Hem bestesi hem de zarafet yüklü sözleriyle filmlere, dizilere girmiş bir şarkıdır Fikrimin İnce Gülü… Hatta Adalet Ağaoğlu’nun 1976 yılında basılan romanına da adını, ana karakter olan Bayram’a sevgilisi Kezban’ın hediye ettiği plaktaki Fikrimin İnce Gülü şarkısı vermiştir. Söz ve bestesinin 1865-1927 yılları arasında yaşamış Muallim İsmail Hakkı Bey’e ait olduğu bilinen Fikrimin İnce Gülü şarkısını pek çok sanatçımız seslendirmiştir ama Müzeyyen Senar yorumunu dinlemenizi özellikle tavsiye ederiz.
Blog
-
USTA SESLERDE DAHA DA GÜZELLEŞEN BİR ŞARKI: FİKRİMİN İNCE GÜLÜ
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″] -
BU LEZZETLERİ BUZDOLABINDA SAKLAMAYIN!
Büyüklerimizden gördüğümüz kadarıyla buzdolabına girecek veya girmeyeceklerin ne olduğunu az çok bildiğimizi düşünürüz. Birçoğu için bu bilgilerimiz doğrudur da… Örneğin kuru fasulye, nohut gibi baklagillerin ıslanıp haşlanmadığı sürece buzdolabında saklanmayacağını hepimiz biliriz. Ya da bal ve reçelin buzdolabında değil oda sıcaklığında saklanması gerektiğini illa ki tecrübe ederek öğrenmişizdir. Gelin bu listeyi biraz daha genişletip şaşırtıcı hale getirelim.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″] -
SAHNEYE CESARETLE ADIM ATAN KADIN: AFİFE JALE
“Hayatımda mesut olduğum ilk gece… O piyeste güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi… Orada taşkın bir saadetle ağladım. Sahiden ağladım… Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler.” der Afife Jale, sahnede ilk kez seyirciyle buluştuğu o unutulmaz gecenin ardından. Türk tiyatrosunun ilk Müslüman kadın oyuncusu olarak tarihe geçen Afife Jale’nin yaşamı yalnızca sahne tozuyla değil; cesaret ve yalnızlıkla örülmüş bir hikâyedir. Yazımızda, perdeyi ardına kadar açan Afife Jale’nin kısa ama derin izler bırakan hayatına tanıklık edeceksiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]1902 yılında İstanbul’un Kadıköy semtinde dünyaya gelen Afife’nin çocukluk ve gençlik yılları; Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve İstanbul’un işgal dönemlerinin gölgesinde geçer. Zor zamanlarda büyür; ama o, tüm karanlığa rağmen bir hayale tutunur. Genç yaşta tiyatroya ilgi duymaya başlar. Ne var ki, ailesi de dönemin genel anlayışı gibi bu ilgiyi hoş karşılamaz. Babası, kızının tiyatroyla ilgilenmesini istemez. Afife ise kararlıdır; sesini, kimliğini ve hayallerini bastırmaya niyeti yoktur. 1918 yılında, Dârülbedâyinin (bugünkü İstanbul Şehir Tiyatroları) açtığı sınavı kazanarak tiyatro kursuna kabul edilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]O yıllarda, Müslüman kadınların halka açık gösterilerde sahneye çıkması yasaktır; kadın oyuncular yalnızca kadın seyircilere özel temsillerde rol alır. 1920 yılında, Hüseyin Suat’ın yazdığı “Yamalar” adlı oyunda, başrol oyuncusu Eliza Binemeciyan’ın Paris’e gitmesi üzerine boşta kalan rol için bir isim aranır. Ve o rol Afife’ye teklif edilir. Afife, bu teklifi tereddütsüz kabul eder. Kadıköy’deki Apollon Tiyatrosu’nun sahnesinde, “Jale” takma adını kullanarak sahneye çıkar. Böylece, Müslüman bir Türk kadınının halka açık bir tiyatro oyununda ilk kez sahneye çıkışı gerçekleşir. O geceden sonra artık herkes onu tek bir isimle anacaktır: Afife Jale.