Şüphesiz, 81 ilimizin hangi ilçesine ya da köyüne gitsek yapımı emek isteyen, özgün ve nitelikli bir ürünle karşılaşmadan dönmeyiz. Tüm bu uğraşlar ve sonucunda ortaya çıkarılan üretimler aynı zamanda da kültürümüzü bu kadar renkli, bu kadar kıymetli yapan öğeler. Hepsini yazmaya kalksak kitap olur ki bu konuda yazılmış çok sayıda kitap zaten mevcut. Ama sayfamıza aldığımız birkaç tanesi bile bu konudaki çeşitliliği anlatmaya yetiyor.
Kategori: Kültür/Sanat
-
YÖRELERE ÖZGÜ EL EMEĞİ GÖZ NURU YEREL ÜRÜNLER
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″] -
KEMAL SUNAL FİLMLERİNDEN HAFIZALARA KAZINMIŞ KOMİK REPLİKLER
Türk Sineması’nın duayen oyuncusu Kemal Sunal 3 Temmuz 2000 tarihinde hayatını kaybetti ama güldüren filmleriyle aramızda yaşamaya devam ediyor. O filmlerden seçtiğimiz replikleri görür görmez, sanatçının özgün mimikleri ve konuşma tarzıyla zihninizde canlanacağına eminiz, çünkü çoğunu ezbere biliyoruz. Peki siz, “TV ve Sinemada Kemal Sunal Güldürüsü” isimli bir kitap olduğunu ve içeriğinin Kemal Sunal’ın yazdığı yüksek lisans tezinden oluştuğunu biliyor muydunuz?
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Hababam Sınıfı Tatilde” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”Süt Kardeşler” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”Çöpçüler Kralı” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”Köyden İndim Şehire” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”Şaşkın Damat” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”Tosun Paşa” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”Umudumuz Şaban” title_font_size=”13″] -
EDEBİYATIMIZDAN YAYILAN KAHVE KOKUSU
Sizin için çay mı önce gelir, kahve mi? Tabii kahve dediysek köpüğü üstünde Türk kahvesinden söz ediyoruz. Eğer tercihiniz çaydan yanaysa mutlaka “Şiirlerde Demlenen Çay” sayfamızı görmenizi de öneririz. Yok, Türk kahvesiz günüm geçmez diyorsanız, içinde kahve geçen aşağıdaki dizeler ve cümleler özellikle sizin için…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Cahit Sıtkı Tarancı, Bugün Hava Güzel şiirinden…” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”Yaşar Kemal, Tek Kanatlı Kuş kitabından…” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”Turgut Uyar, Kayayı Delen İncir kitabından…” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”Rıfat Ilgaz, Karadeniz’in Kıyıcığında kitabından…” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”Edip Cansever, Dirlik Düzenlik şiirinden…” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar kitabından…” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”Orhan Veli Kanık, Bütün Şiirleri kitabından…” title_font_size=”13″] -
İSTANBUL’U TAMAMLAYAN MİMARİSİYLE SÜLEYMANİYE CAMİİ
Yüzyıllardır, Tarihi Yarımada’dan yansıyan silüetiyle Haliç’i, Marmara Denizi ve Boğaz’ı selamlayan Süleymaniye Camii için Mimar Sinan kalfalık eserim demiş, büyük şair Yahya Kemal ise hislerini Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirinde şöyle dile getirmiştir:
“Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul`un ufkunda bu kudsî tepeyi;
Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmâriyle.”
