Kategori: Kültür/Sanat

  • İstanbul Vapurları Üzerine Nostaljik Bilgiler

    İstanbul Vapurları Üzerine Nostaljik Bilgiler

    Ver elini Haydarpaşa demişiz

    Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,

    Hava hafiften soğuk,

    Deniz katran ve balık kokulu

    Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,

    Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu…

     

    …diye devam ediyor Turgut Uyar şiirine… Zihinlerimizde İstanbul vapurunun da rol aldığı ne çok hatıra var öyle değil mi; kimini hatırlamak isteyip kimini istemediğimiz… Şimdilik o hatıralar bir tarafta dursun, hikâyelerimizin ana mekânlarından olan vapurları konuşalım biraz…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İstanbul halkının, Boğaz’ın mavi sularında kürekli ve yelkenli gemilerden sonra ilk kez buharlı gemi gördüğü tarih 21 Mayıs 1828’di. Tersane-i Amire tarafından satın alınıp Osmanlı donanmasına katılan ve hızlı olduğu için “Swift” adı verilen vapura halk arasında buharlı olduğu için “Buğ” deniyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın ilk araba vapurunun 1871’den itibaren İstanbul sularında yüzdüğünü biliyor muydunuz? Üsküdar-Kabataş arasında çalışan Suhulet tam 87 yıl görevde kaldı. Çanakkale Savaşı sonrası Gazi unvanını alan gemi 2007 yılında tekrar göreve başladı. Suhulet, “kolaylık” anlamına geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Üstünde ay yıldız olan çift çapalı armayı biliyorsunuz. Bu fors 1900’lü yılların başında Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi’nin Genel Müdürlüğü’ne getirilen Karl Leke döneminde gemilerin sarıya boyanan bacalarına yerleştirilmiş. Ve bu arada iki çapa iki kıtayı temsil ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde iskeleler Boğaz kıyılarının ve deniz taşımacılığının olmazsa olmaz durakları. Oysa İstanbul’da vapur seferleri ilk kez düzenlenmeye başlandığında o iskelelerin hiçbiri yoktu. Peki yolcular nereye mi bırakılıyordu? Tabii ki sağlamlığına güvenilen bir yalının rıhtımına…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Eski vapurlarla günümüz vapurlarının ortak yönlerinden biri içindeki büfeler… Eski ve yeni arasındaki bir fark ise pek çoğumuz için oldukça şaşırtıcı. O da eskiden daha ekonomik olan ya da ekstra ücret gerektiren 1. ve 2. mevkiler bulunması… Bu dönemler vapur biletçilerinin bilet ve mevki kontrolü yaptığı dönemlerdi aynı zamanda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Martılar da vapurlar, iskeleler, yalılar gibi Boğaz’la birlikte anılan İstanbul sakinleridir. Rivayetlere göre vapurların beyaz rengi ile onu tamamlayan siyah ve sarı rengi martılardan alınmış! İstanbul Boğazı’nın denizindeki vapurlarla havasındaki martılar belki de bu uyum nedeniyle birbirinden ayrı düşünülemiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Vapurların ve diğer deniz taşıtlarının da ortak bir dili bulunuyor. O da anlatmak istediklerine göre belli uzunluklarda ve belli sayılarda öttürdükleri düdük sesi. Örneğin 2 kısa düdük sesi “İskeleye geliyorum (Sol taraftan yanaşacağım).” demek iken 3 kısa “Tam yol geri geliyorum (Arkamdakiler dikkat!).” anlamına geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Yine bir rivayete göre denizciler taşıdığı ismin mizacının gemilerine, teknelerine yansıyacağını düşünürlermiş. Geçmişte bir kısmına semt isimleri verilen İstanbul vapurlarında da şehitlerimizin ya da sanat, edebiyat, bilim dünyamızdan kaybettiğimiz kişilerin isimleri ve hatıraları yaşatılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    İstanbul Boğazı’nın halk oylamasıyla seçilen ilk vapuru Fatih ismiyle 2009 yılında seferlerine başladı. ”Haydi İstanbul Vapurunu Seç” kampanyasıyla 8 model sunulmuş İstanbullular eski vapurların modernize edilmiş versiyonu olan “4 Numaralı Vapur”u seçerek kullandıkları taşıt konusunda karar verici olmuşlardı.

  • Zeki Alasya’nın Canlandırdığı Karakterleri Nasıl Bilirsiniz?

    Zeki Alasya’nın Canlandırdığı Karakterleri Nasıl Bilirsiniz?

