Kategori: Kültür/Sanat

  • ÇAĞDAŞ TÜRK MÜZİĞİNİN KURUCUSU CEMAL REŞİT REY

    Cumhuriyet tarihinin ilk çağdaş bestecilerinden olan Cemal Reşit Rey, klasik müziği Türk topraklarında icra eden öncü sanatçımızdır. Henüz sekiz yaşında ilk vals bestesini annesinden aldığı müzik eğitimiyle gerçekleştiren, ilkokul yıllarında piyano çalmayı öğrenen Cemal Reşit Rey’in hayatını ve Türk müziğine yaptığı katkıları öğrendikçe Cemal Reşit Rey’e bir kez daha hayranlık duyacaksınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    24 Eylül 1904 senesinde Kudüs’te dünyaya gelen Cemal Reşit Rey’in babası Kudüs mutasarrıfı Ahmet Reşit Rey, annesi ise Sadrazam İbrahim Edhem Paşa’nın torunu olan Fethiye Hanım’dır. Saraya yakın ilişkileri olan bir ailede doğan Rey’in müzikle olan ilişkisi doğduğu ve çocukluğunun geçtiği Kudüs’te başlar. İlk müzik eğitimini annesinden alan müzisyenin ilk çaldığı enstrüman ağız mızıkasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Babasının tayini ile beş yaşında İstanbul’a taşınan Cemal Reşit Rey, eğitim hayatına Galatasay Lisesi’nde başlar. Babasının görevi nedeniyle 1913 yılında ailesiyle birlikte Paris’e taşınmak zorunda kalan besteci dönemin ünlü piyanisti Marguerite Long’dan müzik eğitimi alır. I. Dünya Savaşı başlayınca ailesiyle Paris’ten Cenevre’ye göç eden Rey, normal lise eğitimine devam ederken Cenevre Konservatuvarı’nda da müzik eğitimine devam eder. Konservatuvarın ustalık sınıfına yükselmeyi başaran genç besteci, babasının Dahiliye Nazırlığı’nda göreve atanması üzerine 1919 yılında ailesiyle birlikte tekrar İstanbul’a taşınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’da arzu ettiği müzik eğitimini alamayan Rey’in talebiyle ailesi 1920 senesinde henüz 17 yaşındayken genç müzisyeni tek başına Paris’e gönderir. Yeniden Marguerite Long ile müzik eğitimine devam eden Rey, 21 yaşında mezun olana kadar Paris’in önemli isimlerinden kompozisyon, enstrüman ve orkestra şefliği eğitimi alır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanıyla vatan hasreti çeken Rey, sanatını Türkiye’de icra etmek ve aldığı eğitimi Türk öğrencilere aktarmak için İstanbul’a döner.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’a döner dönmez ismi sonradan İstanbul Belediye Konservatuvarı olan Darülelhan’da öğretmenliğe başlar. Mustafa Kemal Atatürk’ün yoğun çaba ve teşvikiyle Türk müziğini saygın ve evrensel bir konuma getirme çabası ilk meyvesini verir ve Türk Beşleri kurulur. Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Ahmet Adnan Saygun, Hasan Ferit Alnar ve Necil Kazım Akses’ten oluşan bu beşli Batı müziği yapısı içerisinde Klasik Türk müziği ve Türk Halk müziğini harmanlayarak konserler vermeye başlarlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Türkiye’de klasik müziğin öncüsü olan Cemal Reşit Rey, çok iyi bir piyanist olmasının yanı sıra besteler de yapan üretken bir müzisyendir. Onuncu Yıl Marşı’nı besteleyen Rey’in diğer önemli eserleri arasında Zeybek, Deli Dolu, Bebek Efsanesi, Fatih, Sultan Cem, Çağrılış, Anadolu, Eski Bir İstanbul Türküsü Üzerine Çeşitlemeler, İkinci Senfoni ve daha birçok eser bulunur. Muhsin Ertuğrul ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ın talebiyle yazdığı Üç Saat opereti halktan büyük beğeni toplar, hemen ardından da en bilinen eseri “Lüküs Hayat”ı besteler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1934 senesinde Yaylı Sazlar Grubu’nu kuran Rey, yaptığı çalışmalar ile Türk gençlerinin müziğe yönelmesinde önemli katkılar sağlamıştır. İlk Türk Senfoni Orkestrasını kuran besteci, 1968 yılına kadar orkestra şefi olarak her hafta düzenli konser vermeyi sürdürmüştür. 1938’de Ankara Radyosu’nun Batı Müziği Şefliğini yapmış, 1945’te İstanbul’da kurduğu Filarmoni Derneği ile dünyaca ünlü şef ve solistlerin ülkemizde konserler vermesini sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1981 yılında devlet sanatçısı ünvanını alan Rey, çok sevdiği mesleğinin son performansını 1985’te, üzerinden 51 sene geçen “Lüküs Hayat” operetinin İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda yeniden sahnelenmesiyle gerçekleştirir. Aynı sene hayata veda eden besteci, vefatına kadar Mimar Sinan Üniversitesi’ne bağlı Devlet Konservatuvarı’nda kompozisyon öğretmenliği yapmıştır. Sanat hayatı boyunca ölümsüz eserlere imza atan, yurt içi ve yurt dışındaki birçok organizasyonda göğsümüzü kabartan üretken bestecinin müziğinin hiç susmamasını diliyoruz.

  • BU YERLERİ BİR DE KARLAR ALTINDA GÖRMEK İSTEMEZ MİSİNİZ?

