Blog

  • Vejetaryenler Veganlar ve Herkes İçin Nohutun Köfte Hali Falafel

    Vejetaryenler Veganlar ve Herkes İçin Nohutun Köfte Hali Falafel

    Akşam beş çayını demleyip de yanına ne gider diye düşündüğünüz zamanlarda aklınıza falafel gelsin. Öğlen ve sonrasındaki öğünlerin en lezzetli eşlikçilerinden falafel ile henüz tanışmadıysanız biz sizi yılın buluşmasına bir adım daha yaklaştırmış olalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ortadoğu mutfağının vazgeçilmezlerinden falafelin ülkemize ve hatta Batı’ya doğru hızla yayılmasına şaşırmamak gerekir. Neden derseniz, temeli nohut ezmesi olan bu tarifin protein deposu olduğunu ve hayvansal ürün tüketmeyenler için en az Ortadoğulular kadar vazgeçilmez bulunduğunu söyleyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Falafelde nohuta eşlik eden malzemeler un, soğan, sarımsak, maydanoz, yumurta, karbonat ve tercihe göre eksiltip artırabileceğiniz baharatlardır, genellikle de kimyon, kişniş, karabiber ve tuz kullanılır. Bu malzemeler, haşlanarak ezilmiş nohuta eklenir ve kızgın sıvı yağda köfte gibi kızartılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kızartılan falafeller isteğe göre tabakta servis edilebileceği gibi lavaş içinde dürüm olarak da sunulabilir. Yine bir Ortadoğu ekmeği olan pita içinde falafel yemenin keyfini yaşamınızı da özellikle öneririz. Aslında ara sıcak olan bu yiyecek dürüm ya da pita içinde yendiğinde rahatlıkla ana yemek yerine de geçebilir.

    falafel dürüm
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Besleyici olduğu kadar hafif de olan falafelin servis sırasındaki eşlikçileri çoban salatası, patates püresi, taze soğan, sarımsaklı yoğurt ya da humus olabilir. Damak zevkinize göre yanında birçok sos deneyebilirsiniz ama falafel severlerin en çok tercih ettiği sos, limon suyu ve zeytinyağı ile çırpılmış tahindir diyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Eğer evde falafel yapmayı düşünüyorsanız bazı detaylara dikkat etmeniz yaptığınız köftelerin kızartma sırasında dağılmamasına yardımcı olacaktır. Örneğin yaptığınız karışımı kızartmadan önce buzdolabında dinlendirmek, kızartma yağı miktarını falafellerin yarısını içine alacak kadar oranlamak, kızartma sırasında köftelere maşa ya da çatalla fazla temas etmemek bu püf noktalardan bazıları.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İsterseniz falafel tariflerinizi deneme yanılma yöntemiyle çeşitlendirebilirsiniz de… Yukarıda söz ettiğimiz karışıma kabak ekleyebilirsiniz örneğin ya da bakla ezmesi ilave edebilirsiniz… Veyahut da kızartma yemeyi tercih etmiyorsanız falafel köfteleri susama bulayıp 200 derecede sıcaklıkta fırında da pişirebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde sadece falafel yapan özel mekânlar bulunduğu gibi artık pek çok restoran da menüsüne falafeli dâhil ediyor. Hatta hazır yapılmış ve dondurularak paketlenmiş falafeller de market raflarında yerlerini çoktan aldı. Yine de en güzeli ve sağlıklısı falafelinizi kendi seçtiğiniz malzemelerle evinizde yapmak olacaktır.

  • SANATIN 7 DALI

    “Sanat nedir?” sorusunun cevabı için günümüze kadar ciltlerce kitap yazılmıştır ve ilgili çevrelerde hâlâ üzerine tartışmalar yapılmaktadır. En basit ve kısa anlatımla sanat, içinde yaratıcılık, hayal gücü, estetik öğeler barındıran ifade biçimi olarak değerlendirilir. Net olarak bildiğimiz konu ise güzel sanatların yedi daldan oluştuğudur. O yedi dalı hemen sıralayalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yedi sanat dendiği vakit akıllara ilk önce resim ve heykel gelir. Bu ikili en eski sanat dalı olarak karşımıza çıkar. Tarih öncesi dönemlerde mağara duvarlarına çizilmiş resimlerden ve taşa verilen şekillerden günümüze kadar ulaşmayı başaran örnekleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Müziği, “belli kurallar çerçevesinde üretilen uyumlu sesler bütünü” olarak nitelendiriyoruz fakat kökenine kadar inildiğinde doğadaki doğal seslerden oluştuğu da düşünülmekte… Buradan bakıldığında müziğin de insanlık tarihi kadar eski olduğunu söyleyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kökenini Yunancadan alan ve bakılan yer anlamındaki “tea” kelimesinden üretilen “theatre”, dilimize çevirisiyle tiyatro, yedi sanat dalından biridir. İlk örnekleri Antik Çağ’da verilen ve o zamanlar üst sınıfa özgü olan sanat, günümüzde sınıf ve cinsiyet ayırt etmeksizin temsiller vermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dans hakkında, “uzay boşluğunda yapılabilecek sonsuz hareketler bütünü” tanımlaması yapılır. Dünyanın ortak zevkine hitap eden dans türleri olduğu gibi, yerele ve geleneklere hitap eden danslar da bulunmaktadır. Dansın da insanlık tarihi kadar eski bir sanat dalı olduğu düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    “Seni bir yaz günüyle karşılaştırayım mı?” cümlesi, Shakespeare’in yazdığı bir tiyatro oyunu repliğidir ama her şeyden önce edebi bir cümledir. Duygu, düşünce ve hayallerin, böyle estetik bir biçimde ifade edildiği edebiyat da sanatın yedi dalı arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yedi sanat dalından en tartışmalı olanı mimaridir. Bu tartışma, mimarinin sadece sanat içermemesi, işlevsellik ve teknoloji de barındırması gibi nedenlere dayanır. Fakat Selimiye Camii’ne veya Dolmabahçe Sarayı’na bakıp da sanat eseri olmadığını düşünmek mümkün mü?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sinema, teknolojinin gelişmesiyle doğru orantılı olarak geç ortaya çıkan bir dal olduğu için, yedi sanat dalı arasında en genç olanıdır. İnsana ve hayata dair her şeyi içinde barındıran sinema için “yedinci sanat” ifadesi de sıklıkla kullanılır.

