Kategori: Kültür/Sanat

  • YILDIZ KENTER’İN SİNEMADAKİ İZLERİ

    Ömrünü tiyatroya adayan Yıldız Kenter, yalnızca yüzden fazla tiyatro oyununda oynamış bir oyuncu olarak değil, aynı zamanda uzun yıllar hocalık yaparak yüzlerce tiyatro insanı yetiştirmiş bir eğitmendi. Birçok ödül alan, sahne disiplini ve duruşuyla kuşaklara ilham veren Kenter, tiyatro kadar sinema perdesinde de derin izler bıraktı. Sahnedeki gücünü beyaz perdeye taşıyarak duygunun, emeğin ve bireyin tüm hâlleriyle buluştuğu karakterlere hayat verdi. Sanatıyla nesiller boyu hatırlanacak bu usta ismin sinemadaki unutulmaz filmlerinden bazılarına birlikte göz atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vatan İçin (1951)” title_font_size=”13″]

    “Sinemacılar Dönemi” olarak anılan 1950’li yıllar Türk sinemasında yepyeni bir dönemin de kapılarını açar. Film üretiminin hızla arttığı bu dönemde güçlü hikâyeler, idealizm ve Kurtuluş Savaşı’nın duygusal izleri de beyaz perdede yer bulur. 1951’de yönetmen Aydın Arakon imzasıyla gösterime giren Vatan İçin, düşman kuvvetlerinin emrinde çalışan bir nazırın kızı ile topçu binbaşı Sami’nin vatanperverlik öyküsünü anlatır. Kenter, bu filmde büyükanne rolüyle sinemaya ilk adımını atmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ağaçlar Ayakta Ölür (1964)” title_font_size=”13″]

    Kalp hastası bir büyükanne, torununu görme umuduyla yaşar. Kocası, onu mutlu etmek için torununun ağzından mektuplar yazar, sonunda ise sahte bir torunu eve getirir. Büyükanne gerçeği bilse de sessiz kalır. Torununu uğurlarken, “Anlamadılar, ayakta durabildim. İçten ölmüş, ayakta duran bir ağaç gibi!” der. İspanyol yazar Alejandro Casona’nın eserinden uyarlanan film, 1964’te Memduh Ün yönetmenliğinde, Safa Önal’ın senaryosuyla çekilmiş ve Yıldız Kenter’e aynı yıl Altın Portakal’da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandırmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yaşlı Gözler (1967)” title_font_size=”13″]

    “Bu gidişle biz n’olacağız? Bir çare bulunsa da tekrar birleşebilseydik…” diye yazar mektubunda Ümran rolündeki Yıldız Kenter, kocası Ferit’i canlandıran Cüneyt Gökçer’e. Tiyatro sahnesinin iki ustası, 1967’de beyaz perdede buluşur. Ertem Eğilmez’in yönettiği, senaryosunu Sadık Şendil’in yazdığı siyah-beyaz filmde, tüm çocuklarını evlendirmiş bir çifti canlandırırlar. Çocuklarına destek olmak için evlerini satıp ayrı ayrı çocuklarının yanında yaşamaya başlayan çift, onların ilgisizliği karşısında derinden sarsılır. Kenter ve Gökçer’in yürek burkan performansıyla film, adı gibi gözleri yaşla bırakır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Anneler ve Kızları (1971)” title_font_size=”13″]

    Lütfi Ömer Akad yönetmenliğindeki 1971 yapımı Anneler ve Kızları filmi, İstanbul’da hayata tutunmaya çalışan kadınların hikâyesini anlatır. Fatma (Yıldız Kenter), kocasının ölümünden sonra küçük kızıyla birlikte köyden şehre gelir ve sokakta kalır. Neşe (Neşe Karaböcek), kıt kanaat geçinmesine rağmen Fatma ve kızı Iraz’ı evine alır. Zorluklar, Neşe’nin şarkıcılık kariyerinin yükselişiyle hafifler; ancak büyüyen kızlarla ilişkiler giderek gerilir. Fatma ve Iraz üzerinden köyden kente göçün, sınıfsal ve kültürel değişimin insan hayatına etkileri güçlü bir oyunculukla beyaz perdeye taşınır. Özellikle kızına duyduğu sevgi ve filmin sonundaki yaşama vedası, izleyicide boğazı düğümleyen bir etki bırakır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kızım Ayşe (1974)” title_font_size=”13″]