    “Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam! / Uyandırmayın beni, uyanamam. / Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına, / Allah aşkına, gök, deniz aşkına / Yağsın kar üstümüze buram buram…” Kim söylemiş en güzel manzara fotoğraflarının güneşli, açık havalara ve yaz aylarına ait olduğunu? Kış ayları geldiğinde, tıpkı Ahmet Muhip Dıranas’ın Kar şiirinde dediği gibi, çoğumuz buram buram kar yağsın ister, bir de o anları kayda alma peşine düşeriz. Çünkü kar altında çekilen fotoğraflar yılın en nadide zamanlarıdır. İşte o nadide anlardan sizin için seçtiklerimiz…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • Dünya Sinemasından Efsane Aktrisler

    Dünya Sinemasından Efsane Aktrisler

    Daha önce hazırladığımız Türk Sineması’nın Efsane Aktrisleri listemizi dünya sinemasından efsane yüzleri de ekleyerek genişletiyoruz. Onlar en az kendi sanatçılarımız kadar kanıksadığımız, oyunculuklarına hayran kaldığımız, bildiğimiz, tanıdığımız dünya starları… Ve güzel yüzleriyle şimdi de Kültür ve Yaşam sayfasındalar!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    80’li yıllarda sinemayı bırakmasına rağmen hafızalardaki yeri taptaze olan Sophia Loren’le açıyoruz perdeyi. Gerçi bu açıklamasının ardından birkaç film daha çevirdi ama onu zihinlerimizde bu kadar canlı ve genç tutan çok daha eski tarihli filmleriydi. 1934 Roma doğumlu sanatçı her ne kadar Akademi Ödülü’nü Kızım ve Ben isimli dramayla aldıysa da çoğumuzun gönlünde popüler İtalyan komedileriyle taht kurdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Antik Mısır’ın efsanevi kraliçesi Kleopatra’nın sinema perdesinde nefes alıp vermesini sağlayan bir aktris varsa o da Elizabeth Taylor olsa gerek… Elbette bunu başrolünü aldığı 5.5 saatlik Kleopatra filmiyle yapmıştı. 1932 doğumlu sanatçı 79 yaşında hayatını kaybetti ama bir dönem sinemaya vurduğu damga adından hala söz ettirecek kadar güçlü ve etkiliydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dünya sinemasının en zarif kadını sizce kim diye sorulsa bütün parmakların Audrey Hepburn’ü göstereceğinden şüphemiz yok. Zaten gerçekteki halinin ona Akademi Ödülü’nü getiren Roman Holiday filmindeki prensesten ne farkı vardı ki? İnce, kırılgan, saf ve duygulu… Bilmeyenler için söyleyelim 1929-1993 yılları arasında yaşayan aktris moda ikonu bir balerindi de.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ve sırada gerçekten prenses unvanı almış bir aktris var… Henüz 52 yaşında bir trafik kazasında hayatını kaybeden Grace Kelly, hem sinemanın en güzel hem de Monako Kraliyet Ailesi’nin en çarpıcı yüzüydü. Bu narin sarışın aynı zamanda gerilim filmlerinin usta yönetmeni Alfred Hitchcock’un vazgeçemediği oyunculardan biriydi. Oyunculuğu konusunda en dikkat çektiği film ise 1954 yapımlı Taşralı Kız olmuştu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Jane Fonda, kadın haklarına duyarlı bir aktivist olarak dönem dönem sinemaya ara vermişse de bağlarını hiçbir zaman tamamen koparmadı. 82 yaşındaki oyuncu bütün canlılığıyla hala ekranlarda ve baba mesleğini bırakmaya hiç de niyeti olmadığı biliniyor. İki Oscar Ödüllü Amerikalı aktris bu enerjisini uzun yıllardır yaptığı spora ve genlerine borçlu olduğunu dile getiriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde genç-yaşlı herkesin hayranlık duyduğu aktrislerden biri de 1949 doğumlu Meryl Streep. Sophie’nin Seçimi, Karanlıkta Bir Çığlık, Yaşamın Kıyısından ya da son dönemlere ait Demir Leydi, Florence ve sair. Dünya sinemasında önemli yer tutan 50’nin üstünde film ve onlarca prestijli ödül onu efsaneleşen isimler arasına çoktan aldı bile…

