Blog

  • Nedensiz Mutluluğun Vanilya Hali

    Nedensiz Mutluluğun Vanilya Hali

    Şu hayatta bazı şeyler vardır, sadece kokusuyla vazgeçilmez olan… Kokusunu aldığınız an ağzınızı kulaklarınıza vardıran, hatta içinizi nedenini bilemediğiniz bir mutlulukla kaplayan. Mesela vanilya… Bu doğal ürünün birbirinden farklı biçimlerini ve kullanım alanlarını sizin için araştırdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Orkide ailesinin asil bir üyesi…” title_font_size=”13″]

    Orkide dendiğinde aklınıza hemen o estetik ve asil masa üstü çiçeği geliyor değil mi? Oysa sitemizi takip edenler orkidegillerin diğer adının salepgiller olduğunu ve kış aylarının en güzel içeceği salebin ana maddesinin yabani orkide olduğunu bilecektir. İşte bunun gibi, vanilya da tropikal bölgelerde yetişen orkidelerin meyvelerinden elde edilen doğal bir üründür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vanilyanın en doğal hali…” title_font_size=”13″]

    Çubuk vanilya, bitkinin aromasını en gerçek haliyle alabileceğiniz biçimdir. Ağacın dalındayken yeşil olan vanilya çubukları toplandıklarında acı kahverengini alır ve uzun süre güneşte tutularak kurutulmaları gerekir. Tarımı oldukça zahmetli olduğu ve zaman gerektirdiği için çubuk vanilya safrandan sonraki en pahalı baharattır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gerçek vanilya mı, vanilya aroması mı…” title_font_size=”13″]

    Mutfaklarımızda zahmetsizce kullandığımız vanilya, bitkinin öğütülmüş halidir. Bu aşamada bilmemiz gereken önemli husus ise marketten aldığımız her vanilya tozunun gerçek vanilya içermediği, vanilya aroması olarak üretildiğidir. Kullandığınız vanilyanın doğallığından emin olmak için çubuk haliyle alıp evinizde öğütebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Uzun yıllar saklamak için…” title_font_size=”13″]

    Gerçek vanilyayı çubuk olarak da toz halinde de saklamak bir miktar özeni gerektirir. Kuru ve ışık olmayan yerlerde tutmak, kavanoz gibi kapalı yerlerde muhafaza ediliyorsa ara sıra havalandırmak icap eder. Vanilyanın, çubuğundan daha pahalıya gelebilecek ama uzun yıllar rahatlıkla bozulmadan saklayabileceğiniz biçimi ise özütü, yani ekstresidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dondurmadaki rengi…” title_font_size=”13″]

    Gittiğiniz dondurmacı, tezgâhındaki rengârenk çeşitler arasında vanilyalı dondurmanın bulunmadığını söylese büyük bir hayal kırıklığı yaşardınız öyle değil mi? Ama siz siz olun, sade ya da kaymaklı dondurmayı vanilyalı dondurma ile karıştırmayın. Bu konuda rengi en ayırt edici özelliği olabilir. Aklınızda olsun, gerçek vanilya ile üretilen dondurmanın rengi kırık beyaz hatta sarımtıraktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vanilyanın sağladığı lezzet ve estetik…” title_font_size=”13″]

    Çocukluğunuzun keklerini hatırlayın; annenizin sade olarak adlandırdığı oysa içine kattığı vanilya tozuyla unutulmayacak bir karışıma imza attığı… Şüphesiz vanilyanın lezzetini artırdığı tatlıların başında kek geliyor, sonra sütlü tatlılar, kurabiyeler, çörekler, tartlar… Vanilyayı bu tatların üstüne serpiştirerek dekorunu da güzelleştirebileceğinizi biliyorsunuz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ve daha neler neler…” title_font_size=”13″]

    Ana vatanı Meksika olan, ilk kez Aztekler tarafından kullanılıp İspanyollar aracılığıyla dünyaya yayılan vanilyanın kullanım alanları arasında sadece yiyecek ürünleri bulunmuyor. Sağlığa, cilde faydaları o kadar çok ve kokusu öylesine büyüleyici ki şampuandan vücut losyonuna, el kreminden sabuna, bitkisel temizleyicilerden parfüme, pek çok ürünün içeriğine rahatlıkla girebiliyor.

