Blog

  • TAHİN VE EŞLİK ETTİĞİ LEZZETLER

    TAHİN VE EŞLİK ETTİĞİ LEZZETLER

    Önce şu bilgiyle başlayalım: Arapça kökenli “tahin” kelimesi yazıldığı gibi, yani “a” harfi uzatılmadan okunan bir sözcüktür. Sağladığı faydalar nedeniyle çoğu kişi kahvaltı sofralarından bile eksik etmezken, kimileri de belki biraz ağır bulduğu için bu lezzete mesafeli durur. Uzmanların, yüksek kalori içeren tahinden günde bir yemek kaşığı tüketmenin yeterli olacağı notunu da ekleyerek, hemen tahin nedir ve hangi yemeklere eşlik edebilir konusuna geçelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • 8 Madde İle Mazi Kalbimde Yaradır Ve İlk Türkçe Tango Solisti Seyyan Hanım

    8 Madde İle Mazi Kalbimde Yaradır Ve İlk Türkçe Tango Solisti Seyyan Hanım

    Arjantin’den Avrupa’ya, Avrupa’dan da ülkemize gelen tango müziğinin, Türkiye’deki ilklerinden biri Seyyan Hanım’dır. Seyyan Hanım, derinden etkileyen sesiyle olduğu gibi kişiliğiyle de büyük beğeni toplamış bir sanat insanı olarak müzik tarihimizde özel bir yere sahiptir. Tango ve Türkçe tango söyleyen ilk ses sanatçımız Seyyan Hanım’a ayırdığımız listemizle huzurlarınızdayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    müzik

    Dünyanın dört bir köşesine yayılan tango müziği duygulara odaklanır, dertleri dile getirir. Tangonun bu hüzünlü tonu Seyyan Hanım’ın sesine çok yakışır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    müzik

    Seyyan Hanım’ın, sesinin güzelliği henüz küçük yaşlarda fark edilir. Konservatuar eğitimi alan Seyyan Hanım birçok farklı tarzda şarkı icra eder ama sesi de ismi de en çok tango ile özdeşleşmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    müzik

    Türkiye’nin ilk sözlü tango şarkısı olan “Mazi Kalbimde Bir Yaradır”, 1932 yılında Seyyan Hanım tarafından İstanbul’da, Kırmızı Değirmen Gazinosunda seslendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    müzik, tango

    Dinleyene, tangonun tüm hüznünü yaşatan şarkıyı, Necip Celal’in aşk acısı ile yazdığı söylenir. Sevgilisi tarafından terk edildiğini öğrenen müzisyen piyanosunun başına geçer ve “Mazi Kalbimde Bir Yaradır”ı besteler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    müzik

    Şarkının güftesi ise ünlü şair Necdet Rüştü Efe Tara’ya aittir. “Mazi Kalbimde Bir Yaradır”ın sözleri de Necip Celal’in besteyi yaparken yaşadığı duygularla büyük bir uyum içindedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    müzik

    Bu ünlü şarkı daha sonra birçok sanatçı tarafından seslendirildiyse de şarkının tangoya yakışan hüznü Seyyan Hanım’ın sesinde hayat bulmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Seyyan Hanım, aynı kendisiyle özdeşleşen şarkıdaki gibi bir gönül insanıdır. Teğmen Sait Oskay ile evlenir ve eşinin görevi gereği Türkiye’nin farklı şehirlerinde yaşamaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    müzik, plak, 45lik

    Uzun yolculuklar yaparak İstanbul’a gelir ve güzel sesi taş plaklara kaydedilir. Onun güzel sesini plaklardan dinlemenin ayrı bir zevki olsa da son zamanlarda Seyyan Hanım’ın anısına bir CD hazırlanmıştır.

  • GÖZÜMÜZE BİR DE BÖYLE BAKIN

    Gözümüz, yalnızca görmemizi sağlayan bir organ olmanın ötesinde, karmaşık yapısı ve benzersiz özellikleriyle çevremizdeki dünyayı algılamamıza olanak tanıyan duyusal bir organımızdır. İçinde âdeta bir evren barındıran bu küçük ama güçlü organ; ışığı yakalar, renkleri şekillendirir ve gördüğümüz dünyayı anlamlandırır. Bir yıldırım kadar hızlı hareket eden kaslara, yaklaşık 10 milyon rengi ayırt edebilen olağanüstü bir hassasiyete ve kişiye özel benzersiz bir desen yapısına sahip olan gözümüz, görmenin sıradan bir eylem gibi algılandığı anlarda bile evrenin karmaşık işleyişini çözümlemeye devam eder. Ancak bu olağanüstü organın tüm sırlarını çözmek, göründüğü kadar kolay değil! Yazımızda, gözün yapısını ve görmemizi sağlayan biyolojik süreçlerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gözümüzün hareketlerinden sorumlu ekstraoküler kaslar, vücudumuzdaki en hızlı kas gruplarından biridir. Bu kaslar sayesinde gözlerimiz, çevremizdeki hareketleri anında takip edebilir ve odaklanabilir. Ayrıca, vücudun en hızlı refleksi olan göz kırpma hareketi, ortalama olarak yalnızca 100-150 milisaniye (0.1-0.15 saniye) sürer. Bu hızlı refleks, gözü dış etkenlerden korumak ve göz yüzeyini nemli tutmak gibi hayati işlevlere sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Retina, gözlerimizde oluşan görüntüyü baş aşağı ve ters şekilde algılar. Gözlerimize gelen ışık, önce kornea ve mercek tarafından kırılarak retinada odaklanır. Ancak bu kırılma süreci, görüntünün baş aşağı (ters) ve sağ-sol yönünden ters çevrilmiş bir şekilde retinaya düşmesine neden olur. Bu durum, göz merceğinin temel bir optik prensibe göre çalışmasından kaynaklanır. Işık, mercekten geçtiğinde kırılır ve ters çevrilir. Ancak gördüğümüz dünyanın doğru algılanmasını sağlayan şey beynimizin inanılmaz yeteneğidir. Beynin oksipital lobunda bulunan görsel korteks, retinaya düşen ters görüntüyü işler, analiz eder ve onu doğru pozisyona çevirir. Bu sayede dünyayı olduğu gibi algılarız. Görme sürecindeki bu karmaşık ve etkileyici düzen, insan vücudunun ne denli mükemmel bir uyum içinde çalıştığını bir kez daha gösterir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Görme, yalnızca gözümüzde gerçekleşen fiziksel bir işlem değil, beynin de büyük bir rol oynadığı karmaşık bir süreçtir. Gözümüzde bulunan fotoreseptör adı verilen küçük hücreler, gelen ışığı yakalar ve bu ışığı elektrik sinyallerine dönüştürür. Bu elektrik sinyalleri, optik sinir (görme siniri) aracılığıyla beyine iletilir. Beyin gelen sinyalleri alır, analiz eder ve anlamlandırır. Yani gözlerimiz yalnızca ışığı toplar; beynimiz ise bu ışığı bir görüntüye çevirerek ne gördüğümüzü anlamamızı sağlar. Bu süreç, göz ve beynin mükemmel bir uyumla çalıştığını gösteren etkileyici bir biyolojik mekanizmadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Göz kırpma, gözleri yalnızca yabancı maddelerden korumakla kalmaz, aynı zamanda göz yüzeyindeki nemi dengeleyerek kurumasını önleyen hayati bir işlev görür. Bu doğal hareket, her gün ortalama 15.000 ila 20.000 kez tekrarlanır ve gözün sağlıklı kalması için sürekli çalışır. Göz kırpma sırasında göz kapakları, göz yüzeyinde bulunan gözyaşı filmini yeniler. Bu ince film tabakası, göz yüzeyini nemli tutar ve kurumasını engeller.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Gözlerimiz, yalnızca üç ana rengi algılayabilen özel koni hücreleri sayesinde renkleri görür: kırmızı, yeşil ve mavi. Bu üç renk, görme sistemimizin temel yapı taşlarıdır ve tüm diğer renkler bu temel renklerden türetilir. Bu mekanizmaya “trikromatik görme” adı verilir. Kırmızı, yeşil ve mavi ışık dalgaları beynimizde bir araya gelerek geniş bir renk yelpazesi oluşturur. Örneğin, kırmızı ve yeşil ışık birleştiğinde sarı rengi algılarız. Bu birleşimler sayesinde yaklaşık 10 milyon farklı renk tonu arasında ayrım yapabiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Her göz, tıpkı parmak izleri gibi tamamen benzersizdir. Gözdeki iris, genetik faktörler ve çevresel etmenlerin etkisiyle şekillenen karmaşık bir yapıda olup her bireye özel bir desene sahiptir. Bu benzersizlik, irisi biyometrik kimlik doğrulaması için son derece güvenilir bir yöntem hâline getirir. İris taraması, kişinin kimliğini doğrulamak için eşsiz desenleri analiz ederek yüksek bir doğruluk oranı sağlar. Gözlerimizi özel kılan bu ayrıntı, biyolojimizin ne kadar karmaşık ve hayranlık uyandırıcı olduğunu bir kez daha gözler önüne serer.

