yer kalıntılarla karşılaşmak eski bir Likya yerleşimi olan Olympos antik kentinde fazlasıyla mümkün. Kumluca ilçesindeki Olympos’ta yer alan kamping alanları özellikle yaz aylarında büyük ilgi görmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ege Bölgesi’ndeki en güzel karavan rotalarından biri ise 380 metre yüksekliğinde, 6 kilometre uzunluğundaki Arapapıştı Kanyonu’dur. Dünya harikası olarak nitelenen ve koruma altında olan Arapapıştı Kanyonu’nun orta yerinde geceyi geçirmek de ancak karavancıların sahip olabileceği lükslerden biridir.

  • 9 Madde İle Osmanlı’nın Denize İnen Yolu Galata

    9 Madde İle Osmanlı’nın Denize İnen Yolu Galata

    Galata, İstanbul’un tarihi dokusunu, yaşanmışlıklarını en güzel anlatan semtlerden biridir. Galata Kulesi, Galata Köprüsü gibi İstanbul’un her çağına tanıklık eden yapılar koskoca bir tarihi günümüze taşır, her yıl dünyanın dört bir yanından turistleri ağırlar, en güzel eğlence yerlerine, restoranlarına ev sahipliği yapar. Çağlar boyunca birçok gezginin görmek için kıtalar aştığı bu muhteşem semti bir de 9 maddelik listemizle keşfedin.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Eski İstanbul’un Karşı Kıyısı” title_font_size=”13″]

    Tarihi Yarımada’nın yani Eminönü, Eyüp ve Yenikapı üçgeninin içinde kalan eski İstanbul’un karşısında yer alan Galata’ya ve Beyoğlu’na, Rumca’ da “karşı yaka” anlamına gelen “Pera” ismi verilmişti. Galata Kulesinden sahile dek uzanan Galata, eski çağlarda olduğu gibi günümüzde de İstanbul’un en sevilen muhitlerinden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Galata Köprüsü” title_font_size=”13″]

    Tarihi Yarımada’yı Pera’ya bağlayan, Haliç’in iki yakasını birleştiren bir köprü fikri belki de İstanbul kadar eskidir. Buradaki ilk köprünün 6. yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir. Günümüze dek buraya birçok köprü inşa edilmiş, Leonardo da Vinci gibi ünlü sanatçılar bile Galata Köprüsü için tasarımlar yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Denize İnen Yol” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Galata isminin anlamı konusunda birçok rivayet bulunur. En sık telaffuz edilen söylentilerden biri “Gala” kelimesinin Rumca’da süt anlamına geldiği ve Galata’da birçok süthane olduğu için semte bu ismin verildiğidir. Bir diğer söylentiye göre, Galata ismi deniz kenarına dek uzanan dik yokuşları yüzünden bu semte uygun görülmüştür ve “denize inen yol” anlamına gelmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Galata Kulesi” title_font_size=”13″]

    Birçok hikâyeye konu olan Galata’nın en tepesinde Galata Kulesi bulunur. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin kuleden Üsküdar’a dek uçmasıyla ününe ün katan Galata Köprüsü’nün 500’lü yıllarda inşa edildiği düşünülmektedir. İstanbul’un ihtişamlı manzarasını izlemek için en uygun noktalardan biri olan Galata Kulesi’ni günümüzdeki görüntüsüne 1348 senesinde Cenevizliler kavuşturmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dünyanın İkinci Metrosu” title_font_size=”13″]
    tünel metro