    Muhtemelen başlığı görünce “hep iyinin rolleriydi” dediniz. Aslında bu doğru cevap. Hatta kariyerinde televizyon dizilerinin de önemli bir yer tuttuğu Türk Sineması’nın ve tiyatro tarihimizin önemli ismi Zeki Alasya burada da hep iyicil rollerde yer almıştır. Yine de izleyiciyi ters köşe yaptığı rolleri de yok değildir. Bu listede 1943-2015 yılları arasında yaşayan sanatçımızı beyaz perdede canlandırdığı 7 farklı karakter ile ekranlarınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Köyden İndim Şehire” title_font_size=”13″]

    Komedi filmi Salak Milyoner’de birbirinden saf dört kardeş köydeki arazilerinde bir küp dolusu gömü bulmuşlardı. Devam filmi olarak çekilen Köyden İndim Şehire’de ise aynı kardeşler altınları bozdurmak için bu kez şehre inerler. Himmet Ağabey’in (Zeki Alasya), dört kardeşin en büyüğü olarak diğerlerini ve tabii bir çuval altını idare etmesi gerekmektedir. Ne var ki o da en az Hayret (Metin Akpınar), Saffet (Kemal Sunal) ve Gayret (Halit Akçatepe) kadar şehir hayatından habersizdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tarkan: Altın Madalyon” title_font_size=”13″]

    Altın Madalyon, Kartal Tibet’in çizgi roman kahramanı Tarkan’ı canlandırdığı aynı isimli film serisinin dördüncüsüdür. 1972 yapımlı bu film, uzun yıllar tiyatro sahnesinde yer alan Zeki Alasya’nın sinemada rol aldığı ilk filmlerden biridir. Rol gereği Doğu Vandal kralıdır ve Batı’nın kralı olan kardeşini öldürerek imparatorluğu hâkimiyeti altına almaya çalışmaktadır. Vandal Kralı, Alasya’nın büründüğü nadir “kötü karakter” rollerinden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mavi Boncuk” title_font_size=”13″]
    tarık akan, kemal sunal, münir özkul

    Gururlarını kıran bir olay yüzünden intikam almak amacıyla gazino sanatçısı Emel Sayın’ı kaçıran 6 iyi niyetli ve saf insanın komik hikâyesini izlediğimiz bir film Mavi Boncuk. Birbirinden ünlü oyuncuların rol aldığı romantik komedi türündeki film Türk Sineması’nın en eğlenceli yapımları arasında bulunuyor. Şeker Kamil rolündeki Zeki Alasya ise hem bu 6 arkadaştan biri hem de Sadık Şendil ile filmin senaryosunu kaleme alan kişidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aslan Bacanak” title_font_size=”13″]

    Zeki Alasya ve Metin Akpınar, 1960’lardan itibaren 30 yıl boyunca ülkenin birbirinden ayrı düşünülemeyen ikilisiydi. Beraberce Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nu kurmuşlar, çoğu filmde birlikte rol almışlardı. Tıpkı 1977 tarihli Aslan Bacanak’ta olduğu gibi. Filmin senaryosunda, minibüs şoförü Selim (Zeki Alasya), taşındığı mahallenin kabadayısı Halim’in (Metin Akpınar) kız kardeşine âşık olur ama bunu Halim’e itiraf etmesi hiç de kolay olmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güler misin Ağlar mısın?” title_font_size=”13″]

    Güler misin Ağlar mısın, Zeki ve Metin ikilisinin gerçek isimleriyle rol aldığı 1975 yapımlı Osman Seden filmidir. Filmde bir tatil köyünde inşaat işlerinde çalışan Zeki ile otelde çalışan Metin’in iki arkadaş olarak iyi yürekli, ince ruhlu hallerini izleriz. Muhteşem ikili bu kez kendi kazançlarından olma pahasına, evi yıkılmak istenen Rasim Usta’ya (Kadir Savun) destek olmak için kolları sıvarlar. Otel sahibi Cemal Bey’i karşısına alan ikili filmin sonunda yine kazanan taraf olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Petrol Kralları” title_font_size=”13″]

    Zeki ve Metin, Petrol Kralları filminde de ayrılmaz iki arkadaştır. Aynı evi paylaşmakta ve sevdikleri kızlarla evlenebilmek için dükkân açma hayalleri kurmaktadırlar. Tam evlerini satmaya kara verdiklerinde bahçelerinden petrol çıkarabileceklerini öğrenirler. Araba tamircisi Zeki ve Metin’in hayalleri bu kez petrol kralı olma isteğiyle dolar. 1978 yapımlı filmin yönetmen koltuğunda oturan kişi de Zeki Alasya olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nereye Bakıyor Bu Adamlar?” title_font_size=”13″]

    Zeki, beşik kertmesini bulmak isteyen arkadaşı Metin’le köyden şehre gelir. Onlar şaşkın şaşkın etrafa bakarken bir reklamcı tarafından çekilen fotoğrafları farkında olmadan reklam yıldızı olmalarını sağlar ve bundan sonra komik olaylar birbirini izler. İkilinin rol aldığı filmlerde genellikle Zeki daha saf, Metin daha açıkgöz rollere bürünmüştür fakat bu filmde oyuncular aynı saflıkta iki karakteri canlandırmaktadırlar.