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]Süleymaniye Camii, en büyük Osmanlı külliyelerinden olan Süleymaniye Külliyesi’nin ana unsurudur. Bu yapı kompleksi medreseler, kütüphane, sıbyan mektebi, darüşşifa, darüzziyafe, hamam gibi bölümlerden oluşur ve aynı zamanda Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan ile Mimar Sinan’ın türbelerine ev sahipliği yapar.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]1551-1557 yılları arasında inşa edilen caminin yapım sürecini Evliya Çelebi şöyle anlatır: “Bütün Osmanlı ülkesinde ne kadar bin mükemmel üstat, mimar yapı ustası, işçiler ve taşçılar ve mermer işleyenler varsa hepsini toplayıp üç yıl bütün ayakları bağlı forsa temelini yerin altına indirdiler. Üç senede binanın temeli yeryüzüne yükselip bina meydana çıktı. Bir yıl o halde kaldı… Bir yıldan sonra Sultan Bayazıd-ı Veli‘nin presesine (hiza ipi) göre mihrap kondu. Dört tarafına duvarlarını kubbe aralarına varıncaya kadar üç yıl yükselttiler. Ondan sonra metin güçlü dört paye üzerine yüksek kubbeyi yaptılar…”
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]Süleymaniye Camii’nin en görkemli tarafı şüphesiz ki dört fil ayağı üstüne oturtulmuş 53 metre yüksekliğindeki ana kubbesidir. 27,5 metre çapındaki kubbenin kemerine Mimar Sinan, “kemeri kübra” yani “kudret kemeri” adını vermiştir. Kubbenin hemen altındaki kasnak 32 adet pencereyle çevrilidir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]Cami önce iki minareli olarak inşa edilmiş, Sultan Süleyman’ın isteği üzerine son cemaate giriş yerindeki duvarın köşelerine iki minare daha eklenmiştir. Böylece cami avlusunun dört köşesi birer minare ile taçlandırılmıştır. İlk iki minare 76 metre uzunluğundadır ve üçer şerefesi bulunur. Sonradan eklenen iki minare ise 56 metre yüksekliğinde ve ikişer şerefelidir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]Kubbe kasnağındaki 32 ve diğer kısımlardaki 138 adet pencere ile aydınlanması sağlanan caminin iç süslemeleri görkemli mimarisine nazaran oldukça sadedir. En dikkat çeken detaylar, ana kubbenin ortasında yazan Nur Suresi ile mihrabın iki yanındaki pencerelerin üstünde, çini madalyonlarda yazan Fetih Suresi işçilikleridir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]İnşa sırasında kullanılan malzemelerin Osmanlı topraklarının dört bir köşesinden getirtildiği rivayet edilir. Buna göre, taşlar İstanbul ve Yalova’dan, beyaz mermerler Marmara Adası’ndan, demir Bulgaristan’dan, yeşil mermerler Arabistan’dan, kurşun Sırbistan’dan, kereste Istıranca’dan, alçı ve kireç Bursa’dan getirtilmiştir. Diğer taraftan, bu yapının tarihte onlarca deprem atlatan İstanbul’da hasar almadan günümüze kadar ulaşmayı başarması malzemesinin ve mimarisinin gücüyle doğru orantılıdır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]16. yüzyılda yaşayan Mimar Sinan’ın mesleki dehası 21. yüzyıl insanına eserleri aracılığı ile ulaşmıştır. Süleymaniye Camii de onlardan biridir. Örneğin kubbenin iç taraflarına ağzı açık bir şekilde yerleştirilen 50 cm boyunda 64 küp koyarak akustiği dengeleyen Mimar Sinan, külliyedeki tabhanenin altına bir sarnıç yaptırarak, camide biriken yağmur sularının bu sarnıca gitmesini sağlamıştır.