  • Güzel Ülkemizin Keşfedilmeyi Bekleyen 9 Doğal Güzelliği

    Güzel Ülkemizin Keşfedilmeyi Bekleyen 9 Doğal Güzelliği

    Elbette listemizdeki yerler bazılarımız tarafından gidilmiş görülmüş, bazılarımız tarafından daha önce okunmuş biliniyor olacak. Ama birçoğumuz da bu yerlerden ilk defa listemizle haberdar olacak. Bekletmeden, memleketimizin keşfedilmeyi bekleyen 9 doğal güzelliğini sıralayalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Adını 15. yüzyıl Rodos şövalyelerinden alan Muğla Fethiye’deki ada, tarihi dokusu, plajı, piknik alanları ve sakinliğiyle dikkat çekiyor. Üzerinde yerleşim de bulunan Şövalye Adası’na günümüzde daha çok yabancı turistler ilgi gösteriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Erzurum’un Uzundere ilçesindeki Balıklı Köy, Tortum Gölü manzarasıyla saklı kalmış bir güzelliği barındırıyor. Köyde pansiyonda konaklamak ve kayıkla çıkılabilen göl gezisinde Tortum çevresindeki bütün doğal güzellikleri görmek mümkün…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sadece Kemer’den ya da Adrasan’dan deniz yolu ile ulaşabileceğiniz Porto Ceneviz Koyu el değmemiş koylardan biri… Keşif için yaz aylarını tercih edebileceğiniz koyda gönlünüzce yüzüp güneşlenebilirsiniz de…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Trabzon-Çaykara ilçesindeki Uzungöl’e gittiğinizde Haldizen Yaylası’na ulaşmak bir hayli kolay… Orman yolundan ulaşılabilen yayla üç mahalleden oluşuyor ve havasıyla, doğasıyla bütün Karadeniz yaylaları gibi canlandırıcı bir etkiye sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kastamonu-Pınarbaşı’na 5 km mesafedeki Horma Kanyonu unutulmaz bir doğa deneyimi vadediyor ama bir rehberle birlikte yol alınması yetkililer tarafından özellikle tavsiye ediliyor. Bu yürüyüşte 3 km’lik ahşap yol boyunca eşsiz manzaralar görüp sonunda Ilıca Şelalesi’ne ulaşıyorsunuz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    120 m’den dökülen ve çevresi kestane, ıhlamur, kayın, gürgen, köknar ağaçlarıyla sarılmış Güzeldere Şelalesi Düzce-Gölyaka’daki Tabiat Parkı içinde bulunuyor ve merdiven sistemiyle gezilebiliyor. Doğa örtüsü, yürüyüş yolları, dinlenme yerleriyle oldukça davetkâr olan parkı da gezi listenize almanızı tavsiye ediyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Göller Bölgesi’nde yer alan ve Eğirdir Gölü’nün doğal bir uzantısı olan Kovada Gölü, çevresiyle birlikte muhteşem bir manzaraya ev sahipliği yapıyor. 153 tür su kuşu bulunan gölün içinde bulunduğu milli park da kendinizi dinleyebileceğiniz eşsiz bir ortam sunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Manisa’yı yukarıdan bir bakışla görebileceğiniz Spil Dağı’nı yaz ya da kış keşfe çıkabilirsiniz ve bu keşfi orman içinde bungalovlarda konaklayarak ya da kendi çadırınızı götürüp kamp kurarak yapabilirsiniz. Ağlayan Kaya, Sabuncubeli Geçidi, Tantal Kalesi kalıntıları gibi tarihi alanlar da barındıran bu dağ 1969’da milli park ilan edilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Halfeti mecazi değil gerçek anlamıyla bir “saklı kent”… Fırat’ın suları altında kalmış olan yapılarıyla ve yüzeydeki taş mimarisiyle bilinen bölge “cittaslow” yani sakin şehir unvanı da almış bulunuyor. Burası tarihi kalesi, köprüsü, kiliseleri, mistik havası ile Güneydoğu’nun mutlaka görülmesi gereken yerlerinden biri.