    Yönetmenliğini Yücel Çakmaklı’nın üstlendiği 1974 yapımı Kızım Ayşe filminde Yıldız Kenter, bu kez fakir köylü kadını Huriye Bacı olarak karşımıza çıkar. Kocasını doktorsuzluktan kaybeden Huriye Bacı’nın tek dileği, kızı Ayşe’nin (Necla Nazır) doktor olduğunu görmektir. Bu uğurda köyden kente taşınır, yaşam mücadelesine göğüs gerer. Kızını okutmak için her türlü fedakârlığı yapan bir annenin hikâyesi, Kenter’in sade ama derin oyunculuğuyla yürek burkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hanım (1989)” title_font_size=”13″]

    1989 yapımı Hanım, yönetmenliğini Halit Refiğ’in, senaryosunu ise Nezihe Araz ile Refiğ’in birlikte üstlendiği dokunaklı bir hikâyedir; öyle ki senaryosuyla Türk sinema tarihine adını yazdırmıştır. Yıldız Kenter, bu filmde eski bir İstanbul hanımefendisi Olcay Hanım’ı canlandırır. Kocasını bir deniz kazasında kaybetmiş, kanserle mücadele eden Olcay’ın tek dileği, yaşamının son günlerinde can dostu kedisi “Hanım”a iyi bakılmasını sağlamaktır. İstanbul, değişen değerler, Eşref Kolçak ile Yıldız Kenter’in oyunculuğunun muhteşemliği ile hıçkırıklar peşi sıra gelir: Filmde hem ölmek üzere olan Olcay Hanım’a hem de bembeyaz tüyleriyle sahipsiz kalacak Hanım’a ağlar da ağlarsınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güle Güle (2000)” title_font_size=”13″]

    Dostluklar mı, ada mı yoksa oyuncuların samimiyeti mi daha güzel diye düşündüren film… Yönetmenliğini Zeki Ökten’in, senaryosunu Fatih Altınöz’ün yazdığı 2000 yapımı Güle Güle filmi, Bozcaada’da geçen bir dostluk ve aşk hikâyesini konu alır. Film, 60 yaşın üstünde beş arkadaşın öyküsünü anlatır; çocukluklarından beri bir arada olan dört erkek ve bir kadın, hayatın getirdiği zorluklar karşısında birbirine tutunur. Filmde Zarife rolünde Yıldız Kenter, anne veya büyükanne rollerinin ötesinde, bu kez dostluğuyla izleyiciye dokunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Beyaz Melek (2007)” title_font_size=”13″]

    Mahsun Kırmızıgül’ün 2007’de hem senaryosunu hem yönetmenliğini üstlendiği ilk filminde öyle isimler oynar ki filme karşı merak duygusu da artar: Arif Erkin Güzelbeyoğlu, Yıldız Kenter, Erol Günaydın, Nejat Uygur, Salih Kalyon, Ali Sürmeli, Cezmi Baskın, Toron Karacaoğlu, Hüseyin Avni Danyal, Gazanfer Özcan, Bilge Zobu, Lale Belkıs ve daha birçok isim… Beyaz Melek, aynı zamanda filme konu olan hikâyesiyle de dikkat çekicidir: Bir huzurevinde ömürlerinin son demini yaşayan bir grup insanın yaşamını gözler önüne serer. Yıldız Kenter ise filmin Melek ismindeki karakterini canlandırır ve beyaz melek olarak hem sinemada hem de son filmi olan Beyaz Melek’te etrafına ışık saçar…