  • İlk Şair… İlk Roman… İlk Yazar…

    İlk Şair… İlk Roman… İlk Yazar…

    İnsanlık bugüne kadar olabilecek en güzel kelimelerle ifade edebilmişse kendini, bu her şeyden önce edebiyat sayesinde mümkün olmuş… Ve tabii ki ilk şiiri, ilk romanı, ilk denemeyi yazan insanlar sayesinde… Örneğin yeryüzünde ilk şair, hatta ilk yazar bir kadın, Akad Kralı Sargon’un kızı Emedurana imiş… Başka bir ifadeyle, hayatımıza şiiri katan kişiymiş Enheduanna… Evet bu listemizde dünya edebiyatından ilkleri bulacaksınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
  • 8 Madde İle İnsanlığın En Güzel Miraslarından Ayasofya

    8 Madde İle İnsanlığın En Güzel Miraslarından Ayasofya

    İnsanoğlunun yeryüzündeki en kıymetli miraslarından biri olan Ayasofya, karşı kıyıdan bakanlara Sultanahmet Camisi ile birlikte İstanbul’un kimliğini çizer. Adı, “ilahi bilgelik” anlamına gelen bu görkemli yapıyı Kültür ve Yaşam’ın 8 maddelik listesinde daha yakından tanıyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ayasofya, Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından yaptırılmış, 532 yılında başlanan inşası 5 yıl sürmüştür. Eserin büyüklüğüne bakıldığında bu oldukça kısa bir süredir fakat inşasında 10.000 işçinin çalıştığı bilgisini de eklemek gerekir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en eski katedrali olan yapı bir kiliseye göre o kadar büyük yapılmıştı ki 1000 yıl boyunca bu büyüklüğün üstüne çıkan bir eser yapılamadığı ifade edilir. Bu haşmeti en iyi yansıtan detayı ise kubbesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bizans döneminin ürünü olan Ayasofya, Roma mimarisinin özelliklerini barındırır. Duvarları taş, tuğla ve harç ile inşa edilmiştir. İç yapı malzemesinde mermer ağırlığı dikkat çeker.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ayasofya mermer küpleri, süslemeleri, freskleri ve mozaikleri ile efsaneleşir. Altın varak hâkimiyetindeki “Sunu Mozaiği” dünyanın en özel eserleri arasında bulunur. İstanbul ve Ayasofya maketlerini Hz. Meryem’e sunan imparatorların tasvir edildiği mozaiğin 10. yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle camiye dönüştürülen yapıya, İslam’ı sembolize eden iç detaylar ve farklı zaman dilimlerinde dört adet minare eklenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ayasofya’nın iki katlı yapısında dikkat çeken bölümlerinden biri Dilek Sütunu ya da Terleyen Sütun adı verilen yerdir. Bronz levhalarla kaplanmış ortası oyuk bu sütunun olağanüstü özelliği olduğunu düşünen insanlar Bizans döneminden bu yana başparmaklarını bu oyuğa sokarak şifa bulacaklarına ya da dileklerinin olacağına inanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ayasofya’nın yapımı ile ilgili çok sayıda efsane vardır. Altında gizli geçitler olduğu, sütunlarını Süleyman Peygamberin emrindeki devlerin taşıdığı, kilisenin planını arıların yaptığı, kapılarının tılsımlı olduğu bu efsanelerden sadece birkaçıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ayasofya 1 Şubat 1935 yılında müzeye dönüştürülmüştür ve dünyanın her yerinden ziyaretçileri akın akın İstanbul’a ve kendine çekmeye devam etmektedir.

  • EMOJİLER BULMACASINDA SIRA TÜRK FİLMLERİNDE

    EMOJİLER BULMACASINDA SIRA TÜRK FİLMLERİNDE

    Birbirimizle mesajlaşırken kullandığımız gülen yüzler, şaşkın suratlar, kalp dolu gözler, meraklı bakışlar, çiçekler, sevimli hayvancıklar, yani çeşit çeşit emojiler bu kez sizin için hazırladığımız Türk filmleri bulmacasında bir araya geldi. Bakalım sorduğumuz filmlerin isimlerini bulabilecek misiniz? Birer cümlelik ipuçlarını ve emojilerin anlatmaya çalıştıklarını birleştirdiğinizde fazla zorlanmayacağınızı düşünüyoruz. Sağlamayı ise sayfanın en altına yazdığımız cevaplara bakarak yapabilirsiniz. 🙂