  • KAHVE ÇEKİRDEKLERİNDEN TÜRK KAHVESİNE

    Üçüncü nesil kahvecilikle tanışalı yıllar oldu. O zamandan bu yana onlarca kahve çeşidi, demleme yöntemi ile karşılaştık. Bu süreçte bilhassa tercih ettiğimiz, o yoksa içmem dediğimiz kahveler oldu. Şimdi de kahve kokteylleri dönemindeyiz. Yine de şu gerçek ki bir fincan Türk kahvesine olan tutkumuzun yerini hiçbiri alamadı!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Rubiaceae familyasından olan kahve, 120’ye yakın türe sahiptir fakat içlerinde öne çıkan iki tür, arabika ve robustadır. Arabika, yüksek irtifalarda ve sert yamaçlarda, robusta ise alçak kesimlerde yetişmektedir. Kahve ağaçlarının meyveleri, olgunlaştıklarında, yani yeşilden kırmızıya döndüklerinde toplanırlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kahve çekirdeği, meyvelerin tam kalbinde yer alır ve hasat sonrası çekirdekler kırmızı dış kabuklarından ayrıştırılırlar. Kırmızı meyvelerin içinden çıkarılan çekirdeklerin rengi ilk etapta yeşildir. Türüne, yetiştiği bölgeye göre uygulanan kavurma işlemi sonrasında, kahverengi ve siyaha dönüşürler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kahve çekirdeklerinin öğütülebilmesi için, kavrulmasının üstünden 12 ile 18 saat arasında zaman geçmesi gerekir. Ne var ki öğütülmüş kahve, çekirdek formundaki kahveye göre tazeliğini daha çabuk kaybeder, bu yüzden yeni öğütülmüş kahvenin aroması, daha önce öğütülmüş olanlara göre daha hoş ve etkilidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kahve, her coğrafyada rahatlıkla yetişen bir bitki değildir. Güney ve Orta Amerika, Orta Afrika, Arap Yarımadası’nın güneyi ve Asya Pasifik ülkelerinde ihtiyacı olan tropikal ortamı bularak yetişir. Kahve üretimi konusunda Brezilya, Vietnam, Endonezya, Kolombiya ve Hindistan öne çıkan bölgelerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde ise kahve yetişmemekte, çoğunlukla Brezilya’dan ithal edilen arabika türü kahve çekirdeklerinin, kavrulup öğütülmesiyle elde edilmektedir. Kahvenin ülkemize ilk kez gelişi ise Yemen’den olmuştur. Yemen Valisi Özdemir Paşa, tadını sevdiği bu ürünü 1543 yılında Osmanlı topraklarına getirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Türk kahvesi olarak tanınması, pişirme yöntemi ve sunumundan kaynaklanmaktadır. Kahve, o dönemlerde Arap Yarımadası’nda kaynatılarak içilirken, Osmanlılar, cezvelerde hafifçe köpürtme ve küçük fincanlarda servis etme yöntemini geliştirmişlerdir. Bu usul, nereden gelirse gelsin kahvenin Türk kahvesi olarak anılmasını sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı’da, eğer misafir kahve yanında getirilen suyu içerse aç olduğunu, önce kahveyi içerse tok olduğunu belirtmiş olur, ev sahibi de ona göre ikramda bulunurmuş. Anlayacağınız, günümüzde kahve kültürümüzün tamamlayıcısı olan bu adet, Osmanlı zamanında zarif bir düşüncenin ürünü olarak ortaya çıkmış.

  • Tatlının En Hafifi Dondurmanın Ev Hali

    Tatlının En Hafifi Dondurmanın Ev Hali

    Dondurma yediden yetmişe herkesin en sevdiği tatlılardan biridir. Genellikle süt ve meyveden yapılan dondurmalar, hafif olmaları ve şerbetli tatlılara oranla daha az kalori içermeleri sebebiyle de ayrı bir sevilir. Hele bir de dondurmanızı kendi evinizde kendi seçtiğiniz kaliteli malzemeler ile katkı maddesi olmadan hazırlarsanız daha da güzel bir tatlı alternatifi yaratmış olursunuz. Hem sizin hem de çocuklarınızın damak tadına uygun olabilecek dondurma tarifleri, dondurmanın ev hali listemizde tadını çıkarmanız için bekliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vanilyalı Muzlu Dondurma” title_font_size=”13″]
    dondurma

    5 tane olgun muzu, 250 ml sütü ve bir vanilya çubuğunun içindeki taneleri ya da bir tatlı kaşığı vanilya tozunu karıştırıcıya koyun ve yumuşak bir püre haline getirin sonra da soğutun. Dondurmanızın krema gibi bir kıvamı olması için iyice çırpmanız gerekiyor fakat bu sırada karıştırıcınızın motorunu fazla zorlamamaya dikkat edin.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çilekli Dondurma” title_font_size=”13″]
    dondurma

    400 ml süt ya da arzunuza göre aynı miktarda konserve Hindistan cevizi sütüne, 1 çay kaşığı limon suyu, yarım kilo çilek ve 4 yemek kaşığı şeker ekleyerek karıştırıcıda püre haline getirin. Buzluğa koyun ve yarım saatte bir çatal yardımıyla karıştırarak 3 saat kadar soğutun. Çilekli dondurmayı hem tek başına servis edebilir hem de kek ve muhallebi gibi tatlıların yanında sunabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İki Dakikada Hazır Dondurma” title_font_size=”13″]
    dondurma

