Kategori: Kültür/Sanat

  • Dünyanın En Ünlü 8 Ressamı

    Dünyanın En Ünlü 8 Ressamı

    Bazı sanatçılar vardır ki eserleri tüm dünyayı etkiler, sanatı yeniden biçimlendirir. Resim sanatının ustalarına baktığımızda ise kiminin öncülük ettiği akımlarla kiminin eserlerine taşıdığı konularla sanatın seyrini değiştirdiğini görürüz. Kültür ve Yaşam’a dünyanın en büyük ressamlarını taşıdığımız 8 maddelik listemizle karşınızdayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Claude Monet (1840-1926)” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Frida Kahlo (1907-1954)” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vincent Van Gogh (1853-1890)” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pablo Picasso (1881-1973)” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vasiliy Kandinsikiy (1866-1944)” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Paul Cezanne (1839-1906) ” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gustav Klimt (1862-1918)” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Salvador Dali (1904-1989)” title_font_size=”13″]
  • KALPLERDE İZ BIRAKAN 45’LİKLER

    Bakımı, muhafazası ve dinleme şekliyle bir ritüel gerektiren, günümüzde ancak koleksiyonerlerde veya sahaflarda bulabileceğimiz 45’likler, iki ayrı yüzüne birer şarkı olmak üzere en fazla iki şarkı kaydedilebilen, plastikten üretilmiş ve bir dakikada 45 devir döndüğü için adı 45’lik olan kayıt araçlarıydı. Özellikle 70’lere damgasını vuran bu nostalji simgelerine bakın kimler hangi şarkılarla adını yazdırmıştı?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1970’lerde Ayten Alpman’ın sesiyle ünlenen şarkı, Meksikalı Armando Manzanero’nun bambaşka sözler için yaptığı besteydi. Beste üzerine, “Üzgünüm, acı sözlerim için / Üzgünüm, seni kırdığım için / Haklısın, bana darılsan bile…” şeklinde devam eden mağrur cümleleri yazan kişi ise Ümit Aksu’ydu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Cem Karaca’nın kendi ifadesiyle Tamirci Çırağı, zengin kız-fakir oğlan klişesinin sinemaya değil de şarkıya uyarlanmış haliydi. Sanatçı şarkıyı, motorunu götürdüğü bir tamircinin, delikanlılık çağındaki çırağından esinlenerek kaleme almıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Gölgen gibi adım adım / Her solukta benim adım / Ben nasıl ki unutmadım / Sen de unutma beni, unutama beni” sözleri şüphesiz ki en çok Esmeray’ın buğulu sesine yakışırdı. Bir zamanların hit parçasının söz ve müziği ise Şemi Diriker’e aitti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Erkin Koray’ın, “Sevince durma durma koş ardından / Zaman yoktur git aşkı iste ondan” diye öğüt verdiği şarkıdır Sevince… Sanatçının, 1975 yılında çıkardığı 45’liğin bir yüzünde Sevince, diğer yüzünde ise Estarabim kayıtlıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Füsun Önal’ın sesinden dinlendiğinde çok daha eğlenceli olan, “Nerde bıraktım kalbimi bilmem / Ah nerede vah nerede” şarkısı,  Tarık Akan ve Gülşen Bubikoğlu’nun rol aldığı aynı isimli film sayesinde daha da çok benimsenmiş ve sevilmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Günümüze kadar farklı şarkıcılar tarafından defalarca yorumlansa da en naif ve duygulu yorumu Berkant tarafından yapılan Samanyolu, sözleri Teoman Alpay tarafında yazılmış, bestesi Metin Bükey’ce yapılmış efsane şarkılardan biri olarak, daha 60’lı yıllarda tarihe geçmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    “Gel otur yanıma dinle sözlerimi / Sorsana kalbine beni hiç sevmedi mi / Bilmeden kırdımsa bütün suç bende mi / Bağışla sevgilim sen affet beni.” Luciano Rossi bestesi üzerine Fikret Şeneş’in yazdığı bu sözler, Ajda Pekkan’ın jest ve mimikleriyle klasik halini almıştı.

  • Tarihi İstanbul Kadar Eski 11 Semt

    Tarihi İstanbul Kadar Eski 11 Semt

    İstanbul’un her semti ayrı bir güzellik katar bu şehre… Ancak bazı semtleri vardır ki tarihi en az İstanbul kadar eski ve önemlidir. Merak edenler için bu semtleri listemizde bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bizans imparatoru Konstantin, 57 m uzunluğundaki günümüzde Çemberlitaş olarak bilinen sütunu Roma’daki Apollon Tapınağı’ndan söktürterek İstanbul’da günümüzdeki yerine diktirmiştir. Aradan geçen yıllar içerisinde yangınlardan ve doğal afetlerden zarar gören sütun, Sultan II. Mustafa döneminde sağlamlaştırmak amacıyla çemberlerle sarılmış ve bundan mütevellit Çemberlitaş adıyla anılmaya başlanmıştır. Bugün Fatih ilçesinde yer alan Çemberlitaş semti; Nuruosmaniye Cami, Çorlulu Ali Paşa Medresesi, Çemberlitaş Hamamı gibi turistlerin ilgisini çeken birçok mekân barındırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’da balık ekmek yemek için gidilebilecek en güzel ilçelerden Eminönü Tarihi Yarımada’da yer alır. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde yönetim birimlerinin yer aldığı Eminönü, aynı zamanda İstanbul’un ilk yerleşim yerlerinden Byzantion kentinin de kurulduğu semttir. Adını Osmanlı döneminde bu mevkide bulunan gümrük eminliğinden alan ilçe, Gülhane Parkı, Yeni Cami, Mısır Çarşısı ve Hünkâr Kasrı gibi her gün binlerce ziyaretçiyi ağırlayan mekânları barındırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3# ” title_font_size=”13″]