  • ONLAR EN ÇOK GÜLDÜĞÜMÜZ FİLM KARAKTERLERİ

    ONLAR EN ÇOK GÜLDÜĞÜMÜZ FİLM KARAKTERLERİ

    Kişiyi bulunduğu yerden alıp bambaşka dünyalara götürmesi sinemanın en güzel taraflarından biridir. Usta yönetmenler, zekice yazılmış senaryolar, büyük oyuncular vasıtasıyla tüm düşünceleri bir süreliğine kenara bıraktırıp neşeyle güldürmeyi en iyi o bilir. Hayatımızda iyi ki sinema var demek için bu bile başlı başına bir neden. Gelin, Türk Sineması’ndaki duayen oyuncuların hayat verdiği en komik karakterleri hatırlayarak hep birlikte gülümseyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1964 ile 1973 yılları arasında çevrilmiş 10 serilik filmin adı Turist Ömer… Sadri Alışık’ın hayat verdiği, şapkası ve selam duruşuyla zihinlerde yer eden ana karakterin adı da Turist Ömer’dir. Yamyamlar Arasında, Uzay Yolunda, Boğa Güreşçisi, Dümenciler Kralı gibi isimleri olan seride Ömer, maceralarıyla güldüren en komik sinema karakterlerindendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kült film serisi Hababam Sınıfı’nın değişmez karakteri Şaban, daha doğrusu arkadaşlarının taktığı lakap eşliğinde İnek Şaban, sinemamızın en komik karakterlerinden biridir. Kemal Sunal’ın canlandırdığı bu saf mı saf delikanlı, özellikle filmin yayınlandığı ilk yıllarda mimiklerinden kurduğu cümlelere kadar büyük ilgi çekmiş, ekran başında en çok onun görüneceği sahneler beklenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Hababam Sınıfı film serisinin en komik karakterlerinden biri de Beden Eğitimi öğretmeni, şahsına münhasır kişilik Ekrem Hoca’dır. Yani öğrencilerinin taktığı lakapla Badi Ekrem. Kırmızı eşofman takımıyla görmeye alışık olduğumuz, fazla özgüveni yüzünden başına sürekli iş açan bu sevimli karaktere hayat veren oyuncu ise Şener Şen’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    adile ana, saadet

    Turşucu Kazım Efendi’nin inatçı eşi, altı çocuğun annesi, palavracı Ziya’nın yengesi, Neşeli Günler filminin Saadet Hanım’ı Türk Sineması’nın en komik karakterlerinden biridir. Kocasına duyduğu öfke yüzünden onu gülerken görmek pek de mümkün değildir ama onun öfkesi zaten seyirciyi kahkahaya boğmak içindir. Adile Naşit, bu unutulmaz karakterin bütünleştiği oyuncudur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    zeki metin, himmet, hayret

    Köyden İndim Şehre filminin bütün kadrosu tıpkı sıraladığımız diğer filmler gibi usta komedyenlerden oluşan harika bir ekibe sahiptir. Tarla sürerken bir küp altın bulan ve bozdurmak için şehre giden dört kardeşin komik maceraları anlatılır filmde… Büyük ağabeyler Himmet (Zeki Alasya) ve Hayret’in (Metin Akpınar) kardeşlerine yol gösterme çabaları ise belki de filmin en komik sahneleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    sabahat

    Komedi film serisi Gırgıriye’de Perran Kutman’ın canlandırdığı, akıllara geldiği an yüzleri de güldüren karakter Sabahat, Türk Sineması’nın en komik karakterlerinden biridir. Darbukatör Bayram’ın sevdiği kız Güllü’nün annesidir Sabahat… Bayram’ın babası Emin’le bitmek bilmeyen atışmaları, Güllü’yü artist yapma sevdası film boyunca seyirciyi gülmekten kırar geçirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ayşen Gruda’nın hayat verdiği en komik karakterlerden biridir Fikret… Gülen Gözler filminde Yaşar Usta ile Nezaket Hanım’ın beş kızından en büyüğü odur. Ne var ki kendisine âşık olan ve her fırsatta aşkını ilan etmekten çekinmeyen Vecihi’yle evlenmek için babasını ikna etmesi gerekmektedir. Çok güldüren yer yer de hüzünlendiren bu filmin neşeli karakterlerinin başında gelir.

  • 7 Madde İle Camdan Yansıyan Sanat Vitray

    7 Madde İle Camdan Yansıyan Sanat Vitray

    Vitray, renkli cam parçalarının birleştirilmesiyle oluşturuluyor. Camın hikâyesinin eski Mısır’a ve Finikelilere kadar uzandığını, Yunanistan ve Roma’ya da buralardan ulaştığını biliyoruz. Vitrayın hikâyesindeki detaylara ise 7 maddelik listemizden ulaşabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • Büyük Düşünür Mevlana’dan Ruhunuza İyi Gelecek 8 Anlamlı Söz