  • BOL BOL HAVUÇ TÜKETMENİN YOLLARI

    Çocukların ve hatta çocukluğumuzun çizgi filmlerinden Bugs Bunny’nin keyifli zamanlarında elinden havuç düşürmediğini bilirsiniz. Sadece buradan yola çıkarak oluşan algıdır tavşanların havuç sevdiği… Oysa tavşanlar doğal ortamlarında havuç gibi kök sebzeler tüketmediği gibi şeker ihtiva etmesi nedeniyle onlar için pek de faydalı değildir. Tabii bu sadece tavşanlar için geçerli, insanlar içinse tam tersi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • Kahkahasıyla Sevindiren Adile Naşit’in Rol Aldığı Filmler

    Kahkahasıyla Sevindiren Adile Naşit’in Rol Aldığı Filmler

    Bazı insanların ölüm tarihi önemini yitirir çünkü o kişi ölümsüzleşmiştir… Onlara “ölümsüz” denmesinin en büyük nedeni ürettikleriyle, eserleriyle yaşamaya devam etmesidir ki Adile Naşit de bu isimlerden biridir. 80’li yılların masalcı teyzesi, bütün iyilerin annesi, ablası ya da teyzesi olan oyuncunun karakteristik kahkahası bile yüzümüzü güldürmek için yeterlidir. Ne zaman onun tiplemeleriyle karşılaşsak maziden çocukluğumuzu çıkarıp önümüze bırakıverir… Biz de 57 yıl süren yaşamına onlarca film sığdıran sanatçımızı rol aldığı 8 filmle bir kez daha karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sonradan evlendiği Yaşar Usta’nın çocuklarına da annelik yapan “Melek” rolünde” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kızlarına düğün yapabilmek için uğraş veren “Emine” rolünde” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hastalığa yakalanan küçük Kahraman’ın vicdanlı “öğretmen”i rolünde” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bütün öğrencileri evlat edinmiş emektar müstahdem “Hafize Ana” rolünde” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ağaya kafa tutan Feyzo’nun oğluna söz geçiremeyen annesi “Sakine Bacı” rolünde” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kazım Bey’le yeniden evlenen “Saadet Hanım” rolünde” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Polisiye bir olayın yaşandığı konakta “Tavuk Teyze” rolünde” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İşlerin birbirine karıştığı bir konakta durumu kurtarmaya çalışan “Melek” rolünde” title_font_size=”13″]
  • 9 Madde İle Çiçek Düzenleme Sanatı İkebana

    9 Madde İle Çiçek Düzenleme Sanatı İkebana

    Belli bir düzen dâhilinde yapılan çiçek düzenleme sanatı ikebana Japoncada “çiçekleri canlı tutmak” anlamına geliyor ve tarihçesi 6. yüzyıla kadar uzanıyor. İkebana insanın duygularını, mesajlarını, estetik bakışını doğayla uyum ve iş birliği içinde ifade etme yöntemi olan bir sanat alanı olarak ilgi görüyor. Sizler için ikebanayı daha hızlı ve yakından tanımanızı sağlayacak 9 görsel hazırladık!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    İlk zamanlarda mabetlerdeki sunaklar için yapılan ikebana 10. yüzyıldan itibaren saksılarda, özel kaplarda, vazolarda yapılan bir sanata dönüşmüş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    Klasik bir çiçek düzenleme uğraşından farklı olarak ikebana, yapım sürecinde bir felsefe barındırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    Dalından koparılmış bir çiçekle yapacağınız ikebanada çiçeğin ömrünü uzatmanın bazı yolları bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    Pahalı çiçeklerle ya da özel kaplar içinde yapmak istediğiniz ikebana denemelerinizi biraz deneyim kazandıktan sonra yapmanız verilen tavsiyeler arasında…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    İkebana yapmaya başlarken bazı teknik bilgileri ve temel formları bilmek işinizi oldukça kolaylaştıracaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    İkebana sergileri, okulları ve kitapları dünyada oldukça yaygın durumda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    Ülkemizde de ikebana öğrenimi için çeşitli atölyeler bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    İnternet ise ikebana konusunda araştırma yapmak için çok verimli bir alan…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    İster kendiniz yapın isterseniz hazır alın, ikebanayı oldukça özel ve farklı bir hediye alternatifi olarak da değerlendirebilirsiniz.

