Blog

  • 5 MADDE İLE “YALNIZ ADAM” FRANZ KAFKA

    Ürettikleriyle 20. yüzyıl edebiyatına damga vuran Franz Kafka, kurgularında gerçeklik ile hayal dünyasını çok başarılı bir şekilde sentezledi ve bu yeteneği ile hem çok takdir edildi hem de pek çok tartışma konusunun gündemi oldu. Yaşarken çok fazla ün elde edemese de ölümünün ardından Dava, Dönüşüm, Şato gibi kitapları ile ilgi görmeye devam etti. Hatta bu kitaplardan hepimizin ismini duyduğu ya da okuduğu kitabı Dönüşüm ile pek çok insanın hayata bakış açısını değiştirmeyi başardı. Başkalaşma, yalnızlık, otoriter baskıcılık hakkında yazdığı hikâyelerle dikkat çeken Kafka’yı Kültür ve Yaşam sayfalarında, ölüm yıldönümünde ağırlıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Kafka kimdir?” title_font_size=”13″]

    3 Temmuz 1883’te Çek Cumhuriyeti’nde Almanca konuşan bir Yahudi ailede dünyaya gelen Kafka, 6 kardeşin en büyüğüydü. Lise öğreniminden sonra hukuk eğitimini Prag Üniversitesi’nde aldı. Önce bir süre staj gördü ardından İtalyan bir sigorta şirketine geçti. Burası onun için bir dönüm noktasıydı çünkü onunla tanışmamızı sağlayan Max Brod ile yolları burada kesişti. Max ile kurduğu dostluk sayesinde edebiyat dünyasına girdi; Felix Weltsch, Oskar Baum, Franz Werfel gibi isimlerle bir arada olma fırsatı yakaladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Kafka’nın gizemli dünyası” title_font_size=”13″]

    Kafka, küçük yaşlardan beri yazmaya ve hikâye anlatmaya çok meraklıydı hatta anne ve babasının doğum günlerinde onlar için piyesler hazırlar, kardeşleriyle birlikte sunarlardı. Bütün hayatını yazarak geçirmesine karşın bu eserlerden çok azı bize ulaşabildi çünkü eserlerinin birçoğunu yayımlamayı tercih etmedi.  Bunun altında yatan nedenlerden biri babası ile olan iletişim sorunuydu. Kafka’nın babası, oğlunun edebiyata olan ilgisini desteklemiyordu. Hâlihazırda babasıyla zaten zor ve karmaşık olan ilişkisi bir de edebiyat sevdasından dolayı iyice çıkmaza girmişti. Babasına karşı beslediği tek duygu, eserlerinden de anlaşılacağı üzere nefretti. Almanca konuştuğu için Çekler tarafından, Yahudi olduğu için de Almanlar tarafından sevilmedi ve çocukluğu hep bir karmaşa içinde geçti; diğer bir deyişle kavgalı olduğu yalnızca babası değil aslında hayatın kendisiydi. Duyguları ile kalemi arasına sınır koymayan Kafka, babasıyla olan bu kavgasını “Babaya Mektup” adlı kitabında kaleme almış ve bu çatışmayı somut bir şekilde gözler önüne sermişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Babaya Mektup” title_font_size=”13″]

    Babaya Mektup, Franz Kafka’nın Kasım 1919’da babası Hermann’a yazdığı ve babasının Kafka üzerindeki psikolojik travmalarını konu alan bir mektuptu. 45 sayfalık kitabı, babasına ulaştırması için annesine teslim etti ancak annesi bunu kabul etmedi ve oğluna geri verdi. Her ne kadar annesi babasına ulaştırmayı reddetse de 1952 yılında kitap yayımlandı.  “Senin etkinden tamamen bağımsız büyümüş olsaydım bile, senin gönlünde yatan insan gibi biri olamayacaktım büyük ihtimalle. Herhalde yine çelimsiz, ürkek, kararsız, huzursuz bir insan olurdum…” diyerek duygularını kaleme alan Kafka’nın babası ile olan ilişkisi, aslında çoğu eserinin ilham kaynağı oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Kafka’nın Dönüşüm’ü” title_font_size=”13″]

    Almanca adı Die Verwandlung olan ve dilimize Dönüşüm, Değişim ya da Metamorfoz olarak çevrilen eseri Kafka’nın en popüler kitabı olmuştur. İlk olarak 1915 yılında yayımlanan kitap, Gregor Samsa’nın bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş bulmasıyla başlar ve hayatındaki değişiklikleri anlatır. Dönüşüm, aynı zamanda Kafka’nın metafor kullanma yeteneğini de gözler önüne seren bir kitap olma özelliğini taşır çünkü Gregor Samsa’nın toplum içindeki yeri, gerçekten bir böcekten farksızdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ölümünden sonra gelen şöhret” title_font_size=”13″]

    Yaşarken az sayıda okuyucu kitlesine sahipken, ölümünün ardından tüm dünya onu tanıdı bunun ardında ise yakın arkadaşı Max Brod vardı. Ölmeden önce Kafka, Brod’a eserlerini yakmasını söyledi ancak Brod onun bu isteğini yerine getirmedi ve tüm eserlerini yayımladı. Kafka, öldükten sonra sadece ismiyle bile onlarca işe hayat verdi; Rus oyun tasarımcısı Mif2000, Kafka’nın romanlarını bilgisayar oyunlarına uyarladı. Yanı sıra sinemaya uyarlanan romanları da oldu; Inaka Isha / A Country Doctor bunlardan biriydi. Ülkemizin ünlü şairlerinden Cemal Süreyya da Göçebe adlı şiirinde Kafka’nın adını geçirdi: “Ellerim gece yatısına çağrılmış ve telaşsız görünmeye çalışan Kafka gibi yüzüm giyotine abone…”. Kafka, ardında bıraktığı eserleriyle günümüzde de ilham olmaya devam ediyor…