    Geçmişi Tunç Çağı’na kadar dayanan Bakırköy, İstanbul’un batı yakasında MS 384 yılında Konstantin tarafından bir eğlence yeri olarak kullanılmıştır. Osmanlı döneminde de bölgenin önemli merkezlerinden biri olan ilçe, Cumhuriyet dönemine kadar Makrohori, Makriköy isimleriyle anılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bizans döneminde basit bir Rum balıkçı köyü olan Bebek semti, bugün tarihi köşk ve yapılarıyla İstanbul’un en güzel semtlerinden biri haline gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet, Rumeli Hisarı’nın yapımı ve kuşatması sırasında asayişi sağlamak üzere buraya Bebek Çelebi lâkaplı bir bölükbaşı tayin eder ve semt ismini buradan alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde tarihi yapıları ve doğal güzelliklerinin yanı sıra merkezi konumuyla her gün binlerce kişinin ziyaret ettiği Beşiktaş semti, Bizans döneminde imparatorların yazlık ikametgâhı olarak kullanılırdı. Beşiktaş tam olarak bir yerleşim yeri kimliğini Osmanlı döneminde kazanmıştır. Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’nın gemilerini bağlamak için kıyıya diktirdiği beş taş sütundan dolayı Beştaş olarak anılan semt zamanla günümüzdeki Beşiktaş ismini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un siyasi ve tarihi mekânlarının en önemlilerinden biri de Beyazıt semtidir. Milattan sonra 393 yılında İmparator Teodosyus tarafından şehrin en büyük meydanı olarak inşa edilir. Kentin ana ulaşım merkezlerinden Beyazıt Meydanı, çok sayıda tarihi olaya tanıklık etmiş bir mekândır. Osmanlı döneminde siyasi öneme sahip olan tarihi meydan, bu önemini Cumhuriyet döneminde kültürel alanda sürdürmüştür. Dünyanın en iyi ve en köklü üniversitelerinden biri olarak kabul edilen İstanbul Üniversitesi, Mimar Sinan’ın kalfalık eseri Süleymaniye Cami, Sahaflar Çarşısı ve turistlerin uğrak noktası Kapalıçarşı semtin önemli tarihi yapılarıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Beyoğlu, günümüzde müzeleri, Taksim Meydanı, İstiklal Caddesi ve tarihi sokakları ile bir kültür merkezidir. Bizans döneminde Pera kısmı Venedik ve Cenevizlilerin yaşadığı önemli bir ticaret merkezi durumundaydı. 11. yüzyılda gerçekleşen Haçlıların İstanbul’u işgalinden ve yağmalamasından maalesef Pera da payını aldı. İstanbul’un fethinden sonra semt tekrar bir sanat ve ticaret merkezi olarak gelişti. Adının ise Kanuni Sultan Süleyman’ın burada oturan Venedik elçisi ile yaptığı yazışmalarda elçiden “Beyoğlu” diye bahsetmesinden geldiği düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un fethi ile birlikte kurulan ilk Osmanlı – Türk yerleşim alanlarından biridir. Haliç’in güney kıyısında, surların dışında yer alır. İsmini, kabri bu semtte bulunan Ebu Eyyûb el-Ensari’den alır. Rivayete göre bu mezar Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemseddin’in gördüğü bir rüya ile bulunmuştur. Osmanlı döneminde en dikkat çekici geleneklerden biri, padişahların cülus (tahta geçme) merasimlerinden sonra Eyüp Sultan’da kılıç kuşanmalarıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9# ” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un bankaları ve iş hanlarıyla ünlü en eski ticaret merkezlerinden biridir Karaköy. Tarih boyunca bir liman ve ticaret merkezi olma özelliğiyle ön plana çıkan semt, İstanbul Boğazı ve Haliç’in buluştuğu noktadadır. Antik Galata semtinin modern adıdır. 11’inci yüz yılın başında Bizans İmparatoru’nun verdiği izinle Cenevizli tüccarlar bölgeye yerleşir. Cenevizliler, can ve mal güvenlikleri için dayanıklı surlar ve kuleler inşa ederler. Günümüze kadar ulaşan bu yapılardan en önemlisi bugün şehrin sembolleri arasında yer alan Galata Kulesi’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10# ” title_font_size=”13″]

    Büyük ölçüde korumayı başardığı tarihi dokusu nedeniyle film ve dizi yapımcılarının en gözde semtlerinden olan Samatya, Fatih ilçesine bağlıdır. Kocamustafapaşa mahallesinin bir bölümünü kapsayan semtin batısında Yedikule vardır. Semtin adını Yunanca kumlu anlamına gelen Psamatyonn sözcüğünden aldığı ve bunun geçmişte semtte bol bulunan kumlu topraklardan ileri geldiği sanılmaktadır. Bizans döneminde de yerleşimin olduğu semtte; Surp Kevork Kilisesi, Aya Nikola Kilisesi ve Kapıağası Yakup Ağa Hamamı gibi tarihi mekânlar bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”11# ” title_font_size=”13″]