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]İlk sahne deneyiminin ardından Afife Jale’nin yıldızı parlamaya başlar. “Tatlı Sır” ve “Odalık” adlı iki ayrı oyunda daha rol alır. Ancak oyunlar sırasında tiyatroya birkaç kez polis baskını yapılır; Afife Jale, sahne arkasındaki arkadaşlarının desteğiyle gözaltına alınmaktan son anda kurtulur. Fakat bir gün Kadıköy İskelesi’nde yakalanır ve karakola götürülür. Neyse ki, Dârülbedâyinin tanınmış oyuncularının polis müdürü Tahsin Bey ile yaptığı görüşmeler sonucu serbest bırakılır. Afife Jale, bir süre daha Apollon Tiyatrosunda sahne almaya devam eder. 1921 yılının başlarında, Dârülbedâyi Yönetim Kuruluna İstanbul Şehremanetinden (Belediye Başkanlığı) iki resmî yazı ulaşır. İlki, 27 Şubat 1921 tarihli bir belgeyle Müslüman kadınların sahneye çıkmasının yasaklandığını bildirir. İkincisi ise birkaç gün sonra gelir ve Afife Jale’nin kadrodan çıkarılmasını açıkça emreder. 8 Mart 1921’de toplanan Dârülbedâyi Yönetim Kurulu, bu talimatı kabul eder ve Afife Jale’nin görevine son verir. Aynı yıl, ailesi sahneye çıkmasını istemediği için Afife, evden de kovulur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Afife Jale için tiyatro yalnızca bir meslek değil, hayattaki tek sığınağıdır. Dârülbedâyi kapılarını kapatsa da Anadolu’nun yolları açılır. Önce, Dârülbedâyinin ilk öğretmenlerinden olan Burhanettin Bey’in kurduğu Burhanettin Tepsi Kumpanyasına katılır. Yerli ve yabancı oyunları taşra sahnelerine taşıyan bu toplulukta, küçük kasabaların salonlarında sahneye çıkar. Ardından; oyuncu, yönetmen ve senarist Fikret Şadi’nin kurduğu Millî Sahne Topluluğu ile yollara düşer. Ancak 1921 yılından itibaren başlayan ağır koşullar ve artan baskılar, zamanla şiddetli baş ağrılarına ve sinirsel krizlere yol açar. O dönemin tedavi anlayışıyla verilen ağrı kesiciler kısa sürede bağımlılığa dönüşür. 1924 yılı, tiyatrodan yavaş yavaş uzaklaşmak zorunda kaldığı yıldır: Yalnızlık, ağrı ve yoksunluk yılları başlamıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Sahneden uzak ve acılarla iç içe geçen yılların ardından Afife Jale, 1928 yılında İstanbul’daki ünlü ud ve tambur sanatçısı Hafız Burhan’ın konserinde Selahattin Pınar ile tanışır. Bu tanışma zamanla büyük bir aşka dönüşür. Ancak yıllar içinde Afife’nin ruhsal çöküşü, bu ilişkinin sürmesini olanaksız hâle getirir. Çift, 1935 yılında ayrılır. Selahattin Pınar, Afife Jale’ye duyduğu aşkla, bugün hâlâ içlenerek dinlediğimiz ve Türk musikisine damga vuran besteler yazar. Bu eserlerin birçoğu, doğrudan ya da dolaylı olarak Afife Jale’nin izlerini taşır: “Nereden Sevdim O Zalim Kadını”, “Anladım Sevmeyeceksin Beni Sen Nazlı Çiçek” ve daha niceleri… Bu şarkılarda, bir yandan âşık bir adamın feryadı; öte yandan alkışsız kalan bir kadının sessiz çığlığı duyulur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Afife Jale, hayatının farklı dönemlerinde tedavi gördüğü Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde, 24 Temmuz 1941’de, 39 yaşındayken hayata veda eder. Cenazesi, neredeyse birkaç kişiyle sessiz sedasız kaldırılır. Uzun yıllar boyunca nereye gömüldüğü bilinmez. Adı anılır, hikâyesi anlatılır; ama mezarı yoktur. Ta ki ölümünden 82 yıl sonra, 2023’te mezar yeri bulunana dek. Afife Jale, yalnızca tiyatro sahnesine çıkan ilk Müslüman Türk kadını olarak değil; sahneye cesaretle adım atan, bedel ödeyen ve ardında ilham bırakan bir kadın olarak da anılır. 1997 yılından bu yana verilen Afife Tiyatro Ödülleri, onun sanat tutkusunu ve özgürlük hayalini yaşatmayı sürdürmekte; hayatı da bugün hâlâ kitaplara, belgesellere ve tiyatro oyunlarına ilham vermeye devam etmektedir.