    Eğer çocuklarınız dondurma diye tutturduysa ya da bir anda misafiriniz geldiyse bu basit tarifi hemen hazırlayabilirsiniz. Fakat bunun için buzluğunuzda dondurulmuş muz bulundurmanız gerekiyor. 2 orta boy donmuş muzu 60 g fıstık ezmesi ya da kakaolu fındık ezmesi ile püre kıvamına getirip hemen servis edebilirsiniz. Süslemek için damla çikolata ya da renkli şekerlemeler kullanabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Naneli ve Çikolatalı Dondurma” title_font_size=”13″]
    dondurma

    2 avokado, 1 muz, 1 tatlı kaşığı bal, 2 avuç kadar taze nane yaprağını karıştırıcıya atın ve püre haline getirin. Daha sonra içine damla çikolata katın ve büyük bir kâse içinde dondurucuya koyun, yarım saatte bir karıştırarak 2-3 saat soğutun ve mis gibi doğal dondurmanız hazır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vişneli ve Limonlu Sorbe” title_font_size=”13″]
    dondurma

    180 ml suyun içine 150 gram şeker ekleyin ve kaynayana dek eritin. Daha sonra içine bir tatlı kaşığı limon kabuğu rendesi ekleyin ve 15 dakika kadar demlenmeye bırakın. 650 gram kadar çekirdeği çıkartılmış vişne ile hazırladığınız şurubu karıştırıcıya koyarak püre haline getirin, 240 ml sütü bu püreye karıştırarak dondurun ve ferahlatıcı vişneli dondurmanızın tadını çıkarın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yoğurtlu Çubuk Dondurma” title_font_size=”13″]
    dondurma

    Çocukların bayıldığı çubuk dondurmaları yoğurt ile hazırlayarak onlara lezzetli ve besleyici bir ara öğün sunabilirsiniz. 100 gram ahududuyu 400 gram yoğurt ve 5 yemek kaşığı şeker ile karıştırarak püre haline getirin. Dondurma kaplarında 6 saat soğuttuğunuz çubuk dondurmaları 3 hafta içinde tüketmeniz öneriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dondurma Makinesinde Kahveli Dondurma” title_font_size=”13″]
    dondurma

    240 gram kremayı bir kaba koyup içine 6 kaşık granül kahve ekleyin ve kahveler çözülene dek karıştırın. 150 gram şeker, 250 ml süt ve 1 kaşık vanilyayı ekleyerek dondurma makinesinin haznesine koyun ve makineyi çalıştırın. Dondurmayı makineden aldıktan sonra iki saat daha buzdolabında dondurun. Misafirlerinize gururla servis edebileceğiniz bu dondurmayı acıbadem kurabiyeleriyle beraber sunabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şeftalili Ve Yoğurtlu Dondurma” title_font_size=”13″]
    dondurma

    3 adet olgun şeftaliyi karıştırıcıda püre haline getirin içine 30 ml bal ve 200 g yoğurt ekleyin. Bu karışımı ufak silikon kek kalıplarında dondurun. Tamamen doğal malzemelerle hazırladığınız dondurmanızı servis edeceğiniz zaman tabağa ters çevirerek üzerlerine birer nane yaprağı ile süsleyebilirsiniz.

  • BAĞLAMA: ANADOLU’NUN MEDARIİFTİHARI

    BAĞLAMA: ANADOLU’NUN MEDARIİFTİHARI

    “Bağlama ile saz arasındaki fark nedir?” sorusu ile girelim hemen konuya. Anadolu’da bağlamaya saz dendiği de olur fakat saz daha geniş bir anlamı ifade etmektedir; yaylı sazlar, telli sazlar gibi… Örneğin saz takımı; birden çok çalgının bulunduğu takıma denir. Başka bir anlatımla, kanun için de saz denebilir… Özetle, bağlama bir sazdır yani bir çalgıdır, fakat her saz bağlama değildir. Şimdi bu sayfada, tellerine vurmadan, uzaktan da olsa, bağlama dinlemeye ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ağaçtan mamul müzik aleti” title_font_size=”13″]

    Üç temel bölümden oluşan bir müzik aleti bağlama… Tekne bölümü dut ağacı başta olmak üzere ceviz, ardıç, gürgen, kestane ağaçlarından, göğüs bölümü ladin ağacından, sap bölümü gürgen ya da ardıç ağaçlarından üretiliyor.

    Yine de bağlama üretiminde keskin kurallar bulunmuyor, örneğin sapının ne kadar uzun ya da gövdesinin ne kadar kalın olması gerektiği tartışılan bir konu. Ayrıca oyma teknenin yanı sıra farklı ağaçlardan yapılan dilimli tekne de alternatif bir teknik olarak uygulanabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Telleri ve tezenesi” title_font_size=”13″]

    Eskiden tellerin yapımı için atların yelesindeki ya da kuyruğundaki kıllar, hayvan bağırsağından yapılan kirişler ya da bakır teller kullanılırmış. Yedi teli bulunan bağlama için günümüzde genel olarak çelik ve sırma bam telleri kullanılıyor.