    Üsküdar’ın oluşumu MÖ 1000’li yıllarda bölgeye Fenikelilerin yerleşmeleri ve şimdiki Salacak sahiline ticaret iskeleleri ile tersanelerini kurmalarıyla başlar. Roma ve Bizans dönemlerinde de yerleşimin devam ettiği semt, o dönemde Skutari ismiyle anılmıştır. Osmanlı’nın İstanbul’u fethinden sonra Üsküdar, Anadolu Yakası’nın en önemli merkezi olmuştur. Cami ve mescitler, hamamlar, kervansaraylar, sayısız çeşme, kütüphaneler ile birçok padişah, sultan, paşa ve devlet adamlarına ait saray, yalı ve köşkler inşa edilmiştir. Hezarfen Çelebi’nin Galata Kulesi’nden başlattığı dünyanın ilk uçuşu da Üsküdar’a inmesiyle son bulmuştur.

  • BALKANLAR’DAKİ OSMANLI MİMARİSİ: MOSTAR KÖPRÜSÜ

    Balkanlar’da yaklaşık 550 yıl hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun, bu bölgede inşa ettiği mimari yapılardan günümüze ulaşanlar arasında en ünlü olanı Mostar Köprüsü diyebiliriz. 450 yılı aşan tarihiyle bu ünü fazlaca hak eden Mostar, Kültür ve Yaşam’ın konuğu oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şehre adını veren köprü ” title_font_size=”13″]

    Mostar Köprüsü, 1566 yılında, Mimar Sinan’ın talebesi Mimar Hayreddin tarafından yapılmıştır. Günümüzde, Hersek bölgesinin en büyük şehri ve başkenti olan Mostar şehrinde yer almaktadır. Eskiden Hersek adıyla anılan bu bölge, köprüden dolayı Mostar ismini almıştır. Bu tarihi yapı, Avrupa’nın en temiz nehirlerinden biri olarak gösterilen Neretva Nehri’nin üstünde kuruludur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde” title_font_size=”13″]

    1993’te yaşanan savaştaki saldırıyla yıkılan köprü, 1997 yılında ülkemizin de yer aldığı uluslararası destek ile aslına uygun olarak yeniden inşa edilmeye başlandı. 23 Temmuz 2004 yılında açılışı yapılan Mostar Köprüsü, 2005 yılında UNESCO tarafından Dünya Miras Listesi’ne alındı. Nehirden 24 metre yüksekte olan, 30 metre uzunluğunda ve 4 metre genişliğinde köprünün yapımında 456 kalıp taş kullanıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Boşnak ve Hırvat mahallelerini birleştiriyor” title_font_size=”13″]

    Neretva Nehri şehri ortadan ikiye ayırırken, Mostar Köprüsü iki yakayı birleştiren, ulaşım ve iletişim için olanak sağlayan mimari bir araç konumundadır. Geçmişten bu yana yerli ve yabancı turistlerin Avrupa’da en çok görmek istediği mimari yapılar arasındaki köprüyü yerli halk da yoğun olarak kullanmaktadır. Ayrıca, bölgede geleneksel olarak her yıl, köprüden Neretva Nehri’ne atlamak üzere özel günler düzenlenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çevresindeki mimariyle daha da değerli” title_font_size=”13″]

    Şehre gelenlerin ilk adresi olan Mostar Köprüsü turistlere, çevresindeki eserleri görmeleri için de aracılık etmiş oluyor. Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmış kaleler ve yine Osmanlı Sultanı II. Selim döneminde inşa edilen bir mescit bu eserler arasında. Muslibegovic Evi ve Koski Mehmet Paşa Camii de Osmanlı döneminden izler görmek isteyenlerin tercih edebileceği tarihi yapılardır.

  • Yeşilçam Melodramlarının 9 Olmazsa Olmazı

    Yeşilçam Melodramlarının 9 Olmazsa Olmazı

    Bizleri sinema salonlarına, televizyon başına toplayan, kimi zaman güldüren kimi zaman ağlatan Yeşilçam filmleri birçok farklı hikâyeyi konu alsa da hemen her filmde karşımıza çıkan bazı klasik replikler, durumlar vardır. Türk sinemasının bu olmazsa olmazlarını derledik, size gün ortasında bir Yeşilçam melodramı izlemişsiniz hissi yaratmak için bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rica Ederim, Duygularımla Oynamayın” title_font_size=”13″]
    türk sineması, ediz hun, hülya koçyiğit

    Yeşilçam melodramlarının olmazsa olmazlarından biri çaresiz âşıklardır. Film boyunca bu acı dolu aşığın başına gelmeyen kalmaz hatta aşkından verem olur, ölüm döşeğine düşer, her izleyeni üzüntüden kahreder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Biz Ayrı Dünyaların İnsanıyız” title_font_size=”13″]
    türk sineması, fatma girik