  • Güne Daha Zinde Ve Güzel Başlamak İçin 8 Öneri

    Güne Daha Zinde Ve Güzel Başlamak İçin 8 Öneri

    Sabahları güne güzel bir başlangıç yapmak tüm gün boyunca kendinizi iyi hissetmenizi, gün içinde karşılaştığınız zorluklarla kolayca başa çıkmanızı sağlayabilir. Özellikle sabah erken kalkmak zorunda olanlar, günün ilk saatlerini neredeyse sürünerek geçiriyor ve bu halsizlik gün boyu devam ederek hayatı zorlaştırabiliyor. Sabahları kendinizi enerjik hissetmenin, güne hızlı başlamanın ve tüm gün boyunca aktif olmanın; uzmanlar tarafından dünyanın her yerinde aynı temel esaslar üzerinde birleştiği bu basit önerilerle hayatınızı şekillendirmenin belki de en uygun zamanı şimdidir. Güne harika bir başlangıç yapmak için listemiz huzurlarınızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ekran Işıklarından uzak Durun” title_font_size=”13″]
    cute cat

    Sabahları enerjik uyanmanın birinci kuralı kaliteli bir uyku çekmek ve kaliteli bir uyku için yatmadan önce stresten ve ekran ışıklarından uzak durmak büyük önem taşıyor. Geceleri yatmadan önce telefonunuzla haşır neşir olmak yerine, güzel bir kitap okuyarak uykuya hazırlanabilirsiniz. Ayrıca yatak odanızın havalandırılmış olması ve hep aynı saatte yatmak da kaliteli bir uyku için yapabilecekleriniz arasında bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Alarmı Ertelemeyin” title_font_size=”13″]
    waking up

    Sabah alarm çalmaya başladığında defalarca erteleme tuşuna basanların yataktan kalktıklarında enerjik olma şansları da pek bulunmuyor. Üşengeç bir şekilde birkaç dakika daha yatakta kalmanız uykunuzu almanızı sağlamayacağı gibi, sabah enerjinizi de düşürecektir. Bu durumun önüne geçmek için alarmı yatağınızdan uzak bir yere yerleştirebilirsiniz, böylece alarmı susturmak için ayağa kalkmak zorunda kalırsınız ve güne hemen başlamış olursunuz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güneş Işığı ile Uyanın ” title_font_size=”13″]
    waking up

    Yataktan kalktığınızda ilk iş olarak pencereleri açıp temiz hava alın. Derin nefes alarak oksijeni vücudunuza çekin ve temiz havanın sizi canlandırmasına izin verin. Pencereleri açarak gün ışığını evinize davet etmenizin başka bir önemi ise, vücudunuzun uyandığınızı ancak bu şekilde algılayabilecek olması. Gece uyuyup gündüz uyanmaya programlanmış olan insan vücudu güneş yüzü gördüğü zaman uyandığını çok daha kolay idrak ediyor ve böylece kendinizi daha zinde hissetmeniz mümkün oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sevdiğiniz Müziklerle Pozitif Enerji Depolayın ” title_font_size=”13″]
    listening music

    Sabahları kendinizi dinç hissetmenin bir başka yolu ise uyandıktan sonra sevdiğiniz müzikleri dinlemek, sevdiğiniz şarkıların verdiği pozitif enerjiyle güne başlamaktır. İçinizi açacak, sizi mutlu edecek şarkılar seçin ve kahvaltınızı ederken, güne başlarken bu şarkıları dinleyin.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kendinizi Basit Egzersizlerle Güne Hazırlayın” title_font_size=”13″]
    waking up

    Sabahları hareket etmek, basit eğersizler, esneme hareketleri yapmak vücudunuzdaki kan dolaşımını düzenler, gece boyunca hareketsiz kalmış vücudunuza esneklik katar ve sizi güne hazırlar. Her sabah kalktığınızdan 15 dakika erken kalkarak basit egzersizler yapmanız gün içinde kendinizi çok daha enerjik hissetmenizi sağlayacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sabah Kahvesiyle Güne Hazır Olun ” title_font_size=”13″]
    çay, tea, cup

