Blog

  • El Emeği Göz Nuru 10 Maddede Çeyiz Geleneği

    El Emeği Göz Nuru 10 Maddede Çeyiz Geleneği

    Evlenecek çiftlerin kuracakları aile birliğine katkıda bulunmak, gençlerin maddi yükünü azaltmak amacıyla kızın veya kız tarafının yeni evine ve akrabalarına getirdiği çeşitli hediyelere çeyiz denir. Yüzyıllardır devam eden çeyiz kültürü zaman içinde değişiklikler geçirmiş ama kültürümüzden asla silinmemiştir. Geçmişten günümüze çeyiz geleneğinin en can alıcı noktalarını ortaya koyan 10 maddeyle karşınızdayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Geçmişten Gelen Çeyiz Geleneği” title_font_size=”13″]
    gelin

    Çeyiz geleneğinin Orta Asya’da çok uzun zamandır devam ettiği bilinmektedir. Moğollar, Hun Türkleri, Selçuklular da çeyiz hazırlıyorlardı. Tabi ki o zamanlar hazırlanan çeyiz; kemer, yün, keçe ve deriden kaftan, giysi, çizme, torba gibi eşyalardan meydana geliyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Oğlan Beşikte Kız Çeyizde” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Kız çocuğu olan anneler çocukları daha okul çağına gelmeden çeyiz düzmeye başlar. Her alışverişe çıkışta kızın çeyizine bir şeyler bakılır, yıllar içinde en güzel işlemeler, danteller, en kaliteli havlular çeyiz sandığına eklenir. Anneler zaman zaman alışverişin dozunu kaçırınca da “Evet yaptım ama bir sor neden yaptım? Kızımız elin evinde mahcup olmasın diye yaptım. Ele güne karşı mahcup olmayalım diye yaptım.” şeklinde evin babasına mağrur ama boyun bükerek kendini savunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çeyiz Sandığı ve Çeyiz Bohçası” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Yıllar içinde itina ile oluşturulan çeyizlikler bir sandık veya bohçada, arasına naftalinler, lavanta torbaları koyularak biriktirilir ve evin kızının mürüvvetini bekler. Ama tüm tarih kitaplarının ve pop şarkılarının da yazdığı gibi bazen büyük aşklar aileler tarafından onaylanmaz ama aşıklar yine de beraber olmadan yaşamayı düşünemez. Bu durumda her şeyi ardında bırakarak sevdiğine giden kız giderken tek bir şeyden vazgeçemez: Mirası, onuru, el emeği göz nuru çeyiz bohçası… Aşkı için her şeyden vazgeçenleri anlatırken “Bohçasını aldı gitti.” denmesinin kökeni de işte bu vazgeçilemeyen çeyiz bohçasından gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bohça Atma” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Eğer evlenecek çiftin arası bozulursa yani nişan atılırsa, kız tarafından alınan çeyiz de geri verilir. Nişan atmanın bir diğer adı da bohça atmadır. Bu deyim bile çeyiz bohçasının evlilik sürecinde ne kadar önemli olduğunu gösterir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çeyiz Sergileme” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Çeyizin hazırlanması kadar sergilenmesi de geleneğin önemli bir kısmıdır. Eskiden Anadolu’da 40 gün boyunca sergilenen çeyiz günümüzde bir günlüğüne sergilenir. Kızın ve kız tarafının tüm hünerlerinin ele güne sergilendiği bu aşamaya, çeyiz açma, çeyiz hamamı, sandık çıkarma, ipe atma gibi isimler de verilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kızı Büyümüş, Anası Uyumuş” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Kız tarafının maharetlerini gözler önüne seren çeyizin tüm komşu ve akrabalar tarafından görülmesi amaçlanır. Eğer çeyiz beğenilirse kızın annesine çeşitli övgüler düzülür, “Kızı okumuş, anası dokumuş.” gibi sözler söylenir. Çeyiz yetersiz bulunursa ise annenin kızın çocukluğu boyunca çeyiz hazırlamak yerine tembellik ettiğini vurgulamak amacıyla “Kızı büyümüş, anası uyumuş.” denir. Her iki ihtimalde de sergilenen çeyizin yankıları günlerce sürer, gelinin ve gelinin annesinin maharetli olup olmadığı o günlerin en önemli konusu olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çeyizin Teslimi Merasimi” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Kızın çocukluğundan evlilik çağına dek uzanan bir süreç içinde, kızın evinde adım adım oluşturulan çeyiz, düğünden önce erkek kısmına teslim edilir ve erkek kısmı tarafından çiftin oturacağı eve getirilir. Çeyizin eve yerleştirilmesinin sorumlusu ise yine kız tarafıdır, sonuçta yuvayı dişi kuş kurar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çeyizde Neler Olur” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Çeyiz sandığı ya da bohçasının içinde yer alanlar da zamanla değişiklik göstermektedir. Orta Asya’daki eski Türk devletlerinde gelinin ata binerken takması için işlenen allık, özel günlerde giyilecek kaftan gibi giysiler bulunurken günümüzde Türk kahvesi makinesi gibi yararlı küçük aletler dahi çeyiz sandığına girmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Modern Çeyizler” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Günümüzde kadınların çeyiz işlemeye, incecik dantellere, el emeği göz nuru oyalara, boncuk işlemelerine, kanaviçelere ayıracak daha az zamanı olduğu için çeyiz sandığının içeriği de hazır alınan malzemelerle değişmiştir. Bazı çeyizler beyaz eşyadan makyaj malzemesine bir kadının ihtiyacı olacak olmayacak her şeyi içerir bazıları ise eski geleneklere daha uygun bir şekilde hazırlanır ve sadece ev tekstili ürünleri ile gelinin kişisel ihtiyaçlarını barındırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeni Gelin Evi” title_font_size=”13″]
    gelin, düğün, evlilik