-
BÜYÜK EDEBİYATÇILARIN GÜNLÜKLERİNDEN NOTLAR
Kitaplarını severek okuduğumuz, edebi kişiliklerine hayran olduğumuz yazarların günlükleri iki açıdan çok kıymetlidir. Birincisi, yazarın gerçek dünyasını, yaşamını anlayıp tanımamıza olanak verirler, ikincisi, yazar kaleminden çıktıkları için çoğunlukla edebi değeri olan metinlerdir ve okuması en az roman kadar keyiflidir. Şanslıyız ki bazı yazar günlükleri kitap olarak basılmış ve okuyucuyla buluşabilmiştir. O ünlü günlüklerden kısa alıntıları ise bu sayfada okuyabilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″] -

MİMARİNİN TARİHTEKİ ÖZEL VE FARKLI İSİMLERİ
Antik çağlardan günümüze inşa edilen birçok mimari yapıda insanlığın bilgi birikiminin, düşünsel dünyasının, estetik ve sanata bakışının izlerini sürmek mümkündür. Bu yüzden dünyanın farklı yerlerinde karşımıza çıkan kimi yapılar insanlığa mal edilirler. Ayasofya, Tac Mahal, Notre Dame Katedrali, Pisa Kulesi ve niceleri… Bu gibi eserlerin zihinlerde belirmesini, tasarlanmasını ya da yapılmasını sağlayan çok sayıda önemli mimar gelip geçti dünyadan… Bu listemiz tarihte mimariye farklı katkılar sunmuş özel isimlere ait…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Dev bir imparatorluğun başmimarı” title_font_size=”13″]
1489’da Kayseri’de doğup 1588’de İstanbul’da hayatını kaybeden Mimar Sinan, 99 yıllık ömrünün 49 yılını üç kıtada egemenlik kuran Osmanlı İmparatorluğu’nun başmimarı olarak geçirdi. Çıraklıktan ustalığa uzanan hikâyesinde diyar diyar dolaşıp eserler restore etti, dünyanın gözdesi İstanbul’un evleri, caddeleri, sokaklarıyla ilgilendi, imza attığı eserlerle kendinden sonraki mimarlara eşsiz bilgiler ve ilham aktardı. Osmanlı mimarisi Selimiye Camii, Süleymaniye Camii, Haseki Külliyesi ve nicelerini tasarlayan mimarın adıyla yüceldi. Koca Sinan’ın bir eserinin (Büyükçekmece Köprüsü) üzerindeki imzası ise şöyleydi: Değersiz ve muhtaç kul, Saray özel mimarlarının başkanı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Resim, heykel ve mimarinin buluştuğu zihin” title_font_size=”13″]
İtalyan ressam, heykeltıraş, mimar ve şair Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni 1475-1564 yılları arasında yaşadı. Adem’in Yaratılışı resmi ve Davut heykeli gibi başyapıtlar onun eseri ve günümüzde daha çok bu alandaki üretimleriyle tanınmakta. Oysa 1535 yılında Papa’nın heykeltıraşı ve mimarı olan Michelangelo neredeyse son 20 yılını tamamen mimariye vermişti. Aziz Petrus Bazilikası’nın kubbesini tasarladı fakat tamamlandığını göremeden hayata veda etti. Tıpkı resim ve heykelde olduğu gibi mimari üretimlerine de kişiliğini yansıtan sanatçı, Rönesans kuralcılığından öznelliğe geçişin, yani maniyerizmin öncüsü oldu.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Delilik ve dâhilik arasında gezinen mimar” title_font_size=”13″]
Antoni Placid Guillem Gaudi i Cornet, 1852-1926 yılları arasında yaşayan Katalan bir mimardı. “Bu diplomayı bir deliye mi yoksa bir dâhiye mi verdiğimizi kim bilebilir? Bunu bize zaman gösterecek.” notunu Gaudi’nin mimarlık diploması üzerine yazan kişi ise öğretmeni mimar Elies Rogent oldu. Barcelona’daki sokak lambaları ve bir eldiven imalatçısının vitrin tasarımıyla başladığı mesleğinde sürreal olarak tanımlanabilecek çok sayıda eser üretti. Casa Batllo binası, Güell Parkı, La Sagrada Familia bazilikası ve diğerleri… Art Nouveau akımının İspanya’daki öncüsü Gaudi’nin doğadan ilham alarak süslediği bu yapılar hala insanlığın hayal gücünü zorluyor.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Yolunu şaşıran mimarlığı yenileyen adam” title_font_size=”13″]
