Kategori: Kültür/Sanat

  • 7 Madde İle Klasik Müziğin Romantik Dönemini Başlatan Ludwig Van Beethoven

    7 Madde İle Klasik Müziğin Romantik Dönemini Başlatan Ludwig Van Beethoven

    Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük müzisyenlerinden biri olan Beethoven’ın kaleminden çıkan notalar çığır açmış, klasik müziği derinlemesine etkilemiştir. Yaşadığı dönemden günümüze müzik dünyasının gelmiş geçmiş en büyük ustalarından sayılan Ludwig Van Beethoven’ı 7 maddede listemize taşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çocukluktan Müzisyen” title_font_size=”13″]

    1770’de Almanya’nın Bonn şehrinde doğan Beethoven’ın kendisi gibi müzisyen olan babası onu küçük yaşlardan itibaren yetiştirmeye başladı. Bir saray müzisyeni olan baba Beethoven, oğlu henüz 4-5 yaşlarındayken ona müzik eğitimi vermeye başlamıştı bile.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Viyana Günleri” title_font_size=”13″]

    Beethoven’ın bir sonraki ünlü hocası ise Avusturyalı Joseph Haydn olacaktır. Bonn’a yaptığı bir ziyaret sırasında Beethoven’ın yeteneğine hayran kalan Haydn onu Viyana’ya davet eder ve böylece Beethoven tüm hayatını geçireceği Viyana’ya taşınmış olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Genç Bir Dâhi Yetişiyor” title_font_size=”13″]

    Beethoven’ın büyük yeteneğini besleyen müzisyenler arasında Mozart’ın da arkadaşı olan Johann Schenk ve kontrpuan dersleri aldığı Johann Albrechtsberger de bulunur. Başta dönemin en büyük müzisyeni Mozart olmak üzere, Viyana’daki seçkin müzik çevresinin Beethoven’ın altyapısına önemli bir katkısı olduğu aşikârdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Müziğin Sağır Ustası” title_font_size=”13″]

    Ne yazık ki bu genç yetenek işitme sorunları yaşamaya başladı. Hatta Beethoven’ın Viyana’nın ünlü katedrali St. Stephen’s ziyareti sırasında yaşadığı bir olay sonucunda işitme kaybı yaşadığından emin olduğu söylenir. Katedralin çanları çalmaya başlar ve çanların çalmasıyla kuşlar havalanır, Beethoven havalanan kuşları görür ama çanları duyamaz işte o sırada işitemediğinden emin olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sağırlığın Getirdiği Yalnızlık” title_font_size=”13″]

    Her geçen gün işitme yetisini daha da kaybeden Beethoven kendini derin bir yalnızlığa hapseder. Özellikle sağırlığının ilk zamanlarında kimseyle iletişim kurmaz ve çalışmalarına yoğun bir şekilde devam eder. Bir süre sonra, insanlarla yazışarak iletişim kurmaya başladığı söylenmektedir. 9. senfoninin bestesi tamamlandığında Beethoven’ın işitme yeteneğini tamamen kaybetmiş olduğu ve eserin son hâlini asla dinleyemediği bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dünyanın En Büyük Müzisyenlerinden Biri” title_font_size=”13″]

    Beethoven 1856’da sirozdan hayatını kaybedene dek 9 senfoni, 32 piyano sonatı ve Fidelio isminde bir opera yazdı. Eserleri, 18. yüzyıl klasisizminden 19. yüzyıl romantizmine geçişte kilometre taşı oldu ve kendinden sonra gelen müzisyenleri derinden etkiledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ve Dünyanın En Güzel Müzikleri” title_font_size=”13″]

    Beethoven’ın 5. ve 9. senfonileri, klasik müziğin en iyi bilinen eserleri arasında yer alır. 9. senfoniden “Ode To Joy” yani Neşeye Övgü’nün sözleri dünyaca ünlü Alman ozan ve tarihçi Friedrich Schiller’e aittir, bu eser Avrupa Birliği’nin resmî marşı olarak seçilmiştir. 5. senfoninin ise özellikle dört notadan oluşan açılış melodisi dünya müzik tarihini değiştirmiş; televizyon ve film prodüksiyonlarında, rock’tan pop’a birçok müzik parçasında bu melodiden ilham alınmıştır.

  • Ermiş, Gezgin, Deli… Kitaplarından alıntılarla Halil Cibran

    Ermiş, Gezgin, Deli… Kitaplarından alıntılarla Halil Cibran

    Kültür ve Yaşam’ı takip edenler bilir ki yazarların, şairlerin, düşünce ve bilim insanlarının sözlerine ya da kitaplarından alıntılara sık sık yer veriyoruz. Bu seferki konuğumuz 1883 yılında Lübnan’da doğmuş, 1931’de ABD’de hayatını kaybetmiş ve en güzel eserlerini 20. yüzyılın başlarında vermiş şair, ressam ve filozof Halil Cibran…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
  • DÜNDEN BUGÜNE CAZ…

    Yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkan caz, ABD’nin New Orleans şehrinde doğdu. İçinde özgünlük ve yaratıcılık barındıran caz, her ne kadar geleneksel gibi dursa da aslında popüler müziğe de göz kırpar. Caz denince akla ilk gelenlerden biri şüphesiz enstrümanlardır. Bunların arasında saksafon, klarnet, flüt, trompet, basgitar, bateri sayılabilir. Caz bir müzik türü olarak kendine özgü özellikler barındırır, bunların en dikkat çekenlerden biri doğaçlamadır. Şarkının bazı yerlerinde müzisyen birden solo çalmaya başlar ve bir doğaçlama yapar. Bu doğaçlama aynı zamanda besteyle o kadar uyumludur ki kendimizi birden müziğin ritmine kaptırırız. Bugün sizlerle caza dair kısa bilgiler paylaşacak ve müziğin dünyasında kısa bir yolculuğa çıkacağız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cazın kökeni” title_font_size=”13″]