    Çeyizlerin içerikleri zaman içinde değişse de gelinlerin çeyizlerine düşkünlüğü, çeyizlerinin kalitesi ve çeşitliliği ile gurur duyması hiç değişmemiştir. Çeyizini en iyi şekilde kullanmak isteyen yeni gelinler özenle evlerini donatır, ihtişamlı sofralar kurar, sunumları ile göz doldururlar. Kalp şeklinde kesilmiş domates-salatalık söğüşün, kurdeleler ile sarılmış zeytinlerle buluşup inanılmaz tabak kompozisyonları eşliğinde sunulduğu, çay bardağının altına bile dantel koyulan evler hep çeyizinin tadını süren yeni gelinlerin hüküm sürdüğü aşk yuvalarıdır.

  • DÜNYACA ÜNLÜ HARRY POTTER SERİSİNİN YAZARI

    Kaleme aldığı Harry Potter serisi ile dünyanın en çok kazanan yazarları arasına giren Joanne Kathleen Rowling, çocukluğundan beri hayalini kurduğu yazarlık mesleğini gerçekleştirmek için cesur kararlar almış bir isim. Yaşadığı zor koşullarda bile ideallerinin peşinden koşan fantastik edebiyatın en ünlü kadın yazarlarından olan Rowling’in hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Joanne Kathleen, 31 Temmuz 1965’te Birleşik Krallık’taki Chipping Sodbury’de doğar. İki çocuklu bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya gelen Kathleen, çocukluk yıllarını kendisinden iki yaş küçük olan kardeşi Di ile beraber Wye Nehri’nin kenarında hayallere dalarak ve oyunlar oynayarak geçirir. İlk kaleme aldığı yazısı da bu yıllarda, henüz altı yaşındayken, kız kardeşi için yazdığı “Tavşan” isimli hikâyesi olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ailesiyle Winterbourne’a taşınan Joanne, burada Potter soyadına sahip komşularıyla tanışır ve bu isim onu fazlasıyla etkiler. Yazar olmayı küçük yaşta kafasına koyan Joanne, üniversiteyi yazarlık programı olan Oxford Üniversitesinde okumak ister ancak başvurusu kabul edilmez. Büyük bir hayal kırıklığı ile Exeter Üniversitesi Fransızca Bölümüne kaydını yaptırır, 1987’de mezun olur ve Londra’ya taşınarak sekreterliğe başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sekreter olduğu süre boyunca yazmaya zaman ayıramayan Joanne, işinden istifa eder. Yazarlık için gerekli olan ilhamın gelmesi için sık sık yolculuklar gerçekleştirir. Manchester’dan London King’s Cross’a yaptığı bir yolculukta trenin arızalanmasıyla kalan vaktini hayal kurmakla geçiren genç yazar adayının aklına birden büyücü olduğunu öğrenen bir erkek çocuğunun büyücü okulunda yaşadığı maceralar gelir ve bu maceraları yazıya dökmeye başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yaptığı yolculuk süresince büyücü okulundaki çocukların maceralarını yazıya döken Joanne, çok sevdiği annesini bu süre içinde kaybeder. “Hayatımın en travmatik dönemi” diye bahsettiği o günlerde en büyük dert ortağını ve destekçisini kaybettiği için depresyona girdiğini söyleyen Joanne, yaşadığı tüm olumsuz koşulları bertaraf etmek için Harry Potter serisinin dev gibi bir cüssesi ve korkunç suretleriyle en can sıkıcı, en depresif varlıkları olan Ruh Emiciler’i kaleme alır. Ruh Emiciler, kendi ruhları olmadığı için bir ruha ihtiyaç duyar ve ruhlarını emdiği insanların en mutlu anları ve güzel duygularıyla beslenirler. Harry Potter’ın taslağını hazırlayan yazar, henüz tamamlanmamış eserindeki en önemli parçalarından birini bu süreçte tamamlamış olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yaşadığı buhranla Portekiz’de İngilizce öğretmenliği yapan Joanne, arkadaş ortamında tanıştığı Jorge Arantes’in entelektüel birikiminden oldukça etkilenir ve iki ay gibi kısa bir süre sonra onunla evlenme kararı alır. Evliliklerinin ardından eşinin işten ayrılması ve sorumluluklarını yerine getirmeyişi hamile olan Joanne için dönüm noktası olur. Kızı Jessica böyle bir ortamda dünyaya gelir. Eşiyle yaşadığı sorunların artmasıyla ayrılma kararı alan Joanne, eşinin çocuğunu alıkoyması üzerine polis desteğiyle kızı Jessica’yı alır ve kız kardeşinin yanına İskoçya’ya döner. Burada işsizlik maaşıyla geçinmek zorunda kalan Joanne hem küçük bebeğine bakar hem de yazmaya devam eder. Yazdıklarını ilk olarak kız kardeşi Di’ye okur; kardeşinin taslak metni çok beğenmesi üzerine cesaretlenir ve yazılarını yayımlatma kararı alır. 10’u aşkın yayınevinden ret cevabı alan Joanne, nihayet Bloomsbury Yayınları ile anlaşarak kitabının ilk olarak İngiltere’de daha sonra ise Amerika’da basılmasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hayalleri nihayet gerçekleşmek üzeredir ancak menajerinin “genç erkeklerin bir kadının kitabını pek fazla okumayacağı” tavsiyesi üzerine erkek yazar izlenimi verecek bir isim arayışına giren Joanne, basılacak kitabında isminin sadece baş harflerini kullanmaya karar verir. Hepimizin bildiği gibi “J.K. Rowling” ismiyle Harry Potter serisinin ilk kitabı Haziran 1997’de basılır. Kitap satış listelerini alt üst eder. Serinin ilk kitabından sonra ikinci ve üçüncü kitabını da iki yıl içinde bastırır. Bu üç kitap The New York Times’ın en çok satanlar sırasında ilk üçe girer. İngiltere’de ise uzunca bir süre liste başı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    400 milyonun üzerindeki kitap satışı ve ulaştığı popülarite sonucunda Kraliçe Elizabeth tarafından “Britanya İmparatorluk Nişanı”na layık görülür. Harry Potter serisinin hem çocuklar hem yetişkinler tarafından oldukça sevilmesi sonucunda tüm kitaplar sinemaya uyarlanır ve büyük gişe rekorlarına imza atar. Dünyanın en fazla kazanan yazarlarından biri olan J.K. Rowling’in hayatı “Magic Beyond Words” isimli bir filme de konu olmuştur.