-
MAKYAJIN TARİHİ BİNLERCE YIL ÖNCEYE UZANIYOR!
Makyaj günümüzde genel olarak kadınların ilgi alanına giren bir konu; peki tarihte de acaba öyle miydi? Mesela binlerce yıl önce insanlar ruj ya da oje kullanıyor muydu? Hangi elementler makyaj malzemesi olarak tercih ediliyordu? Cevaplarını öğrenmek üzere sizin için derlediğimiz bilgileri okumaya başlayabilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″] -
ORTA ASYA’NIN GÖRKEMLİ MİMARİSİNDEN ÖRNEKLER
Orta Asya, Afganistan, Pakistan, İran, Çin hatta Rusya gibi ülkelerin de bir bölümünü kapsayan, fakat Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan gibi ülkelerden sebep kulaklarımızda daha ziyade Türk halklarının yaşadığı bölge olarak tınlayan büyük bir coğrafyadır. Bu coğrafyada inşa edilmiş sayısız mimari eserden bazılarını sayfamıza taşıyoruz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Registan Meydanı, mimari bir yapının değil ama üç ayrı medresenin bir arada bulunduğu önemli bir adresin adı. Özbekistan’ın Semerkant kentinde bulunan meydanda, 15. yüzyılda yapılmış Uluğ Bey Medresesi, 17. yüzyılda inşa edilen Şir-Dor Medresesi ve aynı yüzyıl ürünü Tillâ-Kârî Medresesi yer almakta.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Özbekistan’ın batısında yer alan Hive’deki Kalta Minare, dilimizdeki adıyla Kısa Minare, yukarı doğru daralan silindirik yapısıyla muhteşem bir eser. Minarenin içinde olduğu alan, büyük bir kale içindeki eski şehri oluşturuyor ve mimarisiyle büyüleyen bu müze şehir 1990’dan beri Dünya Mirası Listesi’nde yer almakta.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Yine Özbekistan’da ama bu sefer Buhara’da bulunan Ark Kalesi, diğer adıyla Buhara’nın Gemisi, çevresi 790 metre civarında olan, duvarlarının yüksekliği 16 ile 20 metre arasında değişen devasa bir kale. Bu yapı tarihte, İbni Sina’dan Ömer Hayyam’a ve Firdevsi’ye kadar önemli kişilerin ayak bastığı bir mekân olmuş.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te yer alan, taç kapılı, dikdörtgen avlulu ve iki katlı olarak inşa edilen Kukeldaş Medresesi, özellikle cephe kısmındaki detaylarla dikkat çeken bir mimari eserdir. 1570 yılında inşa edilen yapı bir dönem müzeye çevrilmişse de günümüzde medrese olarak işlev görmektedir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Karakol Katedrali, diğer ismiyle Kutsal Ruh Ortodoks Kilisesi, Kırgızistan’da, Issık Gölü’nün doğu tarafında yer alan Karakol kentinde bulunuyor. Ahşap mimarisi ve renkli çatı dekoruyla dikkat çeken yapı, 1800’lerin ikinci yarısında yapılmış. Zaman içinde müze, okul, spor salonu gibi işlevler gören eser günümüzde kilise olarak hizmet veriyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Türkmenbaşı Ruhi Camii, Türkmenistan’ın başkenti Aşgabat’ta bir köy olan Kıpçak’ta yer alır. Orta Asya’nın en büyük kubbesine sahip olan cami 2004 yılında ibadete açıldı. Türkmenistan’ın bağımsızlığının ilan edildiği 1991 yılına atfen, dört minaresi de 91 metre yüksekliğinde inşa edilmiş. Geneli beyaz mermerden yapılan eser, mimarisiyle öne çıkmakta.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]Burana Kulesi, Kırgızistan’da, Bişkek ile Issık Gölü arasındaki tarihi şehir Balasagun’da yer almakta. İpek Yolu güzergâhında bulunan bu özgün yapı, Karahanlılar tarafından minare ve gözetleme kulesi olarak kullanılmış. 15. yüzyılda yaşanan bir deprem nedeniyle, uzunluğu 45 metreden 25 metreye inen Burana Kulesi, üzerindeki işleme detaylarıyla dikkat çekiyor.