    1900’lerin başında gelişmeye başlayan bir müzik türü olarak hayatımızdaki yerini aldı. Cazın kısa tanımı için şu açıklamayı yapmak mümkündür: Müzik tekniklerinin harmanlanması. Dixieland Jazz Band’in ilk plaklarını çıkarmasıyla artık varlığını iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştır. Tarihler 1920 ila 1930’ları gösterdiğinde ise artık bir caz çağından söz etmek mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Blues mu caz mı?” title_font_size=”13″]

    Caz, ilk yıllarda blues akımından beslenmiştir. Blues, Amerika’ya gelen kölelerin halk müziğidir. Aynı zamanda Amerikalı siyahilerin çalışma sırasında söyledikleri halk şarkılarının bir derlemesidir. Bu halk şarkıları cazı oluşturan en önemli unsurlardandır.  Caz, blues ile birbirine çok benzediği için sıkça karıştırılır ancak blues ve caz arasında bazı ayırt edici özellikler vardır. Saksafon ve piyano, caz müziğin öne çıkan enstrümanlarındandır, blues müziğinde ise daha çok gitar vardır. Blues çok daha yavaş çalınır, caz ise biraz daha hareketlidir. Blues daha çok geleneklere bağlıdır ve onlardan beslenir. Caz, şehir hayatı kavramına göz kırpar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cazın gelişimi” title_font_size=”13″]

    Caz günümüze kadar pek çok değişime uğramıştır. Bazı kaynaklara göre bu müziğin başlangıcı olan Ragtime, siyahilerin törenlerde söyledikleri eski şarkılardan oluşur. İlk olarak 1890’lı yıllarda ortaya çıkmış piyano ağırlıklı bir müzik türüdür. Caz ve ragtime piyanisti denince akla ilk gelen isim Jelly Roll Morton’dur. Ragtime’ı blues takip eder. Amerikalı siyahilerin söylediği halk şarkılarından oluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Caz müzikte hot caz akımı” title_font_size=”13″]

    Caz, perdeye ve sahneye geçtikten sonra artık hot jazz kavramı hayatımıza girdi. Hot jazz türünde pek çok melodiden bahsetmek mümkün; solo akımından tam da bu noktada söz etmek gerekir zira hot jazz, herkesin kendi stilinde solo yaptığı bir türdür. Son olarak Cuse’dan bahsedelim. Cuse; hot jazz türünün devamı ve daha olgunlaşmış bir müzik türüdür. Cuse gelişimi ile caz müziğin karakteri kesin olarak belirginleşerek, tüm yönleriyle olgunlaşmış ve tamamlanmıştır. Özellikle klasik müzik parçaları, caz müzik ile ortak noktalardan buluşmaya başlamıştır. Efsaneleri hatırlayalım: Louis Armstrong, Coleman Hawkins, Lester Young…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Caz müziğinde doğaçlama sanatı” title_font_size=”13″]

    Caz müziğini tanımlarken doğaçlama ve solo akımı kavramları öne çıkar. İlk zamanlar doğaçlama aslında birer “atışma”dan ibaret iken, zamanla işe melodiler de karışmış ve farklı bir duyu şöleni başlamıştır. Caz müziğinde yapılan doğaçlamalar besteye bağlı kalınarak yapılır. Bir parçayı dinlerken birden ritim değişebilir ve melodi farklılaşabilir. Bu esnada dinleyici ritme ayak uydurmaya başlar. Caz, tümüyle dinleyiciyi etkisi altına alabilir. Yapılan doğaçlamalar, bu müzik türünün ayırt edici özelliklerinden biridir. Konu müzik ve duygular olunca, belirli sınırları çizmek doğru olmaz zira caz başlı başına sınırların çok ötesindedir.