  • 10 Örnek İle Büyükler İçin Oyun Hamuru Polimer Kil

    10 Örnek İle Büyükler İçin Oyun Hamuru Polimer Kil

    Bir oyun hamurunu andıran polimer kil, hem içinizdeki yaratıcı çocuğa hitap ediyor hem de gündelik hayatta kullanabileceğiniz birçok eşyayı kendi ellerinizle üretmenizi mümkün kılıyor. Ellerinizle yumuşattıktan sonra şekil verebildiğiniz polimer kilin çocuklarımızın oynadığı hamurlardan farkı ise pişirildikten sonra oldukça sert ve dayanıklı bir malzemeye dönüşmesi. Pişirilmesi ise seramik gibi zahmetli değil! Rahatlıkla evinizdeki fırını kullanarak kendi yarattığınız nesneleri pişirip ölümsüzleştirebilirsiniz. Üstelik bu malzemeyi büyük kırtasiyelerde, yapı marketlerde, hobi malzemeleri satan dükkânlarda kolayca bulabilirsiniz, eğer yakınınızda böyle bir dükkân yoksa internetten de sipariş verebilirsiniz. Polimer kilin birçok rengi bulunuyor ama bu renkleri gerektiği oranda karıştırarak istediğiniz bambaşka bir rengi elde etmeniz de mümkün. Yetişkinler eliyle; süs eşyalarına, kolye ve küpelere, çeşitli aksesuarlara ve hatta gelin buketine dönüştürülmüş rengârenk 10 örnekle polimer kili listemize aldık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
  • ANADOLU’DAN KAÇIRILAN ÜNLÜ HAZİNENİN YURDA DÖNÜŞ HİKÂYESİ

    1960’larda üç kez çalınarak yurt dışına kaçırılan Karun Hazineleri, 1993’te ülkemize iade edildi. En önemli parçaları arasında yer alan Kanatlı Denizatı Broşu için özel bir alanın ayrıldığı Uşak Arkeoloji Müzesinde ziyaretçilerini bekleyen Karun Hazineleri hakkındaki detaylar yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’nun batısında, Ege Bölgesi’nde yaşayan ve kökenleri M.Ö. 2000’li yıllara kadar uzanan Lidyalılar, Doğu topraklarından Anadolu’ya göçer; önce Hititlerin daha sonrasında da Friglerin egemenliği altında yaşar. Frig Krallığı’nın yıkılmasından sonra M.Ö. 687’de bağımsız bir devlet kuran Lidyalıların başkenti, dönemin en büyük ve zengin kentlerinden olan Manisa, Salihli yakınlarındaki antik kent Sardis’tir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    M.Ö. 560-546 yılları arasında tahtta kalan Lidya’nın son kralı Krezus ya da ülkemizde bilinen ismiyle Kral Karun, ticaret ve altın madenciliği ile ünlü imparatorluğuna en zengin ve en güçlü dönemini yaşatır. Tarihteki ilk madeni parayı bastıran Lidyalıların servetine ve mirasına sahip olan kral, öyle bir zenginlik seviyesine ulaşır ki günümüzde “Karun kadar zengin” gibi bir halk deyimine ve efsaneye konu olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yunan tarihçi Herodot, Lidyalıların gümüş ve altın madeni parayı ilk defa kullandığını yazar. Aslında Lidyalılar, Hititlerin ve Mısırlıların kullandığı para sistemini geliştirmiş ve zaten var olan para sisteminde altın ve gümüş madeni paraları kullanan ilk uygarlık olmuştur. 150 yıl Batı Anadolu’da egemen güç olan ve böylesi zenginliğe ulaşan bir medeniyetin soylularının ve zenginlerinin sahip olduğu çoğu altından oluşan değerli parçaları da Karun Hazineleri olarak tarihe geçer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Lidya Krallığı’nın soylularının sahip oldukları eserlerden oluşan koleksiyon ile Lidya sanatı ve eserleri hakkındaki bilgiler mezarların araştırılması ve kazılması sonucu elde edilir. Büyük çoğunluğu Batı Anadolu’da “tümülüs” olarak bilinen yığma mezarların yoğunlaştığı bölgelerdeki kaçak kazılar sonucunda bulunur. Uşak yakınlarındaki Güre ve Manisa-Kırkağaç yakınlarındaki beş ayrı tümülüsten elde edilen hazine, antika ticareti yapan kişilerin eline geçer ve yurt dışına kaçırılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    5 kişilik grubun tünel kazarak mezar odasına ulaştığı ilk soygun, 1965 yılında Toptepe Tümülüsü’nde gerçekleşir. 1966’da İkiztepe Tümülüsü 11 kişi tarafından soyulur ve oda içerisindeki 150 parça önce saklanıp daha sonra soyguncular tarafından İstanbul’da bir antikacıya verilir. Antikacı, hazineyi 1968’de ABD’deki bir koleksiyoncuya satar. Güre’deki üçüncü soygun ise resim ve kabartmaların 1968 yılında Aktepe Tümülüsü’nden çalınmasıyla gerçekleşir. Hazinenin yıllar sonra ABD’ye kaçırıldığı ortaya çıkınca Türkiye, iadesini talep eder ve yıllarca sürecek olan bir hukuk mücadelesi başlar. New York’taki Metropolitan Müzesinde 1985’te sergilenen kıymetli eserler 1993’te Türkiye’ye iade edilir. 432 parçadan oluşan paha biçilmez koleksiyon önce Ankara Arkeoloji Müzesine sonra da ait olduğu topraklardaki Uşak Arkeoloji Müzesine alınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en değerli hazineleri arasında gösterilen Karun Hazineleri koleksiyonunda en dikkat çekenleri tamamen altından işlenen “Kanatlı Denizatı Broşu”, “Sfenks ve Altın Kepçe”, “Aslan Başlı Bilezikler” ile “Kanatlı Güneş Kolye” gibi Kral Karun’un hayal dünyasını ve o dönemin sanatını, zenginliğini yansıtan eserlerdir.