  • GÜVENLİ SÜRÜŞ İÇİN GEREKLİ MOTOSİKLET AKSESUARLARI

    En kullanışlı ulaşım araçlarından olan motosikletler maceracı ruha sahip sürüş tutkunlarının da vazgeçemediği taşıtlar arasında yer alıyor. Popülerliği günden güne artan motosikletler ister uzun yolda ister kısa mesafelerde kullanılsın güvenli bir sürüş için aksesuarlarının eksiksiz kullanılması gerekiyor. Olmazsa olmaz motosiklet aksesuarlarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kask ” title_font_size=”13″]

    Güvenli sürüş denilince ilk akla gelen kaskların birçok çeşidi bulunuyor. Kasklar olası baş darbelerinden ve yüz yaralanmalarından korunmayı sağlıyor. Bu sebeple motosikletler için özel olarak üretilen kaskları tercih etmek önemli. Kaskın ağırlığı, kafa ölçüsü, kaskın üretildiği materyalin kalitesi ve mevsimine uygun olup olmadığı dikkat edilmesi gereken diğer konular…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Eldiven ve Rüzgârlık ” title_font_size=”13″]

    Motosiklet kıyafetleri, bedeni yaralanmalardan korumak için deri veya özel kumaşlardan üretilir ve bu özel kıyafetler sürücüyü hem soğuktan hem sıcaktan koruyacak şekilde tasarlanır. Sürüş güvenliğini ve konforunu sağlayan motosiklet aksesuarlarından eldiven, aracın kontrolünü daha rahat kavramak için son derece önemlidir. Hız ve fren kontrolünün elle yapıldığı motosiklette, yağmurlu ve rüzgârlı havalarda bu kontrolün daha rahat yapılabilmesi için her türlü hava koşuluna uygun bir eldiven tercih etmek gerekiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Omuzluk, Bellik, Sırtlık ” title_font_size=”13″]

    Kaskın tamamlayıcısı olan omuzluk, bellik ve sırt koruyucu ile bir araya geldiğinde tam koruma sağlıyor. Omuzluk sürüş konforunu artırırken; beli, omurgayı ve böbrekleri korumak için sırtlık ve bellik kullanmak gerekiyor. Ergonomik olarak tasarlanan bu tür ürünler, motosiklet sürerken rahatsız etmemesi için hafif ancak darbelere karşı dayanıklı olacak şekilde üretiliyor. Bununla birlikte ister yaz ister kış ayı olsun rüzgârdan koruyan bu aksesuarlar sürüş esnasında duruşu da düzelterek oluşabilecek sırt ağrılarını en aza indiriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Boyunluk ” title_font_size=”13″]

    Boyun, yüz ve burun gibi birçok bölgeyi kapatan boyunluk hem soğuk havaya hem toza karşı sürücüyü korur. Boyun ve yüz bölgesini kapatarak sıcak tutar ve tozlu havanın etkilerini azaltır. Nefes alan kumaşlardan tasarlanan boyunlukların hava geçirgenliği yüksektir ve nemin vücutta birikmesini önler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dizlik ve Dirseklik ” title_font_size=”13″]

    Eklemleri koruyan dizlik ve dirseklik, güvenli bir sürüşün olmazsa olmaz aksesuarlarındandır. Olası bir düşme ya da kaza anında sürtünmeyle birlikte ciltte ve eklemlerde oluşabilecek hasarı en aza indirmeye yardımcı olan bu aksesuarlar, motosiklet kıyafetlerinin içerisine giyilebildiği gibi dış taraftan da takılabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aydınlatma Aksesuarları ” title_font_size=”13″]

    Reflektörlü yelekler ve yansıtıcı şeritler güvenli bir motosiklet sürüşü için üretilen özel ekipmanlardır. Özellikle gece sürüşlerinde görüş mesafesini sağlayan aydınlatmalar ve ekipmanlar tıpkı diğer motorlu taşıtlarda olduğu gibi motosikletlerde de hayati önem taşıyor. Sis ve yağış gibi aniden oluşan hava değişikliğinde ya da uzun yol sürüşlerinde diğer sürücülerin motor sürücüsünü daha rahat fark etmesini sağlıyor.