  • DÜNYANIN EFSANE GEZGİNLERİ

    Kimileri sadece seyahat etme, görme, bilme gayesiyle kimileri görevli olarak ve keşfetmek amacıyla çıkmış gezilere… Kimileri gördüklerini yazdırarak kimileri de anlatarak nesilden nesile aktarmış…  Dünyamızın farklı coğrafyalarının eski dönemlere ait fiziki, sosyal ve kültürel koşullarını biliyorsak, biraz da onlar sayesinde…  İşte o gezginlerden bazıları…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kendi gibi gezgin olan babası Niccolo Polo ile daha çocukluğunda Karadeniz ve Akdeniz’in ticaret noktalarını gezen, ünlü İtalyan gezgin Marco Polo’nun hikâyelerini Cenevizlilere esir düştüğü sırada hücre arkadaşına yazdırdığı ve “Kimse bana inanmayacağı için gördüklerimin yarısını bile anlatmadım.” dediği bilinmektedir. 1254-1324 yılları arasında yaşayan gezgin, babası ve amcasıyla birlikte 24 yıl süren bir seyahat ile Asya’yı gezmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ailesi aslen Kütahyalı olan ve fetihten sonra İstanbul’a yerleşen 17. yüzyılın büyük gezginlerinden Evliya Çelebi’nin, ilk gezisini 40 yaşına bir kala Bursa’ya, ikinci gezisini de aynı yıl İzmir’e yaptığı biliniyor. Sonraki yıllarda babasının destek vermesiyle Anadolu şehirlerini dolaşmaya başlayan gezgin, hayatını kaybettiği 1682 yılına kadar, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde kalan Avrupa, Batı Asya ve Mısır topraklarını gezerek gözlemlerde bulunmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1304 yılında Fas’ta dünyaya gelen İbn Battuta, 1325’te Mekke’ye Hac için gittiğinde seyahat etmeye karar vermiş, Orta Çağ’da çölleri aşan bir gezgin olarak efsaneleşmişti. Yarım asrı aşkın süre Afrika kıyılarını dolaşan, Maldiv Adaları’ndan Çin’e giden, Konstantinopolis’ten Hindistan’a geçen gezgin 1353 yılında Fas’a kesin dönüş yapmıştır. 1369 yılında hayata veda eden İbn Battuta, gezi güzergâhı üstündeki pek çok yerin 14. yüzyıldaki hâlinin günümüze aktarılmasını sağlayan en önemli isimlerden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    18. yüzyılda 50 yıllık bir yaşam süren İngiliz denizci James Cook, Kraliyet Donanması’na katılmış, harita çıkarmadaki başarısı nedeniyle kaptanlığa kadar yükselmişti. 40 yaşına geldiğinde Büyük Okyanus’u keşfetmekle görevlendirilmiş, ilk yolculuğunda Avustralya’nın güney kıyılarını keşfetmiş, ikinci yolculuğunda Antarktika’nın çevresini dolaşmış, üçüncü yolculuğunda Hawaii Adaları’na ulaşan ilk Avrupalı olmuş ve bu yolculuğu sırasında da hayatını kaybetmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1874-1922 yılları arasında yaşamış İrlandalı-İngiliz kâşif Ernest Shackleton, tam adıyla Sir Ernest Henry Shackleton, oldukça genç yaşlarında keşif gezilerine çıkmıştır. Antarktika keşifleriyle bilinen Shackleton, gemisinde yer aldığı Kaptan Robert Falcon Scott’ın gölgesinde kalmış, yaşadığı dönemde ilgi ve saygı gördüyse de ölümünden sonra daha fazla üne kavuşmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Freya Stark, tam adıyla Dame Freya Madeline Stark, 1893-1993 yılları arasında geçen 100 yıllık bir yaşam sürmüştür. İngiliz-İtalyan kâşif ve seyahat yazarı olan Stark, Orta Doğu ve Afganistan’da dolaşmış ve gözlemlerini farklı kitaplarda kaleme almıştır. Arap Çölü’nün güneyini dolaşan ilk Arap olmayan kişidir. Önemli bir seyahat yazarı olmasının yanı sıra fotoğrafçı da olan Stark’ın gezileri sırasında çektiği fotoğraf koleksiyonu, Oxford’daki St Antony’s College Middle East Centre arşivinde Freya Stark Fotoğraf Koleksiyonu olarak yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    7. yüzyılda yaşamış Çinli Budist rahip, bilgin, gezgin ve çevirmen Xuanzang, özellikle Hindistan’a yaptığı 17 yıllık gezisiyle ünlüdür. Çin hükümdarına sunmak üzere “Batı Bölgeleri Kayıtları” adlı bir rapor hazırlamış ve Hindistan’a giderken gördüğü onlarca ülke hakkında bilgiler vermiştir. Bunlar arasında Orta Asya ülkeleri de yer almaktadır.