  • Türküleri Sesiyle Zenginleştiren Sanatçı

    Türküleri Sesiyle Zenginleştiren Sanatçı

    “Süpürgesi yoncadan / Gayet beli inceden / Ben seni sakınırım /Yerdeki karıncadan” ya da “Zahide kurbanım ne olacak halim” gibi türkülerle zihinlere yerleşti. “Türkülerin Kraliçesi”, “Türkü Hazinesi” gibi unvanlarla anılan Bedia Akartürk sanat hayatında yarım asrı çoktan devirdi. Onu tüm Türkiye güçlü sesi kadar güler yüzüyle tanıdı ve sevdi. Ünlü sanatçı şimdi de Kültür ve Yaşam sayfasını zenginleştirip neşelendiriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1941 yılında İzmir Ödemiş’te doğdu. Sesinin güzelliği ve gücü küçük yaşlarında ailesi tarafından fark edilince Ödemiş Müzik Cemiyeti’ne gönderildi. Yaşı tutmadığı için İzmir Radyosu sınavlarına giremiyordu ve çare yaşını 4-5 yaş büyütmekte bulundu. Birincilikle kazandığı İzmir Radyosu’nda 9 yıl çalıştıktan sonra Ankara Radyosu’na geçti, kısa sürede sesini tüm ülkeye duyurdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1978 yılında çıkardığı Zühtü isimli albümle Altın Plak kazandı. Uzun havaları bülbül gibi kesilmeden okuyan sanatçının adı ülkenin büyük bozlak ustalarıyla birlikte anılmaya başlandı. Bedia Akartürk, Paris’teki ünlü müzik salonu L’Olympia Bruno Coquatrix, daha bilinen adıyla Olympia’da türküler söyleyen tek Türk sanatçı oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sayısı 3.000’e yaklaşan türkü repertuvarıyla çok sayıda albüm çıkardı. Neşet Ertaş’ın hayatımıza kattığı “Tatlı dillim güler yüzlüm” türküsünü ilk kez plakta okuyan kişi oldu. Yumurtanın Kulpu Yok, Sıla Hasreti, Gitme Bülbül, Bayramdan Bayrama, Anam Ağlar, Anadolu Türküleri ve çıkardığı diğer albümlerle türküleri sesiyle mühürledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ses sanatçılığı ile kazandığı ün Bedia Akartürk’e film setlerinin kapılarını da araladı. Bunlardan biri “Yarim İstanbul’u Mesken Mi Tuttun” filmiydi. Ekonomik nedenlerle köyden İstanbul’a göç eden Ali ve Nazmiye’nin hikâyesinin anlatıldığı filmde başrolleri Yıldıray Çınar ve Ahmet Mekin’le paylaşmıştı. Allı Turnam, Bedia, Çile Dünyası, Hüzün, Yar Etmem Seni ise türküleriyle de renklendirdiği diğer filmler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bedia Akartürk radyo günlerinde başladığı konserlerini yarım asır boyunca sürdürdü. Ülkenin bütün illerinde verdiği konserlere Avrupa’nın pek çok ülkesini de eklemişti. Türkiye’de o kadar çok konsere gitmişti ki 7 ilimiz kendisine “Fahri Hemşehrilik” unvanını layık gördü. Ve aldığı ödüllerin, sahnede giydiği kıyafetlerin sergilendiği bir müze İzmir Ödemiş’te açıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kendisini türkü sevdalısı olarak niteleyen Bedia Akartürk türkülerin aslına sadık kalınmasını gerektiğini sık sık vurguladı. Bir röportajında gençlere tavsiyeleri ise şöyleydi: “Aslını bozdukları zaman bazı arabesk nağmeler falan koyduklarında türkünün özelliği gidiyor. Yörenin tavrından çıkıyor. Bir Kayseri, Kırşehir türküsünü arabesk tarzında okursan hiçbir tadı kalmaz. Memleketin kokusunu vermez. Onun için yapısını bozmamaları lazım.”

  • Dünden Bugüne Doğu’dan Batı’ya Bulmaca

    Dünden Bugüne Doğu’dan Batı’ya Bulmaca

    İnsanlığın bulmaca ile tanışması 1760 yılında Avrupalı kartografların yapbozu keşfetmesiyle başlamış. Günümüzde ise binlerce parçalık yapbozlar, çeşit çeşit kelime bulmacaları, Sudoku ve Kakuro gibi Uzakdoğu kökenli bulmacalar, çocuklar için eğitim amaçlı bulmacalar hayatımızın ayrılmaz bir parçası…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bulmaca çeşitlerinin en meşhuru kelime bilgisine dayanan kare bulmaca. Yer aldıkları yayına göre farklı zorluklarda örnekleriyle karşılaşabilirsiniz ama yine de en entelektüel bulmaca çeşidinin kare bulmaca olduğunu söylesek yanlış olmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kare bulmacanın mucidi İngiliz gazeteci Arthur Wynne. Belki de bu yüzden kare bulmaca en çok gazetelerde karşımıza çıkıyor. İngiltere’deki ilk örnek 1922’de Pearson’s da yayınlanmış, dünyaca ünlü New York Times kare bulmacası ise 1930’dan beri yayınlanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Ama bulmaca her zaman büyüklere hitap etmek zorunda değil! Çocukların hem becerilerini geliştirebilecekleri hem de eğlenebilecekleri bir alternatif labirent bulmaca.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sayılarla arası iyi olanlar için sayı avı ve aynı bulmacanın kelimelerle hazırlananı kelime avı ise daha çok dikkat ve odaklanma üzerine kurulu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Japonya kökenli Sudoku, zihnini genç tutmak isteyenlerin favorisi. 9 sayıyı kutucuklara yerleştirmeye dayalı bulmacadan her gün birkaç tane çözenlerin sayısı az değil!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1974 yılında Mimar Erno Rubik üç boyutlu geometriyi anlatan bir model yapmak istedi ve o günden beri dünyanın her yerinde milyonlarca insan 9 renkli bu küpün formülünü çözmeye uğraşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bulmaca çözmenin herkes için faydaları var. Özellikle yaşlılık yıllarında hafızayı zinde tuttuğu düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    plaj

    Gençler için ise bulmacalar sayesinde yeni kelimeler öğrenmek, dikkat ve koordinasyonu geliştirmek mümkün. Ayrıca tatilin de vazgeçilmez eğlencesi…