  • HAYRAN BIRAKAN MİMARİSİYLE: QUİNTA DA REGALEİRA

    Portekiz’in Sintra bölgesinde bulunan ve ihtişamıyla görenleri büyüleyen Quinta da Regaleira, dönemin zengin tüccar ve ailelerinin ikamet ettiği, atmosferiyle masalsı bir dünyanın kapılarını aralayan dünyanın en ünlü saraylarından biridir. Altında çok sayıda yeraltı tüneli bulunan saray, adeta labirenti andıran yapısıyla oldukça ilgi çekicidir. Bu yazımızda Quinta da Regaleira’ya misafir oluyor ve tüm görkemiyle bu sarayı mercek altına alıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Quinta da Regaleira, 17. Yüzyılın sonlarında inşa edilen etkileyici bir yapıdır. 1892 yılında bilim insanı Carvalho Monteiro tarafından satın alınarak, İtalyan mimar Luigi Manini’ye yeniden tasarlatılmıştır. İnşası 1910 yılına kadar süren Quinta da Regaleira’nın mimarisi gotik, Rönesans ve Roma mimarisinin bir karışımıdır. Yıllar içinde çeşitli restorasyonlardan geçen yapı 1998 yılında ziyarete açılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Quinta da Regaleira, beş katlı görkemli saray benzeri bir ana yapı, şapel, köprü, kuyu, park, göl gibi birbirinden farklı detayları bir arada bulundurur. Ziyaretçileri tarafından en çok merak edilen detay ise Ters Kule, orijinal ismiyle Initiation Well’dir. Kuleden daha çok bir kuyuyu andıran yapının gizemli ve ürkütücü havası ününe ün katmaya devam etmektedir. Ters Kule, yerin altına doğru dokuz katlı olacak şekilde sarmal merdivenlerle inşa edilmiştir. Bahçede yer alan yapıyı saraya bağlayan yeraltı dehlizleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sarayın dört hektar büyüklüğündeki parka dönüştürülen bahçesini gezmek bile birkaç saatinizi alabilir. Quinta da Regaleira’nın köprüsünden çardağına, bahçedeki ağaçlara kadar simyacılık, astronomi ve hatta masonik öğeler barındırdığı, özel simge ve semboller içerdiği bilinmektedir. Hatta bu özelliğiyle sarayın, Harry Potter serisinin yazarı J. K Rowling’e de ilham olduğu ileri sürülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yıllarca zengin tüccarlara ev sahipliği yapan, Tapınak Şövalyeleri’ni ağırladığı ileri sürülen Quinta da Regaleira’nın pek çok noktası ücret karşılığında gezilebiliyor. Lizbon’a 28 km. mesafedeki Quinta da Regaleira’nın yer aldığı Sintra, 1995 yılından bu yana Kültür Peyzajı olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. Bölgeye gelen turistler sadece bu yapıyı değil, Pena Sarayı’ndan Sintra Ulusal Sarayı’na, Mouros Kalesi’nden Roco Burnu’na çok sayıda masalsı adresi görmeden dönmüyor.

  • DÜNYANIN DÖRT BİR YANINDAN ORMAN MANZARALARI

    Yüzlerce kuşa, yabani canlıya, bitkiye ev sahipliği yapan ormanlar, yeryüzünü boyayan en güzel renklerden. Masalsı güzellikleriyle etkileyen, “dünyamızın akciğerleri” olarak tanımlayabileceğimiz ormanları birbirinden güzel görseller eşliğinde sizlerle buluşturuyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sagano Bambu Ormanı, görenleri büyülemekle kalmıyor adeta insanı kendine çekiyor! Japonya’nın Kyoto şehrinin 10 km batısında yer alan orman, geniş bir yürüyüş parkuruna sahip. Bambulardan, güneşi görmenin bile zor olduğu bu doğa harikası, yeryüzünün eşsiz güzelliklerinden biri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Adını Sekoya ağaçlarından alan Sekoya Ulusal Parkı, ABD’nin Kaliforniya eyaletinde yer alır. Parkın en önemli özelliklerinden biri dünyanın en yaşlı ağaçları arasında bulunan General Sherman ağacının burada olması. Ayrıca bu dev ormanın 38’den fazla ağaç türünü içinde barındırdığı bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde bulunan Redwood Ulusal Parkı, yeşilliği ile dünyanın en güzel ormanlarından biri. Çok yaşlı ve uzun ağaçlara ev sahipliği yapan orman, engebeli kıyı şeridi ile doğal bir yürüyüş parkuru sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Almanya’da bulunan Black Forest’ın Almanca ismi Schwarzwald’dir, dilimize Kara Orman olarak çevrilir. Öyle sık ve yoğun ağaçlarla çevrilidir ki ışığın yüzeye teması oldukça güçtür. Gün ışığından mahrum olduğu için orman sürekli karanlıktır, adı da bu yüzden Kara Orman’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Polonya’da yer alan Crooked Forest, dilimize eğri orman ya da çarpık orman olarak çevrilir. Ormanın bu şekilde anılmasının sebebi, çam ağaçlarının bilinmeyen bir sebeple eğri olmasıdır. Yaklaşık 400 çam ağacına ev sahipliği yapan orman, ilginç görüntüsü ile oldukça dikkat çekicidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Jiuzhaigou Vadisi, Çin’in Siçuan eyaletinde bulunan bir doğa rezervi ve milli parktır. Pek çok şelaleye, renkli göllere ve ağaçlara ev sahipliği yapar. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde Biyosfer Rezervi’ne dâhil edilmiş milli bir park aynı zamanda “Dokuz Köyün Vadisi” olarak da isimlendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Amazon havzasının çoğunu kaplayan Amazon yağmur ormanı; Brezilya, Peru, Kolombiya, Ekvator, Venezuela, Guyana, Fransız Guyanası ve Surinam’ın da sınırları içinde yer alır. Bu etkileyici ve dünyaca ünlü ormanın ortalama 200’den fazla kuş türüne, 2 milyondan fazla böcek çeşidine ve 40 binin üzerinde bitki familyasına ev sahipliği yaptığını biliyor muydunuz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Daintree yağmur ormanı vahşi nehirleri, şelaleleri, beyaz kumlu sahili ile tam bir doğa harikasıdır. Avustralya’nın Queensland bölgesinde yer alır ve en ilkel bitki türlerine ev sahipliği yapar. Kelebek ve yarasa gibi canlıların da içinde yaşadığı orman, dünyanın en yaşlı ormanı olarak bilinir hatta mazisinin yüzyıllar önceye dayandığı düşünülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Türkiye’nin en büyük ormanı unvanına sahip olan Karacabey Longoz Ormanı, Bursa’da yer alır. Pek çok bitki türüne ev sahipliği yapan orman, yaz ve sonbahar mevsiminde adeta dile gelir. Özellikle ilkbahardan yaza geçerken su üzerinde açan nilüfer çiçekleri, tam bir tablo görüntüsü oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    Orman denince hep şehre uzak ve doğayla baş başa bir yer düşünülür ancak İstanbul’da yer alan Belgrad Ormanı doğa ve şehir hayatını bir arada sunabilen nadir ormanlardandır. İstanbul’un göbeğinde bulunur; hem şehre, hem doğaya yakın olması ile özellikle hafta sonu planlarının uğrak noktasıdır. İstanbul’un Sarıyer ilçesinde yer alan Belgrad Ormanı aynı zamanda İstanbul’un en önemli nefes alma duraklarından biridir.