  • MİMAR SİNAN’IN ZAMANA DİRENEN SANATI

    Mimar Sinan, Türkiye’de “mimar” denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biridir. Ancak onun mirası yalnızca mimarlıkla sınırlı değildir. Sinan; aynı zamanda bir mühendis, şehir planlamacısı, lojistik dehası ve usta bir yöneticidir. Bu çok yönlü kişiliği, yüzyıllardır dimdik ayakta duran eserlerinde hayat bulur. Yazımızda, Mimar Sinan’ın estetik anlayışını ve teknik zekâsını daha yakından inceleyeceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1490’da Kayseri’nin Ağırnas köyünde doğduğu kabul edilen Mimar Sinan, Yavuz Sultan Selim Dönemi’nde Anadolu’dan devşirme alınmasıyla yirmi iki yaşında İstanbul’a getirilir. Zeki, genç ve dinamik yapısıyla dikkat çektiği için Acemi Oğlanlar Ocağına yerleştirilir. Burada aldığı askerî eğitimin yanı sıra dülgerlik öğrenir, yapı işlerinde çalışarak dönemin önde gelen mimarlarının yanında deneyim kazanır. Bu süreçte mimarlığa özel bir ilgi duymaya başlar; bağlarda ve bahçelerde su yolları yapmak, kemerler inşa etmek ister.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sinan, kısa sürede mimari yeteneğiyle öne çıkar; katıldığı seferlerde Arap, Acem, Mısır ve Hicaz bölgelerini dolaşarak farklı mimari üslupları tanır. Selçuklu ve Safevî yapılarından antik eserlere, hatta Mısır piramitlerine kadar pek çok örneği inceleyerek bilgisini zenginleştirir. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1538 Boğdan Seferi sırasında Prut Nehri üzerine yalnızca 13 günde kurduğu köprü, mühendislik dehasını ortaya koyar. Bu başarısının ardından mimarbaşılığa atanır ve eserlerini “el-fakîr Sinan sermimârân-ı hâssa” (mütevazı Sinan, padişahın başmimarı) imzasıyla mühürlemeye başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    48 yaşında başmimar olarak göreve başlayan Mimar Sinan, mesleki gelişimini üç büyük eserle simgeler. Bunların ilki, Kanuni Sultan Süleyman’ın genç yaşta vefat eden oğlu Şehzade Mehmet için 1543-1548 yılları arasında inşa ettiği Şehzade Camii ve Külliyesi’dir. İstanbul Şehzadebaşı’nda yer alan bu külliye; cami, imaret, medrese ve türbelerden oluşur. Kare planlı caminin üzeri 18,42 metre çapında büyük bir kubbe ve onu destekleyen dört yarım kubbe ile örtülüdür. Dört köşesinde küçük kubbeler yer alır. Büyük kubbe, dört fil ayağı üzerine oturur. Caminin üç ayrı girişi bulunur. Avlu, 12 sütun üzerine oturan 16 kubbeyle çevrilmiştir; ortasında işçiliğiyle dikkat çeken bir şadırvan yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Mimar Sinan’ın “kalfalık eseri” olarak kabul edilen Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle 1550-1557 yılları arasında inşa edilir. İnşaat öncesinde, zeminin sağlamlaşması için birkaç yıl beklenir ki bu yöntem, Sinan’ın mühendislik dehasını ve yapı güvenliğine verdiği önemi gösterir. 75 metre yüksekliğindeki dört minaresi ve 53 metre çapındaki kubbesiyle Osmanlı mimarisinin en görkemli yapıları arasında yer alan cami, mükemmel akustiğiyle de dikkat çeker. Kubbe ve iç mekândaki özel tasarım sayesinde ses, tüm avluya ve iç mekâna eşit ve net şekilde yayılır. Bu sayede imamın sesi, cami içindeki herkes tarafından rahatlıkla duyulur. Ayrıca, Kanuni Sultan Süleyman ve eşi Hürrem Sultan’ın türbeleri de burada bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mimar Sinan’ın “ustalık eseri” olarak kabul edilen Selimiye Camii ve Külliyesi, Osmanlı mimarlık tarihinin en önemli yapılarından biridir. 1569-1575 yılları arasında II. Selim’in emriyle Edirne’de inşa edilen yapı, Sinan’ın yaklaşık 85-86 yaşlarında tamamladığı eserlerdendir. 31,30 metre çapındaki kubbesiyle Osmanlı mimarisinin en büyük kubbelerinden birine sahip olan cami, kubbesini 8 büyük paye üzerine oturtur. Ayrıca üçer şerefeli dört minaresi 70,89 metre yüksekliğindedir. Selimiye; taş, mermer, çini ve ahşap işçiliğindeki üstün estetiği ile mühendislik çözümlerinin kusursuz birleşimini sunar; yalnızca Osmanlı değil, dünya mimarlık tarihinin de başyapıtları arasında yer alır. 2011 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dâhil edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan için yapılan iki cami, Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a karşı hissettiği kişisel hayranlığını ve sembolik anlatım gücünü yansıtır. İnşa edilen bu yapılardan Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii ve Külliyesi (1548-1549) çıraklık, Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii ve Külliyesi (1562) ise Mimar Sinan’ın kalfalık dönemine aittir. Rivayete göre, Üsküdar’daki cami güneş batarken, Edirnekapı’daki cami ise ay doğarken ışıldayacak şekilde konumlandırılmıştır. Bu “güneş ve ay” oyunu, Mihrimah Sultan’ın adı olan “Mihr ü Mâh” (Güneş ve Ay)’a bir gönderme olarak kabul edilir. Daha da ilginç olan yanı ise; her yıl Mihrimah Sultan’ın doğum günü olan 21 Mart’ta, Edirnekapı’daki caminin minaresinin arkasından ay yükselirken, Üsküdar’daki caminin minaresinin ardından güneş batar. Bu eşsiz hizalanma, Sinan’ın matematiksel dehasını zamanın ötesine taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1584 yılında Hacca giden Mimar Sinan, dönüşünde yaklaşık 100 yaşındadır ve görevini 1588’deki vefatına dek sürdürür. Hayattayken Süleymaniye Camii ve Külliyesi’nde kendisi için hazırladığı mütevazı türbeye defnedilir. Eserlerindeki kubbe akustiği, ışık alma teknikleri, deprem dayanıklılığı ve su tahliye sistemleri gibi ayrıntılar, onun mimarlıkta çağının çok ötesindeki bir vizyona sahip olduğunu gösterir. 400’ü aşkın yapıyı döneminin ilerisinde tekniklerle inşa eden Mimar Sinan’ın mühendislik dehasına yakından bakmak için videoyu izleyebilirsiniz.

  • ÇOK BİLİNEN ŞARKILARIN ARDINDA SAKLI HİKÂYELER

    Pek çok şarkıyı, sözü ya da müziği ile sevmemiz sadece eğlendiriyor olmasından değil, hayatımızdan bir parça bulmaktan, kendi yaşadıklarımızla özdeşleştirmekten ileri gelir. O şarkıların gerçekte kime yazıldığını bilmek ise ilginç bir popüler kültür konusudur. İşin biraz da o tarafına bakalım dedik ve bugüne kadar severek dinlediğimiz, hatta bazı zamanlar duygudan duyguya sürüklendiğimiz o şarkıların kimler için yazıldığını derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Bir bahar akşamı rastladım size/ Sevinçli bir telaş içindeydiniz/ Derinden bakınca gözlerinize/ Neden başınızı öne eğdiniz?”

    Bestesi fotoğrafta gördüğünüz Selahattin Pınar’a ait olan “Bir Bahar Akşamı Rastladım Size” şarkısını en çok Zeki Müren’den dinlemiş, sevmişizdir. Bu romantik şarkının güftesi ise şair ve söz yazarı Fuat Edip Baksı’ya aittir. Hatta şarkının ilham kaynağı da güftekârın ta kendisidir. Fuat Edip, gençlik yıllarında rüyasında gördüğü bir kıza âşık olmuş, uzun yıllar rüyasındaki sevdiceğini aramış ama yaşı ilerlemeye başlayınca ailesinin ısrarı üzerine bu hayalden vazgeçip, evlenip yuva kurmuştur. Bir gün Acıbadem’deki Çamlıca Kız Lisesinin önünden geçerken, yıllar önce rüyasında gördüğü o kızla karşı karşıya gelmiş, bu karşılaşmanın etkisiyle de şarkıyı kaleme almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    “Sen gelince bahar gelir, Gülpembe/ Dereler seni çağlar, sevinirdik, Gülpembe/ Güz yağmurlarıyla bir gün göçtün gittin, inanamadık Gülpembe/Bizim iller sessiz, bizim iller sensiz olamadı, Gülpembe.”