    Pera’nın iki ucunu; günümüzün İstiklal Caddesi ile Karaköy sahilini birbirine bağlayan, dünya üzerindeki ikinci metro Nostaljik Tünel, 1871 yılından beri bu dik yokuşu tırmanarak İstanbullulara hizmet eder. Bir asırdan uzun bir süre içinde sadece İkinci Dünya Savaşı yıllarında hizmet dışı kalan tünel, İstanbul’un haklı gurur kaynaklarından biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İstanbul’un En Kozmopolit Semti” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Galata, Osmanlı zamanından günümüze dek hep eğlenceli, hareketli, renkli bir semt olmuştur. Bu durumda, hem semtin konumunun hem de burada yaşayan insanların çeşitliliğinin payı bulunur. Farklı dinlerden, farklı mezheplerden birçok insan uyum içinde yaşayarak Galata’nın güzelliğine güzellik katmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İstanbul’un Renkli Limanı” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Galata’nın eğlenceli ve hareketli bir semt olmasının bir diğer sebebi de büyük limanlara ev sahipliği yapmasıdır. Bu limanlara yanaşan gemiler, yolcuları ve mürettebatları semte hareket katar. Tarih boyunca Galata’nın büyük yangınlar atlatmasının sebebinin de bu limanlara yanaşan gemilerin taşıdığı yanıcı yükler olabileceği düşünülür. Günümüzde ise Karaköy Limanı’na sadece büyük yolcu gemileri yanaşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bankalar Caddesi” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Bankalar Caddesi eski ismiyle Voyvoda Caddesi, Galata’nın en güzel ve eski binalarının üzerinde sıralandığı ihtişamlı ve geniş bir caddedir. Osmanlı Bankası Müzesi ve Salt Galata burada yer alır. Caddenin isminin Bankalar Caddesi olmasının sebebi 1856 yılında burada kurulan Ottoman Bank isimli özel bankadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kamondo Merdivenleri” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Osmanlı’da bankacılığın başlangıcına şahit olan Bankalar Caddesi’nin alametifarikalarından biri, Osmanlı Bankası Müzesi’nin tam karşısında yer alan Kamondo Merdivenleri’dir. Bu merdivenler 19. yüzyılda banker Abraham Kamondo tarafından ünlü mimar D’aranco’ya yaptırılmıştır. En ünlü fotoğrafçılardan, selfie meraklılarına dek Galata’yı ziyaret eden herkes burada fotoğraf çekmekten kendini alıkoyamaz.

  • SOFRALARIN SARI YILDIZI

    Hardal otu, yüzyıllardan beri Anadolu’da bilinen ve kullanılan bir bitkidir, pek çok yörede sevilerek yenir. Kendine has kokusuyla ön plana çıkan hardal hakkında merak ettiğiniz her şey yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Turpgiller familyasından Akdeniz kökenli Sinapsis bitkisinin tohumu olan hardal, keskin ve aromatik tadı ile ön plandadır. Hardal tohumları, gastronomide çeşni olarak veya aynı adı taşıyan hardal sosu yapmak için kullanılan küçük tanelerdir. Bütün, ezilmiş veya öğütülmüş hardal tohumlarının yenilebilir hâle gelmesi için önceden su, sirke, limon suyu, tuz ve diğer baharatlar ile harmanlanması gerekir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dünya üzerinde 40’tan fazla hardal çeşidi olsa da besin olarak kullanılan başlıca dört türü vardır. En çok bilinen ve tüketilen çeşitleri beyaz, sarı, kahverengi ve siyah hardaldır. Yüzyıllardır Asya ve Avrupa’da yetiştirilen hardalın ülkemizde siyah, sarı ve beyaz türleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Beyaz ve sarı hardal acı tadıyla ön plana çıkmasına rağmen en az baharatlı olanlarıdır. Bu tohumlar Kuzey Afrika, Orta Doğu, Akdeniz ve Avrupa gibi bölgelerde üretilir. Özellikle Hint mutfağı gibi egzotik tatlara sahip mutfak kültürlerinde kendine yer bulan siyah hardal ise; ABD, Arjantin, Brezilya ve ülkemizde yetişir. Kahverengi hardal Asya ülkelerinde; Hint, Japon ve Çin mutfağında görülür. Özetle keskin ve daha aromatik tatları sevenler siyah ve kahverengi hardalı; daha hafif lezzetlerden hoşlananlar ise sarı ve beyaz hardalı tercih eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    A, K, C ve B grubu vitaminlerin kaynağı olan hardalda; kalsiyum, çinko, selenyum, magnezyum, potasyum, demir ve fosfor mineralleri bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sosisli sandviçin vazgeçilmezi olan hardal, ayrıca birçok yemeğin sosunda ve marinasyonunda da kullanılır. Salata soslarından kızartmalara pek çok şekilde tüketilen hardalın keskin tadı ise piştikçe kaybolur.