    Büyük Düşünür Mevlana’dan Ruhunuza İyi Gelecek 8 Anlamlı Söz

    13. yüzyılın dünya çapında ünlü İslam düşünürü Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî kendini tasavvufa adamış ve Mevlevi’nin öncüsü olmuştur. “Mesnevi” isimli büyük eserin de yazarı olan Mevlana’nın özlü sözleri aradan geçen yüzyıllarda güncelliklerinden, geçerliliklerinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Öyle ki, onları her okuyan Mevlana’nın özlü sözlerinde ruhuna hitap eden bir yön bulur ve her sene bu önemli düşünürün türbesini ziyaret etmek isteyen yüz binlerce kişi Konya’ya akın eder. Mevlana’nın anlamlı sözleri ile gönlünüzü güzelleştirmek, ruhunuzu şenlendirmek isterseniz, buyurun 8 Mevlana sözü listemize…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • Bembeyaz Kardan Türeyen Rengârenk Deyimler ve Atasözleri

    Bembeyaz Kardan Türeyen Rengârenk Deyimler ve Atasözleri

    Kültür ve Yaşam’da Türkçedeki kelimeler, deyimler, atasözleri ile ilgili çok sayıda içerik bulabilirsiniz. Hem eğlenceli hem bilgilendirici bu sayfalarda vakit geçirmeyi sevdiğinizi biliyor ve şimdi de sizi şu soğuk günlerde zihninizi ısıtacak kar ile ilgili deyim ve atasözleriyle baş başa bırakıyoruz. Tabii suluboya kar manzaraları eşliğinde…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kış bol karlı geçerse, yazın bol ürün alınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kar yağdığında toprak altındaki tohum daha iyi gelişir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kıskançlık duyarak üzülmek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kimsenin sezemeyeceği biçimde gizli iş çevirmek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mevsiminde bol olan şey, mevsimi geçince yok olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bir duyum almak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yarar beklediği kimse, yer veya şeyden iyilik gelmemesi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Saçı aklaşmaya başlamak.