    Bağlamayı çalmaya yarayan mızrap, diğer adıyla tezene ise özellikle kiraz ağacının kabuğundan yapılıyor. Bizler sazdan çıkan müziği mızrap sayesinde duyabiliyoruz ama tabii kullanılan tekniğe göre bu durum değişebiliyor. Bazen devreye parmakla telleri çekme tekniği giriyor ve mızrap kullanmadan çalınan tekniklerin özel isimleri bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bağlamanın atası: Kopuz” title_font_size=”13″]

    Orta Asya Türklerinin 1500 yıl öncesine kadar kullandığı kopuz bağlamanın öncülü olarak kabul ediliyor. Su kabağına gerilen ince deri ile yapılan müzik aleti zamanla geliştirilmiş ve nihayetinde bugünkü şeklini almış. İcat edildiği bölgede hala yer yer kopuz kullanıldığı bilinmekte.

    Bağlama, kullanıldığı yöreye ve de boyutlarına göre farklı isimlerle anılır. Örneğin en küçük boyuna cura denirken, sap boyu 65-66 cm. olan büyük boy bağlama türü divan sazı diye isimlendiriliyor. Bağlamanın en büyük boyuna ise meydan sazı ya da 12 telli saz deniyor çünkü açık alanlarda kullanılan bu saz 12 telden oluşuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sazıyla sözüyle bütünleşenler” title_font_size=”13″]

    Sesiyle, sözüyle olduğu kadar elindeki sazıyla bütünleşen büyük değerler çıkmıştır topraklarımızdan… Aşk ve doğa üzerine yüzlerce şiir bırakmış Karacaoğlan’dan halk ozanı Köroğlu’na, Âşık Veysel’den Dadaloğlu’na…

    Yaşar Kemal’in ifadesiyle Bozkırın Tezenesi de yani Neşet Ertaş da bu değerlerden biridir ve bağlamasıyla yoldaşlığını “Sazıma” isimli şiirinde konu etmiştir: “Gizli dertlerimi sana anlattım / Çalıştım sesimi sesine kattım / Bebe gibi kollarımda yaylattım / Hayali hatır et beni unutma.”

  • 9 Madde İle Türk Sanat Tarihinin Öncülerinden Şeker Ahmet Paşa

    9 Madde İle Türk Sanat Tarihinin Öncülerinden Şeker Ahmet Paşa

    Osmanlı Devleti’nde ilk resim sergisini açan Şeker Ahmet Paşa 1842 yılında Üsküdar’da doğdu. Asıl adı Ahmet Ali olan sanatçıya “Şeker” lakabı, Tıbbiye Mektebi‘nde resim öğretmeni iken sergilediği naif tavırları nedeniyle çevresi tarafından verilmişti. Ürettiği eserlerle dünya çapında saygı kazanan Türk sanat tarihinin öncü ressamı Şeker Ahmet Paşa’yı listemize konuk ediyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1# ” title_font_size=”13″]

    1855 yılında Tıbbiye Mektebi’ne giren Şeker Ahmet Paşa buradaki eğitimini yarım bırakarak Harbiye Mektebi’ne geçti ve aldığı anatomi, perspektif dersleri ile resim yeteneğini geliştirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tanzimat’ın ilanıyla birlikte askeri öğretim kurumlarında “hendese-i tersimiyye”, “resm-i hatii” gibi resim dersleri verilmeye başlanmış ve yetenekli öğrenciler yurtdışına eğitime yollanmıştır. 19. yüzyılın özelikle ikinci yarısında yetişen ressamların çoğunlukla askerlerden çıkması, dönemin “paşa ressamlar” dönemi olarak adlandırılmasına neden olmuştur. Yeteneği ile Sultan Abdülaziz’in ilgisini çeken Şeker Ahmet Paşa da Paris’e eğitime yollandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fransa’da yedi yıl kalan Şeker Ahmet Paşa, Paris Güzel Sanatlar Akademisi’nde L. Gerome ve G. Boulanger gibi ünlü ressamlardan dersler alarak onların atölyelerinde çalıştı; bu dönemde yaptığı doğa ve manzara resimleriyle dikkatleri çekti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    “Ormanda Oduncu” tablosu sanatçının bu dönemde ortaya koyduğu en bilinen eserlerinden biridir. Ünlü İngiliz yazar ve sanat eleştirmeni John Berger’in, “Daha bakar bakmaz beni ilgilendirmeye ve aklımı kurcalamaya başladı bu resim. Aslında, bilmediğim bir ressamı tanımama yol açması değil, resmin kendisiydi bu ilginin kaynağı.” sözleriyle hayranlığını belirttiği eser, bugün İstanbul Resim Heykel Müzesi’nde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Eserleri, dünyaca ünlü Paris Salon’a kabul edildi. Abdülaziz, Avrupa gezisi sırasında bu sergideki resimleri gördü ve Ahmet Paşa’yı farklı sergilerden resim seçip almakla görevlendirdi. 1870’te Akademiyi bitiren sanatçı Fransa tarafından verilen sanat bursunu (Prix de Romeu) kazandı ve üç ay süreyle Roma’ya gönderildi. Yurda dönünce “kolağası” rütbesiyle Sultanahmet’teki Sanat Mektebi’ne resim öğretmeni olarak atandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Uzun süre yaptığı hazırlık ve çalışmalardan sonra 27 Nisan 1873’te, Sultanahmet’teki Mekteb-i Sanayi’de Türk ve yabancı ressamların eserlerinden oluşan bir resim sergisi açmayı başardı. Bu sergi, Osmanlı’da açılan ilk resim sergisiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sultan Abdülaziz’in takdirini kazanan Şeker Ahmet Paşa padişah yaverliğine atandı. Bu görevi sırasında manzara resimlerinden uzaklaştı ve İstanbul Mercan’da bulunan konağındaki atölyesinde natürmort çalışmalar yapmaya başladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    natürmort