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çağan Irmak’ın senarist ve yönetmenliğini yaptığı 2005 yapımlı film…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    2014 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan Nuri Bilge Ceylan filmi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun hikâyesini konu eden film…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Filmin başrollerinde Tarık Akan, Halit Akçatepe ve Kahraman Kıral rol alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Başroldeki Türkan Şoray, filmin adını taşıyan şarkıyı da seslendiriyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yönetmen Semih Kaplanoğlu’ndan Yusuf Üçlemesi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Film, adını Rüştü Asyalı’nın canlandırdığı masal kahramanından alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    1973 yapımlı filmin başrollerinde Filiz Akın ve Ediz Hun bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Komedi ve dramın içi içe geçtiği 2015 yapımlı Ali Atay filmi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    Bu romantik komedi filminde Hülya Koçyiğit ve İzzet Günay rol alıyor.

    Cevaplar:

    1. Babam ve Oğlum
    2. Kış Uykusu
    3. Kelebeğin Rüyası
    4. Canım Kardeşim
    5. Kara Gözlüm
    6. Yumurta, Süt, Bal
    7. Keloğlan
    8. Kareteci Kız
    9. Limonata
    10. Kezban Paris’te
  • Ustadan Çırağa Gelenekten Geleceğe Aktarılan 8 Zanaat

    Ustadan Çırağa Gelenekten Geleceğe Aktarılan 8 Zanaat

    Kültürel mirasımızın önemli bir ögesi el sanatlarıdır. Her biri uzun bir tarihe, geleneklere dayanan zanaatlar ülkenin belli bölgelerinde çağlardır süre gelmektedir. Bu zanaatlarda ustalaşmak bir ömür sürdüğünden genellikle eğitime çocukluktan başlanır. Ustasından öğrendiklerini yıllar içinde geliştiren çırağın kendisi de bir usta olur ve böylece gelenek devam ettirilir. Listemizde, Türkiye’mizin farklı bölgelerinde yaşatılan 8 zanaatı ve inceliklerini huzurlarınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dokumacılık” title_font_size=”13″]
    esnaf

    Türk el zanaatları arasında dokumacılığın yeri ayrıdır, ülkenin birçok yöresinde dokumacılık yapılsa da Denizli yöresi Buldan ve Tavas gibi ilçeleri ile dünya çapında haklı bir üne sahiptir. Bu bölgede nesillerdir süre gelen dokumacılık zanaatı 19.yüzyıla dek el ile mekik atılan tezgâhlarda yapılırken, günümüzde otomatik ve yarı otomatik tezgâhlar da kullanılıyor. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin mintanının Buldan’da dokunan bezlerden yapılmış olması buranın tarih boyunca dokumacılıkta ne kadar iddialı olduğunu gözler önüne seriyor. Yine Denizli sınırları içindeki Kızılcabölük’te ise ünlü Hollywood filmi Truva’nın kostümlerinin yapılması bu geleneğin layıkıyla devam ettirildiğinin güncel bir kanıtı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Lüle Taşı İşlemeciliği” title_font_size=”13″]
    lüle taşı, esnaf

    Osmanlı Devleti’nin ihraç ettiği ilk ürün olduğu düşünülen lüle taşı, Anadolu’da sadece Eskişehir yöresinde çıkarılıyor. “Beyaz Altın” olarak da anılan lüle taşının bulunması ve çıkarılması zorlu bir süreç. Toprağın neresinden lüle taşı çıkacağı belli olmuyor ve lüle taşı toprağın altındayken henüz yumuşak bir halde olduğu için, onu çıkarırken oldukça özenli olmak gerekiyor. Lüle taşı çıkarıldıktan sonra ise başka bir zorlu süreç başlıyor, lüle taşını işlemek. Anadolu’nun Beyaz Altını ince bir işçilik sonucunda türlü pipolara, tespihlere, takılara dönüştürülüyor ve dünyanın dört bir yanına ihraç ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bakırcılık” title_font_size=”13″]
    esnaf

    Nesilden nesile aktarılan Türk el zanaatlarından bir diğeri ise bakırcılıktır. Bu zanaatı küçük yaşlardan itibaren öğrenmeye başlayan bakırcılar, keser, tokmak, neri ve tel çekiç kullanarak bakıra ustaca şekil verir, bakırdan, tencereler, tepsiler, ibrikler yaparlar. Bakır tencerelerde pişen yemeklerin tadı bir başka olur, hatta Türk yemeklerinin en iyi bakır tencerelerde piştiği söylenir. Bakırcılık ülkemizin her yerinde değerli bir zanaat olarak ilgi görse de en çok Diyarbakır ve Gaziantep yörelerinde gelişmiştir, bu bölgeyi her ziyaret eden bakır işçiliğinin inceliğine ve çeşitliliğine hayran kalır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Teknecilik” title_font_size=”13″]
    tekne yapımı, esnaf