  • DÜNYANIN FARKLI NOKTALARINDAN TUZ GÖLLERİ

    Tuz gölleri, yeraltı kaynaklarından gelen tuzlarla beslenen, benzersiz yapıları ve ekosistemleri ile ilgi çekici doğal alanlardır. Genellikle kurak iklim bölgelerinde bulunur ve bu bölgelerdeki suyun buharlaşmasıyla binlerce yıl sonunda tuz birikimi oluşur. Yeraltı kaynaklarının yüksek oranda mineral içermesi, tuz gölleri oluşumunda önemli rol oynar. Bitki ve hayvan türleri sayesinde eşsiz biyolojik çeşitliliğin oluştuğu tuz göllerini yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tuz Gölü, Türkiye ” title_font_size=”13″]

    Ankara, Konya ve Aksaray illeri sınırları içinde yer alan Tuz Gölü, Türkiye’nin Van Gölü’nden sonra ikinci büyük gölüdür ancak büyüklüğüne karşın ülkemizin en sığ göllerinden biridir. Derinliği birçok noktada yarım metreden azdır. Deniz seviyesinden 905 metre yükseklikte bulunan Tuz Gölü’nün bulunduğu nokta ülkemizin en az yağış alan yeri olduğu için akarsu sayısı azdır ve gölün dışarıya akıntısı yoktur. Çevre bölgelerden Tuz Gölü’nü besleyen akarsular yazın kuraklık nedeniyle kurur ve kuruyan bölgelerde 30 santimetreyi bulan tuz tabakası oluşur. Tuz Gölü sadece ülkemizin değil, dünyanın da en tuzlu göllerindendir; tuz oranı %32.4’tür. Gölde, tuz konsantrasyonunun yüksekliği nedeniyle sucul bitkilere rastlanmaz ancak akarsu etkisinde kalan geniş bölgelerde tuza dayanıklı, seyrek bitki örtüsü görülmektedir. Bitki yönünden cılız olsa da kuş varlığı yönünden Türkiye’nin en zengin göllerinden biridir. Kışın yükselen sularla su kuşları için önemli bir göç alanı oluşturmaktadır. Tuzlu ortamlara uyum sağlamış olan flamingo, kılıçgaga, angıt ve benzeri kuşların yanı sıra yağmurcunlar, turnalar, yaban kazları ve yaban ördekleri gölde büyük topluluklar halinde yaşamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Lut Gölü, Ürdün ” title_font_size=”13″]

    Ürdün’deki Lut Gölü, tuz oranının yüksekliğinden herhangi bir canlı yaşamına olanak tanımaz. Bu özelliğinden dolayı “Ölü Deniz” olarak da adlandırılan Lut Gölü’nün tuzluluk oranı ise yaklaşık %34’tür. Deniz seviyesinin 422 metre altında bulunan gölün yüzeyi ve kıyıları “dünyanın en alçak noktası” olarak kabul edilirken, 300 metre derinliğindeki göl kıyılarının büyük bölümü tuzdan oluşuyor. Magnezyum, kükürt, potasyum ve brom gibi çeşitli minerallerin bolca bulunduğu Lut Gölü’ndeki bu denli yüksek mineral oranı suyun kaldırma gücüne de etki ediyor. Ziyaretçiler hiçbir çaba harcamadan su yüzeyinde kalabiliyor. Gölden yayılan garip kokunun kaynağı olan bitüm maddesi geçmişte Mısırlıların mumyalama işleminde kullanıldığı için ülkeler arasında çokça ticareti yapılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Don Juan Gölü, Antarktika” title_font_size=”13″]