    Bazen senaryo gereği birbirini sevenler yıllarca ayrı düşer, büyük acılar çekerler ama sessizce hayatlarına devam ederler. Yıllar sonra sevenler şans eseri karşılaşırlar ve yanlarında yeni eşleri ve büyük ihtimalle küçük çocukları olur. İşte bu durumda sessiz ve uzun bir bakışma yaşanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Az Kazanıyorum Belki Ama Namusumla, Alnımın Teriyle Kazanıyorum” title_font_size=”13″]
    türk sineması, ayhan ışık

    Yeşilçam melodramlarının çoğu zengin-fakir aşkı üzerine kurulmuştur. Yakışıklı, mağrur fakat fakir genç erkek ilk başta şımarık gibi gözüken zengin kızı gönlünü kaptırıverir ya da geçinmek için dişini tırnağına takan genç kız, refah içinde yaşayan bir delikanlıya sevdalanır ve olaylar gelişir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nayır, N’olamaz!” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Yeşilçam filmlerinde başkahramanlar hep büyük acılar çeker. Başları ne yazık ki dertten, üzüntüden bir türlü kurtulamayan karakterlerin bir gecede saçlarına aklar düşmesi de sık görülen bir durumdur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Küslerin Barışması” title_font_size=”13″]
    türk sineması, cüneyt arkın

    Filmlerin çoğunda birbirine küs kardeşler ya da yakın dostlar vardır, ama küslükleri birbirlerini sevmediklerinden değil de inattandır hep… İşte bu küsler filmin sonunda barışır, dostlukları ile içimizi ısıtır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çirkin Ördek Yavrusu” title_font_size=”13″]
    türk sineması, kartal tibet, hülya koçyiğit

    Türk filmlerinde filmin başında adeta bir çirkin ördek yavrusu gibi olan kızlarımızın kısa süre içinde serpilip büyümeleri, güzelleşmeleri sık sık karşımıza çıkan bir durumdur. Bu kızlarımız güzelleştikten sonra çok gönüller çalacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Seviyorum De!” title_font_size=”13″]
    türk sineması

    Yeşilçam sevdiğine kavuşamayan âşıkların monologlarıyla doludur. Kara sevdalı, sevdiğinin duvardaki resmine bakarken ya da hülyalı gözleriyle camlardan süzülen yağmuru izlerken kendi kendine konuşur, kaderine isyan eder, sevdiğine anlatamadığı meramını boş duvarlara anlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fakir Ama Gururlu Bir Genç” title_font_size=”13″]
    türk sineması, kartal tibet

    Filmin başında acımasız patronu tarafından ya da başka kötü kalpli kişiler tarafından haksızlığa uğrayan kahramanlar pes etmez, çalışır, didinir ve intikam günü geldiğinde mağrur bir ifadeyle repliğini söyler: “Hani fakir ama gururlu bir genç vardı…”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bak Beyim, Sana İki Çift Lafım Var” title_font_size=”13″]
    aile filmleri, türk sineması, bizim aile

    Filmin başında katı yüreğiyle izleyiciyi bezdiren karakterler, olay örgüsü içerisinde genellikle fakir ama gururlu, babacan, yüreği geniş ve iyilik dolu karakter tarafından edilen manalı iki çift söz ile yaptıklarını düşünür, doğru yolu bularak iyi bir karaktere evrilir.

  • Ayların Adları Nereden Geliyor?

    Ayların Adları Nereden Geliyor?

    Bir yılı 12’ye bölen aylar isimlerini nereden almış birazdan anlatacağız… Ama bu zaman dilimlerine neden “ay” dendiğini ifade etmeden geçmeyelim: Dünyanın uydusu olan Ay’ın, hilal/ilk dördün/dolunay/son dördün evreleri arasında geçen süre toplamda 4 haftaya karşılık geliyor. Ve bu sebeple 4 haftalık sürelere de “ay” deniyor. Gelelim her birinin ismine…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#1″ title_font_size=”13″]