Mimar Antonio Manetti, yazdığı Filippo Brunelleschi biyografisinde şu cümleye de yer verir: “Bu adam, yüz yıllardır yolunu şaşırmış olan mimarlığı yenileştirmesi için bize Tanrı tarafından gönderildi.” Michelangelo’ya nereye gömülmek istediği sorulduğunda ise cevabı, “Brunelleschi’nin yapıtını sonsuza kadar seyredebileceğim bir yere” olur. 1377-1446 yılları arasında yaşayan İtalyan mimar ve heykeltıraş Brunelleschi Floransa Katedrali’nin kubbesi gibi olağanüstü eserler imza atmış, döneminde en çok tercih edilen Gotik üsluptan uzak durarak Rönesans mimarisinin öncülüğünü yapmıştır. Tasarladığı yapıların inşasının hızlı bir şekilde gerçekleşmesi için mekanik araçlar da icat eden mimar, perspektif çizimin de mucididir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Hezârfen, polimat, homo universalis ” title_font_size=”13″]
Farsça ve Arapçadan türeyen hezârfen ya da Yunancadan türeyen polimat kelimeleri birden çok alanda ihtisas yapmış kişiler için kullanılıyor. 1452’de İtalya’da doğup 1519’da Fransa’da hayatını kaybeden Leonardo di ser Piero da Vinci de işte böyle bir kişiydi. Resim, heykel, mimari, mühendislik, anatomi, mekanik, jeoloji, paleontoloji, matematik, fizik, astronomi gibi alanlarda uzmanlaşan Da Vinci homo universalis, yani evrensel insan kimliğiyle günümüzde pek çok mimara ilham vermeye devam ediyor. Mona Lisa’nın ressamı Leonardo, 500 yıl önce İstanbul için de bir köprü tasarlamış, Galata’ya yapılmasını önerdiği köprü için dönemin padişahı II. Bayezid’e mektup dahi yollamıştı.
-

8 Madde ile Yaylı Tanburun Mucidi Cemil Bey
Tam teşekküllü bir müzisyen olan Tanburi Cemil Bey, birçok müzik aletini çalabilen, besteleriyle dinleyenleri mest eden bir müzik yeteneğimizdir. Yaylı tamburun mucidi olarak müzik tarihimizde özel bir yeri bulunan bu özel insanı, 8 maddelik listemizle anıyoruz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
1873 yılında İstanbul’da doğan Cemil Bey, çoğu büyük müzisyen gibi küçük yaşlarda müzik eğitimine başlamıştır. İlk başta keman ve kanunda ustalaşan Cemil Bey ilerleyen yıllarda birçok müzik aletini virtüöz seviyesinde çalmıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
Cemil Bey’i farklı bir müzisyen kılan özelliklerinden biri hem Batı Müziği’ne hem de Türk Müziği’ne olan hâkimiyetiydi. Küçük yaşta babasını kaybeden Cemil Bey, amcası tarafından batılı anlamda bir eğitim alarak büyütülmüştü. Hem müzik hem de genel kültür alanındaki yetkinliği onun bestelerine, eserlerine bir derinlik katmıştı.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
Tanburi Cemil Bey, adını paylaştığı tambur çalgısından başka, klasik kemençe, lavta ve viyolonsel gibi müzik aletlerini de her dinleyeni büyüleyecek bir beceriyle çaldı. Çalgılar konusundaki bu yeteneği, müzik besteleme alanındaki dehasıyla birleşerek efsaneleşmesine, bu topraklarda yaşamış en büyük müzisyenlerden biri olarak anılmasına sebep olmuştur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