  • OSMANLI’DA VEGAN SUFİLER: ETYEMEZLER

    Osmanlı topraklarında farklı inanç ve yaşam biçimleri bir arada var olurken, sufiler içsel yolculuklarında doğaya ve canlılara özel bir saygı gösteriyordu. Bazı sufiler, et yemeyi reddederek yalnızca ruhsal arınmayı değil, bedenlerine de hafiflik ve ahlaki bir duruş katmayı tercih ediyordu. “Etyemezler” lakabı hem onların yemek alışkanlıklarını hem de mistik disiplinlerini ifade ediyordu. Bu sufiler için yemek, sadece bedenin ihtiyacı değil, ruhun da beslenme ritüeliydi; bitkisel beslenme ise doğaya uyumun bir sembolüydü. Yazımızda, et yemeyi reddeden sufilerin anlayışına yakından bakacağız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Etyemez adı, genellikle gıybet etmekten kaçınanlar için düşünülse de bir taraftan Türklerin eski dinleri arasında yer alan Budizm ve Manihaizm’in etle ilgili inançlarını, diğer taraftan da Budizm ve Manihaizm’i kapsayan Hint-İran mistisizminden etkilenmiş, dünyayı umursamayan Kalenderîleri çağrıştırmaktadır. Nefsin isteklerine gem vurmayı amaçlayan bu sufilerden bazıları, etin huyu kötüleştireceğine inanarak et, bal ve peynir gibi hayvansal gıdaları yemekten sakınmış ve bu nedenle “Etyemezler” olarak anılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bu manevi ve fiziksel disiplin anlayışı, onların Anadolu kırsalındaki faaliyetlerini ve zaviye kurulumlarını da şekillendirmiştir. Etyemezler, konargöçer Türkmen kitleleri arasında hem İslami düşünceyi hem de kendi mistik görüşlerini yaymak için çaba göstermiştir. Bozok, Ankara, Sivas, Kastamonu, Kütahya ve Samsun’daki köyleri kurarken; Bozok ve Sivas’ta zaviye (küçük tekke) inşa etmişlerdir. Bu zaviyeler, onların manevi eğitim verdikleri ve halk arasında ahlak, disiplin ile doğaya uyumlu yaşam öğretilerini yaydıkları merkezler olmuştur. Böylece yaşam tarzı ve öğretileri, Anadolu kırsalı ve bazı şehirlerde kurdukları zaviyeler aracılığıyla günümüze kadar iz bırakmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sivas’a bağlı Etyemez köyünün kurucusu olduğu rivayet edilen Etyemez Baba, Horasan kökenli bir derviş olarak İpek Yolu üzerindeki stratejik bir alana yerleşmiş ve fikirlerini yaymak amacıyla burada bir zaviye inşa etmiştir. Köy, Baba’nın etrafındaki Türkmenlerin zaviye çevresine yerleşmesiyle oluşmuştur. Rivayetlere göre, et yememesine rağmen gelip geçenlere et ikram ettiği için bu ismi almıştır. Başka bir rivayete göre ise fakir bir aile, çocuklarının tek koyununu buradan geçen bir dervişe ikram etmiş; çocukların ağlamasına dayanamayan derviş koyunu tekrar diriltmiştir ve bu kerametinden dolayı Etyemez Baba adıyla tanınmıştır. Baba burada ölmüş ve muhtemelen zaviyesinin bulunduğu yere defnedilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bu rivayetler, Baba’nın mezarının etrafında oluşan kültürel ve ritüel pratiklerin temelini de açıklamaktadır. Sivas’taki Etyemez köyünde, eski Türkler tarafından uygulanan ıdık/ıduk geleneği (kansız adak), Etyemez Baba’nın mezarında hâlen sürdürülmektedir. Bu ritüeli Baba’nın soyundan geldiğine inanılan muskacı-türbedar gerçekleştirir; mezarı temizler ve perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde ateş yakar. Mezardan alınan toprak muska hâline getirilip nazardan korunmak veya ev ve ahır kapılarına asılmak için kullanılır. Ayrıca kötü rüya görenler, evlenmek isteyen ama evlenemeyenler veya kaza geçirenler de Baba’dan yardım ister; yağmur duası için toplu olarak mezarına çıkarak niyazda bulunurlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bozok ve Ankara’daki Etyemez Şeyhler köylerinin kurucuları, Etyemez Baba’yla aynı tasavvufi anlayışa sahip dervişlerdir. Bölgedeki Türkmen nüfusun yoğunluğu, dervişlerin onlarla hareket ettiğini göstermektedir. Bozok sancağında Yusuf Abdal, Üryan Abdal ve Sarı Abdal gibi köy isimlerinin çokluğu, bölgedeki dervişlerin çokluğuna işaret eder. Rivayete göre, köye gelen bir dervişe ikram için kuzu kesilir; yavrusunun kesilmesine dayanamayan derviş kuzuyu diriltir ancak kemiklerinden biri eksik kaldığı için kuzu topal kalır ve derviş nefsine et yemeyi yasaklar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bu örnekler, Osmanlı Dönemi öncesi ve sonrasında Etyemez isimli sufilerin çokluğunun, aynı anlayışın geniş bir çevrede benimsendiğini göstermesi açısından önemlidir. Etyemezler, nefsin isteklerini yok sayıp dünyevi kolaylıklardan uzak durarak, biyolojik ölümden önce ruhsal ölümü deneyimlemeyi benimsemiş ve manevi arınmayı hedeflemişlerdir. Böylece Etyemezler, yalnızca bir isim değil, derin bir tasavvufi anlayış ve disiplinin simgesi olarak Osmanlı topraklarındaki mistik yaşamda kendine özgü bir yer edinmiştir.

  • ÇEVRİLDİĞİNDE TAM KARŞILIĞI OLMAYAN TÜRKÇE KELİMELER

    Her dil, kendi kültürünün ve döneminin izlerini taşır; her kelime bir hikâye anlatır. Türkçe ise kelimelerinde bazen binlerce duygu, anı ve his barındırır. “Aşermek”ten “gönül”e, “imece”den “hüzün”e… Bu kelimeler, anlamsal bağlar kadar kültürel kökleri de ifade eder ve belki de “aynı dilden konuşmak” deyimi tam burada karşılığını bulur. Gelin, Türkçenin çevrilemeyen, çevrilse de anlamı eksik kalan kelimelerine beraber bakalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”11#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”12#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”13#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”14#” title_font_size=”13″]
  • TOPRAĞIN ALTINDAKİ SIR: GÖBEKLİTEPE İLE YENİDEN YAZILAN TARİH