    Yapılan birçok araştırma sabahları içilen kahvenin içerdiği kafein sayesinde ayılmaya yardımcı olduğunu, hem fiziksel hem de zihinsel açıdan daha zinde hissettirdiğini gösteriyor. Kahve tüketmenizi engelleyen bir rahatsızlığınız yoksa ister kahvaltıyla ister kahvaltıdan sonra kahvenizi yudumlayarak hareketli bir güne hazırlanabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kahvaltıda Gerekli Besinleri Tükettiğinizden Emin Olun” title_font_size=”13″]
    salatalık, breakfast, turkish breakfast

    Bu konuda ne kadar okursanız okuyun, kahvaltının önemini vurgulamayan bir yazı bulamazsınız. Dünyadaki tüm uzmanlar kahvaltının en önemli öğün olduğu konusunda birleşiyor. Kahvaltıyı besin değeri olmayan yiyeceklerle geçiştirmeyin, bir beslenme uzmanıyla görüşerek vücudunuzun kahvaltıda ne kadar protein, karbonhidrat ve vitamine ihtiyacı olduğunu öğrenin ve her sabah gerekli besinleri tükettiğinizden emin olun.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hayatın Güzel Yanlarına Odaklanın ” title_font_size=”13″]
    girl, happy

    Yaşayacağınız günün size getireceği güzelliklere açık olun, hayatınızın güzel yanlarına odaklanın ve gün içinde başarmak istediğiniz görevler, sizi umutlandıran konular hakkında pozitif ve özgüvenli bir bakış açısı benimseyin. Kendinize güvenin ve verimli bir gün geçireceğinize inanın, böylece her türlü zorluk karşısında durabilir, enerjinizi gün boyu sürdürebilirsiniz.

  • 1945 YILINDAN SONRA SOYU TÜKENEN HAYVANLAR

    Dünya, sayısız canlı türüne ev sahipliği yapan zengin bir ekosistemdir. Ancak insan etkileri, iklim değişikliği ve habitat kaybı gibi faktörler, tarih boyunca pek çok türün yok olmasına neden olmuştur. Nesli tükenen hayvanlar, sadece geçmişin birer hatırası değil; aynı zamanda doğanın kırılganlığını ve biyoçeşitliliğin önemini hatırlatan uyarıcı birer semboldür. Yazımızda, farklı coğrafyalarda yaşamış ve artık doğada bulunmayan hayvanları hatırlayacağız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Arap Deve Kuşu” title_font_size=”13″]

    Arap deve kuşu (Struthio camelus syriacus), 20. yüzyılın ortalarında nesli tükenen kuş alt türlerinden biriydi. Orta Doğu ve Arap Yarımadası’nda yaşamış, yüzyıllar boyunca bu toprakların bir parçası olmuştu. 1941’de Bahreyn’de vurulan bir deve kuşunun kaydı son izlerden biri sayıldı fakat doğruluğu hiçbir zaman kesinleşmedi. 1966’da Ürdün yakınlarında ölü bulunan bir deve kuşu da aynı belirsizliği taşıdı. Böylece, Arap deve kuşunun izleri kayboldu ve 1940’ların sonlarında neslinin tükendiği kabul edildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hazar Kaplanı” title_font_size=”13″]

    Bir zamanlar Türkiye’den Çin’e kadar tüm Orta Asya’nın geniş coğrafyasında dolaşan Hazar kaplanları, yoğun avlanma ve zehirlenme nedeniyle 1970’lerden itibaren doğadan silindi. Bugün bilim insanlarının Hazar kaplanını geri getirme çabalarının iki temel nedeni bulunuyor: İlki, zamanla terk edilen tarım alanlarının doğal yaşam için yeniden uygun hâle gelmesi. İkincisi ise 2009’da yapılan genetik çalışmalarla Sibirya kaplanının Hazar kaplanına çok yakın akraba olduğunun keşfedilmesidir. Hazar kaplanının DNA’sının büyük bir bölümü hâlâ Sibirya alt türlerinde yaşıyor. Bu da genom çalışmalarıyla kaybolan bir türün yeniden canlandırılabileceğine dair umut veriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bubal Hartebeest” title_font_size=”13″]

    Afrika’nın geniş arazilerinde bir zamanlar özgürce dolaşan Bubal Hartebeestler (Alcelaphus buselaphus), uzun alnı, şekilli boynuzları ve belirgin kamburu ile dikkat çeken büyük bir antiloptu. 20 ila 300 hayvandan oluşan sürüler hâlinde otlaklarda gezinen ama saldırgan olmayan; uzun sırt çıkıntıları ve sivri kulaklarıyla diğer antiloplardan kolayca ayrılırdı. Ne yazık ki, habitat tahribatı, aşırı avcılık ve insan faaliyetleri bu türün sayısını hızla azalttı; 1994 yılında Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) tarafından nesli tükenmiş tür olarak ilan edildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pirene Dağ Keçisi” title_font_size=”13″]

    Avrupa dağlarının gizli sakinlerinden biri olan Pirene dağ keçileri, sosyal yapısıyla dikkat çeken ama çok az kişinin tanıdığı bir türdü. Nesli tükenmeden önce erkek ve dişiler, yavrularıyla birlikte gruplar hâlinde yaşar ve hem erkek hem de dişilerde bulunan boynuzlarıyla diğer türlerinden kolayca ayrılırdı. 2000 yılında türün hayatta kalan son üyesinin de ölmesiyle nesli tükendi ancak nesli tükendikten sonra klonlama çalışmalarıyla yeniden hayata döndürülmeye çalışılan ilk tür oldu. Bilim insanları donmuş hücrelerini kullanarak bir buzağıyı başarıyla klonladı; doğum gerçekleşti ancak yavru, akciğer kusurları nedeniyle kısa süre içinde yaşamını yitirdi. Böylece Pirene dağ keçilerinin soyu iki kez tükenmiş oldu. Günümüzde ise bilim dünyası, bu güzel ve gösterişli boynuzlu hayvanı geri döndürebilmek için hâlâ yeni yöntemler arıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karayip Keşiş Foku” title_font_size=”13″]

    Karayip keşiş foku (Monachus tropicalis) modern çağda soyu tükenen tek deniz memelisi türüydü. Tarihsel olarak Karayip Denizi, Meksika Körfezi ve Batı Atlantik boyunca yayılıp izole mercan adaları ve sığ kıyı sularında yaşadı. Yılan balıkları, resif balıkları ve ahtapotlarla beslendi, uysal yapısı nedeniyle kolayca avlandı. 2008’de NMFS (Ulusal Deniz Balıkçılığı Servisi) ve IUCN (Uluslararası Doğa Koruma Birliği) tarafından resmen nesli tükenmiş ilan edildi. Türün ilk kaydı 1494 yılına dayanıyordu. Kristof Kolomb, bu hayvanları görmüş ve onlara “deniz kurtları” adını vermişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pinta Dev Kaplumbağası ” title_font_size=”13″]