  • Türk Sanat Müziğinin Huzur Veren Sesi Ahmet Özhan

    Türk Sanat Müziğinin Huzur Veren Sesi Ahmet Özhan

    1950 yılında dünyaya gelen Ahmet Özhan sanat hayatında tam yarım asır devirdi. İstanbul Belediye Konservatuvarı ve Üsküdar Musiki Cemiyeti eğitimlerinin ardından profesyonel olarak girdiği müzik dünyasına aslında çok daha önceden atılmıştı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Çok romantik bir çocukluk ve ilk gençlik yılları yaşadığımı söyleyebilirim (…) Şarkı söyleyerek uyuduğumu, rüyamda şarkı söyleyip, şarkı söyleyerek uyandığımı hatırlarım.” diyen sanatçının asıl adı Ahmet Katıgöz’dü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1970’li yıllardan başlayıp 80’li yılları da içine alan dönemde Türk Sanat Müziği’nde popüler bir isim olarak öne çıkan Ahmet Özhan art arda plaklar çıkardı. Kapın Her Çalındıkça,  Kemancı, Gülünce Gözlerinin İçi Gülüyor, Yaşadım mı Öldüm mü şarkıları onun sesiyle bu plaklara girdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Türk müziğinin temiz yüzlü, yeşil gözlü, naif sesli çocuğu olarak parladığı dönemlerde beyaz perde için de üretti ve sinemada romantik komedi filmlerinin sevilen yüzü oldu. Hemen hatırlayacağınız Hale Soygazi ve Şener Şen’le rol aldığı “Bak Yeşil Yeşil” bu filmlerden biriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Aslında plaklar ve sinema öncesinde gazino dönemi vardı. Hatta eğitimini tamamladıktan hemen sonra, 1968 yılında yani 18 yaşında Bebek Belediye Gazinosu’nda uvertür olarak başladığı işi aynı zamanda ilk profesyonel sahne deneyimiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bestekâr Dede Efendi, Itrî gibi büyük isimlerin yolundan giden Özhan 80’li yıllarda tasavvuf müziği ile de ilgilenerek yeni bir akımın öncülüğünü yapmış, yıllar içinde bu merakını daha da geliştirmişti. Güldeste isimli albüm serisi bu türün örneklerini barındırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Klasik Türk Müziği’nin güzel eserlerini seslendiren Ahmet Özhan’ın sesi 1881-1991 yılları arasında TRT İstanbul Radyosu’ndan da duyuluyordu. O yıllarda kurulan Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu’nun kuruluşunda bulundu ve genel yönetmeni oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tasavvuf müziği albümlerinden oluşan Meşk isimli projesinin ilk ürününü 2006 yılında verdi. Albümün adı “Ramazan İlahileri”ydi. Ahmet Özhan Konya Şeb-i Arus Törenleri, İstanbul Festivali gibi etkinliklerde hem Türk müziği hem de tasavvuf müziğinden eserler seslendirmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Müzik kariyerinde yarım asrı tamamladığında birçok ödülün sahibi olmuştu. Bunlardan biri de Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi tarafından 2013 yılında sanatçı olarak ilk kez kendisine verilen fahri doktora unvanıydı.

  • İlk Türk Heykeltıraşlar

    İlk Türk Heykeltıraşlar

    Özellikle 1883 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurulmasıyla güzel sanatlara verilen önem artmış, genç sanatçılar yetiştirilmek üzere devlet tarafından yurt dışına eğitime gönderilmişlerdi. Önemi artan bu alanlardan biri de “heykel”di. Bu sayfada o değerli Türk heykeltıraşlardan bazılarına yer veriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Zühtü Müridoğlu 1924-28 yılları arasında Sanayi-i Nefise Mektebi’nde okumuş, okulunun son yılında girdiği sınavı kazandığı için Fransa’ya gönderilmiş, 1932’de ülkesine dönmüştür. Uzun yıllar öğretmenlik yapan Türk heykeltıraşın en bilinen eseri Ali Hadi Bara ile birlikte yaptığı Beşiktaş Meydanı’ndaki Barbaros Anıtı ve Zonguldak’taki atlı Atatürk ve İnönü heykelidir. Birçok eseri İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde sergilenen Müridoğlu 1906-1992 yılları arasında yaşamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sanayi-i Nefise Mektebi Heykel Bölümü’nün ilk kız öğrencisi Sabiha Bengütaş, mesleğine ünlü kişilerin büstlerini yaparak başladı. Bu kişiler arasında Hasan Âli Yücel’i, Bedia Muvahhit’i, Ahmet Haşim’i sayabiliriz. Bengütaş aynı zamanda Taksim Meydanı’nın ortasına Cumhuriyet Anıtı’nı yapan İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’nın asistanıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yukarıda gördüğünüz ve günümüzde İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde sergilenen Şair Abdülhak Hamit’e ait bronz büstün heykeltıraşı Nijad Sirel’dir. Hem ülkemizin ilk heykeltıraşlarından olan hem de genç heykeltıraşlar yetiştiren Sirel, Almanya’da eğitim gördükten sonra memleketi İzmir’e dönmüştü. Bursa Atlı Atatürk Anıtı, Malatya Atatürk Anıtı, Çanakkale Atatürk Anıtı gibi büyük eserlerde onun imzası bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bu büstün heykeltıraşı da Ratip Aşir Acudoğlu’dur. Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ardından Almanya ve Paris’te eğitim gören Acudoğlu, büst ve figüratif eserlerle birlikte memleketin dört bir köşesine diktiği anıt eserlerle tanınıyor. Menemen’de bulunan Kubilay Anıtı, Erzincan’daki İsmet İnönü Anıtı, Ankara Ziraat Fakültesi önündeki Atatürk Anıtı ünlü heykeltıraşın ürünleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ardından kazandığı üç yıllık bursla Paris’e giden Ali Hadi Bara dünyaca ünlü sanatçılardan özel dersler aldı ve onlarla birlikte çalıştı. Türk heykelciliğine yeni ifade biçimleri getiren kişi olarak değer gören sanatçı, Beşiktaş’taki Barbaros Anıtı’nı Zühtü Müridoğlu ile birlikte yapmıştır. Anıtkabir’in inşası sırasında da katkılarını sunan Hadi Bara’nın yetiştirdiği öğrenciler arasında bugün ülkenin önde gelen heykeltıraşları bulunuyor.