    Fransa Devlet Nişanı ile onurlandırılan Şeker Ahmet Paşa’nın Narlar ve Ayvalar adlı natürmort tablosu, Louvre Müzesi’nde sergilendi. Böylelikle Şeker Ahmet Paşa, Louvre Müzesi’ne hayatta iken resmi kabul edilen ilk Türk ressam oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    şeker ahmet paşa

    Resimlerinin önemli bir bölümü; Milli Saraylar Resim Müzesi, İstanbul ve Ankara Resim Heykel Müzeleri ile Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergilenen Şeker Ahmet Paşa, 5 Mayıs 1907 yılında vefat etti.

  • HAYVANLAR LİGİNDEKİ BÜYÜKLER

    HAYVANLAR LİGİNDEKİ BÜYÜKLER

    Karşı karşıya kalsak nutkumuzun tutulacağı canlıları fotoğraflardan gördüğümüzde, hayvanların insanlarda uyandırdığı şefkat duygularından olsa gerek dudaklarımızdan dökülenler sadece “seni sevimli şey” oluveriyor. İşte bu sayfanın konukları, karşımıza dikilse ne düşüneceğimizi kestiremediğimiz o büyük sevimliler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    30 metreyi bulabilen boyu, 250 tona erişebilen ağırlığı ile hayvanlar âleminde ondan daha büyüğü çıkmadı! Şu ilginç bilgileri verirsek sanıyoruz durum daha iyi anlaşılır: Belgesellere bile konu olan o bilgilere göre 800 dişi bulunan mavi balinanın dilinin üstünde yaklaşık 50 insan aynı anda kendine yer bulabilir! Ve bu dev canlının sadece kalbinin büyüklüğü bile küçük bir araba kadar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bu devasa canlının ağırlığının 7 tonu bulabildiğini düşünürsek zıplayamadığına da şaşırmamamız gerek. Kulakları, hortumu, dişleri ve hatta derisi ile olağanüstü görüntü veren fillerin kalp ağırlığı ortalama 20 kilogramken, beyin ağırlıkları 5 kilograma karşılık geliyor. Bu büyük cüsselerinin onlara sağladığı avantajlardan biri ise birkaç güne kadar uyanık kalabilmeleri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Narin yapısına karşılık ortalama 5 metreyi bulan uzun boyu ile büyük hayvanlar sınıfına alabileceğimiz zürafanın, yeni doğan yavrusu bile yetişkin bir insandan daha uzun. Sadece dili 45 cm. uzunluğunda olan zürafanın beslenmesi bu sayede daha da kolaylaşıyormuş. Bu uzun boylu sevimli canlılar ayakta yemek yiyor, ayakta uyuyor ve çocuklarını ayakta iken dünyaya getiriyorlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ayılar, boylarından ziyade iri cüsseleri ve kendinden emin o ağır hareketleriyle büyük hayvanlar sıralamamıza dahil oluyorlar. Farklı boyutlarda farklı türleri olmakla birlikte kutup ayıları ve Alaska boz ayıları söz konusu ise bizi zaten her koşulda büyük hayvanlar sınıfından selamlayacaklardır. Arka ayakları üzerine kalkmış bir boz ayının boyunun 3 metreyi, omuz genişliğinin 1.5 metreyi bulabildiğini söylemeden geçmeyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ağırlıkları 1 ile 4.5 ton arasında değişen, kafa ağırlıkları 450 kg’ı bulabilen, 4.5 metre uzunluğunda bir vücuda sahip olan, köpek dişlerinin uzunluğu 50 cm’yi geçen su aygırları elbette büyük hayvanlar listemize girmeliydi. Peki siz su altında 7 dakika nefes almadan kalabilen ve yavrusunu bile suda doğuran su aygırlarının aslında yüzemediğini, sadece su içindeki kum üstünde vakit geçirdiğini biliyor muydunuz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sürüngenler dünyasının en büyük hayvanı timsahlar. Fakat söz konusu olan Nil timsahı ise o zaman bütün hayvanların dahil olduğu bir kıyaslamada da büyük hayvanlar sınıfına girebilirler. Uzunluğu 6 metreyi bulabilen bu canlıların ağırlıkları erkeklerde 900 kg’a kadar ulaşabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Küçücük kafasına, incecik boyun ve bacaklarına bakıp da “büyük hayvan mı?” demeyin. Deve kuşları, yeryüzündeki en, en büyük kuş türüdür. Ağırlıkları 60 ile 150 kg. arasında değişen, boyları 3 metreyi bulabilen deve kuşu neden başını kuma gömer bilir misiniz? Cevabı ise deve kuşlarının başlarını aslında hiçbir zaman toprağa gömmediğidir. Ya kum içindeki yumurtalarıyla ilgilenirler ya tehlike sezdiklerinde ortalığı kolaçan etmek için kafalarını yere yaklaştırırlar…