    Pinta Adası kaplumbağası (Chelonoidis abingdonii) türünün son temsilcisi olan “Yalnız George”, 1 Aralık 1971’de Pinta Adası’ndaki karasal salyangozlar üzerine yapılan saha çalışması sırasında bulundu ve 1973’te bir koruma merkezine nakledildi. George, 2012’de öldü ve Pinta Adası kaplumbağası türü onunla birlikte tamamen yok oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Altın Kurbağa” title_font_size=”13″]

    Altın kurbağa (Incilius periglenes), Kosta Rika’nın yüksek rakımlı Monteverde Bulut Ormanları’na özgü, parlak turuncu rengiyle dikkat çeken bir türdü. Sadece 5,5 santimetreye kadar büyüyen bu küçük kurbağalar, yılın büyük kısmını nemli yer altı oyuklarında geçirir, yağmur mevsiminde ise çiftleşmek için ortaya çıkardı. Ne yazık ki tür, sınırlı yaşam alanı nedeniyle iklim değişikliği ve hastalıklara karşı savunmasızdı. 1987’de binden fazla altın kurbağa gözlemlenirken iki yıl içinde sayıları düştü ve son kez 1989’da görüldü. Tür, 2019’da IUCN Kırmızı Listesi tarafından resmen nesli tükenmiş ilan edildi.

  • EL İŞÇİLİĞİNDEN MAKİNE ÇAĞINA KAYBOLMAYA YÜZ TUTMUŞ MESLEKLER

    Teknolojinin hızla ilerlediği ve yaşam alışkanlıklarımızın köklü değişimlere uğradığı günümüzde, geçmişten bugüne uzanan birçok zanaat ve meslek sessizce unutuluyor. Bir zamanlar toplumların temel ihtiyaçlarını karşılayan ve kültürel kimliklerini yansıtan bu meslekler, artık yalnızca tarih sayfalarında veya nostaljik anılarda yer buluyor. Hakkâklik, divitçilik, nalbantlık gibi meslekler, el emeğinin, sabrın ve estetiğin somut birer örneğiydi. Bugün bu unutulmaya yüz tutmuş meslekleri hatırlamak ve onların hikâyelerine kulak vermek için sizlere bir liste hazırladık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Basmacılık ” title_font_size=”13″]

    Basmacılık, Anadolu’dan Hindistan’a, Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada yüzyıllar boyunca uygulanan önemli bir tekstil zanaatıdır. Pamuklu kumaşlara, kök boyalarla baskı yöntemiyle desenlerin işlendiği bu sanat, İpek Yolu aracılığıyla farklı kültürlere yayılmış ve Osmanlı Dönemi’nde özellikle Tokat, Bursa ve İstanbul gibi merkezlerde büyük bir gelişme göstermiştir. Ağaçtan oyulan kalıplarla desenlerin tek tek kumaşa aktarılmasıyla yapılan baskılar, kök boyalarla sabitlenip güneşte kurutulur. Bu yöntem, kumaşa hem doğal hem de uzun ömürlü bir renk kazandırır. Günümüzde basmacılık yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olsa da sürdürülebilirlik ve el yapımı ürünlere artan ilgi sayesinde yeniden canlanma yolunda ilerlemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nalbantlık” title_font_size=”13″]

    Nalbantlık, atların ayak bakımını yapmak ve ihtiyaçlarını karşılamak için ortaya çıkan, köklü ve hayati öneme sahip bir zanaattır. Atların ulaşım, tarım, savaş ve ticaret gibi alanlarda yaygın olarak kullanıldığı dönemlerde, nalbantlar toplumun vazgeçilmez meslek gruplarından biriydi. Nalbantlar, atların tırnak sağlığını koruyarak onlara özel tasarlanmış nalları özenle takar. Bu işlem, atın ağırlığını dengeli bir şekilde taşımasını ve sağlıklı hareket etmesini sağlayacak hassasiyetle gerçekleştirilirdi. 19. ve 20. yüzyıllarda motorlu araçların yaygınlaşmasıyla birlikte atların kullanım alanları daralmış ve bu durum nalbantlık mesleğinin gerilemesine yol açmıştır. Günümüzde atlar daha çok spor ve turizm sektörlerinde yer aldığından nalbantlara duyulan ihtiyaç belirgin şekilde azalmış, bu da mesleğin ekonomik değerini düşürmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hakkâklik” title_font_size=”13″]

    Tahta, maden veya taş üzerine oyma yaparak yazı yazan zanaatkârlara “hakkâk”, bu meslek dalına ise “hakkâklik” denir. Hakkâklar; el yazması kitaplar, levhalar, mezar taşları ve sanat eserleri üzerine yazı yazma ve süsleme işleriyle uğraşırlardı. Ayrıca, mühür yapımı ve önemli belgelerin işlenmesi gibi görevler de hakkâkların uzmanlık alanına girerdi. Özellikle mezar taşlarındaki ince işçilik, süslemeler ve kitabeler hakkâkların sanatında zirveye ulaştığı alanlardan biriydi. Camiler, medreseler, kütüphaneler ve evler için hazırlanan hat levhaları da onların elinden çıkardı. Devlet memurlarının ve tüccarların kullandığı mühürlerin oyulmasında da büyük ustalık sergileyen hakkâklar, Sanayi Devrimi’yle birlikte teknolojinin gelişmesi ve makineleşmenin yaygınlaşması sonucu eski ihtişamını kaybetti. Ancak bu köklü meslek, günümüzde bazı özel alanlarda ve sanat odaklı çalışmalarda hâlâ varlığını sürdürmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Divitçilik” title_font_size=”13″]

    Divitçi, Osmanlı Dönemi’nde yazı yazmaya yönelik geleneksel araçlar üreten zanaatkârlara verilen isimdir. Divit, içine mürekkep konulan ve yanında kalem saklanan bir tür kalemliktir. Genellikle pirinç, bakır, gümüş gibi metal malzemelerden veya taş gibi dayanıklı malzemelerden yapılırdı. Hem mürekkep haznesine hem de kalem için özel bir bölmeye sahip olan divit, taşınabilir bir yazı seti olarak işlev görürdü. Divitçiler yalnızca divitleri değil, aynı zamanda mürekkep hazneleri ve kalemler gibi yazı gereçlerini de özenle üretirdi. Özellikle hattatların ve kâtiplerin bu tür yazı araçlarına olan ihtiyaçları, divitçiliği önemli bir meslek hâline getirmişti. Divit, sadece bir yazı aracı değil, aynı zamanda sanatsal bir obje olarak da büyük değer taşıyordu. Modern yazı araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte divitçilik, günlük kullanımını kaybetmiş olsa da günümüzde koleksiyonluk ya da hediyelik eşya olarak hâlâ değerini korumaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Saraçlık” title_font_size=”13″]