    Yılın en soğuk aylarından Ocak’ın adı, sıcacık yanan “fırın”dan geliyor. Ocak, diğer bir anlamda da bacası tüten yuva, yemek pişirilen alan demek ve bu haliyle kış mevsiminde duyulan sıcaklığı ifade ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Şubat kelimesi Süryanice “şabat” sözcüğünden Türkçeye geçmiş… Anadolu Süryanilerinde şabat “dinlenme günü” anlamına geliyor; dolayısıyla tarımın yapılmadığı şubat ayı da “dinlenme ayı” olarak kabul görmüş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Şaşıracaksınız ama ilkbaharın habercisi bu güzel ayın adı Roma savaş tanrısı Martius’tan geliyormuş. Hatta bu ayın adı aynı sebepten Almancada März, Fransızcada Mars, İspanyolcada Marzo ve Hollandacada Maart…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İlkbaharı resmi olarak başlatan ay Mart ise de çiçekler en çok Nisan’da açtığı, güneş daha çok Nisan’da kendini göstermeye başladığı için bu aya Farsçada “ilk meyve-taze mahsul” anlamına gelen “Nisan” adı verilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mayıs ayının adı Latince “Maius menelis”den geçmiş Türkçemize… Kavram “Maia’nın ayı” anlamına geliyor. “Maia” ise yağmur ve bereketle ilişkilendirilen Yunan tanrıçasının adı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ve Haziran’la birlikte yaz gelir… Gündönümüyle birlikte gece ve gündüzün süreleri değişir; güneş ışınları daha bir dikleşerek sıcaklığını hissettirir. Adının hakkını veren bir ay Haziran! Çünkü bu kelime “sıcak” anlamına geliyor ve dilimize Süryaniceden geçmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bir ifadeye göre Babil ve Asur tanrısı olarak kabul edilen “tammūz”un adı Temmuz ayına verilmiş. Başka bir bilgi, ayın adını Soğdcada “cehennem” anlamına gelen “tamu” sözcüğünden aldığı yönünde… Bu da “cehennem gibi sıcak” demenin başka bir yolu olsa gerek…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Latince “Augustus menilis” Türkçede “Augustus’un ayı” demek oluyor. Tahmin ettiğiniz gibi Ağustos ayının adı da buradan geliyor. Augustus, Roma’nın ilk imparatoru olan Gaius Julius Caesar Octavianus’un “yücelme” anlamına gelen lakabıymış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Arapçadaki “eylül” sözcüğü değişmeden dilimize geçmiş. Kelimenin Arapçaya Süryaniceden; Süryaniceye Akadçadan geçtiği düşünülüyor. Akadçadaki anlamı ise kimi kaynaklara göre “hasat festivali zamanı” kimi kaynaklara göre “sevinçten haykırmak” demek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    Yılın 10’uncu ayının “Ekim” adını alması 10 Ocak 1945 tarihli yasayla belirlenmiş… Ekim ayında tarlalara ekimler başlıyor, dolayısıyla isim tam yerini bulmuş. Ayın Eski Türkçedeki adı ise “teşrinievvel” ya da “birinci teşrin” imiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”11#” title_font_size=”13″]

    Arapçada “taksim eden-bölen” anlamına gelen “ḳāsim” sözcüğünden geliyor Kasım ayının adı… Çok önceleri Anadolu’da insanlar yılı ikiye bölermiş… Kasım’da başlayıp Hıdırellez’e, yani Mayıs başına kadar süren günlere “kasım günleri”, diğer yarısına da “hızır günleri” denirmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”12#” title_font_size=”13″]

    Yılın son ayının adı neden bir “aralığa” işaret ediyor dersiniz? Cumhuriyetten önce “kânunuevvel” olan ayın adı meğer Kasım ile Ocak ayları arasında kaldığı için “Aralık” olmuş!

  • SANATIN 7 DALI

    “Sanat nedir?” sorusunun cevabı için günümüze kadar ciltlerce kitap yazılmıştır ve ilgili çevrelerde hâlâ üzerine tartışmalar yapılmaktadır. En basit ve kısa anlatımla sanat, içinde yaratıcılık, hayal gücü, estetik öğeler barındıran ifade biçimi olarak değerlendirilir. Net olarak bildiğimiz konu ise güzel sanatların yedi daldan oluştuğudur. O yedi dalı hemen sıralayalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yedi sanat dendiği vakit akıllara ilk önce resim ve heykel gelir. Bu ikili en eski sanat dalı olarak karşımıza çıkar. Tarih öncesi dönemlerde mağara duvarlarına çizilmiş resimlerden ve taşa verilen şekillerden günümüze kadar ulaşmayı başaran örnekleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Müziği, “belli kurallar çerçevesinde üretilen uyumlu sesler bütünü” olarak nitelendiriyoruz fakat kökenine kadar inildiğinde doğadaki doğal seslerden oluştuğu da düşünülmekte… Buradan bakıldığında müziğin de insanlık tarihi kadar eski olduğunu söyleyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kökenini Yunancadan alan ve bakılan yer anlamındaki “tea” kelimesinden üretilen “theatre”, dilimize çevirisiyle tiyatro, yedi sanat dalından biridir. İlk örnekleri Antik Çağ’da verilen ve o zamanlar üst sınıfa özgü olan sanat, günümüzde sınıf ve cinsiyet ayırt etmeksizin temsiller vermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dans hakkında, “uzay boşluğunda yapılabilecek sonsuz hareketler bütünü” tanımlaması yapılır. Dünyanın ortak zevkine hitap eden dans türleri olduğu gibi, yerele ve geleneklere hitap eden danslar da bulunmaktadır. Dansın da insanlık tarihi kadar eski bir sanat dalı olduğu düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    “Seni bir yaz günüyle karşılaştırayım mı?” cümlesi, Shakespeare’in yazdığı bir tiyatro oyunu repliğidir ama her şeyden önce edebi bir cümledir. Duygu, düşünce ve hayallerin, böyle estetik bir biçimde ifade edildiği edebiyat da sanatın yedi dalı arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yedi sanat dalından en tartışmalı olanı mimaridir. Bu tartışma, mimarinin sadece sanat içermemesi, işlevsellik ve teknoloji de barındırması gibi nedenlere dayanır. Fakat Selimiye Camii’ne veya Dolmabahçe Sarayı’na bakıp da sanat eseri olmadığını düşünmek mümkün mü?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sinema, teknolojinin gelişmesiyle doğru orantılı olarak geç ortaya çıkan bir dal olduğu için, yedi sanat dalı arasında en genç olanıdır. İnsana ve hayata dair her şeyi içinde barındıran sinema için “yedinci sanat” ifadesi de sıklıkla kullanılır.