    Büyük sanatçı Barış Manço’nun sesiyle bütünleşen bu şarkının neden yazıldığı konusunda farklı teoriler bulunsa da en çok kabul göreni şöyle: Bir röportaj sırasında sanatçıya “Gülpembe”nin kime yazıldığı soruluyor. Sanatçı, soruyu: “Gülpembe benim babaannemdir.” şeklinde yanıtlıyor. Sanatçının 1991 yılında çıkardığı “Sözüm Meclisten İçeri” isimli albümünde yer alan şarkıyı, babaannesi Nimet Manço için yazdığı düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Zahide kurbanım n’olacak halim/ Gene bir laf duydum kırıldı belim/ Gelenden gidenden haber sorarım/ Zahidem bu hafta oluyor gelin.”

    Usta sanatçı Neşet Ertaş’ın yanık sesiyle dillendirdiği “Zahidem” türküsü imkânsız bir aşk hikâyesine dayanıyor. 1901 Kırşehir doğumlu olan ve yöredeki bir tiyatro oyununda Arap rolünde oynadığı için Arap Mustafa olarak anılan genç, kapısında hizmetçi olarak beklediği Hacı Bürozade Mehmet’in kızına âşık olmuş, sevdasını uzun süre içinde saklamış fakat sonra dayanamayıp çevresindekilerle paylaşmıştır. Aşkı için yazdığı türkü kulaktan kulağa dilden dile ulaşmış, Abdallar tarafından seslendirilmiş ama Zahide ve Arap Mustafa 1960’ların ortasında hayata veda edene dek açığa vurulmamıştır. Sonunda Neşet Ertaş tarafından plak yapılarak türkü ve hikâyesi milyonlara ulaştırılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    “Ada sahillerinde bekliyorum/ Her zaman yollarını gözlüyorum/ Seni senden güzelim istiyorum/ Beni şad et Şadiye başın için.”

    Hamiyet Yüceses’ten Müzeyyen Senar’a kadar birçok değerli sanatçının sesinden dinlediğimiz “Ada Sahillerinde Bekliyorum” şarkısı da bir aşk hikâyesinin ürünüdür. Bu şarkıda zengin konak kızı Şadiye Hanım ile fakir genç Suat Bey’in aşkı anlatılır. Kızın ailesi fakir genci istememektedir, dertli genç fırtınalı bir gecede yürüyüş yaparken denize doğru yürür ve dalgalar arasında kaybolur. Şadiye Hanım’ın ailesinden izin aldığını söylediği mektubu ise gencin evine ertesi gün ulaşacaktır. Bu hikâye üzerine inşa edilen şarkının söz ve bestesi anonimdir. Bu arada Şadiye Hanım’ın hayatının geri kalanını Amerika’da geçirdiğini ve yaz aylarında İstanbul’a gelmiş olduğu bilgisini de ekleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    “Bir gün dönüp bakınca düşler/ İçmiş olursa yudum yudum yudum yıllarını/ Ağla, ağla Firuze ağla/ Anlat bir zaman ne dayanılmaz güzellikte olduğunu. / Kıskanır rengini baharda yeşiller/ Sevda büyüsü gibisin sen Firuze/ Sen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu/ Üzüm buğusu gibisin sen Firuze.”

    1982 yılında Aysel Gürel ve Sezen Aksu tarafından yazılan, bestesi Attila Özdemiroğlu’na ait “Firuze” şarkısı, birçok değerli sanatçımız tarafından yorumlanmıştır. Aysel Gürel’in şarkıyı kızı Müjde Ar’a yazdığı ve ona şarkıda Firuze diye seslendiği bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    “Bir gün daha yaşandı ve bitti/ Küçük sevinçleri ve küçük kederleriyle/ Herhangi bir gündü, çok önemli değildi/ Seni düşündüğüm birkaç andan başka” sözleriyle devam eden “Beni Unutma” şarkısı, Sezen Aksu’nun sesiyle bütünleşmiş, unutulmaz parçalardan biridir. Minik Serçe’nin 1986 yılında çıkardığı Git albümünde yer alan şarkının sözleri Sezen Aksu, bestesi de Onno Tunç’a aittir. İkili birlikte unutulmaz şarkılara imza atmıştır ve Beni Unutma da onlardan biridir. Şarkının asıl hikâyesi ise Sezen Aksu’nun birlikte olduğu Onno Tunç’u bir uçak kazasıyla kaybetmesi ve bugüne kadar Beni Unutma’nın yorumlanmasına izin vermediği tek şarkı olmasında yatmaktadır.