    Saraçlar, atların arabaları çekmesini sağlamak için vücutlarına takılan bir dizi araç ve ekipman olan koşum takımları, hayvan eyerleri ve deri ürünleri üreten zanaatkârlardır. Deriyi işlemek için sıyırgı bıçağı, matkap ve teber gibi özel aletler kullanırlardı. Hayvan gücüne dayalı ulaşımın yaygın olduğu dönemlerde, saraçlık son derece önemli bir meslek koluydu. Ancak motorlu araçların yaygınlaşmasıyla birlikte hayvan gücüne duyulan ihtiyaç azalmış ve bu nedenle saraçlık mesleği büyük ölçüde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Günümüzde az sayıda saraç deri çanta ve diğer el yapımı ürünler üreterek bu köklü zanaatı yaşatmaya çalışmaktadır. İstanbul’daki Saraçhane semti, bir zamanlar bu mesleğin merkezi olarak bilinir ve ismini de buradan almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Debbağlık” title_font_size=”13″]

    Debbağlık, her türlü deriyi çeşitli amaçlarla işleme zanaatıdır, bu işi yapan zanaatkârlara ise “debbağ” denir. Debbağlık, ham deriyi işleyip kullanılabilir hâle getirme zanaatıdır, yani deri üretiminin ilk aşamasını oluşturur. Saraçlık ise işlenmiş deriyi kullanarak eyer, kemer, çanta gibi çeşitli ürünler yapma sanatıdır ve bu noktada birbirinden farklılaşırlar. Deri ürünlerinin işlenmesi, temizlenmesi ve yumuşatılması gibi işlemleri gerçekleştiren debbağlar, deriyi kullanılabilir hâle getirmek için çeşitli kimyasal işlemler ve teknikler uygular. Bu meslek, geçmişte özellikle hayvancılık ve deri üretiminin yoğun olduğu bölgelerde oldukça yaygındı. Bir zamanlar İstanbul’da en kalabalık esnaf gruplarından birini oluşturan debbağlar, deri işleme zanaatını lonca sistemi içinde sürdürüyordu. Günümüzde ise debbağlık mesleği sanayi sitelerinde gerçekleşmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kalafatçılık” title_font_size=”13″]

    Kalafatçılık, gemi ve teknelerin su sızdırmazlığını sağlamak için gövde aralıklarının çeşitli malzemelerle doldurulup koruma altına alınmasına dayanan, denizcilik tarihinin en eski mesleklerinden biridir. Bu zanaat, ilk olarak antik çağlarda Akdeniz medeniyetlerinde ortaya çıkmış ve zamanla gelişerek Yunan, Roma ve Osmanlı dönemlerinde büyük önem kazanmıştır. Ahşap gemilerin deniz taşımacılığının temelini oluşturduğu bu dönemlerde, kalafatçılar gemilerin dayanıklılığını ve güvenliğini sağlamak için vazgeçilmez hâle gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda, özellikle tersanelerde yoğunlaşan kalafatçılık, ticaret ve donanma gemilerinin bakım ve onarımında önemli bir rol üstlenmiştir. 19. yüzyılda çelik ve metal gövdeli gemilerin yaygınlaşması, kalafatçılığın eski önemini yitirmesine yol açmıştır. Metal gemilerde kaynak ve perçin teknolojilerinin kullanılmasıyla da ahşap gemilere olan talep azalmıştır. Ancak kalafatçılık, günümüzde hâlâ geleneksel ahşap teknelerde uygulanmaya devam etmektedir. Özellikle yatçılık ve turistik amaçlarla kullanılan ahşap teknelerde bu zanaat hâlâ değerini korumaktadır.

  • Mevlana Müzesi’nden Bilim Merkezi’ne Konya

    Mevlana Müzesi’nden Bilim Merkezi’ne Konya

    Tarihiyle, modern yapılarıyla, doğasıyla ve dünyaya kazandırdığı önemli kişilikler ile Türkiye’nin önde gelen şehirlerinden biri Konya… Ama inanıyoruz ki sayfamıza göz gezdirdikten sonra şehrin bilmediğiniz özellikleriyle tanışacaksınız…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Konya’ya gittiğinizde ilk soluklanacağınız yer muhtemelen Karatay ilçesindeki Mevlana Meydanı olacaktır. Geniş kaldırımların, geniş caddelerin ve ilçeyi baştanbaşa dolaşan tramvay yolunun çevrelediği meydanda, Mevlana Türbesi ve yapımına II. Selim’in şehzadeliği sırasında başlanan Selimiye Camii tarihî ve turistik açıdan oldukça önemli eserler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kubbe-i Hadra olarak da bilinen Yeşil Kubbe’si ile Mevlana Meydanı’nın her yerinden görülebilen Mevlana Müzesi Mevlevi öğretisine dair onlarca iz barındırıyor. Burası Türkiye’de Ayasofya ve Topkapı Sarayı’ndan sonra en çok ziyaret edilen 3. müze… Buraya kadar geldiğinizde yakınlarda bulunan Şems Camii’ni de ziyaret etmeden geçmemelisiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Konya’nın sayfiye ilçelerinden Meram bir zamanlar bağlarıyla ünlüymüş ve bakın Evliya Çelebi nasıl kayıtlara geçmiş: “Peçevi şehrinin Baruthane mesiresi, Kırım’ın Sudak bağı, İstanbul’un yüz yetmiş beşten fazla bahçe ve gülistanları, Tebriz’in Şah-ı Cihan bağı, Konya’nın Meram mesiresinin yanında bir çemenzar bile değildir.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Şehir merkezinin 8 kilometre kuzeybatısında Selçuk ilçesinde yer alan antik Rum köyü Sille, neredeyse 3.000 yıllık bir yaşanmışlıktan haber veriyor. Kasabanın içinden geçerek ulaşılan Sille Baraj Parkı ise yürüyüş yollarından restoranlarına, tekne turlarından uçurtma tepesine, spor alanlarından çay bahçesine büyük bir ilgi görüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Avrupa’nın en büyük Tropikal Kelebek Bahçesi’nin Konya’da bulunduğunu biliyor muydunuz? Bu olağanüstü kapalı mekân, sizi bir süreliğine gerçek dünyadan koparıp kelebeklerin dünyasında kanat çırpmanızı sağlayacak kadar gerçek. Burası 28 derece sıcak, yüzde 80 nemli ortamıyla kelebeklerin ev sahipliği yaptığı rengârenk bir dünya.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Türk ve Japon ilişkilerini güçlendirmek için girişimlerde bulunan Konya ve Kyoto Belediyeleri Anadolu’nun bağrında bir Japon parkı açılmasına aracılık etmiş. Bu parkta neler mi var? Dört bin metrekarelik bir gölet, içinde rengârenk koi balıkları, doğal tepeler, köprüler, onlarca çeşit bonsai ve sair…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2014 yılında Türkiye’nin ilk Bilim Merkezi TÜBİTAK desteği ile Konya’da açıldı. 26.000 metrekaresi kapalı olmak üzere 100.000 metrekarelik alana yapılan Konya Bilim Merkezi eğlenerek öğrenmek isteyenlerin mutlaka gidip görmesi gereken bir adres.