  • İLKLERİN SANATÇISI SEMİHA BERKSOY’UN İLHAM VEREN HAYATI

    Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği önemli isimlerden olan Semiha Berksoy, ülkemizin uluslararası alanda tanınan ilk sanatçılarından olduğu kadar bizlere de birçok ilki yaşatmış çok yönlü bir sanatçı… Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla sahneye konan ilk Türk operası “Özsoy Operası”nda Türk seyircisi ile buluşan Berksoy, ilerleyen yıllarda yurt dışındaki önemli opera sahnelerinde ülkemizi başarıyla temsil etti. Yaptığı resimlerle de dikkat çeken ve ilerleyen yaşına rağmen üretmekten ve sanattan kopmayan Berksoy, ülkemizde yaşayan her gencin ilham alması gereken isimlerden. “İlklerin kadını” lakaplı Semiha Berksoy’un başarılarla dolu hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Semiha Berksoy, 1910’da İstanbul Çengelköy’de heykeltıraş ve ressam Fatma Saime Hanım ile maliye katibi ve şair Ziya Cenap Berksoy’un ilk çocuğu olarak dünyaya gelir. Çocukluk yılları sanatla iç içe geçer ve bu yeteneğini de ailesinden alır. Sekiz yaşında annesinin İspanyol gribinden vefat etmesi üzerine bir süre amcası ile yaşayan Berksoy, babasının yeniden evlenmesinden sonra ailesi ile önce Sultanahmet, ardından Kadıköy’de yaşamaya başlar. Ortaokul eğitimini Kadıköy’de tamamlayan Berksoy, evlerinin karşısında bulunan Kuşdili Tiyatrosunda amatör olarak sanat hayatına başlar. Çocukluğunda öyküler yazan Berksoy, Cağaloğlu’nda bulunan İstanbul Kız Lisesinden mezun olduktan sonra 18 yaşında, İstanbul Konservatuvarının kurucularından olan Nimet Vahit Hanım’dan şan dersleri alır. 19 yaşında halkın karşısında ilk kez şarkı söyleyen genç sanatçı, ünlü Rus müzisyen Nikolay Rimski-Korsakov’un bestelediği Sadko operasından çeşitli aryalar seslendirir ve bu konserlerinde kendisine Cemal Reşit Rey eşlik eder. 1930’da dönemin Güzel Sanatlar Akademisinde bulunan Namık İsmail Atölyesini kazanan sanatçı, usta isimlerden resim ve heykel dersleri alır. Okulun tiyatro sınavlarına da giren ve gösterdiği azim ile hedeflerine tek tek ulaşan genç sanatçı, Shakespeare’in yazdığı “Hırçın Kız” eserindeki Kate rolü ile tiyatro sınavında da başarıya ulaşır ve okula kabul edilir. 1931’de Muhsin Ertuğrul’un çektiği ilk sesli Türk filmi olan “İstanbul Sokakları”nda; 1933’te Nazım Hikmet’in yazdığı “Söz Bir Allah Bir” filminde rol alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1934’te Ahmet Adnan Saygun’un ‘ilk Türk operası’ sayılan Özsoy Operasında Ayşim rolüyle sahne alan Semiha Berksoy, 1936’da Berlin Devlet Yüksek Akademisi Opera Bölümü bursunu kazanır. Üç yıl sonra, Richard Strauss’un “Ariadne auf Naxos” isimli eserindeki performansıyla okuldan birincilikle mezun olan sanatçı; Batı Avrupa’da sahne almış ilk Türk opera sanatçısı ünvanına da erişir. Döndüğünde Ankara Devlet Operasının baş sanatçısı olarak görev alan Berksoy, Ankara Radyosu tarafından gerçekleştiren ilk radyo konserinde Cemal Reşit Rey ile tekrar bir araya gelir. İlklerin kadını Berksoy, 1941’de ülkemizde gerçekleşecek olan ilk opera stüdyosu kaydında da görev alır. Yine bu dönemlerde Ankara Gaz Şirketinde çalışan, aynı zamanda piyanist olan Ercüment Siyavuşgil ile evlenir ve bu evlilikten kızı Zeliha dünyaya gelir. Meslek ve aile hayatını başarılı bir şekilde sürdüren Berksoy, 1950’de Ankara Devlet Operasının solisti olur. 1961’de Feridun Altuna tarafından sahneye konulan “Hansel ve Gretel” operasındaki Haxel rolüyle sahne hayatına devam eden Berksoy, aynı sene Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde sergilenen “Yeşil Cami” ve “Fatih’in Bursa’da Doğduğu Ev” resimleri ile ödüller kazanır. Resimleri, Alman Die Welt gazetesi de dahil olmak üzere birçok sanat çevresi ve yazardan övgüler alır. 12 Şubat 1963’te Verdi’nin opera eseri “Azucena” rolüyle 30. sanat yılında opera kariyerinin jübilesini yapar ancak sanattan hiçbir zaman kopmaz. Renkli iç dünyasını yansıttığı tuvalleri, ilerleyen günlerde uluslararası sanat dünyasında oldukça sükse yapacak ve büyük ilgi görecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk kişisel resim sergisini 1974’te Ankara Devlet Resim Heykel Galerisinde açan sanatçı, 1975’te eşi Ercüment Siyavuşgil’in vefatıyla 10 yıllık bir inzivaya çekilir. Yaşlılık ve ölüm korkusuna kapılan Berksoy, bu korkuyu yoğun üretim süreci ve sanatıyla yener. Yeniden resme, şarkılar söylemeye başlayan sanatçı; 1982’de Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nde resim sergisi düzenler. Türk kadınının seçme ve seçilme hakkı kazanmasının 50. yılı şerefine 1984’te Berksoy’a “İlk Kadın Opera Sanatçısı” ünvanı ile “Atatürk Opera Ödülü” verilir. Resimleri, Leningrad ve Moskova’da sergilenir. Yoğun bir şekilde resim yapmaya başlayan sanatçı, 1992’de daha önce birçok kez beraber sahne aldığı Cemal Reşit Rey’in anısını yaşatmak için isminin verildiği konser salonunda yeni resimlerini sergiler. 1993’te Ayaspaşa’daki evinin bir odasını, anıları ve hikâyeleri olan eşyalarıyla düzenleyen Semiha Berksoy, kendisi için anlam ifade eden tüm objeleri bu odaya yerleştirir. Daha sonra “Semiha Berksoy’un Odası” olarak anılacak bu odadaki tüm objeler, Mimar Sinan Üniversitesi Resim Heykel Müzesinin daimi koleksiyonuna dâhil edilir. 85 yaşında New York ve Almanya’da bulunan uluslararası resim sergilerine katılır. 1996’da Kutluğ Ataman ile bir araya gelen Berksoy, hayatını ve hayatı algılayışını konu alan 6,5 saatlik video enstalasyonunda kendi evinin odasında hayatını ve anılarını anlatır. Berksoy’un tabloları ile birlikte bu video, 1997’de İstanbul Bienali’nde yer alır. Sanat çevresinin büyük saygı duyduğu usta isim Berksoy’un videosu Milano, Berlin, Lüksemburg ve Montreal gibi şehirlerde de gösterime girer ve yoğun ilgi görür. 1999’da yani 89 yaşında New York’ta “Önceki Günler, Ölüm, Yıkım ve Detroit III” isimli operada sahne alır, aryalar söyler. 2000’de Viyana’da “Kunst Museum Bonn”da gerçekleştirilen yüzyılın en önemli sanatçılarını bir araya getiren “Zeitwenden 2000 Millenium” sergisine katılan ilk Türk ressam olur. Üstelik “Semiha Berksoy Odası” adlı yapıtıyla birincilik ödülü ile onurlandırılır. 2003’te Viyana’da son dönem resimlerini sergileyen Semiha Berksoy, 15 Ağustos 2004’te, 94 yaşında hayata veda eder. Son günlerinde bile neşesinden ve enerjisinden hiçbir şey kaybetmeyen Berksoy, sevenlerinin omzunda İstanbul’da toprağa verilir.