  • TAVŞANLARIN HASSAS MI HASSAS DÜNYASI

    TAVŞANLARIN HASSAS MI HASSAS DÜNYASI

    Tavşanlar, insanda kucağa alıp sarılma hissi uyandıran, çocuklar tarafından neredeyse oyuncak gibi algılanan sevimli mi sevimli canlılardır. Çizgi filmlerde onlara yakıştırılanlar da genellikle atik, zeki, eğlenceli rollerdir. Kendimizi bu kadar yakın hissettiğimiz bu hayvanları aslında ne kadar iyi tanıyoruz, sayfamıza göz gezdirdikten sonra kararı siz verin.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dişleri sürekli uzayan, uzun kulakları ile en küçük sesleri bile duyabilen, gözleri tam tamına 360 derecelik açı ile görebilen tavşanlar temiz olmayı seven hayvanlardır ve tıpkı kediler gibi kendilerini yalayarak temiz tutmaya çalışırlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Koşullar uygunsa yılın farklı mevsimlerinde ve birçok kez doğum yapabilen tavşanlar bir aylık gebelik süresinden sonra 4-12 yavru doğurabilirler. Tüysüz ve gözleri kapalı doğan yavrular iki ay kadar anneleri tarafından emzirilir, sonra bakımlarını kendileri görürler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bilinen en büyük yanlış tavşanların havuçla beslenmesi gerektiğidir. Bu yanlıştır çünkü şeker ihtiva eden besinler onlar için zararlıdır. İlla verilecekse haftada bir olmasına dikkat edilmelidir. Maydanoz, marul, dereotu, lahana hatta brokoli, yeşil fasulye tavşanlar için faydalı olan besinlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    angora tavşanı

    Dünyada 50 civarında tavşan türü olduğu bilinmektedir. Avucumuzun içine sığdırabileceğimiz tavşanlar olduğu gibi ağırlıkları 25 kg’a çıkanları da bulunmaktadır. Dağ tavşanı, kutup tavşanı, Himalaya tavşanı gibi farklı görüntülere sahip türleri vardır. Fotoğraftaki sevimli ise 15-20 cm. uzunluğunda tüyleri olan Ankara (Angora) tavşanıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tavşanlar duygulu ve alışkanlık edinebilen hayvanlar olmasına karşılık insana ilgisiz, yabani ve agresif de olabilirler. Tüm tavşan türleri evcilleştirmek için uygundur denemez. Evde beslemeye uygun olan tavşanlar arasında fotoğrafta da gördüğünüz Hollanda Lop tavşanı, cüce tavşan, Aslanbaş tavşanı, hothot tavşanı sayılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Eğer evinizde beslemek üzere tavşan almayı düşünüyorsanız şu bilgiler aklınızda olmalı: Yüksek sesten, uyandırılmaktan, dürtülmekten hoşlanmayan tavşanlar bu gibi durumlarda fazlasıyla ürkebilir, agresifleşebilir hatta kalp krizi bile geçirebilirler. Bu açıdan çocuklar ve tavşanlar, bir arada iken düşündüğünüz kadar uyumlu olmayabilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Diğer taraftan hareketli ve hızlı oluşlarıyla ünlü canlıların günlük egzersizlere ihtiyacı vardır ve bu sindirim sistemleri için olmazsa olmazdır. Mutlu olmak için geniş alana ihtiyaç duyan tavşanlar diğer tavşanlarla bir arada olmaktan hoşlanırlar.

  • İSTANBUL’UN TARİHÎ İSKELELERİ İLE ZAMAN YOLCULUĞU

    İstanbul, tarih boyunca ulaşım ağlarını denizle kurmuş bir şehir. Yüzyıllar boyunca Boğaz’ın iki yakasını, Haliç’i ve Marmara kıyılarını birbirine bağlayan en önemli duraklar ise şüphesiz iskelelerdi. Bugün hâlâ vapur trafiğinin merkezinde yer alan bu iskeleler, yalnızca bir ulaşım noktası değil; aynı zamanda mimari ve kültürel miras açısından da büyük önem taşır. Birçoğu 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında inşa edilen bu yapılar, dönemin mimari anlayışını yansıtan detaylarıyla dikkat çeker. Bu tarihî durakların bazıları günümüze ulaşamamış olsa da kent hafızasındaki yerini siyah-beyaz fotoğraflarda korumayı başarıyor. Hem ulaşımda hem de kent silüetinde önemli bir yere sahip olan tarihî iskeleleri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Moda İskelesi” title_font_size=”13″]