  • PUSULANIN TARİHİ

    Adını İtalyanca “Bussola” kelimesinden alan, üzerindeki mıknatıs iğnesiyle yön bulmaya yarayan ve âdeta “yüzyılın icadı” olarak tanımlayabileceğimiz pusulanın tarihi oldukça eskiye dayanır. İcadından önce ağaçların üzerindeki yosunlara ve yıldızlara bakarak bulunan yönler, pusulanın icat edilmesinden sonra daha doğru ve daha hızlı şekilde saptanabilir oldu. Üzerinde kuzey ve güneyi işaret eden bir mıknatıs bulunan bu kadranlı aracın tarihi hakkında çarpıcı bilgileri sizin için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tarihe yön veren pusulanın kim tarafından ve ne zaman icat edildiğinin tam olarak bilinememesi oldukça şaşırtıcı. Geçmişinin 2500 yıl eskiye dayandığı tahmin edilen pusulanın ilk keşfi, mıknatıs taşının demiri çekme özelliğinin fark edilmesiyle başladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bazı kaynaklara göre ilk manyetik pusula MÖ 12. yüzyılda (MÖ 220 dolaylarında olduğu bilgisi farklı kaynaklar arasında yer alır) Çinliler tarafından bulundu. Bir başka teoriye göre Çinlilerin keşfettiği pusula, Araplar aracılığıyla Avrupa’ya yayılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Pusulalar zaman içinde büyük değişimlere uğradı. Bu değişim ve gelişime en büyük katkılardan birini bilim insanı ve mucit Lord Kelvin (William Thomson) yaptı. Gemicilikte kullanılan pusulalar üzerine araştırmalar yapan Kelvin, yeni denizcilik pusulalarını geliştirerek pusulanın patentini alan ilk kişi oldu. Hatta Osmanlı Devleti’nin önemli isimlerinden Binbaşı İsmail Rahmi tarafından, Kelvin’in geliştirdiği pusulaların talimatnameleri Osmanlıcaya çevrildi ve denizcilerin kullanımına sunuldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1745 yılında İngiliz mucit ve bilim insanı Gowin Knight ile pusula önemli ölçüde değişikliğe uğradı. Mıknatıslanmış çelik üretimi için yaptığı çalışmalarla manyetik pusulanın gelişimine katkı sağladı. Knight, yaptığı çalışmada çeliğin uzun bir süre mıknatıslanmasını sağladı bu sayede mıknatıs taşı yerine artık çelik ibreler kullanılmaya başlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Demir ve çeliğin yaygınlaşmasının ardından özellikle gemicilik sektöründe manyetik pusulaların şaşma oranı artış gösterdi. Bu ciddi sorunu çözmek için 1837 yılında Britanya donanması tarafından bir komisyon oluşturuldu ve 1840 yılında dört ibresi bulunan pusula tasarlandı ancak pusulanın kim tarafından tasarlandığına dair resmi bir kaynak bulunmamakta.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1970’li yıllara gelindiğinde artık modern pusulanın ilk adımları atıldı. Öncelikli olarak ulaşımda ve arazi incelemesinde kullanılan pusulalar; standart plaka, aynalı, askeri ver kutu olarak çeşitlenir. Askeri tip pusulalar daha çok hassas ölçümlerde kullanılırken, standart ve aynalı pusulaların kullanım alanı daha geniştir. Kerteriz pusulası, asma pusula, elektromanyetik pusula, dümenci pusulası, filika pusulası, sıvılı pusula, cayroskop pusulası, kadranlı pusula ve yavru pusula, pusula çeşitlerinden birkaçıdır.

  • DÜNYA MUTFAKLARINDAN GELENEKSEL ACI SOSLAR

    Acı soslar, gastronomi dünyasında yemeklere yalnızca bir tat değil, aynı zamanda karakter kazandırır. Her bir damla sos, ait olduğu kültürün tarihini, coğrafyasını ve damak zevklerini yansıtan eşsiz bir hikâye taşır. Acı biberlerin ve baharatların ahenkli dansı, yalnızca keskin bir lezzet sunmakla kalmaz; aynı zamanda birer gastronomik serüvene dönüşür. Meksika’nın tütsülenmiş biberlerle hazırlanan salsa rojasından, Tunus’un baharatlarla zenginleşen harissasına; Tayland’ın ferahlatıcı nam phrik sosundan, Jamaika’nın ateşli Scotch bonnet sosuna kadar, dünya mutfaklarının geleneksel acı soslarını yazımızda sizler için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Acuka, Türkiye” title_font_size=”13″]

    Acuka, Türk mutfağına özgü, genellikle kahvaltılarda veya meze olarak tüketilen zengin ve baharatlı bir sostur. Anadolu’nun farklı bölgelerinde farklı tariflerle hazırlanan bu lezzetin temel malzemesi tatlı ve acı biber salçasıdır. Acukanın lezzet ve kıvamını artırmak için kıyılmış ceviz, yoğunluk kazandırmak için bayat ekmek içi, pürüzsüz bir doku için ise zeytinyağı kullanılır. Ezilmiş sarımsak, kimyon, pul biber, karabiber ve tuz gibi baharatlarla harmanlanan bu sos, nar ekşisi veya limon suyu ile ferahlatıcı bir tat kazanır. Bazı tariflerde domates salçası ya da taze domates de eklenerek farklı bir aroma yakalanır. Yoğun acı sevenler ise isot gibi yöresel biber çeşitlerini tercih edebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gochujang, Güney Kore” title_font_size=”13″]