  • GİRESUNLULARIN KULLANDIĞI KELİMELER

    Dil tıpkı toplumlar gibi sürekli değişen canlı bir varlıktır. İnsanların anlaşmasını sağlayan, üzerinde yaşadığımız dünyada koca bir medeniyet üretmemize yol açan dil, en önemli araçtır. Tıpkı iklimler gibi dil de coğrafi farklılıklara göre kendine özgü bir yapı oluşturur. Ülkemizdeki yedi bölgenin kendine ait lehçe ve şiveleri vardır. Öyle ki aynı coğrafi bölgede bulunup yan yana olan şehirlerde bile farklı farklı şiveler ve ağızlar kullanılmaktadır. Doğu Karadeniz’in yeşil şehri Giresun’da sadece o bölge halkının ve yakın komşusu Orduluların kullandığı kelimeleri sıraladık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Giresunlular her ne kadar dayıya höre demese de dayılanmak kelimesi için “hörelenmek” kelimesini kullanırlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Giresun’da bir kahvaltıcıya gittiğinizde menüde “Cırıtta”yı görürseniz ve eğer kilo ya da kolesterol sorununuz yoksa hiç düşünmeden sipariş verebilirsiniz çünkü bu kelime pişmiş hamurun Giresun’daki adıdır. Yani bildiğimiz pişi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Feşellik yapma ya da feşel olma dediklerinde bu uyarıyı dikkate almak gerekir çünkü Giresun’da “Feşel” yaramaz anlamına gelmektedir. “Anam çocuk feşel feşel feşeldüğ” sokaklarda sıkça duyabileceğiniz cümleler arasında…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Karadeniz’in uçsuz bucaksız yeşil doğasında birbirinden uzak konumlanan evler arasında o denli uzun mesafeler var ki, gökteki yıldızlar olmasa mutlak karanlığın içinde kaybolmamak mümkün değil. İşte bu derin karanlığa ışık tutan gaz lambasına yöre halkı “Finnuri” demektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Giresun, yaylaları ve ormanları ile ünlü bir şehir. Doğayla bu denli içinde olmak insana kendini çok iyi hissettirse de vahşi yaşamın üyeleri ile her an karşılaşmanız mümkün. Eğer Giresun’daysanız ve birisi “Hortik, hortik!” diye bağırmaya başladı ise siz de oradan uzaklaşmak için kendinizi hazırlamalısınız çünkü hortik, ayı yavrusu için kullanılan bir kelime… Yavrusu varsa annesi de etrafında olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bir yerin ya da bir şeyin nerede olduğunu sorduğunuzda alacağınız cevap “Deydaha” olursa bilin ki Giresun’dasınız. Bu cevap aklınızı karıştırabilir ama aradığınız şeyin cevabı aslında “İşte orada!”dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Güzel, hoş anlamına gelen “Haccak” bir sıfat olarak da kullanılıyor; bir işi, bir durumu nitelemek için de… Güzel bir manzara gördüklerinde “Ne haccak manzara…” dedikleri gibi, bir iş yaparken “Haccak yap işini!” derler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Çizgi roman dünyasının en ünlü süper kahramanlarından olan Batman’in ismi ile ilgili en çok espri yapılan ülke olduğumuz kesin… Giresun’da “Batman” çok ağır anlamına gelir ve harman yerinde biri “Batman batman!” diye sesleniyorsa bilin ki o sene güzel bir fındık hasadı olmuş demektir.