    Bir yarımada olduğu için denizcilikle ilişkisi kuvvetli olan ülkemizde sürdürülen el sanatlarının bir diğeri de tekneciliktir. Günümüzde teknecilik deyince akla teknolojik üretim süreçleri gelse de bu topraklarda İyon Uygarlığı zamanından beri el testeresi, çekiç, çivi, rende, keser gibi basit aletlerle tekne yapılmaktadır. Bu geleneğin en iyi örneklerinden biri Bartın’ın Kurucaşile ilçesinde görülür, burada binlerce yıldır aynı özen ve ince işçilikle birbirinden güzel tekneler yapılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bastonculuk” title_font_size=”13″]
    esnaf, el yapımı, baston yapımı

    Ahşabın tornada işlenmesiyle yapılan bastonlar çağlardır dünyanın her yanında ilgi görür, her ülkede kullanılır. Türkiye’de bastonculuğun merkezi ise Zonguldak yakınındaki Devrek’tir. Burada 1800’lü yıllardan beri bastonculuk yapıldığı hatta Devrekli ustaların sarayda da saygıyla karşılandığı söylenir. Devrek bastonunun özelliklerinden biri de narinliğini ve hafifliğini yapımında kullanılan kızılcık ağacına borçlu olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kalaycılık” title_font_size=”13″]
    esnaf

    Kalaycılık ve bakırcılık birbirlerinden ayrılmaz el sanatlarıdır. Bakır kaplar, tencereler kullanıldıkça bakır korozyonu ortaya çıkabilir ve bu durum zehirlenmelere sebep olabilir, korozyonun önüne geçmek için bakırların düzenli olarak kalaylanması gerekir. Ateşte ısıtılan bakır kabın üzeri kalay ile kaplanır ve bakır soğuyunca kalay da sertleşir. Yıllar içinde bakırın kullanımı azaldıkça kalaycılık zanaatına da daha az rastlanmaya başlamıştır fakat bakırcılığın gelişmiş olduğu yerlerde kalaycılık da hâlâ uygulanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Demircilik ” title_font_size=”13″]

    Genellikle eski kentlerin merkezlerinde yer alan demirci dükkânları neredeyse her yerde hayatın merkezi gibi görülmüşler. Ocağın başında kor halindeki demire şekil veren ustalar Anadolu’da hayatın nabzının demirci dükkânlarında attığını bilerek, gündelik işlevi çok yüksek aletleri büyük bir dikkatle imal ederler. Bu özverili zanaatın babadan oğula aktarıldığı durumlar sıkça yaşansa da usta – çırak ilişkisi zanaatkârlar için hala belirleyiciliğini koruyor. Ustaların kendi özel şekillerini oluşturup ürünlerin üzerine damgalayarak marka ve garanti gibi kullanmaları ise zanaatın sıkça rastlanan gelenekleri arasında.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Taş Ustalığı” title_font_size=”13″]
    esnaf

    Tarih boyunca birçok önemli medeniyete ev sahipliği yapan Türkiye toprakları, birçok farklı mimari anlayış ile tanışmış, farklı çağlarda burada barınan medeniyetlerin mimari geleneklerinden beslenmiştir. En güzel örneklerini Mardin Midyat’ta gördüğümüz taş evler de bu birikimin bir sonucudur. Mardin’in dört bir yanına dağılmış olan taş atölyelerinde bu evlerin yapımında kullanılan taşlar hazırlanır, taş figürler incelikle işlenir. Taş ustalığı da diğer zanaatlar gibi genelde babadan oğula geçer, çünkü bu zorlu zanaatta tam bir usta olmak için eğitime küçük yaşlarda başlamak gerekir.