    Gochujang, Güney Kore mutfağının geleneksel acı soslarından biridir ve tarih boyunca Korelilerin mutfağında önemli bir yere sahip olmuştur. Kökeni, Kore tarımında biberin yaygınlaşmaya başladığı 16. yüzyıla kadar uzanır. Koreliler o dönemde gıda saklama ve koruma yöntemleri geliştirmiş ve fermente ürünlerin sağlık üzerindeki olumlu etkilerini keşfetmişlerdir. Sosun karakteristik acı ve baharatlı tadını, kırmızıbiber tozu (gochugaru) sağlar. Geleneksel tariflerde, chapssal (yapışkan pirinç) ve soya fasulyesi tozu dikkatlice harmanlanarak büyük toprak kaplara (onggi) yerleştirilir. Onggiler, açık havada bırakılarak fermantasyon süreci boyunca doğal koşullara (gün ışığı, rüzgâr, sıcaklık değişimleri) maruz kalır. Bu doğal etkileşim, fermantasyonun gelişmesi ve malzemelerin zengin tatlar kazanmasında kritik bir rol oynar. Süreç, tarifin türüne bağlı olarak birkaç aydan bir yıla kadar devam edebilir ve sonunda ortaya, zengin aromalı geleneksel bir lezzet çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Piri Piri Sosu, Portekiz” title_font_size=”13″]

    Piri piri sosu, Mozambik ve Portekiz mutfaklarının vazgeçilmez bir parçası olup kökeni Afrika’ya dayanan baharatlı bir sostur. İsmini, yapımında kullanılan biberlerden alan bu sos, Mozambik-Portekiz etkileşimlerinin gastronomik mirasını temsil eder. “Piri piri”, Kuzey Afrika’da kullanılan Svahili dilinde “acı biber” anlamına gelir ve küçük, oldukça acı bir biber türüdür. Mozambik’te bolca yetiştirilen bu biberler, 15. yüzyılda Portekizli kâşifler tarafından Avrupa’ya taşınarak kıtanın baharatlı sos kültürünü şekillendirmiştir. Mozambik’teki Portekizliler, yerel biberleri zeytinyağı ve sarımsak gibi kendi mutfak malzemeleriyle harmanlayarak piri piri sosunu geliştirmiştir. Sosun yapımında, piri piri biberleri ezilir veya ince doğranır. Ardından sarımsak, zeytinyağı, sirke veya limon suyu, tuz, karabiber ve paprika ile karıştırılır. Hazırlanan karışım birkaç gün dinlendirilerek tatların yoğunlaşması sağlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Salsa Roja, Meksika ” title_font_size=”13″]

    Salsa roja, kökeni Aztekler ve diğer yerli Meksika halklarının domates ve biber gibi malzemeleri pişirerek ilk kez sos yapmasına kadar uzanan, Meksika mutfağının klasik lezzetlerinden biridir. İspanyolların Meksika’ya gelişiyle birlikte, bu geleneksel sos daha geniş bir mutfak anlayışının parçası hâline gelmiş ve zamanla ülkenin farklı bölgelerine yayılarak çeşitlenmiştir. Salsa roja sosun temel lezzetini, serrano veya jalapeño gibi acı biberler oluşturur. Domates, sarımsak ve soğan, sosa derinlik kazandıran diğer önemli malzemelerdir. Geleneksel tariflerde, domatesler ve biberler genellikle ızgarada ya da tavada kavrulur. Bu yöntem, malzemelerin doğal tatlarını yoğunlaştırırken sosa hafif isli bir aroma katar. Tuz, karabiber ve taze kişniş ile tatlandırılan sosa, bazı tariflerde kimyon veya misket limonu suyu da eklenerek farklı bir lezzet oluşturulur. Kavrulan malzemeler, soğan, sarımsak ve baharatlarla birlikte bir havanda ezilerek püre hâline getirilir. Ardından düşük ısıda pişirilerek kıvamı yoğunlaştırılır. Bazı tariflerde ise sos pişirilmeden de servis edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nam Phrik, Tayland ” title_font_size=”13″]

    Tayland mutfağının temel acı soslarından biri olan nam phrik, Tay halkının günlük yaşamında önemli bir yere sahiptir. Tayland’ın coğrafi çeşitliliğine göre değişiklik gösteren sosun her bölgeye özgü bir tarifi mevcuttur. Nam phrik sosunun temel malzemesi, dünyadaki en acı biber türlerinden biri olan Şili biberidir. Sos, sarımsak, fermente karides ezmesi, balık sosu, demirhindi veya limon suyu gibi güçlü tatlarla zenginleştirilir. Ayrıca, palm şekeri eklenerek hafif bir tatlılık sağlanır ve lezzet dengelenir. Bazı tariflerde kavrulmuş fındık veya kızarmış soya fasulyesi gibi ek malzemeler de kullanılır. Biber ve sarımsak, kavrularak veya ızgarada pişirilerek doğal aromaları yoğunlaştırılır. Malzemeler, geleneksel yöntemle havanda ezilerek pürüzsüz bir kıvam elde edilir. Genellikle buharda pişmiş sebzeler, taze salatalık dilimleri veya ızgara deniz ürünleriyle birlikte sunulur. Izgara etlerin veya deniz ürünlerinin üzerine gezdirilir. Tayland usulü yemeklerin yanında ise garnitür olarak sunulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Harissa, Tunus ” title_font_size=”13″]

    Harissa, Tunus mutfağının en ikonik lezzetlerinden biridir ve ülkenin ulusal sosu olarak kabul edilir. Kökeni, Akdeniz ticareti ve baharat yollarına kadar uzanır. 16. yüzyılda İspanyollar tarafından Kuzey Afrika’ya getirilen biberin yerel mutfakla bütünleşmesiyle harissa ortaya çıkmıştır. Günümüzde Tunus’un yanı sıra Fas ve Cezayir mutfaklarında da sıkça kullanılan bu sos, bölgenin gastronomik zenginliğini temsil eder. Harissa sosunun tarifleri bölgelere göre farklılık gösterse de genellikle kurutulmuş acı biber, sarımsak, zeytinyağı, kişniş, kimyon tohumları, tuz ve limon suyu ile hazırlanır. Acı ve tatlı biberlerin dengeli bir şekilde harmanlanmasıyla bu sosa özgü bir tat elde edilir. Kurutulmuş biberler, hazırlık aşamasında ılık suda bekletilerek yumuşatılır ve çekirdekleri çıkarılarak fazla acılığı alınır. Yumuşamış biberler, sarımsak, baharatlar ve zeytinyağı ile birlikte havanda dövülerek ya da blenderde pürüzsüz bir kıvam alıncaya kadar karıştırılır. Son olarak, tuz ve limon suyu eklenir. Hazırlanan sos sterilize edilmiş kavanozlara konur ve üzerine zeytinyağı eklenerek uzun süre saklanabilir. Özellikle kuskus, tajin gibi geleneksel yemeklerde ve günlük sofralarda sıklıkla yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Scotch Bonnet Sosu, Karayipler ” title_font_size=”13″]