  • BAĞLAMA: ANADOLU’NUN MEDARIİFTİHARI

    BAĞLAMA: ANADOLU’NUN MEDARIİFTİHARI

    “Bağlama ile saz arasındaki fark nedir?” sorusu ile girelim hemen konuya. Anadolu’da bağlamaya saz dendiği de olur fakat saz daha geniş bir anlamı ifade etmektedir; yaylı sazlar, telli sazlar gibi… Örneğin saz takımı; birden çok çalgının bulunduğu takıma denir. Başka bir anlatımla, kanun için de saz denebilir… Özetle, bağlama bir sazdır yani bir çalgıdır, fakat her saz bağlama değildir. Şimdi bu sayfada, tellerine vurmadan, uzaktan da olsa, bağlama dinlemeye ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ağaçtan mamul müzik aleti” title_font_size=”13″]

    Üç temel bölümden oluşan bir müzik aleti bağlama… Tekne bölümü dut ağacı başta olmak üzere ceviz, ardıç, gürgen, kestane ağaçlarından, göğüs bölümü ladin ağacından, sap bölümü gürgen ya da ardıç ağaçlarından üretiliyor.

    Yine de bağlama üretiminde keskin kurallar bulunmuyor, örneğin sapının ne kadar uzun ya da gövdesinin ne kadar kalın olması gerektiği tartışılan bir konu. Ayrıca oyma teknenin yanı sıra farklı ağaçlardan yapılan dilimli tekne de alternatif bir teknik olarak uygulanabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Telleri ve tezenesi” title_font_size=”13″]

    Eskiden tellerin yapımı için atların yelesindeki ya da kuyruğundaki kıllar, hayvan bağırsağından yapılan kirişler ya da bakır teller kullanılırmış. Yedi teli bulunan bağlama için günümüzde genel olarak çelik ve sırma bam telleri kullanılıyor.

    Bağlamayı çalmaya yarayan mızrap, diğer adıyla tezene ise özellikle kiraz ağacının kabuğundan yapılıyor. Bizler sazdan çıkan müziği mızrap sayesinde duyabiliyoruz ama tabii kullanılan tekniğe göre bu durum değişebiliyor. Bazen devreye parmakla telleri çekme tekniği giriyor ve mızrap kullanmadan çalınan tekniklerin özel isimleri bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bağlamanın atası: Kopuz” title_font_size=”13″]

    Orta Asya Türklerinin 1500 yıl öncesine kadar kullandığı kopuz bağlamanın öncülü olarak kabul ediliyor. Su kabağına gerilen ince deri ile yapılan müzik aleti zamanla geliştirilmiş ve nihayetinde bugünkü şeklini almış. İcat edildiği bölgede hala yer yer kopuz kullanıldığı bilinmekte.

    Bağlama, kullanıldığı yöreye ve de boyutlarına göre farklı isimlerle anılır. Örneğin en küçük boyuna cura denirken, sap boyu 65-66 cm. olan büyük boy bağlama türü divan sazı diye isimlendiriliyor. Bağlamanın en büyük boyuna ise meydan sazı ya da 12 telli saz deniyor çünkü açık alanlarda kullanılan bu saz 12 telden oluşuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sazıyla sözüyle bütünleşenler” title_font_size=”13″]

    Sesiyle, sözüyle olduğu kadar elindeki sazıyla bütünleşen büyük değerler çıkmıştır topraklarımızdan… Aşk ve doğa üzerine yüzlerce şiir bırakmış Karacaoğlan’dan halk ozanı Köroğlu’na, Âşık Veysel’den Dadaloğlu’na…

    Yaşar Kemal’in ifadesiyle Bozkırın Tezenesi de yani Neşet Ertaş da bu değerlerden biridir ve bağlamasıyla yoldaşlığını “Sazıma” isimli şiirinde konu etmiştir: “Gizli dertlerimi sana anlattım / Çalıştım sesimi sesine kattım / Bebe gibi kollarımda yaylattım / Hayali hatır et beni unutma.”

  • 9 Madde İle Türk Sanat Tarihinin Öncülerinden Şeker Ahmet Paşa

    9 Madde İle Türk Sanat Tarihinin Öncülerinden Şeker Ahmet Paşa

    Osmanlı Devleti’nde ilk resim sergisini açan Şeker Ahmet Paşa 1842 yılında Üsküdar’da doğdu. Asıl adı Ahmet Ali olan sanatçıya “Şeker” lakabı, Tıbbiye Mektebi‘nde resim öğretmeni iken sergilediği naif tavırları nedeniyle çevresi tarafından verilmişti. Ürettiği eserlerle dünya çapında saygı kazanan Türk sanat tarihinin öncü ressamı Şeker Ahmet Paşa’yı listemize konuk ediyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1# ” title_font_size=”13″]