  • KIŞ AYLARININ EFSANE MEYVESİ: AYVA

    Gülgiller familyasından olan ayva ile yapabileceğiniz yemek çeşitlerini daha önce sıralamıştık, şimdi biraz meyvenin kendisinden ve tatlılarından söz edelim. Ama öncesinde, ekim ayında hasadı başlayan meyveyi manav tezgâhlarında gördüğünüzde kaçırmamanızı ve sık sık tüketmenizi tavsiye etmeden de geçmeyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Her ne kadar “ayvayı yemek” deyimiyle kötü bir duruma düşmek kastediliyorsa da sonbahar-kış ayları geldiğinde ayva yemek son derece faydalı bir eylemdir. Tokluk hissi veren, C vitamini sağlayan, bağışıklığı güçlendirip kalp ve mideye iyi gelen ayvanın, o meşhur şarkıyla gönüllere iyi geldiği de bir gerçek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Peki, siz, ayvanın Anadolu’dan Yunanistan’a geçtiğini, Antik Çağ’da Avrupa’ya bu şekilde ulaştığını, günümüzde Avusturalya hariç dünyanın hemen hemen her yerinde yetiştiğini biliyor muydunuz? Dünyada ayva üretiminde ülkemiz ilk sırada bulunmakta ve onu Çin izlemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde en çok İç Anadolu ve Ege Bölgesi’nde yetişen ayvanın çeşitleri, limon ayvası, şekergevrek, demir ayvası, ekmek ayvası, eşme ayvası gibi isimlerle bilinir. Örneğin eşme ayvası, Marmara Bölgesi’nde yetişen orta büyüklükte, yuvarlak bir ayva türüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dilim dilim yiyebileceğiniz, kompostosunu yapıp tüketebileceğiniz ayvanın en çok yakıştığı tariflerden biri şüphesiz ki ayva reçelidir. Meyveyi ister küpler halinde doğrayın ister rendeleyin, ayvanın reçele verdiği tat ne mayhoş ne aşırı tatlı, her damağa hitap edecek kıvamda olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ayvanın kullanım alanlarından biri de tarçının, karanfilin çok yakıştığı, kiminin kaymaklı kiminin cevizli tercih ettiği ayva tatlısıdır. Bu arada, restoranlarda gördüğünüz ve rengi göz alıcı kırmızı veya koyu pembe tonda olan ayva tatlısının lohusa şekeriyle yapıldığını not düşelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ayva, hamur işlerine mükemmel uyum sağlayan bir meyvedir. Çiğ iken sert olan meyve, ısıyla buluştuğunda kendini salıverir. Rendeleyerek kek hamuruna karıştırabilir, turta hamuruna sarabilir veya dilim dilim doğrayıp karamelize ederek tart hamuru üstünde kullanabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ayva ezmesi, özellikle Avrupa’da peynirle birlikte tüketilen bir tatlı çeşididir. Membrillo, ayva ezmesinin Avrupa’da pek çok ülkedeki ismidir. Kızarmış ekmek ve sandviçle de yenebilen ayva ezmesi, Orta ve Güney Amerika’da da bilinen bir ayva tatlısıdır.

  • Kültür Tarihimizde Yaşamımızı Derinden Etkileyen 8 İlk

    Kültür Tarihimizde Yaşamımızı Derinden Etkileyen 8 İlk

    Bugün hayatımızda sahip olduğumuz pek çok şeyin ezelden beri var olduğu gibi yanlış bir algıya sahip olsak da aslında bizi şaşırtacak kadar büyük kısmının yakın geçmişe kadar ne izi ne tozu vardı. Tarihte ilk defa adlarından söz edildiğinde ise bütün dikkatleri üzerine çekmiş, bazen sahiplenilmiş bazen direnç görmüş ama sonunda kabullenilmişlerdi. Bugün hepsi yaşamımızı derinden etkileyen girişimler olarak tarihin güler yüzlü sayfalarında yerlerini almış bulunuyorlar. Biz de boş durmadık hayatımıza ilk defa ne zaman ve nasıl girdiklerini hatırlamak üzere 8 madde belirledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Radyosuz Günlerde İlk Radyo Yayını…” title_font_size=”13″]
    eski radyo

    “Allo! Allo’ Muhterem samiin (dinleyiciler)… Burası İstanbul Telsiz Telefonu… 1200 metre tul-u mevç (dalga uzunluğu)… 250 kilosikl… Şimdi akşam neşriyatımıza başlıyoruz.” İşte radyo hayatımıza ilk defa İstanbul Sirkeci’de duyulan ve Sadullah Gazi Evranos’un yaptığı bu anons yayınla girdi. İki senelik bir hazırlığın ardından 6 Mart 1927 günü yapılan bu ilk yayını ülkedeki yedi alıcıdan beş tanesi yabancılara ait olduğu için sadece Sirkeci Postanesi civarından geçenler duyabilmişti. Henüz radyo satışı olmadığı için bir süre vatandaşlara radyo alıcısı yapmayı öğreten kurslar açıldı ama daha sonra yurt dışından getirilen radyoların satışa sunulmasıyla radyolu günlere geçiş sağlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türkiye’deki İlk Çamaşır Makinesi Otomatikti!” title_font_size=”13″]
    nostalji