    Karayip mutfağının en ünlü soslarından biri olan Scotch bonnet sosu, adını İskoçların geleneksel şapkasına benzeyen Scotch bonnet biberinden alır. Bu biber çeşidi, Afrikalılar aracılığıyla Karayipler’e getirilmiş ve zamanla yerel yemek kültürünün vazgeçilmez bir parçası hâline gelmiştir. Scotch bonnet biberi, Karayipler’in sıcak ve nemli ikliminde yetişir ve bölgenin simgelerinden biri olarak kabul edilir. Sosun temel malzemeleri arasında Scotch bonnet biberi, mango, ananas, sirke, soğan, sarımsak, zencefil, tuz ve şeker bulunur. Bazı tarifler, baharat karışımları ve kişniş gibi ek malzemelerle zenginleştirilir. Sosun hazırlanışında, biberler saplarından ayrılır ve çekirdekleri istenen acılık seviyesine göre ayıklanır. Doğranmış biberler, sirke, soğan, sarımsak ve diğer malzemelerle birlikte blenderde ya da havanda pürüzsüz bir kıvama getirilir. Elde edilen karışım, düşük ateşte kısa bir süre pişirilerek tatların daha iyi harmanlanması sağlanır. Scotch bonnet sosu yalnızca acılığıyla değil, tropikal meyve aromalarıyla birleşen hafif meyvemsi tadıyla da öne çıkar. Bu benzersiz lezzet, sosu Karayip mutfağının vazgeçilmez bir parçası yapar. Sosun hafif akışkan kıvamı ve parlak sarı-turuncu rengi, bölgenin tropikal doğasını yansıtır.

  • DÜNYANIN EN İLGİNÇ 6 SPORU

    Spor evrenseldir ve dünyanın farklı yerlerine özgü çeşitli sporlar vardır; bunların bazılarına aşina olduğumuz gibi bazılarıyla hiç tanışmıyoruz. Hâlbuki dışarıdan bakıldığında ilginç duran ancak bazı ülkelerde varlığını sürdürdüğü yetmezmiş gibi adına yarışmalar düzenlenen ilginç spor türleri de var. Kendi kültürümüzden bir örnek verecek olursak yağlı güreş. Yabancı biri dışarıdan baktığında oldukça ilginç gelir ancak kültürümüzün en önemli ata sporlarından biridir. İşte bu ve benzeri örnekler dünyanın pek çok yerinde mevcut. Bu farklılıklardan hareketle voleybol, basketbol, tenis ve benzeri sporların “sıradan” kaldığı, dünyanın en ilginç sporlarını sizin için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yeni Zelanda’da 2000’li yılların başında ortaya çıkan zorbing sporunda amaç dev bir plastik topun içine girerek yamaçta yuvarlanmaktır. Baş döndürücü ve biraz da mide bulandırıcı sporlardan biri olan zorbing, her ne kadar tehlikeli gibi dursa da aslında risk neredeyse sıfırdır. Kişi, özel olarak tasarlanan şeffaf bir topun içine girer ve elleriyle topu hareket ettirerek eğimli araziden aşağı doğru yuvarlanır. Topun içi darbelere karşı dayanıklıdır ve hava ile dolu olduğu için rahat bir spor deneyimi sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bilek gücüyle başlayan ve beyin gücüyle finale giden dünyanın en ilginç sporlarından biri satranç boksudur. Satranç boksunda yalnızca fiziksel olarak daha güçlü olan kazanmıyor; aynı zamanda zekâ bakımından da daha güçlü olan kazanıyor. 5 raunt boks ve 6 raunt satranç olmak üzere toplam 11 raunttan oluşan maçlar, satrançla başlayıp boksla devam eder. Satranç rauntları 4 dakika, boks rauntları ise 3 dakika oynanan maçın amacı rakibi şah mat veya nakavt ederek oyunu bitirmektir. Hızın, zekânın ve gücün yarıştığı satranç boksu her ne kadar kulağa ilginç geliyor olsa da dünyada oldukça ünlü bir spor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Türkçe’ye bacak tekmesi ya da bacağa tekme atmak olarak çevrilebilen bu sporun Finlandiya’da bir “şaka” olarak doğduğu ancak sonradan bir spor dalına dönüştüğü söylenir. Amerika Birleşik Devletleri’nde popüler olan bu spor dalı, sporcuların birbirine tekme atmasıyla yapılır. İncik kemiklerine yerleştirilen yastıklar talaş ve samanla doldurulur ve sonra sporcular bu bölgeye tekme atmaya başlar. Amacın birbirini düşürmek olduğu oyunda pes eden mağlup sayılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dünyada yapılan en ilginç spor türlerinden biri olan peynir yuvarlama her yıl İngiltere’nin Gloucester kentinde düzenlenir. Bu spor, adından da anlaşılacağı üzere 10 kiloya yakın yuvarlak bir peynir kalıbının dik bir yokuştan yuvarlanmasıyla başlar. Yuvarlanan peynirin ardından kendini yamaçtan en hızlı şekilde aşağıdaki bitiş çizgisine ulaştıran kişi hem o senenin şampiyonu hem de peynir kalıbının sahibi olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yüzme havuzunda oynanan bir Amerikan futbolu olan su altı futbolu, dünyanın en ilginç sporlarından biridir. Normal futboldan farklı olarak suyun altında oynanması ve sporcuların yüzme ekipmanı takma zorunluluğu vardır. Sporcular, kum dolu topu rakip takımın kalesine atmaya çalışır. Oyun 10’ar dakikalık iki evreden oluşur ve izlerken bile nefessiz bırakan bu adrenalin yüklü spor, sıra dışı oyunlar arasında yerini alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Adından da anlaşılacağı üzere elle değil ayak parmaklarıyla oynanan bir spor türüdür. İlk kez İngilizler tarafından 1976 yılında ortaya çıktığı bilinir. Ayak başparmakları birbirine kitlenir ve rakibin parmağını aşağı indirmek amaçlanır. İzlemesi de oynaması da pek göz zevkine hitap etmiyor gibi dursa da bu bir spor ve bunu yapan sporcuların sayısı hatırı sayılır derecede.