  • TÜRK TARİHİNİN BÜYÜK HARİTACISI PİRİ REİS

    1513 yılında Osmanlı denizcisi ve haritacısı Piri Reis tarafından çizilen “Dünya Haritası”, yalnızca bir coğrafi belge değil, aynı zamanda dönemin denizcilik birikimini ve keşif ruhunu yansıtan önemli bir eserdir. Günümüze ulaşan parçası; Güney Amerika’nın doğu kıyılarını, Afrika’nın batı kıyılarını ve Atlantik Okyanusu’nu ayrıntılı şekilde gösterir. Bu olağanüstü çalışma, yalnızca Osmanlı denizciliğinin ulaştığı düzeyi değil, 16. yüzyılın dünya görüşünü de belgeleyen kültürel bir miras niteliğindedir. Bu nedenle UNESCO, 2011 yılında aldığı kararla 2013 yılını “Piri Reis Haritası’nın 500. Yıl Dönümü” olarak ilan etmiştir. Yazımızda, Piri Reis’in haritalarına ve denizcilik mirasına detaylı biçimde göz atacağız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Piri Muhyiddin bin Hacı Mehmed (Piri Reis), 15. yüzyılın ortalarında Gelibolu’da doğar. Genç yaşta amcası Kemal Reis’in yanında denizciliğe başlar ve onunla Akdeniz’in çeşitli bölgelerinde seferlere katılır. Bu dönemde Venedik, Sicilya, Tunus, Cezayir ve İspanya kıyılarını dolaşır; Kuzey Afrika’daki bazı liman kentlerinde konaklar. Genç yaşta kazandığı bu deneyimler, Piri Reis’in hem denizcilik bilgisini hem de haritacılık yetkinliğini şekillendirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1495-1496 yıllarında II. Bayezid’in çağrısıyla devlet hizmetine giren Piri Reis, Osmanlı donanmasında önemli görevler üstlenir. 1499 yılında Batı Yunanistan’daki İnebahtı Kuşatması’nda göke kaptanı; 1500-1501 yıllarında ise Mora Yarımadası’nın güneybatısında bulunan Modon, Koron ve Anavarin’in fetihlerinde kadırga reisi olarak görev yapar. Aynı dönemde Ege’de ticaret yollarını korumak ve Rodos’taki Müslüman esirleri kurtarmak amacıyla düzenlenen seferlere katılır. 1511 yılında amcası Kemal Reis’in bir deniz kazasında hayatını kaybetmesinin ardından Piri Reis, Gelibolu’ya döner ve haritacılığa yönelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1513 yılında, onu dünya çapında tanınır kılacak ilk dünya haritasını hazırlar. Avrupa ve Afrika’nın batı kıyıları ile Güney Amerika’nın doğu kıyılarını gösteren bu harita, Amerika kıtasını betimleyen en eski haritalardan biri kabul edilir. Kristof Kolomb’un da aralarında bulunduğu yirmi farklı kaynaktan derlenerek oluşturulan bu eser, 16. yüzyılın Avrupalı ve Müslüman denizcilerine ait coğrafi bilgileri bir araya getiren son derece değerli bir belgedir. 1516-1517 yıllarındaki Mısır Seferi sırasında Nil Nehri boyunca yaptığı gözlemler, ona yeni coğrafi bilgiler kazandırır. 1513’te tamamladığı haritasını, 1517’de Mısır’ın fethinden hemen sonra Yavuz Sultan Selim’e sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Piri Reis, 1521’de Kanuni Sultan Süleyman’ın Belgrad Seferi sırasında Tuna donanmasında görev alır; ardından Rodos Seferi gibi önemli deniz harekâtlarına katılır. 1524 yılında, Sadrazam İbrahim Paşa ile çıktığı Mısır yolculuğunda, Kitâb-ı Bahriyye’nin ilk taslağını İbrahim Paşa’ya sunar. 1526’da ise, Kitâb-ı Bahriyye’nin ikinci ve geliştirilmiş nüshasını tamamlar. Bu eser hem denizcilik rehberi hem de coğrafya ansiklopedisi niteliğinde olan çok önemli bir eserdir. Aynı yıl İbrahim Paşa’nın aracılığıyla Kanuni Sultan Süleyman’ın himayesine girer ve Hint Deniz Seferleri’nde görev alır. 1528 yılında ise hazırladığı ikinci dünya haritasını Kanuni’ye sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Piri Reis’in 1528 yılında çizdiği ikinci dünya haritasından günümüze ulaşan parça, haritanın kuzeybatı köşesini gösterir. Bu parçada Orta Amerika kıyıları, Florida, Kanada’nın kuzeydoğusu ve Grönland yer alırken; dönemin keşiflerine dayanarak adalar ve kıyılar daha doğru ve ayrıntılı biçimde gösterilmiştir. Kolomb’un hatalı haritasına dayanan ilk haritanın aksine, Bahama, Antiller, Haiti ve Küba bu kez daha gerçekçi biçimde çizilmiştir. Ayrıca, 1517-1519 yıllarında keşfedilen Yucatán Yarımadası ve Honduras’ın da bulunduğu bu haritada, Küba “Isla di Vana” olarak adlandırılır. İlk haritada yer almayan Yengeç Dönencesi, bu haritada “Günuzadısı” adıyla gösterilir ve yanına “Bu hat, günün çok uzadığı yere işarettir.” notu düşülür. Daha büyük ölçekli ve teknik açıdan gelişmiş olan bu ikinci harita, döneminin en ileri örneklerinden biri kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sadece bir Osmanlı kaptanı olarak değil; aynı zamanda bir bilim insanı, bir kâşif ve çağının çok ötesinde bir haritacı olarak tanınan Piri Reis’in 1528 yılında hazırladığı ikinci dünya haritasının ne yazık ki yalnızca üçte biri günümüze ulaşır. Bugün Topkapı Sarayı’nda korunan bu harita, ondan bize kalan değerli bir mirastır. Piri Reis hakkında daha fazla bilgi için videomuzu izleyebilirsiniz.