  • BALE HAKKINDA KISA KISA

    Adım atarken zarif ve yumuşak hareketler sergilemek, otururken dik ve estetik bir duruş yansıtmak “balerin gibi zarif” ifadesiyle karşılık bulur. Balerin gibi zarif görünmek nispeten kolay olsa da bale sanatçısı olabilmek oldukça zordur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kökeni çok daha eskilere gitmekle birlikte, bugünkü anlamıyla bale, Rönesans dönemi İtalya’sında kendini göstermiş, Fransa kralları tarafından desteklenmiş, 16. ve 17. yüzyılda tüm Avrupa’ya, 18. yüzyılın ikinci yarısında ise Rusya’ya kadar yayılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    18. yüzyıla kadar operanın içinde bir gösteri olarak ilgi gören bale, sonrasında bağımsızlaşarak özgün bir sanat dalı olarak kabul edilmiştir. Bale ismi, İtalyancada “saray dansı” anlamına gelen “ballo/balletto” sözcüğünden gelmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Balede kadın dansçılara balerin, erkek dansçılara ise bale dansçısı denir. Sadece ülkemizde erkek bale dansçılarına “balet” ismi verilir. Klasik müzik eşliğinde yapılan balede, rolün gerektirdiği kostümler giyilip peruklar takılırken, 20. yüzyılda gelişen modern balede daha rahat kıyafetler giyilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dansçıların kıyafetlerinde tayt, leotart isimli tek parça mayo benzeri giysi ve kat kat tülden yapılmış, tütü ismi verilen etek öne çıkar. En özel bale kostümü ise point isimli ayakkabılardır. Pointler ayağı destekleyen esnek ve parmak ucunda durmayı mümkün kılan özel bir malzeme ile yapılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Modern balede, tıpkı klasik balede olduğu gibi dansçılar parmak uçlarında dans etmektedir. Farklı olarak bel üstü hareketlerinde klasiğe kıyasla daha yumuşak figürler sergilenebilmekte, bu da vücut hareketlerine zenginlik katmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bale sanatının unutulmaz gösterileri arasında, özellikle 19. yüzyıl Rus besteci Çaykovski’nin imzasını taşıyan eserler öne çıkar. Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel ve Alexander Dumas’nın yazdığı öyküden uyarlanan Fındıkkıran, neredeyse 150 yıldır ilgi görmeye devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Büyük bir sorumluluk, disiplin ve aralıksız çalışma gerektiren bale sanatını profesyonel olarak icra edebilmek için 3 ile 11 yaşları arasında eğitime başlanmış olması gerekmektedir. Vücut gelişimlerini tamamlamış çocukların baleye başlaması ise tavsiye edilmemektedir.