    1855 yılında Tıbbiye Mektebi’ne giren Şeker Ahmet Paşa buradaki eğitimini yarım bırakarak Harbiye Mektebi’ne geçti ve aldığı anatomi, perspektif dersleri ile resim yeteneğini geliştirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tanzimat’ın ilanıyla birlikte askeri öğretim kurumlarında “hendese-i tersimiyye”, “resm-i hatii” gibi resim dersleri verilmeye başlanmış ve yetenekli öğrenciler yurtdışına eğitime yollanmıştır. 19. yüzyılın özelikle ikinci yarısında yetişen ressamların çoğunlukla askerlerden çıkması, dönemin “paşa ressamlar” dönemi olarak adlandırılmasına neden olmuştur. Yeteneği ile Sultan Abdülaziz’in ilgisini çeken Şeker Ahmet Paşa da Paris’e eğitime yollandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fransa’da yedi yıl kalan Şeker Ahmet Paşa, Paris Güzel Sanatlar Akademisi’nde L. Gerome ve G. Boulanger gibi ünlü ressamlardan dersler alarak onların atölyelerinde çalıştı; bu dönemde yaptığı doğa ve manzara resimleriyle dikkatleri çekti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    “Ormanda Oduncu” tablosu sanatçının bu dönemde ortaya koyduğu en bilinen eserlerinden biridir. Ünlü İngiliz yazar ve sanat eleştirmeni John Berger’in, “Daha bakar bakmaz beni ilgilendirmeye ve aklımı kurcalamaya başladı bu resim. Aslında, bilmediğim bir ressamı tanımama yol açması değil, resmin kendisiydi bu ilginin kaynağı.” sözleriyle hayranlığını belirttiği eser, bugün İstanbul Resim Heykel Müzesi’nde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Eserleri, dünyaca ünlü Paris Salon’a kabul edildi. Abdülaziz, Avrupa gezisi sırasında bu sergideki resimleri gördü ve Ahmet Paşa’yı farklı sergilerden resim seçip almakla görevlendirdi. 1870’te Akademiyi bitiren sanatçı Fransa tarafından verilen sanat bursunu (Prix de Romeu) kazandı ve üç ay süreyle Roma’ya gönderildi. Yurda dönünce “kolağası” rütbesiyle Sultanahmet’teki Sanat Mektebi’ne resim öğretmeni olarak atandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Uzun süre yaptığı hazırlık ve çalışmalardan sonra 27 Nisan 1873’te, Sultanahmet’teki Mekteb-i Sanayi’de Türk ve yabancı ressamların eserlerinden oluşan bir resim sergisi açmayı başardı. Bu sergi, Osmanlı’da açılan ilk resim sergisiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sultan Abdülaziz’in takdirini kazanan Şeker Ahmet Paşa padişah yaverliğine atandı. Bu görevi sırasında manzara resimlerinden uzaklaştı ve İstanbul Mercan’da bulunan konağındaki atölyesinde natürmort çalışmalar yapmaya başladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    natürmort

    Fransa Devlet Nişanı ile onurlandırılan Şeker Ahmet Paşa’nın Narlar ve Ayvalar adlı natürmort tablosu, Louvre Müzesi’nde sergilendi. Böylelikle Şeker Ahmet Paşa, Louvre Müzesi’ne hayatta iken resmi kabul edilen ilk Türk ressam oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    şeker ahmet paşa

    Resimlerinin önemli bir bölümü; Milli Saraylar Resim Müzesi, İstanbul ve Ankara Resim Heykel Müzeleri ile Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergilenen Şeker Ahmet Paşa, 5 Mayıs 1907 yılında vefat etti.

  • Kültür Tarihimizde Yaşamımızı Derinden Etkileyen 8 İlk

    Kültür Tarihimizde Yaşamımızı Derinden Etkileyen 8 İlk

    Bugün hayatımızda sahip olduğumuz pek çok şeyin ezelden beri var olduğu gibi yanlış bir algıya sahip olsak da aslında bizi şaşırtacak kadar büyük kısmının yakın geçmişe kadar ne izi ne tozu vardı. Tarihte ilk defa adlarından söz edildiğinde ise bütün dikkatleri üzerine çekmiş, bazen sahiplenilmiş bazen direnç görmüş ama sonunda kabullenilmişlerdi. Bugün hepsi yaşamımızı derinden etkileyen girişimler olarak tarihin güler yüzlü sayfalarında yerlerini almış bulunuyorlar. Biz de boş durmadık hayatımıza ilk defa ne zaman ve nasıl girdiklerini hatırlamak üzere 8 madde belirledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Radyosuz Günlerde İlk Radyo Yayını…” title_font_size=”13″]
    eski radyo

    “Allo! Allo’ Muhterem samiin (dinleyiciler)… Burası İstanbul Telsiz Telefonu… 1200 metre tul-u mevç (dalga uzunluğu)… 250 kilosikl… Şimdi akşam neşriyatımıza başlıyoruz.” İşte radyo hayatımıza ilk defa İstanbul Sirkeci’de duyulan ve Sadullah Gazi Evranos’un yaptığı bu anons yayınla girdi. İki senelik bir hazırlığın ardından 6 Mart 1927 günü yapılan bu ilk yayını ülkedeki yedi alıcıdan beş tanesi yabancılara ait olduğu için sadece Sirkeci Postanesi civarından geçenler duyabilmişti. Henüz radyo satışı olmadığı için bir süre vatandaşlara radyo alıcısı yapmayı öğreten kurslar açıldı ama daha sonra yurt dışından getirilen radyoların satışa sunulmasıyla radyolu günlere geçiş sağlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türkiye’deki İlk Çamaşır Makinesi Otomatikti!” title_font_size=”13″]
    nostalji