    Antarktika’daki küçük ve sığ tuz gölü Don Juan, dünyanın en tuzlu gölü. Derinliği 10 ile 30 santim arasında değişiklik gösteriyor, tuzluluk oranı ise yaklaşık %44. Su, sıfır derecede donma noktasına ulaşır ancak Don Juan Gölü’nde -50 dereceye ulaşan hava koşullarına rağmen göldeki kalsiyum klorür tuzları sayesinde su donmuyor, sıvı halde kalıyor. Güney Yarım Küre’de bulunan Antarktika Kıtası’nın yaklaşık %90’dan fazlası buz örtüsüyle kaplı olsa da etrafı dağlarla çevrili olan Don Juan Gölü’nde konumundan dolayı kar yağışı gerçekleşmiyor. Gölün neden bu kadar tuzlu olduğu ile ilgili araştırmalar ise halen devam ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Salar de Uyuni Gölü, Bolivya ” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en büyük tuz göllerinden biri olan Bolivya’daki Salar de Uyuni Gölü, deniz seviyesinden 3653 metre yükseklikte bulunuyor. Salar de Uyuni Gölü’nün tarih öncesi çağlarda kurumuş farklı göllerin tekrar suyla dolmasıyla oluştuğu düşünülüyor. Gölün yüzeyi tamamen altıgen şekle sahip tuz kristalleriyle kaplı ve yaklaşık 10 milyar ton tuzu barındırdığı düşünülüyor. Dünyadaki lityum ihtiyacının yarısını tek başına karşılayan göl, flamingo kuşlarının da doğal yaşam alanı ve her yıl binlerce turist Salar de Uyuni’yi görmek için Bolivya’yı ziyaret ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Asal Gölü, Cibuti” title_font_size=”13″]

    Don Juan’dan sonra dünyanın en tuzlu ikinci gölü olan Asal Gölü, deniz seviyesinden 156 metre altındaki konumuyla Afrika Kıtası’nın “en alçak noktası” olurken, bu rakamlar onu Teberiye Gölü ve Lut Gölü’nden sonra dünyanın üçüncü en alçak noktası yapıyor. Doğu Afrika’daki Cubiti Cumhuriyeti’nin sınırları içinde kalan gölün en derin noktası yaklaşık 7 metreyi bulurken; gölün yüzeyi beyaz, yeşil ve mavi renklerin buluştuğu güzel bir tabloyu andırıyor. Göl suyu mineraller açısından zengin olsa da bakteriler dışında yaşama pek de olanak tanımıyor. Bölgede antiloplar, develer, kuşlar, kertenkeleler ve böcekler gibi karasal hayvanları nadiren de olsa görmek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Büyük Tuz Gölü, ABD” title_font_size=”13″]

    Utah’taki Büyük Tuz Gölü, yüz ölçümü bakımından Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük tuz gölüdür. Gölün iki tarafı arasındaki tuzluluk oranı farklı olduğu için göl iki farklı renge bürünür ve kuzeydeki bölümü pembe renklidir. Ortasından geçen demir yolu âdeta gölü ikiye ayırır gibi gözükse de aslında bu renk farkı tuz oranından kaynaklanır. Çevresindeki nehirlerden beslenen Büyük Tuz Gölü’nde dışarıya akan bir akarsuyu yoktur, kapalı göldür. Amerika’nın “Ölü Denizi” olarak adlandırılan gölde antiloplar, endemik ve göçmen kuşlar, tuzlu su karidesi gibi canlıları görmek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Baskunchak Gölü, Rusya ” title_font_size=”13″]

    Hazar Denizi ve Volga Nehri’nin kuzeyinde bulunan Rusya’daki Baskunchak Gölü, deniz seviyesinin 21 metre altındadır ve derinliği de yaklaşık 30 metredir. Yüzeyindeki tuz kalınlığının 10-18 metreye ulaştığı gölden 8. yüzyıldan beri tuz çıkarılmış ve tarihî İpek Yolu boyunca ticareti yapılmış. Günümüzde de Rusya’nın tuz ihtiyacının %80’inini karşılamaktadır. Yerli halk tarafından “Gözyaşı Gölü” olarak anılan Baskunchak Gölü’nün kıyısında şifalı kil ve çamur birikintileri bulunuyor ve yaz sezonunda ziyaretçi akınına uğruyor.