  • 5000 Yıllık Mozaik Sanatından Örnekler Görebileceğiniz 9 Yer

    5000 Yıllık Mozaik Sanatından Örnekler Görebileceğiniz 9 Yer

    Farklı renklerdeki küçük parçaların bir yüzeyde yapıştırılmak suretiyle bir araya getirilmesine ve bu şekilde ortaya çıkan ürüne mozaik deniyor. Mozaikleri oluşturan parçalar taş olabileceği gibi cam, tahta ya da metal gibi farklı malzemelerden de oluşabiliyor. Mozaik kavramı Latincede “müzlerin eseri” anlamına gelen “musaicum” kelimesinden geliyor çünkü Orta Çağ mozaiklerinde daha çok ilham perileri anlamına gelen “müzler” konu edilmiş. Bu kadim ve dayanıklı sanatın örneklerini görebileceğiniz yerleri listemizde sıralıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Roma döneminde dekorasyon amacıyla yapılmış en güzel mozaik örnekleri, bütün ihtişamıyla Batı Anadolu’da yer alan Efes Antik Kenti’nde görülebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İstanbul Edirnekapı’daki Kariye Müzesinde dinsel hikâyelerin mozaik sanatıyla anlatıldığı Bizans döneminden kalma eserleri görmek mümkün…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kadın savaşçı Amazonların tasvir edildiği tek mozaik Urfa’daki Haleplibahçe Müzesinde bulunuyor. Müze, tesadüf eseri bulunan daha pek çok mozaiğin arkeolojik çalışmalarla gün yüzüne çıkarılması ve bu bölgeyi içine alacak şekilde inşa edilmesiyle oluşmuştu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ayasofya’da yer alan ve tarihi olayların betimlendiği mozaikler 6, 9 ve 12. yüzyıllara ait. Osmanlı döneminden kalan tek mozaik ise Sultan Abdülmecit’in tuğrasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    St. Vitale Bazilikası da duvarlarında ve zemininde bulunan mavi, yeşil, altın rengindeki mozaikleriyle ünlüdür. Geç Antik dönem mozaiklerinin en canlı halini İtalya’nın Ravenna şehrinde bulunan St. Vitale’de görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Şeyh Lütfullah Camii mozaik çinileriyle ünlüdür. Mavi rengin hâkim olduğu ve Safeviler döneminden kalan bu yapıyı görmek için İran’ın İsfahan şehrine gitmek gerekiyor…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en büyük mozaik müzesinin Tunus’ta olduğunu biliyor muydunuz? Olabilecek en küçük parçacıklardan yapılmış -ki bir mozaik ne kadar küçük parçalardan oluşmuş ise o kadar kıymetlidir- mozaik örneklerini Tunus’taki Bardo Müzesinde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Barcelona’da pek çok etkinliğin gerçekleştirildiği, turistik, rengârenk bir şehir parkı Park Güell… Mimar Antoni Gaudi tarafından yapılan alanda seramik parçalarından oluşan mozaikler göz alıcı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Oceanos ve Tethys Mozaiği, Akhilleus Moziği, Dionysos ve Nike Mozaiği, dünyaca ünlü Çingene Kızı Mozaiği gibi çok sayıda eseri dünyanın ikinci büyük mozaik müzesi olan Zeugma Mozaik Müzesinde görebilirsiniz.

  • BU CANLILARI FARK ETMEK ÇOK ZOR

    İnsan da dâhil her canlı bulunduğu ortamın koşullarına adapte olma yeteneğine sahip. Söz konusu hayatta kalmak ve soyunu sürdürmek olduğunda bu özellik büyük avantajlar sağlıyor. Doğadaki kamuflaj ustası canlılar da bu adaptasyon yeteneğinin sağladığı avantajları kullanarak ya avlarını yakalamada ya da kendilerinden büyük avcılardan gizlenme konusunda bir adım öne geçiyor. Listemizde kamuflaj yetenekleri ile şaşırtan hayvanları listeledik. Bakalım ilk bakışta bu canlıları fark edebilecek misiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Hindistan, Sri Lanka ve Güneydoğu Asya’da yaşayan baron tırtılı, çevresindeki ağaçlar ve bitkiler ile neredeyse aynı renk ve desene sahip dünyaca ünlü bir kamuflaj canlısıdır. Yaşadığı doğal ortamdaki yapraklara benzeyen baron tırtılı, vahşi doğada avlanmak isteyen yırtıcılardan ve kuşlardan korunmada kendisini oldukça geliştirmeyi başarmış. Ancak baron tırtıllarının bu kamuflajı sağlamaları için açılarını da iyi ayarlaması ve belirli bir mesafeden bakıldığında gizlendiği yaprağın bir parçasıymış gibi gözükmesi gerekir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Çevreleriyle mükemmel şekilde kamufle olabilen bir kuş türü olan elf baykuşlarını gündüz saatlerinde bile fark etmek neredeyse imkânsız. Pürüzsüz tüylerinin asimetrik yapısına bir de yaşam alanlarındaki ağaçlarla aynı renge sahip olmaları eklenince gece gündüz demeden hem görünmez bir avcı olabiliyor hem de besin listesinde olduğu yırtıcılardan başarıyla korunabiliyor. Elf baykuşları bir tehlike anında gözlerini kapatıp başlarını arkaya eğer ve böylelikle tünedikleri ağacın bir parçası gibi gözükür. Baykuşlarla akraba olmalarına rağmen bu kuşlar diğer baykuş türleri kadar iyi uçamaz ve avlarını pençeleri ile yakalamak yerine avlarının kendisine gelmesini bekler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dünyadaki tüm denizlerde yaşayan Akdeniz ahtapotunun derisinde bulunan pigment hücreleri çevresindeki ortamın rengini ve desenini yansıtabilen özelliklere sahip. Avcılardan ve avlarından çok iyi şekilde gizlenebilen bu tür, derilerinde bulunan kromofor adı verilen hücreler sayesinde ışığı kırabilir, yansıtabilir, dağıtabilir ve bu sayede çok hızlı desen ve renk değiştirebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Denizatı ile aynı aileden gelen yapraklı deniz ejderi, Avustralya’nın güney ve batı sularında bulunan bir balık türü. Adını uzun yaprak benzeri çıkıntılarından alır. Deniz yosunları arasında görünmez olmasını sağlayan uzun yapraklara benzer çıkıntıları olan yapraklı deniz ejderi, saklanarak avlarını yakalar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kurak ve kumlu bölgeler, seyrek ormanlar, açık araziler ya da fundalıklarda yaşayan çobanaldatan kuşu; Avrupa, Asya ve Afrika’da yaşayan kamuflaj ustası bir türdür. Çoğunlukla gece avlanan bu kuşlar yaşadıkları ortamın rengindeki tüyleri sayesinde avcılardan ve diğer tehlikelerden kendisini korur. Tıpkı baykuşlar gibi tüyleri asimetrik, sık ve parlaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Madagaskar’ın doğusundaki dağlık yağmur ormanlarında yaşayan ve çürümüş bir yaprağa benzeyen yaprak kuyruklu gekoların vücudu, yaşadığı ortamdaki çürüyen yapraklara benzer. Kahverengi, gri, turuncu ve tonlarında olan bu sıra dışı canlıların boyu da ancak bir yaprak kadar; 6 ila 9 cm arasında değişir. Yaşadığı ortamda gizlenebilmesine imkân veren vücut yapısı sayesinde avlarını yakalayarak kolayca beslenebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kar leoparları, Himalaya Dağları ile Butan, Nepal ve Rusya’nın Sibirya bölgesinde yaşayan dünyanın en iyi kamuflaj özelliğine sahip yırtıcılarından biri. Kürkleri açık gri, krem veya siyah renkli noktalarla kaplıdır ve bu renkler onlara kar ve kayaların arasında gizlenme olanağı verir. Kar leoparlarının bu özelliği, avını ustalıkla takip edebilmesini ve pusuya düşürmesini sağlar.