  • Ünlü Rus Yazar Tolstoy’un Hayatından Kısa Notlar

    Ünlü Rus Yazar Tolstoy’un Hayatından Kısa Notlar

    Lev Nikolayeviç Tolstoy gibi ağır bir konuğumuz var bu içeriğimizde… Sanattan teknolojiye pek çok konuyu kendisine dert edinip üzerine romanlar, öyküler, masallar üreterek, hatta günlükler tutup mektuplar yazarak gerçekçi edebiyatın temsilcisi olmuş yazarı biz de hayatından kısa notlarla ağırlıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Varlıklı bir ailenin içine doğup çok küçük yaşta anne ve babasını kaybeden Tolstoy akrabaları tarafından büyütüldü fakat onu gerçekte kimin yetiştirdiği konu edilse en doğru cevap kendi kendini yetiştirdiği yönünde olacaktır. Çok okuyup dil öğrenerek geçirdiği çocukluk yıllarının ardından sıra üniversiteye geldiğinde resmî eğitim sistemine duyduğu tepki okulu yarıda bırakıp memleketindeki çiftliğine geri dönmesine neden oldu. Yazarın bu yılları “Çocukluk”, “İlk Gençlik” ve “Gençlik” isimli otobiyografi kitaplarından okunabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    34 yaşında iken 18 yaşındaki Sophia Andreyevna Behrs ile yaptığı evlilikten 13 çocuğu olmuştu. Kalabalık bir aile babası olma yolunda ilerlerken ürettiği Savaş ve Barış, ardından kaleme aldığı Anna Karenina günümüzde dünya klasiklerinin başında yer almakta. Ve bu iki büyük eseri geceleri mum ışığında defalarca düzenleyerek kopyalarını çıkaran kişi ise eşinden başkası değildir. Zaten Sophia ile evliliği hâlâ Tolstoy’a ait en çok ilgi gören konulardan biri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tolstoy demek gerçekçi edebiyatın en büyük ismi demek. Eserlerine o gerçekçiliği verense yaşayıp gördükleri ve üzerine düşündükleri… Aileden varlıklı olan edebiyatçının hayatında uğradığı dönüşümlerin başında mal-mülk, ünvan ve konfordan duymaya başladığı rahatsızlık geliyor. Evliliğinden önce köyünde kurduğu okul nedeniyle eğitimci olarak tanınan Tolstoy’un en çok kafa yorduğu konular toplumsal meseleler olmuş. Rusya’da 1890’ların başında yaşanan kıtlık döneminde köylüler gibi yaşamaya başlayıp onlar için aşevleri kurduğu biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Aynı zamanda bir düşünür olan ünlü Rus yazarın ilgi duyduğu, fazlasıyla kafa yorduğu diğer konulardan biri de ölümdür. Varoluşla ilgili geniş sorgulamaları ve kiliseye yönelttiği eleştiriler nedeniyle aforoz bile edilmiştir. Din ve ahlak konusunu irdelediği çok sayıda kitabı bulunur; İnsan Ne İle Yaşar, Birbirinizi Sevin, Tek İhtiyacımız, Şiddetin Yasası ve Sevginin Yasası ve sair. Tolstoy’un iç dünyasına yaptığı yolculuğu ise İtiraflarım isimli kitabından okumak mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Edebî kişiliği, özel hayatı bir yana Tolstoy dendiği vakit akıllara gelen en önemli detay uzun sakalları olsa gerek. Oldukça da çevik olduğu bilinen edebiyatçının fiziki alışkanlıklarıyla ilgili de hemen birkaç not düşelim… 60’lı yaşlarında Rusya’nın buz tutmuş sularında yüzen, 70’lerine merdiven dayamışken bisiklet sürmeyi öğrenen ve buz patenine başlayan Tolstoy’un, 80’lerinde dahi sabah sporunu ihmal etmediği ifade edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hayatını kaybettiği tarih 20 Kasım 1910’dur. Astapovo’da bir tren istasyonunda zatürreden öldüğünde 82 yaşındadır. Yazarın ölümü dramatik bir hikâye ile kayıtlara geçer. Bu hikâyeye göre, uzun süre önce mülkiyet konuları nedeniyle eşi ile arası açılmıştır. Tüm varlığını köylülere dağıtan yazarın en sonunda telif ücretlerini de onlara bırakmak istemesi kopuş anıdır. Yaşadıkları son kavga yanına küçük kızını da alarak evinden, ailesinden ayrılmasına neden olur. Ve bir daha geri dönemez…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tolstoy’un kendi hayat hikâyesi romanlara konu olacak türdendi ve zaten beyaz perdeye aktarılmakta da gecikmedi. Diğer taraftan ünlü eserleri Savaş ve Barış ile Anna Karenina da sinemada izleyici ile buluşturuldu. Özellikle Savaş ve Barış, sadece tüm zamanların en önemli yapıtlarından biri olarak değil, en büyük bütçeli yapımlarından biri olarak da tarihe geçti, bu filmin süresi yedi saatten fazladır. Eğer Tolstoy’a, “Bunların senin için bir önemi var mı?” diye soracak olsaydık ne cevap verirdi bilinmez… Ama en çok gururlandığı eserinin halk çocukları için hazırladığı Alfabe isimli kitabı olduğu biliniyor.