  • PHASELİS ANTİK KENTİ

    Akdeniz’e uzanan küçük bir yarımada üzerinde M.Ö. 7. yüzyılda inşa edildiği düşünülen Phaselis Antik Kenti, 1811’de keşfedilir. Ziyaret eden herkesi doğanın tam kalbinde bir zaman yolculuğuna çıkaran Phaselis Antik Kenti ile ilgili detaylar yazımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kimi kaynaklarda Likya kimi kaynaklarda Pamfilya şehri olarak gösterilen Phaselis, Rodoslu tüccarların Akdeniz ve Kuzey Afrika ülkelerine açılan ticari bir liman kentidir. Günümüzde Kemer ilçesindeki Tekirova sınırlarında kalan Phaselis, Likya Yolu’nun da geçtiği adreslerinden biri. Tarihi güzelliklerinin yanı sıra eşsiz doğasıyla da dikkat çeken saklı cennet, geçmiş çağlarda da önemli bir kent merkeziydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    M.Ö. 5. yüzyıla kadar Pers İmparatorluğu’nun himayesinde olan kent, M.Ö. 333’te Büyük İskender’in kenti ele geçirmesiyle Helen kültürünün önemli merkezlerinden biri haline gelir. Helenizm, Yunan kültürünün Doğu kültürleriyle sentezlenmesi sonucu ortaya çıkan fikir, sanat, kültür ve felsefe akımıdır. Büyük İskender’i altın taçla karşılayan Phaselis, Pers İmparatorluğu’ndan aldığı Doğu öğretilerini bu topraklarda harmanlamayı başarmış önemli antik kentlerdendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Roma İmparatorluğu’nun yönetimi altında yeniden inşa edilen Phaselis, en az 300 yıl sürecek refah ve zenginlik dönemine girer. M.Ö. 129’da Roma İmparatoru Hadrian’ın kenti ziyaret etmesi şerefine günümüze de ulaşan ana cadde girişindeki tek kemerli anıtsal tak inşa edilir. Bölgenin kuzeyindeki suları kente taşımak için inşa edilen kemer, çam ormanları arasından Akdeniz’in mavi sularına bir sınır görevi görür. Günümüzde bir kısmı ayakta kalan kemer artık su taşıma işlevini yerine getiremese de antik kenti süslemeye devam ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İlerleyen yıllarda bölgede gerçekleşen depremlerde hasar gören liman kenti işlevselliğini kaybeder, 13. yüzyıl başlarından itibaren tamamen terk edilir. Günümüze de çoğunlukla Roma ve Bizans dönemine ait kalıntıları ulaşır. Bu kalıntılar şehrin ana aksını oluşturan ve kuzey-güney limanlarını birleştiren ana caddenin iki yanında sıralanır. Cadde, agora ile tiyatro arasında genişleyerek küçük bir meydan oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Phaselis’te deniz kenarında konumlanan tiyatro ve akropolis tipik bir Helenistik mimari örneğidir. Bizans döneminde sahne binası eklenir. Yapılan arkeolojik çalışmalar eklenen tiyatro duvarının bir kısmının şehri koruyan yeni surların bir parçası olduğunu ortaya koyar. Tapınak veya anıtsal mezar olduğu düşünülen kalıntılara rastlanır. Kuzey limanı arkasındaki yamaç ise şehrin mezarlık alanıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Tiyatronun karşısındaki agoranın içinde bugün Bizans dönemine ait küçük bir bazilikanın kalıntıları yer alır. Kentin diğer iki önemli kalıntısı ise meydandaki biri küçük, diğeri büyük iki hamam kalıntısıdır. Özellikle küçük hamam kalıntıları Roma Hamamı’nın ısıtma sistemi hakkında bilgiler verir. Tarihçiler şehrin baş tanrıçasının savaşın ve bilgeliğin tanrıçası Athena olduğunu yazar. Henüz bulunmamış Athena Tapınağı ve diğer önemli yapıların bugün ormanla kaplı akropol tepesinde yer aldığı düşünülmektedir.