  • ŞİİRLERDE DEMLENEN ÇAY

    5000 yıllık geçmişi olan çay bitkisi Türk toplumuyla geç tanışmışsa da kültürüne derin kökler salmakta gecikmemiş. Artık çoğumuz kahvaltıda çay, ikindi atıştırmalıkları yanında çay, akşam yemeğinden sonra çay içmezsek damağındaki tat eksik kalan kişileriz. Hâl böyle olunca edebiyatımızda kendisini göstermesine de şaşmamak gerekir. Kokusu, rengi ve lezzeti demlendikçe güzelleşen bu içecek bakalım şiirlerde hangi duygulara eşlik etmiş?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zindandan Mehmed’e Mektup – Necip Fazıl Kısakürek” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ne Kadar Güzel – Orhan Veli Kanık ” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çay – Sezai Karakoç” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mutsuzluk Gülümseyerek – Cemal Süreya” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aylak Göz – Cahit Zarifoğlu” title_font_size=”13″]
  • ORTA ASYA TÜRKLERİNİN GELENEKSEL ZEKÂ OYUNU DOKUZ KUMALAK

    Dokuz kumalak, Orta Asya Türk halklarına ait köklü bir geçmişe sahip, geleneksel bir zekâ ve strateji oyunudur. Özellikle Kazak, Kırgız, Türkmen ve diğer Orta Asya Türk toplulukları arasında oynanan bu oyun, 2020 yılında UNESCO tarafından Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne dâhil edilmiştir. Kazakistan, toguz kumalak veya dokuz kumalak adıyla bu oyunu eğitim sistemine entegre ederek her yıl düzenli olarak turnuvalar düzenlemektedir. Moğolistan’da eson korgool adıyla ülkemizin farklı bölgelerinde ise dokuz korgol, mankala, mangala, kale ve meneli taş gibi adlarla da bilinen bu oyun hakkındaki bilgileri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dokuz kumalak, Orta Asya’da koyun çobanları tarafından zekâ ve strateji oyunu olarak oynanmaya başlanan, yüzyıllardır Türk dünyasında kültürel miras olarak yaşatılan geleneksel bir Türk oyunudur. Bozkırlarda yaşayan göçebe topluluklar tarafından geliştirilen bu oyun hem eğlence hem de zihinsel becerileri geliştirme amacı taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Matematiksel düşünmeyi eğlenceli bir rekabete dönüştüren zekâ oyunu dokuz kumalak, iki kişiyle oynanır. Oyuncuların mantıksal çıkarımlar yaparak hamlelerini planlamasını ve rakibin stratejisini öngörmesini gerektirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Oyun, her biri dokuz gözden (kuyudan) oluşan iki sıra ve her oyuncuya ait birer hazne (kazanç çukuru) bulunan, toplam 18 gözlü özel bir tahta üzerinde oynanır. Başlangıçta her bir gözde dokuz taş olmak üzere, tahtada toplam 162 taş bulunur. Oyuna, kura ile belirlenen oyuncu başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Oyunda iki oyuncu sırayla hamle yapar. Sırası gelen oyuncu, kendi tarafındaki dokuz gözden birini seçer ve o gözdeki tüm taşları alır. Bu taşları, saat yönünün tersine olacak şekilde, her göze birer tane koyarak sırayla dağıtır. Hamle sonunda bırakılan son taş, rakibin tarafındaki bir göze denk gelir ve bu taşla birlikte o gözdeki toplam taş sayısı çift olursa (örneğin 2, 4, 6 gibi), o gözdeki tüm taşlar oynayan oyuncunun haznesine (kazanç çukuruna) aktarılır. Eğer son taş, rakibin bir gözünde toplamda 3 taş olmasını sağlarsa, o göz artık “tuz” (tuzak göz) olarak adlandırılır. Tuz yapılan göze düşen her taş, doğrudan o tuzu kuran oyuncunun hanesine gider. Her oyuncunun yalnızca bir kez tuz yapma hakkı vardır. Tuz yapılan göze rakip bir daha dokunamaz ve oradan taş alamaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Oyunun sonunda, oyuncular topladıkları taşları sayar. Bir oyuncunun kazanabilmesi için en az 82 taş toplaması gerekir. Eğer her iki oyuncu da 81 taş toplarsa oyun berabere biter. Dokuz kumalak, yalnızca bir strateji oyunu değil, aynı zamanda geleneksel el sanatlarıyla da yakından ilişkilidir. Özellikle Kazak, Kırgız ve diğer Orta Asya halkları, oyunun tahtasını ve taşlarını üretirken ahşap oymacılığı, taş işçiliği ve kuyumculuk gibi geleneksel zanaatları kullanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yüzyıllardır Orta Asya bozkırlarında taşlarla oynanan bu oyun, sadece zaman geçirmek için değil; düşünmek, planlamak ve paylaşmak için oynandı. Bugün hâlâ birçok yerde oynanması, onun değerli bir kültür mirası olduğunu gösteriyor. Her oyun, geçmişle kurulan bir bağdır. Dokuz kumalak oyununu tanımak, bu bağı yaşatmak demektir.