  • 8 Film Festivali ve Yapıldıkları Şehirler

    8 Film Festivali ve Yapıldıkları Şehirler

    Sadece bir bölgenin ya da ülkenin değil artık dünyanın geleneği haline gelmiş film festivalleri sinemanın, sanatın ve sanatçının yüceltildiği özel günlere karşılık gelir. Festival döneminde ilgili şehrin salonlarına akın eden sinemaseverler hatıralarına unutulmaz saatler ekleyerek evlerine dönerler. Dünyanın dört bir yanında gerçekleşen onlarca film festivalinden 8 tanesini ve düzenlendikleri şehirleri aşağıda görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Büyük ödülü Altın Palmiye olan ve her yıl mayıs ayında gerçekleşen Cannes Film Festivali ilk kez 1946 tarihinde düzenlendi. Festivale adını veren Cannes ise Fransız Rivierası’nda yer alan turistik şehirlerden biri. Cannes, sinema sanatı açısından olduğu gibi magazin açısından da oldukça dikkat çekici… Biliyor musunuz; ünlülerin üzerinde yürüdüğü, festivalin alametifarikası olan kırmızı halı festival süresince her gün üç kez yenisiyle değiştiriliyor!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1932 yılından beri düzenlenen dünyanın en eski film festivaline İtalya’nın Venedik şehri ev sahipliği yapıyor. Ağustos sonu eylül başı yapılan Venedik Film Festivali’nin ana ödülüyse en iyi filme verilen Altın Aslan. Aynı zamanda festival, 1895 yılından beri düzenlenen Venedik Bienali’nin bir bölümü…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Adana Film Festivali ülkemizin uluslararası boyutta düzenlenen en ünlü film festivallerindendir. Akdeniz’in bereketli toprağı Adana’da 1969 yılından bu yana yapılan festivalin diğer adı, Çukurova’nın ürünü pamuğu sembolize eden Altın Koza’dır. Verilen büyük ödülün de Altın Koza olduğu festivalde bu ödülü alan ilk sinemacı ise Metin Erksan olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Berlin Film Festivali 1951 yılından bu yana düzenlenmektedir. Almanya’nın başkenti Berlin’de her yıl şubat ayında yapılan festivalde büyük ödül, şehrin de simgesi olan Altın ve Gümüş Ayı’dır. Festival Berlinale adıyla da bilinir ve dünyanın halka açık en büyük film festivalidir; örneğin 2014 yılında tam 325 bin kişi festival filmlerini izlemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kanada’nın en büyük şehri Toronto’da düzenlenen film festivalinin başlangıç tarihi 1976 yılına kadar gidiyor fakat 1994 yılına dek ismi “Festivallerin Festivali” olmuş. Toronto Film Festivali yarışma içermeyen bir etkinlik, programını diğer festivallerde ödül alan filmler oluşturuyor. En büyük ödülü de izleyicilerin oylarıyla belirlenen Halkın Seçimi Ödülü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizin en gelişmiş turistik kentlerinden Antalya’da düzenlenen film festivalinin 2015 yılından önceki adı Antalya Altın Portakal Film Festivali’ydi. İlk kez 1964’te düzenlenen festival “Türkiye’nin Oscar”ı olarak da anılır ve verilen büyük ödül Altın Portakal’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İspanya’da Bask Bölgesi’ndeki San Sebastián kentinde yapılan film festivali ilk kez 1953 yılında gerçekleşmiştir. Alfred Hitchcock’un Vertigo’su gibi birçok büyük filmin ilk gösterimine ev sahipliği yapmış, gösterimlere Elizabeth Taylor, Audrey Hepburn gibi starlar katılmıştır. Her yıl eylül ayında düzenlenen San Sebastián Film Festivali’nin büyük ödülleri Altın ve Gümüş İstiridye’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Film festivaline adını veren Şangay, Çin’in en büyük kentidir. İlk kez 1993 yılında düzenlenen ve Doğu Asya’nın en büyük film festivallerinden olan Şangay Film Festivali’nde verilen ana ödül Altın Kadeh Ödülü ve ayrıca aksiyon filmlerinin efsanevi ismi Jackie Chan adına verilen bir ödül de bulunuyor.