    Bir tapınak mı, yerleşim alanı mı yoksa ibadet için bir toplanma yeri mi? Belki hepsi, belki de sadece biri. Kesin olan tek şey, Göbeklitepe’nin yalnızca ne olduğuyla değil, neden ve nasıl yapıldığıyla da merak uyandıran bir yer olması. Yazımızda, tarihi yeniden yazdıran bu olağanüstü yer hakkında merak edilenleri sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bugüne dek ortaya çıkarılan en büyük arkeolojik keşiflerden biri olarak kabul edilen bu alan, yaklaşık 12 bin yıl öncesine uzanıyor. “Tarihin sıfır noktası” ya da “tarihin akışını değiştiren yer” olarak bilinen bu yapı kompleksi, Erken Neolitik Dönem’in toplumsal yaşamına, inanç sistemlerine ve mekânsal düzenine dair ezber bozan veriler sunuyor; ortaya çıkışı da en az geçmişi kadar etkileyici.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1963 yılında, İstanbul Üniversitesi ile Chicago Üniversitesi ortaklığında kurulan bir ekip bölgede yüzey araştırması yaptı ancak çalışma derinleştirilmeden yarım kaldı. 1980’li yıllarda ise bölgenin kaderini değiştirecek ilk işaret, bir çiftçinin tarlasında ortaya çıktı. Toprağı sürerken bulduğu, yaklaşık 50 kilo ağırlığındaki işlemeli bir taşı, at arabasına yükleyip müzeye götürdü. Ne var ki bu taş, o günlerde yalnızca “sıradan bir arkeolojik buluntu” olarak değerlendirildi ve Şanlıurfa Arkeoloji Müzesine gönderilerek sergilenmek üzere rafa kaldırıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1990’lı yılların başında Şanlıurfa’ya gelen Alman arkeolog Klaus Schmidt, müzede sergilenen bu taşın sıradan olmadığını fark etti. Taşın bulunduğu çiftçinin tarlasını ziyaret ettiğinde ise, toprağın altında yeryüzünün en eski anıtsal yapılarından birinin gizlendiğini anladı. 1994 yılında yaptığı ayrıntılı araştırmalarla bölgenin önemi bilim dünyasına duyuruldu; bir yıl sonra, 1995’te başlatılan kazılarla uygarlık tarihine dair bildiklerimizi kökten değiştirecek bir dönem başlamış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Boyları 3 ila 6 metre, ağırlıkları 40 ila 60 ton arasında değişen “T” biçimli dikili taşlar; üzerlerine oyulmuş hayvan figürleri, insan betimlemeleri ve çeşitli sembollerle süslü, 8 ila 10 metre çapındaki dairesel ve dikdörtgen planlı yapılar, bilinen en eski tapınak kalıntılarını oluşturuyor. Göbeklitepe’deki bu taşların üzerine işlenmiş turna, leylek gibi çeşitli kuş türleri; tilki, boğa, yaban koyunu, örümcek, yılan gibi hayvan figürleri gelişmiş bir mimari anlayış ve teknik ustalığa işaret ediyor. Özellikle dikili taşların üzerindeki el ve kol kabartmaları dikkat çekiyor ve kimi sütunların insan figürleri olduğu düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    2005 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı ilan edilen Göbeklitepe, 2011’de UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alındı ve 2018’de Bahreyn’de toplanan komitenin kararıyla UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne dâhil edildi. 2019’un “Göbeklitepe Yılı” ilan edilmesi ve bölgede çekilen filmlerle birlikte ören yeri, dünya çapında ilgi odağı hâline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Göbeklitepe’ye ait eserler, Türkiye’nin en büyük müze kompleksi ünvanına sahip olan ve 2017 yılında en iyi müze ve ören yeri ödülüne layık görülen Şanlıurfa Arkeoloji ve Haleplibahçe Mozaik Müzesinde sergileniyor. Tarihin akışını değiştiren Göbeklitepe’yi henüz görmediyseniz ya da görüp yeniden keşfetmek isterseniz videoda buluşalım!