  • 8 Madde İle Türk Müziğinin Eskimeyen Sesi Gönül Yazar

    8 Madde İle Türk Müziğinin Eskimeyen Sesi Gönül Yazar

    Gönül Yazar’ın eski albümlerinden bir ses kaydını internetten bulup dinlemeniz önerisiyle başlamak istiyoruz bu listemize… Malum, yeni neslin o eski şarkılarla tesadüfen karşılaşma şansı oldukça az… Ama dilerseniz alaturka müziğin duayenini anlattığımız 8 maddelik listemizi de okuyabilir, şarkılarını dinlemiş kadar olabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gönül Yazar’ın sanat hayatı o dönem pek çok kişininki ile aynı şekilde başladı, yani bir ses yarışmasına katılıp bütün dikkatleri üzerine çekerek… 1952 yılındaki Ege Ses Kraliçesi Yarışması’nı kazandığında sadece 13 yaşındaydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Asıl adı Mürşide Gönül Özyenginer’di. O dönemlerde eski sanatçıların, edebiyatçıların müstear isimler kullanması çok yaygındı. Güzel sanatçı takma isim kullanmadı ama Necdet Yazar’la evlendikten sonra soyadını aldı ve ayrıldıktan sonra da aynı soyadını taşımaya devam etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İzmir doğumlu Gönül Yazar TRT Ankara Radyosunun en çok ilgi gören sanatçılarından biriydi. 1962 yılında ilk kaydını yaptı -ki o zamanlar albüm doldurdu değil kayıt yaptı denirdi- o ilk kaydın adı “Bak Bir Varmış – Takamadım Başıma Yıldızlardan Tacımı”ydı. 1965’te ise “Kelebeğim – Hayran Olurum Aşkı Bilene” isimli ilk 45’liği yayınlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1960’lı,70’li yıllarda esen Gönül Yazar fırtınası “Sensiz Saadet Neymiş” şarkısıyla daha da güçlendi. Bu bestenin yer aldığı 45’likle altın plak kazandı ve bu plakla Türk müziği yanında pop tarzında da ürün vermiş oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Hepimizin bildiği gibi Gönül Yazar adı geçince akla gelen sıfat Taş Bebek’tir. Bu ünvanı sadece güzelliği nedeniyle değil 1979 yılında yayınladığı Taş Bebek albümü ile almıştı. En beğenilen albümlerinin başındaysa “Gönülden Gönüllere” gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Taş Bebek albümünden sonra ünvanını pekiştirecek bir film gelmişti. Göksel Arsoy’la başrolünü paylaştığı 1960 yapımlı filmin yönetmeni Hulki Saner’di. Filmin adı tabii ki Taş Bebek’ti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Gönül Yazar’ı eskimeyen değerli bir ses olarak biliriz ama rol aldığı filmler konusunda birçoğumuz bilgi sahibi değilizdir. Örneğin Taçsız Kral filminde Metin Oktay’la başrolü paylaştığını biliyor muydunuz? Peki ya Cüneyt Arkın’la Fakir Bir Kızı Sevdim filminde oynadığını? Sanatçı, 40’a yakın filmde rol almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Gönül Yazar’ın hikâyesine ait bilgilerden biri de Belkıs Özener’in kız kardeşi olduğudur. Belkıs Özener de, Türkan Şoray, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit gibi Türk sinemasındaki duayen kadınların seslendirmesini yapmış bir ses sanatçısıdır.

  • Türkiye’den İlham Alan 8 İsim

    Bazı ülkeler, bazı şehirler insanda farklı duyguların uyanmasına, insanın hayata başka bir gözle bakmasına sebep olabilir. Sanatta veya hayatın başka alanlarında meyve veren öyle isimler var ki ilhamlarını Türkiye’den almış… İçeriğimizde, bu isimlerin 8 tanesini listeliyoruz…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1# ” title_font_size=”13″]

    Giuseppe Donizetti, İtalyan asıllı orkestra ve bando şefi… Osmanlı ordusunun bandosu Muzıka-i Hümayun’u yöneten bir müzisyen. Batı müziğine olan ilgisini çevresine de aktaran Donizetti, dönemin padişahı II. Mahmut için Mahmudiye, sonrasında tahta geçen Abdülmecid için ise Mecidiye Marşı’nı bestelemiştir. Bu marşlar dönemlerinin millî marşı olarak çalınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Gerçek adıyla David Arugete Moreno, Aydın doğumludur. Musevi asıllı Türk gitarist, piyanist ve sinema oyuncusu aynı zamanda başarılı bir bestecidir. İzmir’de çalıştığı dönemde geceleri kütüphaneye gidip Fransızca öğrenmeye çalışmış ve eline geçen bir gitar sayesinde müzikle tanışmıştır. Birçok farklı yerde sahne alan Moreno bu sürede tanınan bir sanatçı hâline gelmiştir. Hayatının bir kısmını ise Fransa’da geçirmiş, çalışmalarını devam ettirmiş ve şarkılarında da Türk ezgilerini kullanmıştır. Ölümünün ardından İzmir’de oturduğu sokağın adı ‘‘Dario Moreno’’ diye değiştirilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1854’te Padova’da doğan İtalyan ressam, 1851‘de İstanbul’a gelerek tam 19 senesini burada geçirmiştir. Meslek hayatına duvarcı çırağı olarak başlayan Zonaro, yeteneğini keşfetmesiyle desen çalışmalarına ağırlık vermiş, eserlerinin yankısı dönemin padişahı Abdülhamit’e ulaştığında ise Mecidiye Nişanı ve Saray Ressamlığı ünvanına layık görülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Besteci, piyanist ve aynı zamanda da halk müziği derleyicisi Bartok, 1881 Macaristan doğumludur. Besteleriyle adından söz ettirmiş ve 1936 yılında Ankara Halkevinin davetlisi olarak Türkiye’ye gelmiştir. Ülkemizde kaldığı süre boyunca Halk müziği derlemeleri hakkında birçok konferans vermiş, Ankara Devlet Konservatuvarı’nda Türk Halk Müziği arşivi oluşturulması için çalışmalar yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5# ” title_font_size=”13″]