    Tarihî Moda İskelesi, İstanbul’un Kadıköy ilçesine bağlı Moda semtinde, Marmara Denizi’ne uzanan zarif yapısıyla 1930’lu ve 1940’lı yıllarda, İstanbul’un Anadolu Yakası’nda yaşayanlar için şehir merkezine kolay ulaşımın kapısı olmuştur. 1916–1917 yıllarında, dönemin önemli mimarlarından Vedat Tek tarafından tasarlanan Moda İskelesi hem mimarisi hem de bulunduğu konumla İstanbul’un kültürel dokusunda özel bir yere sahiptir. İskele, dönemin neoklasik ve Erken Cumhuriyet Dönemi üsluplarını yansıtan mimarisiyle dikkat çeker. Şehir silüetine estetik katkı sunan bu yapı, 1980’lerden itibaren bakımsız, kullanılmayan ve neredeyse terk edilmiş bir hâle gelmişti. Ancak 2000’li yıllarda, orijinal yapısına sadık kalınarak restore edilip yeniden hayat bulmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Caddebostan İskelesi ” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Kadıköy ilçesinde yer alan Caddebostan İskelesi, az bilinse de oldukça ilginç bir tarihî geçmişe sahiptir. Moda İskelesi kadar sık anılmasa da Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan bir hikâyesi vardır. 1910’lu yıllarda, Kadıköy’ün gelişmekte olan sahil yerleşimlerinden biri olan Caddebostan’da bir iskele inşa edilmişti. Bu dönemde Caddebostan, İstanbul’un gözde yazlık yerlerinden biriydi. Sahil boyunca uzanan plajlar, köşkler, yazlık evler ve sayfiye mekânları, vapurla gelen yolcuları karşılayan canlı bir kıyı atmosferi oluşturuyordu. İskele; Kadıköy-Adalar-Kabataş gibi hatlara bağlanır, kimi zaman da Adalar seferlerinde ara durak olarak kullanılırdı. Ancak 1950’li yıllardan sonra vapur seferlerinin azalması ve kara ulaşımının öne çıkmasıyla Caddebostan İskelesi de işlevini yitirmiş, zamanla tamamen ortadan kalkmıştır. Bugün iskelenin izlerine yalnızca tarihî haritalarda ve bazı eski İstanbul fotoğraflarında rastlanabilir. Caddebostan sahili ise günümüzde yürüyüş yolları, bisiklet parkurları ve plaj alanlarıyla modern bir kentsel dinlenme alanı olarak düzenlenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rumeli Hisarı İskelesi ” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Sarıyer ilçesinde, Boğaz’ın en dar noktasında yer alan Rumeli Hisarı İskelesi, 1851 yılında ahşap olarak inşa edilmiştir. 1890 yılında 15.216 kuruşa yenilenen iskele, 1910 yılında yıkılarak tamamen yeniden inşa edilmiş ve uzun yıllar deniz taşımacılığına hizmet etmiştir. 1991 yılında, aslına uygun şekilde restore edilerek bir balık restoranına dönüştürülmüştür. Yıllar içinde farklı işlevlerle varlığını sürdüren bu tarihî iskele, günümüzde Boğaz’ın kıyısında, denizle iç içe bir sosyal mekân olarak ziyaretçilerini ağırlamaya devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kadıköy İskelesi ” title_font_size=”13″]

    İlk Kadıköy İskelesi, 18. yüzyılda, III. Mustafa Dönemi’nde inşa edilen İskele Camii’nin önünde yer alan uzun bir ahşap yapıydı. 1908 yılında Haydarpaşa Garı’nın inşası sırasında sahil doldurulmuş, bu nedenle mevcut iskele kıyıdan içeride kalmıştı. Bunun üzerine, 1926 yılında Rıhtım Caddesi üzerinde, neoklasik tarzda yeni bir iskele binası inşa edildi. Yeni Kadıköy İskelesi, Osmanlı’nın son dönemleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında (yaklaşık 1908–1930) etkili olan mimari anlayışlardan biri olan “Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi”nin önemli örneklerinden biri olarak kabul edilir. Günümüzde bu iskeleden Beşiktaş ve Adalar’a düzenli vapur seferleri yapılmakta, iskele hem ulaşım hem de mimari miras açısından önemini korumaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tarabya İskelesi” title_font_size=”13″]