  • Ülkemizin Yetiştirdiği 8 İnsan Hazinesi

    Ülkemizin Yetiştirdiği 8 İnsan Hazinesi

    Usta-çırak ilişkisi içinde yetişmiş ve kendi ustalığını 10 yıldır sürdürüyor olmaları… Kendi alanlarında ender bulunan bilgiye sahip olmaları… Yaptıkları işe adanmışlıkları… Bu gibi ortak özelliklere sahip üstatlar “Somut Olmayan Kültürel Miraslar”ı yaşattıkları ve sonraki kuşaklara aktardıkları için “Yaşayan İnsan Hazinesi” olarak değer görüyorlar. Bu sayfamızda, UNESCO’nun Yaşayan İnsan Hazineleri listesine ülkemizden girmiş ve kimi hayata veda etmiş 8 değerli ismi ağırlıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hat ve Ebru Sanatının Büyük İsmi ” title_font_size=”13″]

    Fuat Başar, hocasından hat sanatı için icazet aldığında 20’li yaşlarında, ebru sanatı için icazet aldığında 30’lu yaşlarındaydı. Yıllar içinde onlarca sanatkâr yetiştiren ve dünyanın birçok yerinde 300’den fazla sergi açan 1953 doğumlu sanatçı 2009 yılında UNESCO listesine girdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sazın ve Sözün Aşığı” title_font_size=”13″]

    Asıl adı Veli Aykut olan halk ozanımızın babası da Âşık Büryani’dir.  Aynı zamanda Alevi-Bektaşi dedesi olan 1962 doğumlu ozan, âşıklık ve zakirlik alanında yaptığı hizmetler nedeniyle 2010 yılında “Yaşayan İnsan Hazinesi” olarak ilan edildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dünyanın Mavi Boncuk Ustası” title_font_size=”13″]

    Mahmut Sür, bu toprakların en renkli el sanatlarından olan nazar boncuğunu tam 43 yıldır İzmir’deki Nazarköy’de geleneksel yöntemlerle yapan bir usta… 3000 yıllık bir kültürün taşıyıcısı olarak 2012 yılında UNESCO’nun “Yaşayan İnsan Hazinesi” listesindeki yerini aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Süsleme Sanatının Zarif Hocası” title_font_size=”13″]

    Prof. Dr. Süheyl Ünver ile başladığı tezhip ve minyatür çalışmalarını 65 yıl sürdürmüş Cahide Keskiner bu alanda kuşaktan kuşağa kalacak kitaplar da üretti. 2015 yılında “Yaşayan İnsan Hazinesi” ilan edilen sanatçı 2018’in Kasım ayında aramızdan ayrıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Anadolu’nun Müziği ” title_font_size=”13″]
    denizli

    Denizli’nin Gökçeyaka köyünde “Koca Usta” lakabıyla anılan Hayri Dev’in çobanlık yaparken çaldığı çam düdüğünün müziği 1992 yılında Fransız araştırmacıların kulağına kadar gitti ve bu buluşma, 2008 yılında Hayri Dev’in UNESCO listesine girmesiyle sonuçlandı. Koca Usta 2018 yılında hayata veda etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çininin Sırrını Çözmüş Sanatkâr” title_font_size=”13″]

    25 yaşında çini sanatıyla tanışan Mehmet Gürsoy, bu sanatla geçirdiği 43 yıl içinde çok sayıda eser üretmekle, sergi açmakla, öğrenci yetiştirmekle kalmadı çinide orijinal renkler de yarattı. 2009 yılında “Yaşayan İnsan Hazinesi” ilan edilen sanatkâr çininin memleketi Kütahya’da çalışmalarını sürdürüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Taş İşlemeciliğinin Emektar Sanatçısı” title_font_size=”13″]

    1928 yılında Ahlat’ta dünyaya gelen Tahsin Kalender 17 yaşında başladığı taş ustalığını, okuldan çeşmeye, minareden değirmene, evden camiye 500’den fazla yapı inşa ederek zirveye taşıdı. Elleriyle şekillendirdiği taşlar 2012 yılında “Yaşayan İnsan Hazinesi” ilan edilmesinin en kıymetli araçları oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ahşap ve Sedefi Sabırla Buluşturan Derviş” title_font_size=”13″]

    Ürettiği eserleri en özel koleksiyonlarda, müzelerde, yurt içi ve dışı sergilerde görebileceğiniz Salih Balakbabalar UNESCO listesindeki yerini 2015 yılında aldı. 1950 doğumlu sedefkârımız öğretim görevlisi vasfıyla da ahşap ve sedef işçiliği için çok sayıda nitelikli insan yetiştirdi.