  • Kamera Önünde ve Arkasında Kartal Tibet

    Kamera Önünde ve Arkasında Kartal Tibet

    Takipçilerimiz bilir ki Kültür ve Yaşam sitesinin en çok ağırlanan, sevilen konuklarının başında Türk sinemasının aktörleri, aktrisleri ve bütün emekçileri gelir. Bu sayfamızın konuğu da sinemamıza hem kamera önünde hem de arkasında hizmet etmiş önemli isimlerden Kartal Tibet…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türk sinemasının büyük jönü Kartal Tibet, kariyerini tiyatro kökenli bir sanatçı olarak inşa etti. Öyle ki oyunculuğa, tiyatro eğitiminin ardından girdiği Ankara Devlet Tiyatrosunda, Albert Camus’nün, Félicien Marceau’nun yazdığı oyunlarda sahne alarak başlamıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Suat Yalaz’ın çizgi romanından 1965’te sinemaya uyarlanan “Karaoğlan-Altay’dan Gelen Yiğit” rol aldığı ilk film oldu. Sonraki yıllarda gelen ve aynı seriye ait olan Baybora’nın Oğlu, Camoka’nın İntikamı, Bizanslı Zorba, Yeşil Ejder, Karaoğlan Geliyor filmlerinin başrolü de Kartal Tibet’teydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Karaoğlan’la üne kavuşan oyuncunun fantastik kahramanlarla bütünleşmesinde Tarkan serisinin etkisi büyüktü. Sezgin Burak’ın yarattığı karakter ilk kez 1969 yılında sinemaya uyarlanmış ve 70’li yıllarda devamı gelmişti: Gümüş Eyer, Viking Kanı, Altın Madalyon, Güçlü Kahraman. Ve hepsinin başrolünde Tarkan tiplemesiyle Kartal Tibet.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Orta Asya’dan Bizans’a gelen yiğitleri canlandıran Kartal Tibet, rol aldığı romantik komedilerle Türk sinemasının jönleri arasına katıldı. Hepimizin defalarca izlediği Seven Ne Yapmaz, Küçük Hanımefendi, Dağlar Kızı Reyhan, Ateş Parçası, Aşk Mahkûmu çevirdiği onlarca filmden sadece birkaçı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Fikret, Ömer, Emin, Murat, Ferdi gibi rollerde romantik âşık, Karaoğlan ve Tarkan rollerinde gözü pek bir savaşçı olan sanatçı, 1973 yapımlı macera-komedi türündeki Bitirim Kardeşler ’de iki kardeşten mert, çalışkan, dürüst olanını canlandırdı. Bu film sayesinde rol arkadaşı Kadir İnanır’la iyi bir ikili oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kartal Tibet hakkında buraya kadar anlattıklarımızı muhtemelen çoğunuz biliyordu… Peki, Türk sinemasının en çok bilinen filmlerini yönettiğini biliyor muydunuz? Gırgıriye, Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor, Sultan, Tosun Paşa gibi filmlerin yönetmen koltuğunda oturan kişi Kartal Tibet’ti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Gol Kralı, Davaro, Çarıklı Milyoner, Şabaniye, Sosyete Şaban, Deli Deli Küpeli, Şendul Şaban… Yönettiği pek çok filmin senaryosunu da Kartal Tibet yazmıştı. Tiyatrocu, oyuncu, yönetmen ve senarist olan çok yönlü sanatçının doğum tarihi ise 1938’di.