-

KEYİFLİ ANLARIMIZA LEZZET KATAN KURU YEMİŞLER
Gerçekten de ortaya bir kâse kuru yemiş gelmişse orada ya eğlenceli bir muhabbet ortamı vardır ya da kendi kendimize keyifli zaman geçirmeyi planlamışızdır. Her birinden farklı tat alır, hatta her biriyle farklı bir duygu yaşarız. İçine katıldıkları onlarca farklı tarifi saymıyoruz bile… Sözü uzatmadan öne çıkan çeşitlerini sıralayalım.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
Leblebi, baklagiller familyasından olan nohutun işlenmesiyle yapılan bir kuru yemiştir. Beyaz leblebi de sarı üstüne siyah benekleri olan çifte kavrulmuş leblebi de bu şekilde üretilir. Ülkemizde genellikle Çorum civarındaki nohutlardan sarı, Ege Bölgesi’nde yetişen nohutlardan ise beyaz leblebi elde edilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
Fındık, kalp ve damar sağlığını desteklediği bilinen bir kuru yemiştir. Yorgunluğu gideren, vücuda enerji veren en lezzetli kaynaklardandır. Yağışlı iklimleri sever, nemli ve humuslu topraklarda yetişir. Ne mutlu ki ülkemiz fındık yetiştiriciliği açısından çok zengin bir coğrafyaya sahiptir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
Bademin olgunlaşmamış halinin çağla olduğunu biliyor muydunuz? Evet hani bahar aylarında sadece 15-20 gün görebildiğimiz yeşil, tüylü, mayhoş meyve. Çağla yaz aylarında olgunlaşırken kabuğu sertleşir ve o kabuğun içindeki yemiş de badem olarak önümüze gelir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
Kabuğundaki hafif aralıktan göz kırpıp duran ve yemesine doyum olmayan bu lezzetli kuru yemişe Şam fıstığı diyenler de vardır. Ülkemizde birçok ilde yetiştiriliyor olsa da ilk fıstık işletmeleri Gaziantep’te kurulduğu için asıl adı Antep fıstığıdır. Anavatanı Orta Doğu coğrafyası ve Orta Asya’dır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
Yer fıstığının en çok hangi halini seversiniz? Kabuğundan çıkardığınız çerezleri oracıkta yemeyi mi yoksa kavrulup tuzlu fıstık kıvamına gelmiş formunu tüketmeyi mi? Yer fıstığı baklagiller familyasından olan bir bitkidir ve dünyada daha ziyade ezmesi tüketilir. Nedeni ise oldukça besleyici ve pratik bir ürün olmasıdır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
Brezilya, Hindistan ve Batı Afrika topraklarında yetişen kaju, tropikal iklimleri seven bir bitkidir. Meyvesi çabucak çürüdüğü için asıl değerli kısmı, her kaju meyvesinden sadece bir tane elde edilen fıstığıdır. Kaju fıstığının hem bu özelliği hem de her iklimde yetişemiyor olması pahada değerini artırır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
Üzüm meyvesinin kurutulmasıyla elde edilen en tatlı kuru yemişlerden biridir. İyi bir antioksidan kaynağıdır ve hem çerez olarak hem de hoşafı yapılarak tüketilebilir. Ülkemiz dünyada çekirdeksiz kuru üzüm üretiminde ilk üçteki yerini uzun yıllardan beri korumaktadır.