    Tarihî Tarabya İskelesi, İstanbul Boğazı’nın Avrupa Yakası’nda, Sarıyer ilçesine bağlı Tarabya semtinde yer alan ve geçmişte önemli bir deniz ulaşım noktası olan yapıdır. 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı Dönemi’nde inşa edilmiştir. İlk başta ahşap olarak yapılan iskele, 1911 yılında yıkılarak yeniden inşa edilmiştir. Şirket-i Hayriye’nin (1851’den 1945’e kadar Boğaziçi’nde yolcu ve yük taşımacılığı yapan ilk anonim şirket) işlettiği vapur seferlerinin önemli duraklarından biri olmuştur. Ahşap yapıda olan iskele, 1984 yılında motorlu taşıtların artmasıyla kapatılmış, bir süre sonra tamamen yerinden sökülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çubuklu İskelesi ” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Anadolu Yakası’nda, Beykoz ilçesine bağlı Çubuklu Mahallesi’nde yer alan Çubuklu İskelesi, 1912 yılında inşa edilmiştir. Osmanlı Dönemi’nde sayfiye alanı olarak oldukça gözde bir yer olan Çubuklu, saray mensupları, devlet adamları ve İstanbul’un seçkin aileleri tarafından tercih edilmiş; buraya köşkler ve yalılar yaptırılmıştır. 1991 yılında betonarme olarak yeniden inşa edilen Çubuklu İskelesi, günümüzde de aktif olarak arabalı vapur seferlerinde kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Beylerbeyi İskelesi ” title_font_size=”13″]

    Beylerbeyi semti gibi iskelesi de Osmanlı Dönemi’nden kalmadır. Semtin adı, burada bir zamanlar “Beylerbeyi” ünvanına sahip bir devlet adamının yaşadığı konaktan gelir ve iskeleye de adını vermiştir. Anadolu Yakası’nda inşa edilen ilk iskelelerden biri olan Beylerbeyi İskelesi, 1851 yılında ahşap olarak yapılmıştır. 19. yüzyılda özellikle Sultan Abdülaziz’in inşa ettirdiği Beylerbeyi Sarayı sayesinde hem mimari hem de deniz ulaşımı açısından gelişme göstermiştir. Sarayın misafirlerini karşılamak amacıyla kullanılan iskele, bir dönem saray iskelesi olarak da işlev görmüştür. 1894 yılındaki depremde hasar gören iskele, 1898 yılında yenilenerek uzun yıllar boyunca kullanılmıştır.  2000’li yılların başında kapatılan Beylerbeyi İskelesi, betonarme olarak yenilenmiş ve 2006 yılında tekrar hizmete açılmıştır.

  • Toprağından Havasından Suyundan Hayat Fışkıran Şehir

    Toprağından Havasından Suyundan Hayat Fışkıran Şehir

    Tarihi kadar gösterişli bir doğası var Çanakkale’nin… Turistik ama aynı zamanda dinginliğini de koruyabilmiş bir şehir. Birbirinden güzel fotoğraflarla şimdi Kültür ve Yaşam’ın sayfasını renklendiriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Asya’da ve Avrupa’da toprakları bulunan Çanakkale adını Marmara Denizi ve Ege Denizi’ni birbirine bağlayan Çanakkale Boğazı’ndan alır. Bu açıdan bakınca İstanbul ve İstanbul Boğazı ile benzer bir şehirdir ama Çanakkale Boğazı’nın bir köprüsü yoktur, ulaşım feribotla sağlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1915-1916 yıllarında Çanakkale’nin denizinde/karasında büyük bir bağımsızlık direnişi sergilendi. Çanakkale Savaşı’nda hayatını kaybeden binlerce insan, nesillerle gelecek milyonlarca insana bağımsız bir hayat hediye etti. Gelibolu bu açıdan çok özel bir yere sahip ve en çok ziyaret edilen ilçeler arasında.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    truva atı

    Çanakkale’nin yakın tarihi kadar antik dönemlere uzanan tarihi de farklı hikâyelerle dolu. Şehrin merkezinde bulunan ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne 1998 yılında girmiş Troya Antik Kenti bu hikâyeleri günümüze taşımaya devam ediyor. Antik kentin içindeki Truva Atı ise en çok fotoğrafı çekilen sembol yapı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Eceabat ilçesindeki Kilitbahir Köyü’nde yer alan Kilitbahir Kalesi 1462-63 yıllarında Fatih Sultan Mehmet tarafından stratejik amaçlı inşa ettirilmiş. Günümüzde surları ve kuleleriyle şehrin en çok ilgi gören tarihi yapılarının başında geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    tatil, yaz

    Çanakkale’nin en güzel yerlerinden biri Bozcaada’dır. Arabalı vapur ile ulaşım sağlanan ada köyü bulunmayan tek ilçe… Koyları ve plajları mavinin farklı tonlarını şaşkınlıkla izleyeceğiniz güzellikte… Su sporlarını sevenler için de Bozcaada en doğru adreslerden biri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Gökçeada ise Çanakkale’de güneşi batırabileceğiniz en güzel yerlerden biridir. Rum köyleriyle güzelleşen bu adada Marmaros Şelalesi’ne gidebilir, Yıldız Koyu’nda kumtaşlarından oluşan doğal heykelleri görebilir, binlerce yıl önceden günümüze ulaşan höyükleri gezebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    assos

    Şehrin Ayvacık ilçesine bağlı Assos tarihi dokusu kadar yaşattığı sessizlikle adından söz ettirir. Gün içinde Antik Çağ’dan kalan kalıntıları görmek, akşamları deniz kıyısında Midilli Adası’nın ışıklarını izlemek Çanakkale’de yapabileceğiniz onlarca eşsiz aktiviteden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Çanakkale mutfağının köklü bir geçmişi bulunuyor. İçinde sebzenin ve balığın bolca bulunduğu bir kültür bu… Börülce köftesinden ıspanakla yapılan çırpmaya, patlıcan kapamadan mantarla yapılan melkiye zengin bir kültür. Ama Çanakkale’ye gittiğinizde tatmadan dönmemeniz gereken yemek tabii ki sardalya başta olmak üzere bütün balık türleri…

  • ÜNLÜ PARADOKSLARI ANLAYABİLECEK MİYİZ?