  • YEDİ TEPELİ İSTANBUL’UN ÜNLÜ KULELERİ

    Eşsiz boğaz manzarası, tarihi binaları, tüm dünyada ün salan sokak kedileri, simidi, vapurları, martıları ve barındırdığı pek çok güzellik ile dünyanın en önemli metropollerinden olan İstanbul’un siluetinin olmazsa olmaz diğer bir detayı da ünlü kuleleri… İstanbul’u ziyaret eden herkesin görmeden gitmediği ünlü kuleleri ve bu kulelerin hikâyelerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Üsküdar’da Salacak sahilinin açıklarında, denizin tam ortasında, kentin en gizemli yapılarından olan Kız Kulesi, oldukça eski bir geçmişe sahip. Tarihi M.Ö. 5. yüzyıla dayanan Kız Kulesi, Atinalı general tarafından Karadeniz’den gelen ticari gemilere istasyon olması için küçük bir kaya üzerine inşa edildi. 12. yüzyıla gelindiğinde Doğu Roma İmparatoru I. Manuel Komnenos, yapının etrafına taş duvarlarla korunan bir kule inşa ettirdi ve bu yapı günümüze kadar gümrük istasyonu, sürgün noktası, deniz feneri olarak kullanıldı. 1509’daki depremle büyük hasar gören kule onarıldıktan sonra 1721’de yangında hasar gördü. Çeşitli tadilatlardan sonra günümüzdeki hâlini alan ünlü kuleye kıyıdan özel teknelerle ulaşmak mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Her yıl milyonlarca turistin ziyaret etmek için uzun kuyruklar beklediği Galata Kulesi, Beyoğlu’nda bulunuyor ve konumlandığı yerden Kız Kulesi de dahil olmak üzere Tarihi Yarımada gibi İstanbul’un en güzel manzaralarına tepeden bakıyor. İstanbul’un başlıca sembollerinden olan Galata Kulesi’nin tarihi Bizans dönemine kadar uzanıyor. Bizans İmparatorluğu ile ittifak halinde olan Cenevizliler tarafından 14. yüzyılda inşa edilen Galata Kulesi, farklı dönemlerde farklı amaçlarla kullanıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’u fethiyle beraber levazım ambarı ve yangın gözetleme kulesi olarak da kullanılan kule, bazı dönemlerde savaş esirlerine bile ev sahipliği yaptı. 1509’daki depremden etkilenen kule, geçirdiği ufak tadilatlardan sonra 1831’de yanarak büyük hasar aldı ve köklü bir tadilattan geçerek mimari açıdan bazı değişikliklere uğradı; 1965-1967 yıllarındaki restorasyon çalışmalarıyla tamamen turistik bir yapıya dönüştü. Hezârfen Ahmet Çelebi’nin Galata Kulesi’nin Kız Kulesi’ne yazdığı mektupları uçarak iletme hikâyesi ise Galata Kulesi’ne dair en romantik efsanelerden biri…Rivayete göre tahta kanatlar takarak uçma denemesi gerçekleştiren Hezârfen Ahmet Çelebi, karşı kıyıda bulunan Üsküdar’a ulaşıp Galata Kulesi’nin Kız Kulesi’ne yazdığı aşk mektuplarını da beraberinde götürmek istemiş ancak rüzgâr sebebiyle tüm mektuplar boğazın sularına saçılmış…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Fatih ilçesinde bulunan Beyazıt Kulesi, şehirde sık sık meydana gelen yangınları gözetlemek amacıyla 1749’da inşa edildi. 85 metre uzunluğunda, ahşap olarak inşa edilen Beyazıt Kulesi’nin de başından birkaç kez yangın geçmesine rağmen, yapılan tadilatlardaki ilavelerle 118 metreye ulaşan tarihi yapı, günümüzde de tüm heybetiyle ayakta duruyor. İstanbul Üniversitesinin merkez kampüsünde yer alan kulenin Beyazıt Meydanı’na bakan bölümünde II. Mahmud tuğralı bir kitabe bulunuyor. Beyazıt Kulesi’nin bir diğer önemi ise İstanbullulara uzun süre havanın nasıl olacağını bildirmesi… Eski dönemlerde kulenin mavi renkte aydınlatılması ertesi gün havanın açık olacağını, yeşil renk yağmurlu havayı, sarı renk sisi ve kırmızı ise havanın karlı olacağını ifade ederdi. Bu uygulamaya 1995’te son verildi. 2010’da ise tarihi önemini nesillerden nesillere aktarması amacıyla kente tekrar hizmet vermeye başlayan kule, eskiden olduğu gibi, yangın gözetleme, meteoroloji ve yol durumunu bildirmek amacıyla kullanılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un en görkemli kulelerinden olan Dolmabahçe Saat Kulesi, Beşiktaş ilçesindeki Bezmiâlem Valide Sultan Camii ile Dolmabahçe Sarayı Saltanat Kapısı arasında yer alıyor. 1890-1895 yılları arasında II. Abdülhamid tarafından inşa ettirilen saat kulesi, o günden bu yana ziyaretçilerin akınına uğruyor. Şık mimarisiyle dikkat çeken kule, saray mimarı Sarkis Balyan tarafından neo-barok ve ampir tarzda tasarlandı. 27 metre yüksekliğe sahip kulenin her cephesinde Fransa’da imal edilen saatler bulunuyor. Paul Garnier markalı saatler 1979’da kısmen elektronik sisteme çevrilmiş ve çalışır durumda. Safranbolu’da 2012’de açılan “Zamanın Tanığı Saat Kuleleri Parkı”nda Dolmabahçe Saat Kulesi’nin bir maketi de yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    369 metreye ulaşan yüksekliğiyle Eyfel Kulesi’ni geride bırakan Çamlıca Kulesi, 29 Mayıs 2021’de açıldı. Küçük Çamlıca Televizyon Kulesi olarak da anılan Çamlıca Kulesi, İstanbul’un televizyon ve seyir kulesi olarak hizmet veriyor. Herhangi bir kent dokusundan bağımsız bir duruşu olan yapının; ışığı, doğayı ve mekânsal boşlukları kullanarak şaşırtıcı bir manzara oluşturması hedeflendi. Tek bir parçadan oluşan kulenin tasarımında Osmanlı döneminde Türkler için önemli bir simge haline gelen lale çiçeğinden ilham alındı. Kulenin ana aksı lalenin köklerini ve besleyici gövdesini; güneşe doğru yükseldikçe şekillenen seyir terası ve restoran katları ise henüz açmayan bir lale tomurcuğuna benziyor. İki restoran ve bir seyir terasının bulunduğu kulenin giriş katından antenlerin olduğu kata kadar yükselen panorama asansörleri, Asya ve Avrupa kıtalarını hem ayıran hem de birleştiren İstanbul Boğazı’nı simgeliyor.