-
KİLER: DÜNDEN BUGÜNE ÖNEMİNİ KAYBETMEYEN BİR KÜLTÜR
Gıdaların hem bozulmadan korunmasını sağlamak hem de depolamak üzere insanlığın geliştirdiği, günümüzde ilkel gibi görünen ama aslında dâhiyane çözümlerden biridir kilerler… Sözü uzatmadan, tarihin eski dönemlerinde ortaya çıkmış ve farklı bölgelerde farklı stillerde kullanılan bu yöntemle ilgili detaylara geçelim.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Kiler, evin içinde veya dışında olabilir” title_font_size=”13″]Buzdolabı teknolojisinin olmadığı eski dönemlerde, henüz inşa sürecindeyken evlerin güneş almayan serin bir odası kiler olarak ayrılır, bu oda çoğunlukla mutfağın yan tarafında veya evin bodrum katında yer alırdı. Çiftlik gibi yerlerde ise yaşam alanından uzak bir yere yapılır, hatta bazen yer altına doğru inşa edilirdi. İçerideki nem ve ısıyı koruması için üstü toprak, saman gibi malzemelerle kapatılan yer altına gömülmüş bu kilerlerin zemini toprak, tavanı ise kütük veya keresteden oluşurdu.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Büyük odalardan kiler dolaplarına” title_font_size=”13″]Anadolu’nun pek çok yerinde hâlâ karşılaşabileceğimiz, yöreye göre serender, nayla, hızna gibi farklı isimler alabilen bu kilerler, ahşap raf ve bölmelerle dizayn edilmekte. Günümüz modern yapılarında ise mutfak içine kiler olarak konumlandırılan ayrı odalar yapılabiliyor. Bununla birlikte çoğumuz, ısıdan ve nemden uzakta olan dolaplarımızı kiler olarak kullanıyoruz. Biçim değiştirmiş olsa da buzdolabının icat edildiği günümüz dünyasında da kiler, pek çok ürün için saklama ve depolama alanı olarak önemini korumaya devam ediyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Bu ürünleri buzdolabında değil kilerde saklayın ” title_font_size=”13″]Çiğ ürünlerden konservelere, sebzeden meyveye kilerde saklayabileceğiniz ürünler listesi, buzdolabında saklayabileceklerinizden fazla olabilir. Örneğin baharatlarınız… İster tarçın ister pul biber olsun, tüm baharatlarınızı kilerde saklayabilir ve böylece çok daha uzun ömürlü olmasını sağlayabilirsiniz. Soğan, sarımsak, domates, patates, kuru yemişler de buzdolabına değil kilere girmeli… Un, şeker, kabartma tozu, karbonat, salça, zeytinyağı, bal, pekmez, reçel, sirke ve kavanoz kavanoz kurduğunuz konservelerin yeri kesinlikle kiler olmalı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Ara sıra yapmak gereken bir işlem: Kiler düzenlemek” title_font_size=”13″]Kileri zaman zaman düzenlemek, özellikle mevsim değişimlerinde yapılması gerekenler arasındadır. Her ne kadar saklayan, muhafaza eden bir depo olsa da her ürünün bir kullanım süresi vardır ve o süreyi dolduranları kilerden çıkarıp yenilerine yer açmak yerinde bir tutum olacaktır. Bunun dışında ürünleri gruplara ayırarak depolamalı, neyin nerede olduğunu görebilmek için cam kavanozlar kullanmalı, paketlerin ağzını hava almayacak biçimde kapatmalısınız. Sık kullandıklarınızı ön tarafta çabuk erişebileceğiniz yere koymayı da düşünebilirsiniz.