  • FARKLI TARİFLERDE FINDIK TADI

    Beyin, kalp ve damar dostu olduğundan emin olduğumuz, ülkemizin pek çok şehrinde yetişen, halkımız tarafından keyifli şenliklerle toplanan, yaprak ve kabuğundan ayrıştırılan, kavrulunca bambaşka bir tada kavuşan fındık üretiminde dünyada birinci sıradayız. Bu sağlıklı besini bol bol tüketmenin yollarından biri de farklı tarifler içinde kullanmaktan geçiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Fındığın efsane eşlikçisinin kakao ve çikolata olduğunu bilmeyenimiz yok. Fakat hazır satılan kakaolu fındık kremalarının, koruyucu ve palm yağı gibi katkı maddeleri içermesi sizi de huzursuz ediyorsa, evde kendi fındıklı çikolatanızı yapmayı deneyebilirsiniz. Bunun için fındıkları toz haline getirmeniz ve benmari usulü erittiğiniz çikolatayla iyice çırpmanız yeterli olacaktır. İsterseniz karışıma biraz süt ve kakao da ekleyebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Pirinç, süt ve şekerin efsanevi birleşimi olan sütlacı tencerede yapıyorsanız, kâselerde üstüne serpiştireceğiniz lezzet toz tarçın olmalı. Fakat güveçlere döküp, üstü hafif yakılarak fırında pişirdiğiniz sütlacın lezzeti kesinlikle dövülmüş fındık içiyle tamamlanmalı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sıkça yapılan tartışmalardan biri, geleneksel tatlılarımızdan olan baklavanın fıstıklı mı yoksa cevizli mi olması gerektiğidir. Oysa fındıklı baklavanın hafif ve özgün lezzeti de bu tartışmaya dahil edilmeli, en azından fındıklı baklavanın tadına hayatta bir kere olsa da bakılmalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Fındığın yakışmadığı bir tatlı düşünmek zor. Sade ya da çikolatalı yapacağınız kek tarifine, ballı ve zencefilli kurabiyeye ya da elmalı bir turtaya rahatlıkla fındık katılabilir. Fındığı, kullanacağınız yere göre blender ile un ufak edebilir veya hafif parçalı bırakabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İster badem, ister yuvarlak, ister sivri fındık kullanın ama bu lezzeti tatlılarınızdan eksik etmeyin. Aklınızda olsun fındık parçacıkları, mozaik pasta ve türevleri gibi pişirmeye gerek olmayan lezzetlerin tadını da zirveye çıkarabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Tatlılardan söz ettik diye fındığın, ekşili ve tuzlu tariflerde kullanılmadığı sanılmasın. Örneğin en pratik tariflerden salataya bile eklenebilecek bir besindir fındık. Yukarıdaki fotoğrafta bir kış salatası görüyorsunuz. Mini ıspanağa, kan portakalı, avokado dilimleri ve fındık parçacıkları ilave edilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Peki, fındık kaplı tavuk göğsü kızartmasının enfes bir tat olduğunu söylesek ne düşünürsünüz? Tavuk parçalarını önce un, tuz, karabiber ve dövülmüş fındık karışımına bulayın, ardından yumurta ve su karışımına, son olarak kızartın. Tattıktan sonra tarifimize teşekkür edeceğinizi gururla söyleyebiliriz.

  • NESNELERİN İNTERNETİ VE UYGULAMA ALANLARI HAKKINDA KISACA

    Nesnelerin interneti, Amerikan Federal Ticaret Komisyonu tarafından, “günlük kullanımımızda olan nesnelerin, internete bağlanarak veri alıp göndermesi kabiliyeti” olarak tanımlanmıştır. Başka bir ifadeyle, fiziksel nesnelerin birbirleriyle veya daha büyük sistemlerle bağlantılı olduğu iletişim ağıdır. Tanımda geçen “nesne” kavramı çok geniş bir anlama sahiptir. Nesnelerin interneti denince akıllara gelen uygulama alanlarından bazıları şunlardır…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Akıllı şehirler çevreye uyumlu fiziksel ve dijital sistemlerle insanların yaşam kalitesini arttıran; modern, fonksiyonel ve sürdürülebilir bir gelecek sağlayan şehirlerdir. İleri düzeyde yaşamsal teknoloji ile desteklenen akıllı şehirler; akıllı cep telefonları, akıllı aydınlatmalar gibi cihazlardan elde edilen verilerle zaman, enerji ve atıklardan tasarruf sağlar. Günümüzde Londra, Tokyo, Hong Kong, Singapur, Oslo, Amsterdam, Stockholm gibi kentler akıllı şehir olarak değerlendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Akıllı evler, otomasyon sistemi sayesinde, ısıtmadan aydınlatmaya, güvenlikten elektronik eşyalara pek çok alanı evde olmasanız bile uzaktan yönetebilmenizi sağlar. Akıllı evlerin sağladığı en önemli faydalardan biri yangın, hırsızlık gibi güvenlik sorunlarının önüne geçmesidir. Ayrıca akıllı ev otomatik yönlendirmeler sayesinde daha konforlu bir yaşamı mümkün kılar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Nesnelerin internetinin uygulama alanlarından biri de akıllı mağazalardır. Bu mağazalarda akıllı ekranlar ve sanal gerçeklik gözlükleri ile tüm ürünlerin dijital kopyaları incelenebilir. Müşteri, robot satış danışmanlarının yardımıyla hangi ürünü alacağına hızlıca karar verebilir. Böylece daha pratik ve konforlu bir alışveriş gerçekleştirilebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Trafikte konumlarımızın sürekli olarak bir merkezi sisteme iletilmesi de nesnelerin internetinin uygulama alanlarından biridir. Akıllı trafik sistemlerinde, merkezi sisteme gönderilen veriler sayesinde kişilerin hareket bilgileri analiz edilir, böylece o bölgedeki trafik yoğunluğu ve akış hızı belirlenerek, en uygun rota üzerinden ortalama varış hızı ve alternatif rotalar tespit edilebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Oldukça şık görünen ve giyilebilir teknoloji ürünlerinden olan akıllı yüzüğe, akıllı telefonunuzla bağlantı kurarak istediğiniz özellikleri yükleyebilirsiniz. Örneğin başka telefon ve tabletlere dokunarak bilgi paylaşabilir, alışveriş sonrası ödeme yapabilirsiniz. Ancak bu ürünün uzun süre açık tutulması güvenlik açısından riskli olabilir, dikkatli kullanılmalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    “Akıllı gözlük nedir?” sorusuna zaman zaman, “cep telefonunun gözlük olarak takılması” cevabının verildiğine tanık olabilirsiniz. Bluetooth, Wi-Fi, GPS gibi kablosuz teknolojileri destekleyen, mobil işletim sistemleri bulunan akıllı gözlük, akıllı telefonunuzla kolayca senkronize olur, böylece telefon görüşmelerinizi yapabilir, müzik dinleyebilir, telefonunuzla yaptığınız tüm işlemleri gözlük üzerinden gerçekleştirebilirsiniz.