  • 8 Madde ile Sanat Tarihimize Damgasını Vuran Osman Hamdi Bey

    8 Madde ile Sanat Tarihimize Damgasını Vuran Osman Hamdi Bey

    İlk Türk arkeolog ve ilk Türk ressamlarından olan Osman Hamdi Bey, çağdaş müzeciliğin ülkemizdeki hamisi olarak da sanat tarihimizde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Diplomatik görevlerde de bulunan Osman Hamdi’nin bu çok yönlülüğü diğer aile bireylerinde de görülebilir. Örneğin, sadrazamlığa kadar yükselen babası İbrahim Ethem Paşa, ilk maden mühendislerinden olduğu gibi Sultan Abdülmecit’in de Fransızca öğretmenidir. Aşağıdaki 8 maddede Osman Hamdi Bey’in 1842-1910 yılları arasında geçen ve ardında önemli izler bırakan hayatından kesitler bulacaksınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Osman Hamdi Bey’in resim tutkusu 16 yaşında kara kalem çizimleriyle başlamış, babasıyla birlikte gittiği Viyana müze ve sergilerinde kök salmıştı. Hukuk eğitimi için 12 yıl kaldığı Paris’te, önemli ressamların atölyelerinde çıraklık yaparak resim eğitimi de aldı. Henüz 25 yaşında iken Paris Dünya Sergisi’ne bugün nerede oldukları hala bilinmeyen üç eserini yollamıştı. Bu resimler Pusuda Zeybek, Zeybeğin Ölümü ve Çingenelerin Molası’ydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Devlet kademesinde çeşitli görevlerde bulunan Osman Hamdi Bey, memurluğu bırakınca Osmanlı’daki ilk müze oluşumu Müze-i Hümayun’un müdürü ve Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurucu müdürü yapıldı. Ölümünden 100 yıl sonra bile takdirle anılacak çalışmaları bu görevleri sırasında gerçekleştirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk iş olarak eski eserler tüzüğünü yeniden düzenledi ve Osmanlı topraklarında bulunan eserlerin yurt dışına götürülmesini yasaklattı. Nemrut Dağı’ndan Lagina’ya, Alacahöyük’ten Rodos’a kimine kendisinin de katıldığı arkeolojik kazılar yaptırdı. Ortaya çıkarılan tarihi eserler Aya İrini’deki alana sığmayınca Çinili Köşk’e taşıttı, burası da yetersiz kalınca İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin inşa edilmesini sağladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    osman hamdi bey

    Sayda Kral Mezarlığı kazısı gerçekleştirdiği kazılardan en önemlisi oldu. Lübnan’da yapılan ve dünyada yankı uyandıran bu kazıda, bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmekte olan İskender Lahdi gün yüzüne çıkarıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Osman Hamdi Bey hepsinin ötesinde bir ressamdı, bütün bu çalışmaları sürdürürken eserler üretmeye devam etti. Coğrafyamızda figürlü kompozisyon kullanan ilk ressam oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kendisini tanımayanların dahi aşina olduğu eseri Kaplumbağa Terbiyecisi isimli resimdir. 1906’da tamamladığı resim için, Osman Hamdi’ye, Bağdat’taki görevi sırasında babasının gönderdiği Tour de Monde dergisindeki bir makale ve orada anlatılanları betimleyen bir gravürün ilham verdiği düşünülmektedir. Bu makale Aimé Humbert adındaki İsviçreli diplomata aittir ve yazısında Japonya’da gördüğü kaplumbağa terbiyecilerinden söz etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Osman Hamdi Bey’in resimlerindeki üslubu oryantalizme yakın bulunur. Oryantalist izler taşıyan en ünlü eserlerinden biri Kahve Ocağı isimli tablosudur. Pek çok nişan, madalya ve ödül sahibi Osman Hamdi Bey’in eserlerine günümüzde biçilen değerler kendi rekorlarını kırmaya devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Osman Hamdi Bey’in 1884 yılında yaptırdığı ve bir dönem yaşadığı Gebze Eskihisar’daki köşkü 1987 yılından bu yana Osman Hamdi Bey Müzesi olarak ziyaretçilere açıktır. Bu köşkün giriş katındaki ahşap kapılara kendi yaptığı çiçek resimlerine ise bugün paha biçilememektedir.