    Paradoks, ilk bakışta doğru olan bir ifade veya akıl yürütmenin derinlemesine ele alındığında bir çelişki oluşturması veya durumun içinden çıkılamaz bir hâl almasıdır. Paradoksal önermeler, “ya doğru ya yanlış” olarak ifade edilebilecek bir durumu değil, “ne doğru ne de yanlış” olarak belirlenebilecek mantıksal çelişkiyi, karar verilemez hâli ve çözümsüz durumları göstermektedir. Dolayısıyla böylesi bir önermenin ya da akıl yürütmenin paradoksallığı, seçeneklerden birinin doğru olarak kabul edilmesiyle çözülememektedir. Öyle ki paradoksal ifade; doğru kabul edildiği zaman yanlış, yanlış kabul edildiği zaman da doğru olmaktadır. Paradoksları açıkladığımız bu metin eğer kafanızı karıştırıyorsa aşağıda verdiğimiz ünlü paradoks örneklerini okuyarak paradoksun ne demek olduğunu anlayabilir, aynı zamanda beyin kaslarınızı çalıştırabilirsiniz. İyi okumalar!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bu paradoks Giritli Epimenides ile Öklid’in öğrencisi Eubulides arasında geçer. Epimenides’in “Bütün Giritliler yalancıdır” sözü, Aristoteles’ten sonra 20. yüzyıla kadar tartışma konusu olmuş, mantık ilminin temelleri doğrultusunda tekrar önem kazanmıştır. Eğer “Bütün Giritliler yalancıdır” önermesini doğru kabul edersek, kendisi de Giritli olan Epimenides’in yalancı olması gerekir. Eğer Epimenides yalancıysa, tüm söyledikleri gibi, “Bütün Giritliler yalancıdır” önermesinin de yanlış olması gerekir. Doğru söylediğine inanırsak yalan söylediğini anlıyoruz. Önermenin hem doğru hem yanlış olduğu sonucu çıkar. Eğer “Bütün Giritliler yalancıdır” önermesini yanlış kabul edersek, kendisi de Giritli olan Epimenides’in doğru söylüyor olması gerekir. Şu halde, “Bütün Giritliler yalancıdır” önermesi doğru olmalıdır. Yine çelişkili bir sonuç çıkar. Bir önerme hem doğru hem yanlış olamaz.