  • 9 Madde İle Haliç’in Kıyısındaki Renkli Tarihi Semt Balat

    9 Madde İle Haliç’in Kıyısındaki Renkli Tarihi Semt Balat

    Her semtinde ayrı hikâyeler, ayrı bir doku barındıran İstanbul’u gezmek adeta burada yaşamış olan tüm kültürleri bir arada deneyimlemek gibidir. Geçmişiyle, kozmopolit yapısıyla yerli yabancı turistler için bir ilgi odağı olan Haliç kıyıları da bu yolculuğun değişmez bir parçasıdır. Haliç’in güzeller güzeli semti Balat’ı yakından tanımak isterseniz buyurun 9 maddelik listemizin tadını çıkarın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Haliç kenarındaki tarihi semtlerden biri olan Balat’ın isminin Yunancadaki “palation” yani saray kelimesinden geldiği düşünülmektedir. Söylentiye göre Bizans imparatorları deniz yoluyla Haliç’e gelip şehrin dışındaki Blachernae Sarayı’na giderken Balat’tan geçiyorlardı ve semt ismini saray güzergâhında bulunması nedeniyle almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Balat ve hemen yanı başında bulunan Fener, Osmanlı döneminden itibaren Musevi cemaatinin yerleştiği semtler olmuştur. Buraya yerleşen ilk Musevi cemaatinin İspanya’daki Hristiyan baskınlarından II. Bayezid tarafından kurtarıldığı, gemilerle İstanbul’a getirilerek Haliç kıyısındaki bu güzel semtlerinde yaşamaya başladığı düşünülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Semtin Musevi cemaatinden edindiği kültürel miraslar arasında Ahrida Sinagogu ve Yanbol Sinagogu bulunur. Ahrida Sinagogu, adını Makedonya’nın Ohri kentinden almıştır. 15. yüzyılda inşa edilen bu sinagog, Türkiye’de bulunan en büyük sinagogdur. Yanbol Sinagogu ise Bulgaristan’ın Yambol kentinden gelen cemaatin sinagogu olarak yapıldı ve 18. yüzyılda 300 kişinin aynı anda ibadet edebileceği şekilde restore edildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4# ” title_font_size=”13″]

    Balat’ın uzun tarihi boyunca semtin sakinleri arasında Hristiyan cemaatleri de yer almıştır. Surp Hreşdegabet Gregoryan Kilisesi, 1620 civarında Ermeni cemaatine tahsis edilen araziye kurulmuştur, Balat yangınlarında zarar görse de tadilatlarla günümüze dek gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Balat iskelesinin iç tarafında kalan Ferruh Kethüda Camii, Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş. Zamanında bir külliye olarak tasarlanan yapıdan geriye sadece cami ve çeşme kalmış. Bu caminin bir özelliği ise vakti zamanında Balat mahkemesinin caminin bahçesinde kuruluyor olmasıymış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Balat’ın tarihi boyunca tüm dinlerden sakinler barındırmış olan sokakları İstanbul’un kozmopolit yapısının mükemmel bir örneğidir. Farklı kültürlerle beslenmiş olan Balat sokaklarında bu renkli mirasa şahitlik etmek mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yerli yabancı turistlerin şehirde en çok ilgi gösterdiği semtlerden biri olan Balat, eski İstanbul’u deneyimlemek isteyen, mimariye ilgi duyan, fotoğraf çekmeyi sevenler için oldukça çekici bir bölge oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Balat’ta birçok Osmanlı zamanından kalma hamam da bulunmaktadır. Bu hamamların birçoğu hâlâ hizmet vermektedir. Bölgedeki en eski hamam olan Balat Çavuş Hamamı’nın Fatih Sultan Mehmet ya da II. Bayezid zamanında yapıldığı düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Balat’ın çarşısı da farklı zaman dilimlerinden kalmış renkli dükkânlarıyla, eski mahalle dokusuyla büyük ilgi görüyor. Ünlü Agora Meyhanesi de çarşının içinde yer alıyor. Dilimize yerleşmiş olan “Çıfıt Çarşısı” deyimi de aslında Balat semtindeki Çıfıt Çarşısı’ndan geliyor.