-

ÖRNEKLERİYLE SANAT TARİHİNDEKİ RESİM AKIMLARI
Sanat tarihindeki resim akımları, çoğunlukla bir öncekine tepki olarak ama bazen de bilimsel ya da sosyo-ekonomik gelişmeler doğrultusunda kendiliğinden ortaya çıkmıştır, bununla birlikte her akımın öncü/geliştirici sanatçıları bulunur. Bu akımlardan dokuz tanesi örnekleriyle birlikte listemizde.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Klasisizm” title_font_size=”13″]
14. ve 15. yüzyıllarda başlayıp geliştiği için bu akıma Rönesans da denmektedir. Klasisizmde simetri, ışık, gölge, perspektif gibi konularda matematiksel bir düzene bağlı kalınarak olabildiğince gerçekçi eserler üretilmesi esastır. Akımı benimseyen ressamlardan biri Rönesans döneminde yaşayan Leonardo da Vinci’dir ve ünlü tablosu “Mona Lisa” en bilinen örneklerinden biridir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Barok” title_font_size=”13″]
Matematiksel kurallara bağlı kalınan Klasisizme tepki olarak 17. ve 18. yüzyıllarda doğan Barok, Portekizcede “düzensiz inci” anlamına gelen “barroco” sözcüğünden geliyor. Işık ve gölge kullanımının güçlendiği, hareketli figürlerin, grup portrelerinin önem kazandığı akımın uygulayıcılarından biri Rembrandt van Rijn idi.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Romantizm” title_font_size=”13″]
Sanatçının, kuralların üstüne çıkarak duygularını, düşlerini dramatik betimlemelerle yansıttığı, desenlerden çok renklerin kendini gösterdiği 19. yüzyıl resim akımıdır. Romantizmin resim sanatındaki öncüsü Fransız ressam Eugène Delacroix iken John Constable bu akımın manzara alanında örneklerini veren isim olmuştur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Realizm” title_font_size=”13″]
Romantizmin hayalciliğine tepki olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan Realizm akımında sanatçılar yapaylıktan uzaklaşmış, endüstriyel gelişmelerin ve sınıfsal ayrışmaların yaşandığı bu dönemde gerçekliğe yönelmişlerdir. Realizm akımının kurucusu ise gerçekçi çalışmalarıyla büyük bir üne sahip olan Fransız ressam Gustave Courbet’tir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Empresyonizm” title_font_size=”13″]
19. yüzyılın sonunda Fransa’da ortaya çıkan akımda resim sanatçıları stüdyoların dışına çıkarak, doğayı ve güneş ışınlarının cisimler üzerinde yarattığı renk değişimlerini gözlemdiler, güneş ışığının anlık ve değişken etkilerini eserlerine taşıdılar. Empresyonizm yani İzlenimcilik akımına ismini ise Claude Monet’nin “İzlenim: Gün Doğumu” adlı eseri vermiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Dadaizm” title_font_size=”13″]
Herhangi bir düzene ya da karakteristiğe bağlı olmadan eserler vermeyi amaçlayan ve bütün bu kuralcılığa tepki olarak doğan Dadaizm 20. yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıkmış bir akımdır. Fransız-Amerikalı sanatçı Marchel Duchamp ise Dadaizmin en tanınan öncülerindendir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Ekspresyonizm” title_font_size=”13″]
Nesneleri olduğu gibi resmeden Emresyonizme tepki olarak 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın ilk yarısında doğan Ekspresyonizmde aslolan ressamın nesneleri nasıl gördüğüdür. Sanatçı nesneler üzerinde istediği deformasyonu yapıp yeni bir forma büründürebilir. Edward Munch ve çok bilinen tablosu “Çığlık” bu akımın öncüsü ve örneğidir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Kübizm” title_font_size=”13″]
Nesnelerin geometrik şekillerle resmedildiği sanat akımı Kübizm en çok Pablo Picasso adıyla anılır çünkü Picasso, Georges Braque ile birlikte bu akımın temellerini atan kişidir. 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan akımda ve özellikle Picasso’nun eserlerinde farklı zaman dilimleri ve farklı bakış açıları aynı yüzeyde resmedilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Pop-Art” title_font_size=”13″]
20. yüzyıl ortalarında İngiltere’de ortaya çıkan Pop Art, birkaç yıl içinde Amerika’ya geçmiş ve yaygınlık göstermiştir. Çağdaş dünyada popüler kültüre özgü öğelerin resim sanatına taşındığı bu akıma, İngiltere ve Amerika’daki öncüleri farklı katkılar sunmuştur. Andy Warhol ise tüm dünyada en popüler Amerikalı öncülerinden biridir.