  • KİTAPSEVERLER GÜNÜ’NDE UNUTULMAZ KALEMLER

    Dünya Kitapseverler Günü, resmi olarak ilan edilmese de tüm dünyada kitapseverler tarafından her yıl 9 Ağustos’ta kutlanıyor. Bizler de bugünü, Türk edebiyatına önemli eserler vermiş ve okuyucuların kalbinde taht kurmuş önemli yazarlarımızı anarak kutluyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türk edebiyatının 1950 kuşağı yazarlarından olan Leyla Erbil, eserlerinde çoğunlukla sıradan insanları ve bu insanların yaşadığı psikolojik durumları kaleme aldı. Bireyin iç dünyasındaki psikolojik ve psikanalitik derinliği ve kadın-erkek ilişkilerini anlattığı edebi yaşamında birçok ödüle layık görülen Erbil, Cüce isimli kitabı ile 2002’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne de aday gösterildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yaşadığı kederli günleri ve ruhsal bunalımlarını yansıttığı eserleri ile Türk okuyucusundan oldukça beğeni ve takdir toplayan Peyami Safa, edebiyatımıza büyük katkılar sağlamış önemli bir kalem. Hem Osmanlı hem Cumhuriyet döneminde yaşayan Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Bir Tereddüdün Romanı, Fatih Harbiye, Yalnızız kitapları okuyucuların kalbinde taht kurmuş eserleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Edebiyatımızın önde gelen isimlerinden biri olan ve ülkemizde kısa hikâyeciliğin ilk örneklerini veren Ömer Seyfettin, edebiyatta Türkçülük akımının kurucuları arasında yer alıyor. 36 yaşında vefat eden Seyfettin, ülkemize büyük hizmetler vermiş, kısa yaşamına rağmen yüzlerce eser üretmiş bir isim. Yazar, şair, öğretmen ve aynı zamanda asker olan Seyfettin’in maalesef ki trajik bir hikâyesi var. Hastalığından dolayı hastanede yatan ve bir başına ölen Seyfettin’i hastane çalışanları “kimsesiz” olarak kaydetmiş ve naaşı kadavra olarak kullanılmıştır. Durumu gazete ilanı ile fark eden arkadaşları ne yazık ki müdahale etmek için geç kalmıştır. Türkçede sadeleşmeyi savunan ve Türk dilinin gelişmesine büyük katkıları olan yazarın en bilinen eserleri: Yalnız Efe, Kaşağı, Efruz Bey olsa da kaleme aldığı birçok kitabı bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yirmiden fazla roman, öykü kitabı ve tiyatro eserini kaleme alan Halide Edip Adıvar, eserlerini Osmanlı’nın son dönemleri ve ardından yeni ilan edilen Cumhuriyet döneminde kaleme almış önemli kadın yazarlarımızdan biridir. Kitaplarında kadına ve kadınların toplumda güçlü bir şekilde temsil edilmesine oldukça önem vermiştir. Birçok eseri sinema ve televizyon dizilerine uyarlanan Halide Edip’in Sinekli Bakkal, Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye, Handan, Türk’ün Ateşle İmtihanı kitapları en çok bilinen eserleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Türk halkı Rıfat Ilgaz’ı “Hababam Sınıfı” filmi ile tanıdı. Kaleme aldığı roman, öykü ve şiirleri ile Türk edebiyatının güçlü kalemleri arasında yer alan Ilgaz, eserlerini her zaman toplumcu tarzda üreten ve toplumdan hiçbir zaman kopmayan bir isimdir. Türk halkının okumasına oldukça önem veren Ilgaz, ülkemizin en zor günlerinde bile dergi çıkararak insanları okumaya teşvik etmiş; özellikle çocuk okuyucuların okuma alışkanlığı kazanması için eserler üretmiştir. Edebiyatımızın en üretken isimlerinden olan Ilgaz’ın en sevilen eserleri arasında Halime Kaptan, Karartma Geceleri, Hababam Sınıfı, Bacaksız Okulda, Apartman Çocukları, Yıldız Karayel yer alıyor. Ayrıca Karartma Geceleri isimli eseri 2004’te “100 Temel Eser” listesine girdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Cumhuriyet döneminde ürettiği eserlerle tanınan Tarık Buğra, kaleme aldığı romanların yanı sıra hikâye, tiyatro ve gezi yazıları alanlarında da eserler vermiş oldukça üretken bir kalem. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olan Buğra, Oğlumuz adlı hikâyesi ile okuyucuların dikkatini çekmiş ve ardından Osmancık, Küçük Ağa, Gençliğim Eyvah gibi bilinen ve sevilen eserlerini yazmıştır. 1991’de Devlet Sanatçısı ünvanıyla onurlandırılan Buğra’nın Ayakta Durmak İstiyorum ve Üç Oyun adlarıyla kitaplaştırdığı piyeslerinin hepsi tiyatro sahnelerinde temsil edildi ve romanları TV dizisi oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Oğuz Atay, Türk roman anlayışını çağdaş romancılık seviyesine çıkaran önemli bir isim. Tutunamayanlar adlı eseri ile 1970 TRT Roman Ödülü’ne layık görülen Atay, Tutunamayanlar’ın ardından ikinci romanı Tehlikeli Oyunlar’ı ve öykülerini bir araya topladığı Korkuyu Beklerken eserini yayımlamıştır. Sağlığında hiçbir eseri ikinci baskı yapmayan kitapları, Atay’ın vefatından sonra yüzlerce kez basılarak en çok okunan Türk yazarlar arasında yerini almıştır. Bir Bilim Adamının Romanı, Oyunlarla Yaşayanlar, Eylembilim ve Günlük diğer önemli eserleri arasında yer alırken, eserlerinde düşle gerçeğin birbirine karışması; tüm kurmaca türlerine atıfta bulunan bir kurmaca türü olan üstkurmaca kurgu türünde eserler üretmesi nedeniyle ülkemizin postmodernist roman kategorisinde eser veren ilk Türk yazar olarak da tarihe geçmiştir.