  • SOLUKSUZ İZLEDİĞİMİZ PERFORMANSLARIN ARDINDAKİ MESLEK: JONGLÖRLÜK

    Jonglörlük, çeşitli nesneleri havada hızlı ve ustalıklı bir şekilde fizik ve beden kurallarını zorlayarak kullanma becerisidir. Birçok farklı obje kullanılarak gerçekleştirilen jonglörlük, kültürlerarası geçmişe ve zengin bir tarihe sahiptir. Jonglörlüğün ne olduğu ve nasıl ortaya çıktığı yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Jonglörlük, doğru zamanlama, koordinasyon ve odaklanma gerektiren bir yetenek olarak değerlendirilebilir. Genellikle top, çubuk, lobut, ateş, ip, halka, şişe, meyve ve diğer nesneler kullanılarak gerçekleştirilen jonglörlük, izlemesi eğlenceli görsel bir şov sunmayı amaçlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Türkçeye Fransızca hokkabaz anlamına gelen “jongleur” sözcüğünden geçen bu şovun kökeni çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Mısırlılar, Roma İmparatorluğu ve Çin gibi farklı medeniyetlerde jonglörlük ya da benzeri becerilerle ilgili görseller ve tasvirler bulunuyor. Genellikle festival ve törenlerde izleyicileri eğlendirmek için sahnelenirken, bu beceriyi spor ya da hobi olarak yapanlar da var. Orta Çağ’da genellikle palyaçolar ve sokak sanatçıları tarafından icra edilen bu gösteriler daha çok dikkat çekmesi için ateşli veya keskin objelerle yapılıyordu. İlerleyen yıllarda sirklerde ve tiyatroda da popülerlik kazanan bu performans, sirk sanatçıları arasında önemli bir beceri olarak kabul ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyılda modern sirklerin popüler hâle gelmesi ve yaygınlaşmasıyla nefes kesen gösterilerin sergilendiği bu şovlar arasında en akılda kalan Fransız jonglör Jean-François Gravelet-Blondin’in (Charles Blondin olarak da bilinir) Niagara Şelalesi’nde ip üzerinde yürüdüğü performanstır. Onu dünya çapında üne kavuşturan bu gösteri gazetelerin manşetlerinden duyurulmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde jonglörlük, sirk, sokak gösterileri, akrobasi şovları ve eğlence sektöründe yaygın olarak sahnelenir. Birçok yetenekli jonglör farklı objelerle hünerlerini sergileyerek izleyicilere nefes kesen performanslar sunar. Top çevirme (ball juggling), lobut çevirme (club juggling), ipe bağlı ağırlık çevirme (poi), bir ipte makara yönlendirme (diabolo) ve iki kısa çubuk yardımı ile bir uzun çubuğu çevirme (devil stick) gibi başlıca çeşitleri bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Şovlarına dans figürlerini de ekleyerek “gösteri sanatçıları” olarak anılan jonglörler, sıkı bir eğitim sürecinden geçer. El-kol koordinasyonu ile gerçekleşen bu performans; denge, dikkat, hızlı refleks gerektirir ve odaklanmayı üst seviyelere taşır. Soyut ve somut düşünmeyi sağlayarak hızlı karar verme, sorun çözme, risk alma, odaklanabilme becerisini ve yeteneklerini artırır. Oldukça büyük dikkat gerektiren jonglörlüğü icra ederken bir anlık konsantrasyon eksikliği performansı sekteye uğratabilir.

  • ŞAPKANIN TARİHİNDE ÖNE ÇIKANLAR

    Günümüzde her ne kadar kıyafetlerin bir tamamlayıcısı olarak görülse de şapka, tarih boyunca basit bir aksesuardan çok daha fazlasıydı. Hava koşullarına karşı siper olma amacının yanı sıra insanların meslekleri, ekonomik durumları, inançları hakkında bilgiler veren şapka, günümüzde de popülaritesini korumaktadır. Bu yazımızda sizlerle her dönemin vazgeçilmezi şapkalar hakkında kısa bilgiler paylaşacağız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Şapkanın tarihi neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. İlk şapkanın M.Ö. 3000’li yıllarda Mısır’ın Thebes şehrindeki bir mezar üzerinde hasır şapkalı bir adam olarak resmedildiği bilinmektedir. Tarihte bilinen ilk kenarlıklı şapka ise M.Ö. 5. yüzyılda Yunanistan’da kullanılmıştır. Petasos adı verilen bu şapka modeli, insanları yağmurdan ve güneşten koruyan bir siperlik olarak tasarlanmış ve bu anlamda tasarlanan ilk şapka olarak tarihte yerini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde, tarihi Orta Asya dönemine kadar uzanan şapkalar ilk olarak post ve keçeden yapıldı. Osmanlı Devleti’nde de şapkanın büyük bir önemi vardı; yeniçeriler tarafından törenlerde giyilen şapkalar “üsküf” olarak adlandırılırdı. Şapkaların daha pek çok kullanım alanı ve farklı isimleri vardı. Örneğin asker dışında din ve devlet adamları, padişahlar kavuk ve külâh takarlardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1500’lü yıllarda Milano ve İtalya’da yaygınlaşan, kısaca “kadın şapkacısı” anlamına gelen “Milliner” kavramı telaffuz edildi. Bu tarih için, kurdele, eldiven ve hasır şapkaların popülerleşmeye başladığı ilk yıllar diyebiliriz. Aksesuarlarla şekillenen şapkalarla birlikte artık kadın ve erkek şapkaları net çizgilerle birbirinden ayrıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1700’lü yıllara gelindiğinde silindir şapkalar tasarlandı; ilk tasarlayan isim John Hetherington oldu. Bu tarihten itibaren erkeklerin de şapka modası başladı ve büyük ebatlardaki şapkalarla moda dünyasında farklı bir kapı aralandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1800’lü yıllarda, günümüzde popülerliğini koruyan “kovboy şapkası” üretildi. John Batterson Stetson isimli Amerikalı bir şapkacı tarafından tasarlanan bu şapka modeliyle dünya “Western şapka” ile tanıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1940’lı yıllara gelindiğinde ise Indiana Jones karakteriyle ünlenen fötr şapkalar popüler oldu ve şapka modasında hızlı bir değişim yaşandı. Av bekçileri için icat edilen Bowler şapka, Meksika kökenli Sombrero şapka, avcı şapkası, kasket, balıkçı şapkası, Viktorian şapka derken karşımıza onlarca çeşit şapka türü çıktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Dünya genelinde birçok ülkede insanların severek giydiği şapkanın bir günü olduğunu biliyor muydunuz? Ulusal Şapka Günü her yıl 15 Ocak tarihinde kutlanır. Tarihi, kökeni ve kurucusu tam olarak bilinmiyor olsa da bazı kaynaklara göre 1983 yılından itibaren kutlanmaya başlandı. O gün geldiğinde insanlar en sevdikleri şapkayı takarlar ve günü o şapkayla geçirirler böylece şapka gününü kutlamış olurlar.