Cemil Bey’in tambur hikâyesi, ünlü Tanburi Ali Efendi’den tambur dersleri almasıyla başlamıştır. Ali Efendi’nin ondaki yetenekten çok etkilendiği, bu yüzden de onun çalışını gördükten sonra, tamburu bırakacağını söylediği rivayet edilmektedir. Cemil Bey, Türk Müziği’nin birçok enstrümanına hâkim olsa da, aradığını tamburda bulduğunu sık sık dile getirmiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
Tamburu geliştirerek icat ettiği yaylı tanbur ise ona haklı bir şöhret kazandırmıştır. Keman ve kemençe yayını kullanarak tambur çalmış, bu tavrı ile çalgıyı kendi müziğine uyarlamıştır. Tanburi Cemil Bey’in yaşadığı zaman diliminde müziğe bu tarz deneysel yaklaşımlar henüz görülmüyordu, bu durum da kendisine niye “Türk Müziği’nin Dahisi” unvanının layık görüldüğünü mükemmel bir şekilde açıklar.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
Tanburi Cemil Bey’in müzik aletlerini kendine has üslubuyla çaldığı birçok icrası bulunur. Bestelediği Hicazkar Peşrevi, Neva Peşrevi, Ferahfeza Saz Semaisi’nin ve nice eserlerinin yer aldığı yaklaşık 80 adet plağı bulunmaktadır. Ayrıca, Batı ve Türk Müziklerini karşılaştırdığı bir kitabı ve yarım kalan bir kemençe metodu da kayıtlara geçmiştir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
Böyle büyük bir ustanın birçok öğrenci yetiştirmiş olması şaşırtıcı değildir. Tanburi Cemil Bey’in sanat dünyamıza kazandırdığı isimler arasında, Tanburi Refik Fersan, Samiye Morkaya, Kadı Fuad Efendi, Fahire Fersan, Ressam Tahsin Bey, Âtıf Esenbel, Şemseddin Ziya Bey, Tanburi Kadıköylü Fuad Sorguç da bulunur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
1916 yılında hayata gözlerini yuman Tanburi Cemil Bey’in hayatından ilham alınarak bir roman bile yazıldı, Lütfiye Aydın’ın kaleminden çıkan “Dehanın Sesi” romanı ünlü müzisyenin ölümünün 100. yılında okuyucuyla buluştu. Büyük ustanın hayat hikâyesi ise önce 1946 yılında Vakit Gazetesi’nde, daha sonra 1947 yılında da “Tanbur-i Cemil’in Hayatı” ismiyle oğlu Mesud Cemil tarafından da kaleme alınmış ve kitap olarak basılmıştı.
-
SERVER BEDİ ADIYLA ONLARCA ROMAN YAZAN PEYAMİ SAFA’DAN ALINTILAR
Türk Edebiyatı’nın üretken isimlerinden Peyami Safa, gazete ve dergilerde sanattan felsefeye, politikadan kültür ve medeniyete çeşitli konularda yüzlerce yazı kaleme almış, hikâye ve şiirler yazmıştır ama literatürde en çok romancılığı ile öne çıkmıştır. Ünlü “Cingöz Recai” tiplemesinin de yaratıcısı olan Peyami Safa, 140’a yakın romanını annesi Server Bedia’nın adından türettiği Server Bedi takma ismiyle yazmıştır. 1899 ile 1961 yılları arasında yaşamış edebiyatçımızın romanlarından tadımlık alıntıları aşağıda bulabilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″][eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″] -
SÜMER TİLMAÇ’IN CANLANDIRDIĞI İYİ VE KÖTÜ KARAKTERLER
15 Temmuz 1948 ile 12 Haziran 2015 arasında yaşayan, Malatya’da dünyaya gelip İstanbul’da 67 yaşında hayata gözlerini yuman Sümer Tilmaç, televizyon ve sinema tarihimizin emektar oyuncularından biriydi. Hayatının son demlerine kadar oyunculuk yapmayı sürdüren sanatçı çoğunlukla drama filmlerinde iyi karakterleri, komedi yapımlarında ise kötü karakterleri canlandırmıştır. İçinde yer aldığı onlarca yapımdan bazıları şöyledir…