  • DÜNYANIN EN ETKİLEYİCİ 5 SAAT KULESİ

    Devrim niteliğinde olan mekanik saat elektroniğe dönüşüp evimize, bileğimize ve cep telefonlarımıza yerleşmeden önce kent meydanlarının en büyük aksesuarlarından biriydi. 13. yüzyıla dayanan Avrupa yapımı saat kuleleri, 14. yüzyılda artık varlığını iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Batı’da kilise ve saray binalarını süsleyen saat kuleleri ülkemizde ise meydanlarda ve özellikle tarihi yapıların yanında konumlandı. Daha önceki yazımızda sizlerle birbirinden farklı mimarileri ile ülkemizdeki saat kulelerini buluşturmuştuk, bugün ise dünyaya açılıyoruz. Günümüze kadar ulaşan ve dünyanın gözbebeği niteliğinde olan ünlü saat kulelerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İngiltere’nin başkenti Londra’da bulunan Big Ben veya resmi adıyla Elizabeth Tower, dünyanın en ünlü saat kulelerinden biri. Boyu 96,3 metreyi bulan kulenin yapımı 1858 yıllında tamamlandı. Kulenin her açıdan görülebilmesi için dört açısına da saat konumlandı. Big Ben’in en önemli özelliklerinden biri saat çaldığı anda 15 kilometre uzaklıktan dahi duyulabilmesi. Bu arada Big Ben aslında saat kulesinin çanının adı ancak yapıya öyle bir entegre olmuş ki kulenin adı haline gelmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Mimar Pietro Antonio Solori’nin eseri olan ve Moskova’da bulunan Spasskaya Kulesi, 1491 yılında inşa edildi. Kızıl Meydan’ın başında konumlanan kule 71 metre uzunluğa sahip. Ruslar için her zaman özel bir yere sahip olan Spasskaya Kulesi’nin mucizevi güçlere sahip olduğu rivayet edilir ve bu nedenle kuleden geçen herkes saygı icabı şapkasını çıkarır. Bazı kaynaklarda yer alan efsaneye göre kulenin altından geçen atlar utangaç bir hal alır hatta zamanında Napolyon’un atının kapıdan geçerken korktuğu ve huzursuzlandığı söylenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1410 yılında Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’da bulunan Old Town Meydanı’nda konumlanan Astronomik Saat Kulesi’nin bu kadar önemli olmasının nedeni günümüzde hâlâ çalışan, dünyanın en eski astronomik saati olmasıdır. Astronomik saat sıradan bir saat değil aynı zamanda yapısı ve özellikleri gereği astrologların ve matematikçilerin de faydalandığı bir araçtır. Astronomik Saat Kulesi’nin yapımına dair çok sayıda rivayet vardır. Bunlardan en kabul göreni; kulenin tasarımcısı olarak bilinen saat ustası Hanus’un, başka ülkelere saat tasarlamaması için o devirde çok kullanılan geleneksel kör etme yöntemiyle kör edilmesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Almanya’nın Münih şehrinde, Marienplatz Meydanı’nda yer alan saat kulesi, 19. yüzyıl mimarisinin esintilerini taşıyor. 1908 yılında Yeni Belediye Binası’nın bir parçası olarak inşa edilen saat kulesinin içinde her gün belirli saatlerde kenti ziyarete gelenler için özel gösteriler hazırlanıyor. Bunlardan en ilginci ise belirli saatlerde 43 adet çanın çalmasıyla binada sergilenen kuklaların yaptığı performans.  Bu gösteri aslında iki farklı tarihi olayın canlandırması ve Avrupa’yı etkisi altına alan büyük veba salgınının temsili izleyenleri derinden etkiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İsviçre’nin dördüncü büyük şehri olan Bern’de konumlanan Zytglogge Kulesi, 13. Yüzyılın başlarında inşa edildi. Yapıldığı zamandan bugüne kadar gözetleme kulesi, hapishane, anıt ve saat kulesi olarak farklı kullanım amaçlarıyla faaliyet gösterdi. Tarihi 600 yıl eskiye dayanan kule 1405 yılındaki yangında hasar görmesi üzerine yeniden restore edilerek 1530 yılında yanına günleri, ayları, burçları gösteren mekanizmalar ilave edilerek müzikli saat kulesi olarak yeniden hizmet vermeye başlamıştır.