  • İSTANBUL’UN EN ESKİ SARAYLARINDAN: TEKFUR

    Ülkemizin hatta dünyanın dört bir yanından, tarihi ve kültürel değeri yüksek yapıları karşınıza getirmeye devam ediyoruz. Şimdi de Fatih ilçesinin Edirnekapı semtinde, önemli bir kültürel miras olarak ayakta duran Tekfur Sarayı’ndayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bizans imparatorlarını ağırlayan Yüksek Saray…” title_font_size=”13″]

    Blaherne Sarayı, Bizans döneminde 500’lü yıllarda inşa edilen ve imparatorluk ikametgâhı olan büyük bir saray kompleksiydi, fakat günümüze kadar ulaşmayı başaramadı. Tekfur Sarayı’nın, bu kompleksin bir parçası olduğu düşünülmekte ve Bizans mimarisinin önemli taşıyıcılarından biri olduğu kabul edilmektedir. 13. yüzyıl sonları ile 14. yüzyıl başlarında inşa edilen Tekfur Sarayı, bulunduğu konumdan dolayı bazı kaynaklarda “Yüksek Saray” ifadesiyle de tanımlanmıştır. Saray duvarlarının farklı mimari özellikler sergilemesi, birinci ve ikinci katının farklı dönemlerde yapıldığını düşündürmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tekfur, aslında yöneticilere verilen bir unvan…” title_font_size=”13″]

    Taç taşıyan anlamındaki takavor kelimesi, dilimize geçtiği haliyle tekfur, Bizans döneminde vali düzeyindeki yöneticilere verilen unvan iken, Osmanlı döneminde Hıristiyan yöneticiler için kullanılan unvandı. Bizans İmparatorluğu yıkılana kadar varlıklarını koruyan tekfurlardan Osmanlılar ile yakın iletişimde olanlar, hatta evlilik yoluyla akrabalık bağı kuranlar da olmuştu. Tekfur Sarayı’nın ise 17. yüzyıldan itibaren bu isimle anılmaya başlandığı bilinmektedir. İstanbul’un fethedilmesiyle Osmanlı idaresine giren Tekfur, bu dönemde imparatorluk ikametgâhı olarak kullanılmamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çini atölyesi olarak kullanılan bir saray…” title_font_size=”13″]

    15. ve 16. yüzyıllarda farklı işlevler gören Tekfur Sarayı’nın, 18. yüzyılın ortalarına doğru Sadrazam İbrahim Paşa’nın kararıyla avlusuna fırınlar, değirmenler yaptırılmış ve İznikli ustaların işlettiği bir çini atölyesine dönüştürülmüştü. Hatta burada yapılan çiniler III. Ahmet Çeşmesi’nde, Kasım Paşa Camii’nde ve Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nde kullanılmıştır. Sonraki yüzyılda ise sarayın bir bölümü cam fabrikası olarak kullanılmış ve bu faaliyet 1955 yılına kadar sürmüştür. Daha sonra Ayasofya Müzesi Müdürlüğü’ne bağlanan tarihi mekân günümüzde İBB’ye bağlı bir müze olarak hizmet vermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kaşıkçı Elması’nın bulunduğu yer de burası…” title_font_size=”13″]

    Günümüzde Topkapı Sarayı’nda sergilenmekte olan Kaşıkçı Elması’nın, 1955 yılından sonra çeşitli tadilatlardan geçen Tekfur Sarayı’nda bulunduğu rivayet edilir. 2005-2014 yılları arasında büyük bir restorasyondan geçirilen Tekfur, hafta içi ve pazar günleri sabah 9 ile akşam 6 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor, cumartesi günleri ise öğleden sonra 4’e kadar ziyarete açık durumda.