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Perihan Abla” title_font_size=”13″]Sümer Tilmaç, beyaz camın kült dizisi Perihan Abla’nın bir bölümüne konuk oyuncu olarak katılır. Annesiyle yaşayan Muhittin rolündedir. En büyük hayali oğlunu evlendirmek olan anne, oğlu için gözüne Perihan Abla’yı (Perran Kutman) kestirmiştir ama Muhittin’in gönlü bir başkasındadır. Bu arada, Sümer Tilmaç’ın bu dizide Şevket Altuğ ile tanışması, sonraki yıllarda Süper Baba dizisinde rol almasının da kapısını açmıştır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Kılıbık” title_font_size=”13″]Karısının sözünden çıkmasa da serzenişinden kurtulamayan, sürekli çalışsa da kıt kanaat geçinip kirasını ödeyemeyen Kamil (Kemal Sunal) ev sahibi tarafından sürekli mahkemeye verilir, fakat her seferinde de davayı kazanır. Ev sahibi Kamil’i evden çıkarmak için sonunda mafya babası Arabacı Niyazi’den yardım ister. 1983 tarihli Kılıbık filmindeki Niyazi, usta oyuncu Sümer Tilmaç’tan başkası değildir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Gırgıriye’de Cümbüş” title_font_size=”13″]Gırgıriye’de Cümbüş, Türk Sineması’nın unutulmaz komedilerinden olan Gırgıriye serisinin üçüncü filmidir. Sümer Tilmaç bu bölümde, Güllü’nün (Gülşen Bubikoğlu) sahne aldığı gazinonun patronudur ve onunla evlenmek istemektedir. Sürekli “hayır” cevabı alan patron, film boyunca Güllü’yü kandırmak ve Bayram’dan (Müjdat Gezen) ayırmak için uğraşır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Japon İşi” title_font_size=”13″]Sümer Tilmaç, 1987 yapımlı Japon İşi’nde başroldeki isimlerden biri olarak hapisten yeni çıkan mafya babası Dilaver rolündedir. Filmde hem o hem de gazinonun garsonu Veysel (Kemal Sunal) aynı kişiye yani solist Başak Billurses’e (Fatma Girik) âşıktır. Ortaya bir de Başak’ın birebir benzeri olan robot çıkınca işler iyice karışır.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Osmanlı Cumhuriyeti” title_font_size=”13″]Gani Müjde’nin yönetmenliğini yaptığı, senaryosunu Fatih Solmaz ve Emre Bülbül ile kaleme aldığı filmde Sümer Tilmaç; Ata Demirer, Vildan Atasever ve Ruhsar Öcal ile başroldedir. Bu kez 2000’lerde yaşayan Sultan VII. Osman’ın mert yaveri Yadigâr’ı canlandırır. 2008 yılında vizyona giren film komedi türündedir.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Çakallarla Dans” title_font_size=”13″]Çakallarla Dans filminde canlandırdığı Bahattin Ağa karakteriyle uzun yılların ardından tekrar mafya babası rolüne bürünür Sümer Tilmaç. 2010 yapımlı bu film sanatçının son dönem filmlerinden biri olmuştur. Usta oyuncu, kendisiyle özdeşleşen bıyık stilini son filmlerinde olduğu gibi korumuştur.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”Gönül Yarası” title_font_size=”13″]Akademi Ödülleri’ne namıdiğer Oscar ödüllerine ülkemizi temsil etmek üzere aday adayı olan 2005 yapımlı Gönül Yarası filmi de Sümer Tilmaç’ın rol aldığı filmlerden biridir. Filmin ana karakteri öğretmen emeklisi Nazım’ın (Şener Şen) en yakın dostu, iyi insan Takoz Atakan rolündedir.
-

Dilimizde Yabancı Kaldığımız Kelimeler
Kökeni Latince, Arapça veya Farsça olsa da uzun zaman önce dilimize yerleşmiş, yani Türkçeleşmiş o kadar çok kelimeden bihaberiz ki! Artık onların çoğu ile okuduğumuz bir romanın satırlarında ya da şanslı olup da denk gelirsek Türkçe’ ye gerçekten hâkim kişilerin konuşmalarında karşılaşıyoruz. Peki aşağıda göreceğiniz az kullanılan Türkçe kelimelerle siz en son nasıl karşılaşmıştınız? Seçtiğimiz kelimelerin cümle içinde kullanışlarını görmek isterseniz de yaptığımız alıntılara göz atabilirsiniz.
[eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
Her hâlde, ne olursa olsun, ne yapıp yapıp, mutlaka.
“Beni görmek demek; behemehâl yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.” – Mustafa Kemal Atatürk
[eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
Önsezi.
“Bunun için, ancak her şeyle alakalarını keserek kendi dünyalarına döndükleri zaman rahat ediyorlar, muhitle temasta bulunmaya mecbur olunca fena hissikablelvukuların altında ezilmeye başlayarak sıkılıyorlar ve kaçmak istiyorlardı.” – Sabahattin Ali
[eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
Çok gerekli olan, kaçınılmaz, vazgeçilmez.
“Tütüncüye gazete ve Bafra borcu, gazinocuya iki üç bira, gazoz borcu, muhallebiciye on yedi lira kadar bir takıntım olsa. Geçen ay ödemediğime, bu ay da çok mübrem bir işe elli altı lira vermek zorunda bulunduğuma göre çarşıya inebilir miyim? İnemem değil mi? Evet bu hikâye böyle bitebilir. Gülen güler. Acıyan acır. “Amma da hikâye ha!” diyen der.” – Sait Faik Abasıyanık
[eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
Anlayışlı, uyanık, zeki.
“Kalp, duyularla bilinemeyen ve hayal edilemeyen bazı manaları anlamak bakımından insan bedenindeki diğer organlardan ayrılır. Âlemin mahlûk olduğunu ve bir yaratıcının varlığını anlaması gibi. Bu, münazara ve münakaşa yollarını bilen zeyrek akıldan daha üstün bir akıl demektir.” – İskender Pala
[eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
Geçmiş, geçen.
“Bahse girer misiniz? Beş dakika içinde en heyecanlı bir vaka icat etmeye muktedir olursam bu iki güzeşte aylıktan birini kasaya bırakır mısınız?” – Reşat Nuri Güntekin
[eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
Belli etmeden kendini ilgilendirmeyen şeyleri öğrenmeye çalışma.
“İlim maddeci imiş. Ne münasebet! İlim, gerçeği bölerek anlamaya çalışan, sınırlı olmaya mahkûm bir tecessüs. Karanlık ormanda dolaştırılan bir çıra.” – Cemil Meriç
[eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
Denge.
“Muvazenemi kaybediyorum, öyle mi? Muvazene dediğin ne? Dünyamı kaybediyorum. Dünya benim için artık o dünya değil. Kırk sene içinde yaşadığım âlem, o âlem değil. Kırk sene inandığım hakikatler, başımı bir yastık gibi dayadığım emniyetler, üstüne binalar kurduğum nisbetler, avucumdan kayıp gidiyor. Hiç bir şey eskisini andırmıyor.” – Necip Fazıl Kısakürek
[eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
Değersiz, bayağı, kötü.
“Konya’ya döndüğüm vakit benim motor, dama Erol Efendi, dedi. Kıtipiyoz bir tamirhaneye verdim.” – Aka Gündüz
[eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
Boşuna, boş yere, sebepsiz olarak.
“Ah, bu küçük teferruat… İki üç çizgi, birkaç konuşma parçası, işte size bütün bir hayat… Tevekkeli değil eskiler yalnız şiir söylemişler!” – Ahmet Hamdi Tanpınar
[eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
Sonsuz, ucu bucağı olmayan.
“Her insan tabiata benzer: güneş ve bulut, yağmur ve hararet, gül ve diken, bülbül ve baykuş, fırtına ve sükûn, gülistan ve bataklık, iniş ve yokuş namütenahi tezatlar ondadır. İnsanın topraktan yaratıldığı doğru bir tespit: biz tabiata çok benziyoruz. Ruhlarımız, tabiatın ruhu gibi iki büyük tezatla örülür: iyi ve fena, güzel ve çirkin, doğru ve eğri…” – Peyami Safa