    İstanbul’da uzun yıllar yaşayan, günümüzde de bir İstanbul âşığı olarak nitelendirdiğimiz Fransız yazar ve asker, oryantalist Pierre Loti. Asıl adıyla “Julien Viaud”, 70 yıllık hayatında tam sekiz kez Türkiye’ye gelmiştir. Pierre Loti, Osmanlı kültüründen derinden etkilenir ve pek çok eserinde bu etki gözlenir. Yazılarında Millî Mücadele’ye verdiği destek sebebiyle Türk halkının sempatisini kazanmıştır. 1920 senesinde “İstanbul Şehri Fahri Hemşehrisi” olarak kabul görür, Divanyolu’ndaki bir caddeye, Eyüp’te de bir kahvehaneye adı verilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Fransız söz yazarı, şarkıcı ve piyanist Marc Aryan, 1926 yılında doğmuştur. Kendi becerileriyle nota okumayı ve piyano çalmayı öğrenen Aryan, 1963 yılında ilk albümünü yayınlamıştır. Konser vermek için geldiği ülkemizde Türkçe’yi öğrenmiş ve söz yazarı Fecri Ebcioğlu tarafından yazılan Türkçe sözlerle kendi bestelerini seslendirmiştir. Eserlerini Selçuk Ural, Ajda Pekkan ve Ay-Feri gibi sanatçılar da yorumlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Brenna McCrimmon, Türkçe konuşan ve Türkçe şarkı söyleyebilen, uluslararası platformda Türk halk müziği ses sanatçısı olarak kabul edilen, 1970 Kanada doğumlu bir sanatçı. Kanada’da bir kütüphaneyi ziyaret ederken ‘’Türkçe albümlere rastladım ve aniden duygusal bir bağ oluştu’‘ cümlesiyle Türk müziğine olan ilgisinin sebebini açıklamış… Türk ve Balkan ezgileriyle uğraşmış, Türk müziği teorileri üzerine çalışma yapmış ve halk müziği arşivleri araştırmıştır. Günümüzde de Türkiye’yle olan bağını sürdürmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8# ” title_font_size=”13″]

    1957 senesinde İstanbul’da doğmuş, yazar ve iletişim eğitmenidir. Çocukluğunu azınlık nüfusun yoğun olduğu semtlerde geçirmiş, eserlerinde de sık sık İstanbul’daki azınlıkların sorunlarından bahsetmiştir. İlk öyküsünü 1975’te yazmış, sonraları da Musevi gazetesi olan ‘‘Şalom’’un kültür ve sanat sayfasını yönetmiştir. TRT dünya müzikleri üzerine sayısız program, birçok reklam şirketinde de reklam ve köşe yazarlığı yapmıştır. 1990 yılında ‘’Bir şehre gidememek’’ adlı öyküsüyle Haldun Taner Öykü Ödülü’ne layık görülmüş, ardından ‘’İstanbul Bir Masaldı’‘ isimli öyküsüyle de Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanmıştır.

  • LOUVRE MÜZESİ: DÜNYANIN EN ÜNLÜ SANAT MÜZESİ

    Gerek mimari yapısı gerekse içinde barındırdığı binlerce eserle dünyanın sanat harikalarından biri diyebileceğimiz Louvre Müzesi, her birimizin hayatta bir kere de olsa görmek istediği mekânlardan biri. Öylesine zengin bir müze ki sadece fotoğraflarına bakmak bile insana sergi gezmiş hissi yaşatabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Louvre Müzesi’nin kurulduğu alan, Fransa’nın ikonik binalarından olan ve ilk inşası Orta Çağ’a kadar uzanan, 14. ile 18. yüzyıllar arasında kraliyet ikametgâhı gibi işlevler gören Louvre Sarayı’dır. Zamanla genişletilen yapı, 14. Louis’nin Versay Sarayı’na taşınmasıyla kraliyetin sanat eseri koleksiyonlarının sergilendiği yer olmuş, sonrasında bir asır kadar heykeltıraşlara ve edebiyat okullarına ev sahipliği yapmış, Fransız Devrimi’nden sonra ise müze olarak kullanılmasına karar verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    10 Ağustos 1793’te 537 parça eserle açılan müze, günümüzde teşhir ettiği 35.000 civarındaki sanat eseri ile dünyanın dört bir yanından her yıl milyonlarca ziyaretçi çekmektedir ve en çok ziyaret edilen sanat müzesi olarak gösterilmektedir. Louvre Müzesi’nin sanat eserleri kadar ünlü bir tarafı da 1989 yılında inşa edilen ve müzenin giriş kapısı olan, Napolyon Avlusu’ndaki Louvre Piramidi’dir. Çin asıllı Amerikalı mimar Ieoh Ming Pei tarafından tasarlanan cam piramit yaklaşık 21 metre yüksekliğindedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yakın Doğu eserleri, Mısır eserleri, Yunan, Roma ve Etrüks medeniyeti eserleri, çizimler ve heykeller, dekoratif sanatlar, İslam sanatı eserleri ve tablolar gibi bölümlerden oluşan, farklı uygarlıklara ait eserlere çatı olan Louvre Müzesi, Rembrandt, Rubens, Raphael, Michelangelo, Leonardo da Vinci gibi dünyanın en ünlü sanatçılarının eserlerini bünyesinde barındırmaktadır. Mona Lisa, Napolyon’un Taç Giyme Töreni, Medusa’nın Salı onlardan sadece birkaçıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Louvre Müzesi’nin sadece genel planını anlayabilmek için iki gün ayırmanızı öneririz. Kaldı ki bu süre bile hızlı bir turu gerektirmektedir. Yoksa tek başına Fransız Kraliyet Mücevherleri Koleksiyonu’nun sergilendiği Apollon Galerisi bile yarım gününüzü alabilir. Sanat eserleri bir tarafa müzenin kurulduğu binanın genel yapısı da dikkatle incelenmeyi hak etmekte. Özellikle yaz aylarında çok kalabalık olan müzenin büyük bir kütüphanesi bulunmakta, ayrıca eserlerin incelenip restore edildiği bir okul da müze kompleksinin sınırları içinde yer almaktadır.