-
MÜSLÜM GÜRSES’İN KONUŞMALARINDAN ALINTILAR
1953 yılında dünyaya gelen sanatçımız Müslüm Gürses’i, 3 Mart 2013 tarihinde, henüz 60 yaşında iken kaybetmiştik. “Hayat bana zordu. Ama güzeldi.” cümlesinde de ifade ettiği gibi, yaşamında atlatması gereken zor dönemler olduğu gibi az kişinin sahip olabileceği ilgi, sevgi ve ünle taçlandırılmış dönemleri de oldu. “İstiyorum ki herkes; doğruluğun, iyiliğin, kardeşliğin, barışın efendisi olsun.” diyecek kadar yüce gönüllü olan sanatçıyı biz de farklı zamanlarda yaptığı konuşmalarından alıntılarla anıyoruz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″] -
BEYAZDAN SİYAHA PİRİNÇ ÇEŞİTLERİ
Pilavdan dolmaya, sütlaçtan çorbaya farklı tariflerde yer verdiğimiz pirinç, Orta Asya Türk mutfağından Osmanlı mutfağına ve oradan günümüze gelene kadar vazgeçilmez ürünlerden biri olmuştur. Peki, mutfakların demirbaşlarından olan pirincin tüm çeşitlerini biliyor ve hepsine tariflerinizde yer veriyor musunuz?
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Tombul haliyle görür görmez tanıyacağınız baldo, ülkemizde en çok tüketilen pirinç türüdür. B vitaminleri ile kalsiyum, demir, fosfor gibi önemli mineral içeriğine sahip baldonun karbonhidrat oranı da yüksek olduğu için tüketim oranına dikkat etmek gerekebilir. Ülkemizde Marmara’da Trakya Bölgesi, Karadeniz’de Samsun, Ege’de Manisa gibi sulak ve yağış alan yerlerde bolca yetişmektedir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]Tayland menşeili olan ve Asya ile Uzak Doğu mutfaklarının vazgeçilmezleri arasında sayılan jasmine ya da dilimizdeki telaffuzuyla yasmin pirinç, ince uzun yapıdaki fiziksel görüntüsüyle kendini hemen belli eder. Aromatik bir tada sahip olan jasmine, hem besin değerleri hem de yüksek karbonhidrat içeriği nedeniyle çocuklar için de önerilmektedir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Pirinçlerin prensi olarak adlandırılan basmati pirincin anavatanı Hindistan’dır. İnce ve uzun yapısıyla jasmine pirinçle benzerlik gösteren basmati, her bölgede yetişmeye uygun olmadığı gibi ülkemizde de yetiştirilmemektedir. Diğer pirinç türlerine oranla glisemik indeksi düşük olan, zengin besin muhteviyatı ile kilo aldırmadan enerji veren ürünler arasında geçmektedir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Risotto’yu, dilimizdeki telaffuzuyla rizottoyu bilirisiniz. İtalyan mutfağına ait, kendine has pişirme tekniği olan bir pilav türüdür. İşte bu pilavda kullanılan özel pirincin adı da arborio’dur. Tombul ve yuvarlağa yakın görüntüsüyle dikkat çeken arborio, pirinç çeşitleri içinde en çok nişasta içeren türdür. İtalyan menşeili pirinci almak istediğinizde marketlerden ziyade internet sitelerinde bulabilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Glisemik indeksi düşük başka bir pirinç de esmer pirinçtir. Fakat dıştan içe sert bir yapıya sahip olması nedeniyle sindirimi zor olan bir pirinç türüdür, bu nedenle tüketim oranına dikkat etmek gerekir. Beyaz pirince göre daha doğal olan esmer pirinç, yine beyaz pirince kıyasla daha yavan ve az lezzetli gelebilir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]Az yetiştiği ve sadece imparatorlar tüketebildiği için Çin’de yasak pirinç adıyla da bilinen siyah pirinç, pişirildiğinde koyu mor renge dönen bir yapıya sahiptir. Piştiğinde tane tane değil lapa bir görüntüye bürünen siyah pirinç, Endonezya, Filipinler ve Bangladeş’te de yetişmekte, bu bölgelerde ekmekten tatlı yapımına farklı tariflerde kullanılmaktadır.