    Modern dönemde ise bu paradoks, “Bu cümle yanlıştır” şeklinde değiştirilmiştir. Eğer bu cümle doğru ise yanlıştır ve yanlış ise doğrudur. Kafanızın biraz karışması çok normal. Eğer bu cümleyi doğru kabul edersek aslında cümle yanlıştır, yanlış kabul edersek de cümle doğrudur. Önermeyi hem doğru hem de yanlış kabul etmek de mümkün değildir. Paradoks da tam olarak bu noktada başlar. “Bütün Giritliler yalancıdır” önermesinin tersi, “Bütün Giritliler doğrucudur” değildir. Doğrusu “En az bir Giritli vardır ki, doğrucudur” olması gerekmektedir. Her kelimesinin tersinin en az bir cümlesi olduğunun keşfinden sonra matematikteki çıkmaz durum aşılmıştır. Bu bilgi ışığında değerlendirdiğimizde, “Bütün Giritliler Yalancıdır” önermesi yanlışsa, “En az bir Giritli doğru söyler” önermesi doğrudur. Bunlardan birinin Epimenides olması mümkün olduğundan, paradoksu çürütür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kral ülkenin yalancıları arasında bir yarışma açar. “İşte bu yalan!” diyebileceği bir yalan uydurana bir küp altın vadeder. Yalancılar akın akın saraya gelip yalanlarını söyler fakat yalanlar ne kadar akıl almaz olursa olsun kral hep “Olabilir, niye olmasın…” gibi cevaplar verir. Böylece hem eğlenir hem de bir küp altından olmaz. Derken bir yalancı elinde boş bir küple huzura çıkar ve konuşur: “Rahmetli dedeniz bir savaşa çıkacaktı ancak o günlerde hazinede yeterli para yoktu. Dedeniz dedemden bu küple bir küp altın borç aldı ve ‘Bu borcumu torunum torununa ödeyecek.’ diye söz verdi. Şimdi, dedenizin borcunu bana ödemeniz için buraya geldim.” Bu açıklamanın üzerine kral, “İşte bu kuyruklu bir yalan!” deyince adam, “O halde ödülümü alayım,” der. Kral, bir kese altını vermemek için “Söylediğin şey doğru da olabilir” deyince usta yalancı, “O halde borcunuzu ödeyin” diye karşılık verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yunan kahramanı Akhilleus’un kaplumbağa ile bir yarış yaptığını düşünelim. Çok güçlü bir savaşçı ve çok iyi bir koşucu olan Akhilleus, kaplumbağanın belirli bir mesafe, örneğin yüz metre, ileriden başlamasına izin verir. Eğer her ikisinin de sabit hızlarda koştuğunu düşünürsek -biri sabit yüksek bir hızda, diğeri sabit düşük bir hızda- belirli bir süre sonra Akhilleus yüz metre koşuyu tamamladığında kaplumbağanın başladığı yere gelmiş olacaktır. Bu süre boyunca kaplumbağa da az da olsa belirli bir mesafe koşacaktır. Kaplumbağanın örneğin 1 metre mesafe ilerlediğini düşünelim. Akhilleus bir süre sonra bu mesafeyi de tamamladığında o süre zarfında kaplumbağa yine küçük de olsa bir mesafe ilerlemiş olacaktır ve bu böyle devam edecektir. Böylece, Akhilleus ne zaman kaplumbağanın varmış olduğu bir noktaya varsa, hâlen daha gitmesi gereken bir mesafe kalmış olacaktır. Bu nedenle paradoksu ortaya atan Zeno, Akhilleus’un kaplumbağayı hiçbir zaman geçemeyeceğini söylemiştir. Ancak bu paradoksun çıkış noktası dairesel bir parkurda geçerlidir. Eğer düz bir parkurda yarışacak olsalar kaplumbağa her zaman geride kalacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bir adada yaşayan bir grup yamyamın eline bir mantıkçı düşer. Yamyamlar mantıkçıya şöyle derler: “Biz her yakaladığımız yabancıyı yeriz. Kimini haşlayıp kimini kızartıp yeriz. Avımıza bir soru sorarız; avımız soruyu doğru yanıtlarsa haşlarız, yanlış yanıtlarsa kızartırız.” Mantıkçıya şu soruyu sorarlar: “Seni haşlayıp da mı yiyeceğiz yoksa kızartıp da mı yiyeceğiz?” Mantıkçı bir süre düşündükten sonra soruyu çok akıllıca cevaplar: “Kızartacaksınız!” İşte yamyamları çaresiz bırakan paradoks bu cevapla ortaya çıkar. Bu yanıtı sayesinde mantıkçı ne kızartılır ne de haşlanır. Bir an için mantıkçının kızartılacağını varsayalım. O zaman verdiği yanıt doğru olur. Ama yanıt doğru olduğu için, yamyamların kendi kurallarına göre, mantıkçının haşlanması gerekmektedir. Demek mantıkçı kızartılamaz. Şimdi de mantıkçının haşlanacağını varsayalım. O zaman mantıkçının yanıtı yanlış olacaktır. Yanıt yanlış olduğundan da kızartılması gerekecektir. Demek mantıkçı haşlanamaz da. Yamyamlar tam bir kısır döngüye girmişlerdir. Kızartsalar haşlamaları gerekecek, haşlasalar kızartmaları gerekecektir! Sonuç olarak mantık dehâsı yamyamlardan kurtulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Hukuk fakültesinden yeni mezun olan genç, ülkenin en ünlü avukatının yanında staj yapmak için başvuruda bulunur. Avukat gence tek şart ileri sürer: “İlk davandan elde ettiğin bütün parayı bana vereceksin.” Anlaşma imzalanır ve iki yıl beraber çalışırlar. Staj bitiminde genç anlaşmayı haksız bulduğunu, ilk davadan kazandığı parayı ona vermeyeceğini açıklar. Avukat tazminat talebi ile mahkemeye başvurur. Hâkimin kararı ne olmalıdır? İki davalı duruşmada hâkimin karşısına geçtiğinde avukat şunu söyler: “Sayın yargıcım, bu davayı uzatmaya gerek yok çünkü eğer ben kazanırsam zaten parayı alacağım, eğer kaybedersem yine alacağım çünkü anlaşmamıza göre o ilk davasından kazandığı parayı bana verecek.” Hâkim tam avukatı haklı bulacakken bu kez genç avukat söz alır ve şöyle der: “Sayın yargıcım, evet avukat haklı, bu duruşma gerçekten gereksiz ama benim lehime; zira eğer ben bu davayı kazanırsam zaten ona bir şey ödemeyeceğim. Eğer kaybedersem, anlaşmamıza göre ilk davayı kaybettiğim için ona yine bir şey ödemeyeceğim.”