  • DUYDUĞUNUZDA ŞAŞIRACAĞINIZ İLGİNÇ BİLGİLER

    Yaşadığımız gezegen, gözümüzün önünde duran ama çoğu zaman fark etmediğimiz sayısız sır saklıyor. Tarihin sayfalarından doğanın gizemli harikalarına, bilimin şaşırtıcı gerçeklerinden kültürlerin saklı inceliklerine kadar birçok ayrıntı sizi bekliyor. Okudukça “Acaba başka neler var?” diye meraklanmamak elde değil… Hazırsanız, sizi hem gülümsetecek hem de şaşırtacak ilginç bilgilerle dolu bu yolculuğa başlayalım!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tavuk, yüzyıllar boyunca hem besin kaynağı hem de bereket ve doğurganlığın simgesi olarak farklı kültürlerde yer edinmiş; 20. yüzyılda endüstriyel üretimin başlamasıyla sayıları hızla artmış ve bugün neredeyse tüm dünya mutfaklarında olduğu kadar mutfak geleneklerinde de kendine sağlam bir yer bulmaya devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlk şemsiyeler eskiden sadece seçkinlerin güneşten korunması için kullanılırken, palmiye yaprağı ve papirüsten yapılan şemsiyeler prestij ve otorite sembolüydü. Bugün ise herkesin yağmurdan korunmak için kullandığı bir eşya hâline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sirius, Yunancada “parıldayan” veya “kavurucu” anlamına gelir ve Büyük Köpek (Canis Major) takımyıldızında yer alan bir çift yıldız sistemidir. Çiftin parlak bileşeni, mavi-beyaz bir yıldız olup Güneş’ten 25,4 kat daha parlak ve Dünya’ya yalnızca 8,6 ışık yılı uzaklıkta bulunur; bu özelliği, onu gökyüzündeki en parlak yıldız hâline getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Fransa’da patates, uzun süre değersiz bir gıda olarak görülmüş, hatta cüzzam hastalığına neden olduğuna inanılarak yasaklanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mavi gözlerin oluşmasını sağlayan mutasyon, OCA2 geninde meydana gelen küçük bir değişiklik sayesinde ortaya çıkmıştır. Normalde bu gen, iriste kahverengi pigment üretilmesini sağlayan P proteininin üretiminden sorumludur. Mutasyonla birlikte OCA2’nin etkisi kısmen azalır; bu da melanin üretiminin düşmesine ve gözlerin mavi görünmesine yol açar. Yani mavi gözler, genetik bir “anahtarın” kahverengi pigmenti azaltması sayesinde oluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yağmurdan sonra toprağın kendine özgü kokusu, “petrikor” olarak adlandırılır. Bu kokunun temel kaynağı, toprakta yaşayan aktinomiset bakterileridir. Bu bakteriler, zor koşullarda hayatta kalmak için dayanıklı sporlar üretir. Toprak kuruduğunda bu sporlar uykuda kalır; yağmur yağdığında ise nem ve damlaların etkisiyle geosmin adlı bileşik havaya karışır. Böylece, yağmur sonrası toprağın o karakteristik aromatik kokusu duyulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sincaplar aslında yeni ağaç yetiştirmeyi amaçlamaz. Bu çalışkan kemirgenler, kışı atlatmak için yağ ve protein açısından zengin tohumları, fındıkları veya meyveleri toprağa gömer. Amaçları, zor zamanlarda besin bulmaktır. Ancak gömdükleri tüm yiyecekleri hatırlayamazlar; bulamadıkları tohumlar baharda filizlenir ve böylece doğaya yeni ağaçlar kazandırılmış olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Antik Mısır mezarlarında, Kral Tutankhamun’un mezarı dâhil olmak üzere, karpuz resimleri ve tohumları bulunmuştur. Bunun nedeni, karpuzların diğer meyvelerin aksine haftalarca hatta aylarca saklanabilmesi ve kurak mevsimde suyunu çıkarmak için periyodik olarak kullanılabilmesidir. Ayrıca arkeologlara göre, Mısırlı firavunların ölümden sonraki yolculuklarında bir su kaynağına ihtiyaç duydukları için, karpuzun bu amaçla mezarlara bırakılmış olabileceği düşünülmektedir.