    Bugün bir kopyası Rahmi Koç Müzesi’nde bulunan ilk çamaşır makinesinin mühendisi, ülkemizde makine mühendisliği bölümü olmadığı için hukuk okuyan ama sonra Fransa’ya giderek bu eğitimi alan Kamil Tolon’du. Üstelik Tolon’un 1950 yılında uzun denemeler sonucunda ürettiği çamaşır makinesi düşündüğünüz gibi merdaneli değil santrifüjlüydü! Bugünkü otomatik çamaşır makinelerini andıran bu tasarım dönemine göre oldukça ileri düzeydeydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bir Taksici İcadı: Dolmuş” title_font_size=”13″]
    nostalji

    Dünyayı sarsan 1929 ekonomik krizinin ülkemizi de etkilemesi nedeniyle taksicilerin işlerinin durma noktasına gelmesi dolmuş fikrinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştı. Bu fikrin mucidi ise, lokanta işletmecisi iken taksici olan Aşçı Halit’ti. Kendisinin aynı yöne giden birkaç kişiye ücreti paylaştırmayı önermesi ve olumlu cevaplar alması Nişantaşı-Eminönü arası dolmuş seferlerini doğurdu. Daha sonra ücreti sabitleyen Aşçı Halit’in sistemini diğer taksiciler de birer ikişer uygulamaya başladı. Şoförlerin araca daha çok yolcu alma isteği, kullanılan otomobillerin değişmesine de neden oldu ve bu yeni toplu taşıma aracı için 1954’te belediye tarafından ilk resmi tarife ilan edildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İyi ki Doğdun Cesaret: İlk Kadın Rallici” title_font_size=”13″]
    türk popüler tarihi, ralli

    Tamburi Cemil Bey’den kemençe dersleri almış ve okulunda eğitim görerek kemençe öğretmeni olmuş Samiye Cahid Morkaya gerçek bir otomobil tutkunudur. Ülkemizin ilk ehliyetli kadın sürücüsü de olan Samiye Hanım Turing Kulüp’ün her sene düzenlediği otomobil yarışlarına katılır ve 1932 yılında İstinye ile Zincirlikuyu arasındaki 9.5 kilometrelik parkurda düzenlenen ralliyi kazanır. Ertesi gün bütün gazeteler otomobil yarışçısı Samiye Morkaya’dan söz eder. Yarışmada ikinci gelen erkek aday sonuca kadınların yarışamayacağı gerekçesiyle itiraz etse de Sultanahmet Sulh Mahkemesi itirazı reddederek Morkaya’nın şampiyonluğunu onaylar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Basında İlk: Güzin Abla Dertlerinizle Başbaşa” title_font_size=”13″]

    İnsanların kimselere anlatamadığı dertlerini paylaştığı ve derdine derman olmasını beklediği köşe yazarı olarak tarihimize geçmiş ilk isim, Güzin Abla olarak nam salan Güzin Sayar’dı. 1960’lı yıllarda “Sorun söyleyelim” adıyla başlayan bu dertleşme hali farklı gazetelerde “Derim ki”, “Güzin Abla dertlerinizle başbaşa” gibi isimler altında devam etti ve öyle popüler bir hale geldi ki o dönemlerde gazeteye çuvallarla mektup taşındığından hatta okuyucuların dertlerini anlatabilmek için gazete önünde kuyruk oluşturduğundan söz edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk Anonim Şirketi: Şirket-i Hayriye” title_font_size=”13″]
    gemi

    Boğazın iki yanına kurulmuş güzeller güzeli İstanbul tarihi boyunca deniz ulaşımının yoğun olarak kullanıldığı bir şehir olmuştu. 1851 yılında İstanbul halkının ulaşım için kullandığı kayıklara alternatif olarak sefere başlayan Şirket-i Hayriye vapurları aynı zamanda ülkenin ilk anonim şirketini de müjdeliyordu. Şirket-i Hayriye 1945 yılında ise Deniz Yolları ve Limanları İşletmesi’ne devredildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk Kadın Fotoğrafçı: Naciye Hanım” title_font_size=”13″]
    ilk kadın fotoğrafçı

    Ülkemizin ilk kadın fotoğrafçısı olan Naciye Hanım, stüdyosunu 1919 yılında açmıştı. Stüdyosunun önünde asılı olan “Hanımlar Fotoğrafçısı – Naciye” tabelası şehrin dört bir yanından kadınları buraya çekiyordu. Naciye Hanım’ın çektiği portreler ise genellikle cephedeki eşlere yollanan mektupların içine koyuluyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title_font_size=”13″ title=”İlk Yerli Otomobil: Devrim”]
    ilk yerli araba

    Ülkemizin ilk yerli arabası olan Devrim, 23 mühendisimizin iş birliği ile 129 gün gibi kısa bir sürede yaratılmıştı. 1961 yılının 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları için trenle Eskişehir’den Ankara’ya getirilen Devrim Arabaları’nın basına tanıtımı sırasında bir talihsizlik yaşanmışsa da, Devrim ilk Türk arabası olarak tarihteki yerini gururla almıştı.