    Bugün bir kopyası Rahmi Koç Müzesi’nde bulunan ilk çamaşır makinesinin mühendisi, ülkemizde makine mühendisliği bölümü olmadığı için hukuk okuyan ama sonra Fransa’ya giderek bu eğitimi alan Kamil Tolon’du. Üstelik Tolon’un 1950 yılında uzun denemeler sonucunda ürettiği çamaşır makinesi düşündüğünüz gibi merdaneli değil santrifüjlüydü! Bugünkü otomatik çamaşır makinelerini andıran bu tasarım dönemine göre oldukça ileri düzeydeydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bir Taksici İcadı: Dolmuş” title_font_size=”13″]
    nostalji

    Dünyayı sarsan 1929 ekonomik krizinin ülkemizi de etkilemesi nedeniyle taksicilerin işlerinin durma noktasına gelmesi dolmuş fikrinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştı. Bu fikrin mucidi ise, lokanta işletmecisi iken taksici olan Aşçı Halit’ti. Kendisinin aynı yöne giden birkaç kişiye ücreti paylaştırmayı önermesi ve olumlu cevaplar alması Nişantaşı-Eminönü arası dolmuş seferlerini doğurdu. Daha sonra ücreti sabitleyen Aşçı Halit’in sistemini diğer taksiciler de birer ikişer uygulamaya başladı. Şoförlerin araca daha çok yolcu alma isteği, kullanılan otomobillerin değişmesine de neden oldu ve bu yeni toplu taşıma aracı için 1954’te belediye tarafından ilk resmi tarife ilan edildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İyi ki Doğdun Cesaret: İlk Kadın Rallici” title_font_size=”13″]
    türk popüler tarihi, ralli

    Tamburi Cemil Bey’den kemençe dersleri almış ve okulunda eğitim görerek kemençe öğretmeni olmuş Samiye Cahid Morkaya gerçek bir otomobil tutkunudur. Ülkemizin ilk ehliyetli kadın sürücüsü de olan Samiye Hanım Turing Kulüp’ün her sene düzenlediği otomobil yarışlarına katılır ve 1932 yılında İstinye ile Zincirlikuyu arasındaki 9.5 kilometrelik parkurda düzenlenen ralliyi kazanır. Ertesi gün bütün gazeteler otomobil yarışçısı Samiye Morkaya’dan söz eder. Yarışmada ikinci gelen erkek aday sonuca kadınların yarışamayacağı gerekçesiyle itiraz etse de Sultanahmet Sulh Mahkemesi itirazı reddederek Morkaya’nın şampiyonluğunu onaylar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Basında İlk: Güzin Abla Dertlerinizle Başbaşa” title_font_size=”13″]

    İnsanların kimselere anlatamadığı dertlerini paylaştığı ve derdine derman olmasını beklediği köşe yazarı olarak tarihimize geçmiş ilk isim, Güzin Abla olarak nam salan Güzin Sayar’dı. 1960’lı yıllarda “Sorun söyleyelim” adıyla başlayan bu dertleşme hali farklı gazetelerde “Derim ki”, “Güzin Abla dertlerinizle başbaşa” gibi isimler altında devam etti ve öyle popüler bir hale geldi ki o dönemlerde gazeteye çuvallarla mektup taşındığından hatta okuyucuların dertlerini anlatabilmek için gazete önünde kuyruk oluşturduğundan söz edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk Anonim Şirketi: Şirket-i Hayriye” title_font_size=”13″]
    gemi

    Boğazın iki yanına kurulmuş güzeller güzeli İstanbul tarihi boyunca deniz ulaşımının yoğun olarak kullanıldığı bir şehir olmuştu. 1851 yılında İstanbul halkının ulaşım için kullandığı kayıklara alternatif olarak sefere başlayan Şirket-i Hayriye vapurları aynı zamanda ülkenin ilk anonim şirketini de müjdeliyordu. Şirket-i Hayriye 1945 yılında ise Deniz Yolları ve Limanları İşletmesi’ne devredildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk Kadın Fotoğrafçı: Naciye Hanım” title_font_size=”13″]
    ilk kadın fotoğrafçı

    Ülkemizin ilk kadın fotoğrafçısı olan Naciye Hanım, stüdyosunu 1919 yılında açmıştı. Stüdyosunun önünde asılı olan “Hanımlar Fotoğrafçısı – Naciye” tabelası şehrin dört bir yanından kadınları buraya çekiyordu. Naciye Hanım’ın çektiği portreler ise genellikle cephedeki eşlere yollanan mektupların içine koyuluyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title_font_size=”13″ title=”İlk Yerli Otomobil: Devrim”]
    ilk yerli araba

    Ülkemizin ilk yerli arabası olan Devrim, 23 mühendisimizin iş birliği ile 129 gün gibi kısa bir sürede yaratılmıştı. 1961 yılının 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları için trenle Eskişehir’den Ankara’ya getirilen Devrim Arabaları’nın basına tanıtımı sırasında bir talihsizlik yaşanmışsa da, Devrim ilk Türk arabası olarak tarihteki yerini gururla almıştı.