  • 8 MADDEYLE TENİS HAKKINDA BİLGİLER

    1800’lü yıllarda popüler olmaya başlayan tenis, raketle ve topla iki kişi ya da ikişer kişilik iki takım arasında oynanan dünyanın en gözde olimpik sporlarından biridir. Oyuncular ellerindeki tenis raketi ile topa vurur ve sahanın ortasındaki filenin üzerinden rakip takımın kortuna geçirmeye çalışır; top rakip kortta ikiden fazla sektiği takdirde sayı, topa vuran takıma yazılır. Tenisin nasıl oynandığına kısaca değindikten sonra şimdi de tarihine bir yolculuk yapmaya ne dersiniz? Hakkında bilinmeyenleri, şaşırtıcı özellikleri ve çok daha fazlasını siz değerli Kültür ve Yaşam okuyucuları için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1873 yılında İngiliz Albay Walter Clopton Wingfield raket ve topla oynanan bu oyunun patentini alan kişidir. Günümüzdeki tenis kurallarının oluşmasına büyük katkı sağlayan Wingfield için kort tenisinin mucidi demek mümkün. O zamanlar Yunanca “oynamak” (bazı kaynaklarda top anlamına da geldiği söylenir) anlamına gelen “Sphairistike” adıyla oynanan oyunun, tenisin ilham kaynağı olduğu bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tenisin 1800’lü yıllarda Fransız saraylarının soyluları tarafından oynandığı rivayet edilir. İlk çıktığı yıllarda Fransa’da topa avucun iç kısmıyla vurulurdu bu nedenle “Jeu de Paume” yani avuç içi oyunu olarak bilinirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1890’lı yıllarda İngiltere’de yapılan tenis turnuvalarıyla tenis kuralları bugünkü şeklini aldı. Tenis kurallarının yanı sıra top ve raket gibi ekipmanların ana malzemesi de değişikliğe uğradı. İlk çıktığı zamanlarda raketin üzerindeki dikey ve yatay tellerin inek ve koyun bağırsağından yapıldığını biliyor muydunuz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Köklü bir tarihe sahip olan tenis, yıllar içinde farklı terimlerin de eklenmesiyle günümüzdeki halini aldı. Teniste kullanılan terimlerden birkaçı; servis, forehand, backhand, tie-break, çift hatadır ve ACE’dir. Forehand, sağ elle oynayan oyuncuların topa sağdan, sol elle oynayanlarınsa soldan vuruş yaptığı bir tekniktir. Vuruş sırasında raketin tutulduğu elin için rakibe bakacak şekildedir; dizler paralel ve hafif büküktür. Sağ kol, raket tek elle tutulabilecek şekilde başın üstünden gergin bir şekilde geriye çekilir ve top gelirken dizin önünde topa vurulur. Backhand ise raket tutuşuna göre elin arkasıyla yapılan bir vuruş tekniğidir; elin dış tarafı rakibe dönük olur. Oyunda 6-6 eşitlik varsa tie-break seti oynanır. Servis kullanan oyuncunun iki kez hata yapması durumunda çift hata olur ve rakip çift hata sonunda sayı kazanmış olur. Serviste kazanılan direkt sayıya ise ACE adı verilir. ACE için “rakip tarafından karşılanamayan servis” demek mümkündür; ACE’de rakip, servisi karşılayamadığı için atış yapan oyuncu doğrudan puan kazanır ve sayı olmuş olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tenis için bir “dayanıklılık” sporu demek mümkündür bu nedenle zevkli ancak büyük efor gerektiren bir spordur. Tenis tarihinin en uzun süren maçı 2010 yılında Wimbledon’da oynanmıştır. Amerikalı tenisçi John Isner ve Fransız tenisçi Nicolas Mahut arasında oynanan maç 11 saat 5 dakika gibi rekor bir sürede oynanmıştır. Dünya tenis tarihinin en uzun karşılaşmasının galibi 70-68’lik skorla John Isner olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yıl boyunca oynanan tenis turnuvalarıyla rakipler birbirlerine karşı ter döker.  Ancak özellikle 4 tanesinin ayrı bir önemi vardır; Avustralya Açık, Fransa Açık, Wimbledon ve Amerika Açık. Tenis camiasındaki en yüksek puanların elde edildiği bu turnuvalar Grand Slam olarak adlandırılır. Turnuva Avustralya Açık ile başlar ve finalde Amerika Açık’la kapanır. Eğer bir tenisçi dört büyük tenis turnuvasının hepsini kazanırsa bu durumda “Glam Slam” unvanını alır. Glam Slam elde eden tenisçi eğer olimpiyatlarda da şampiyon olursa bu durumda “Golden Grand Slam” sahibi olmaya hak kazanır. Bu noktada rekor en çok Glam Slam kazanan ve 22 şampiyonluğa sahip olan Rafael Nadal’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yılın ilk karşılaşması olan Avustralya Açık Tenis Turnuvası 1905 yılından beri gerçekleşen ve her yıl Ocak ayında Avustralya’da bulunan Melbourne Park’ta düzenlenen bir turnuvadır. Sert bir zeminde oynanan oyun, Amerika Açık’tan sonra en yüksek katılımlı turnuvadır; Rod Laver Arena ve Hisense Arena en önemli kortlardandır. Fransa Açık Tenis Turnuvası, her yıl Mayıs ayında Paris’te bulunan Stade Roland Garros’ta düzenlenen bir turnuvadır. Turnuva her yıl Mayıs ayının 3. haftasında başlar ve 2 hafta sürer. Fransa Açık’ın en önemli özelliklerinden biri toprak kortta oynanan tek Glam Slam Turnuvası olmasıdır. Toprak kort, diğer zeminlere göre oynanması daha zor olduğundan, Fransız Açık’ta karşılaşmalar genellikle uzun sürer. Wimbledon Tenis Turnuvası, tarihin en eski turnuvalarından biridir; 1877’den beri Londra’da düzenlenir. Çim kortta oynanan tek Grand Slam Turnuvası olan Wimbledon her yıl 20 ile 26 Haziran arasına denk gelen pazartesi günü başlar. Amerika Açık Tenis Turnuvası New York’ta 1881 yılından beri düzenlenen sert zemin üzerinde oynanan bir turnuvadır. Her yıl Ağustos ayında USTA Billie Jean King National Tennis Center’da çekişmeli mücadelelere sahne olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Tenis ilk zamanlarda erkek sporu olarak oynanırdı, kadınların tenisle tanışması zaman aldı. 1884 yılında ilk kez kadınlar da tenis oynamaya başladı. İngiliz tenisçi Maud Watson, ilk kadın Wimbledon şampiyonu olarak tarihe adını yazdırdı. Watson’ı Blanche Bingley Hillyard ve Lottie Dod takip etti. 1900 yılında ilk kadın olimpiyat şampiyonu Charlotte Cooper oldu. Tenis sporunun ülkemizdeki gururu ise Grand Slam turnuvalarında ön eleme turlarında mücadele eden ve turu geçen ilk Türk tenisçi Çağla Büyükakçay olmuştur. Kadın tenisçilerden bahsetmişken bir tenis efsanesi olan ABD’li sporcu Serena Jameka Williams’ı da unutmamak gerekir.  23 Grand Slam şampiyonluğuyla tenis dünyasına adını altın harflerle yazdıran Williams, başarılarla dolu geçen yıllarının ardından 2022 Amerika Açık turnuvasından sonra tenisi bırakma kararı aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Yazımızın finalini  “tenisin yaşı yoktur” cümlesini destekleyen bir bilgiyle yapalım. Bugüne kadar genç sporcuların adı duyulsa da aslında tenis 85 yaş üzerinde bile oynanabilen bir spordur. Senior (veteran) teniste turnuvalar 35 yaşında başlar ve beşer yılık aralarla erkeklerde 85 kadınlarda ise 75 yaş kategorilerinde oynanır. Dünyanın en yaşlı tenisçisi olan ve Guinness Dünya Rekoru sahibi Ukraynalı Leonid Stanislavski’nin 2020 yılında kırdığı bu rekor sırasında 96 yaşında olduğunu biliyor muydunuz?