Etiket: tarih

  • 7 Maddede 12.000 Yıllık Tarihiyle Dünyanın İlk Tapınağı Göbeklitepe

    7 Maddede 12.000 Yıllık Tarihiyle Dünyanın İlk Tapınağı Göbeklitepe

    Göbeklitepe’de 1995’te başlayan kazı çalışmaları hala devam ediyor ve arkeologlar nefeslerini tutarak her geçen gün güncellenen araştırma sonuçlarını bekliyor. 12.000 yıllık tarihiyle insanlık hakkında yepyeni bilgiler sunan Göbeklitepe’yi 7 madde ile huzurlarınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Şanlıurfa’nın 22 km doğusunda bulunan bölgenin, tarihin en eski tapınaklarına ev sahipliği yaptığı ortaya çıkınca, Göbeklitepe sadece arkeoloji çevresinin değil bütün dünyanın en ilgi çeken konularından biri haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İnsanlığın çanak çömlek kullanımıyla henüz tanışmadığı dönemlerden kalan buluntunun Neolitik Dönem’de, MÖ 9.600 ile 7.300 yılları arasında inşa edilmiş olduğu düşünülüyor. O dönem böyle yapıların nasıl inşa edilebildiği ise hala zihinleri meşgul eden konuların başında geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Göbeklitepe kazı alanı, bir tepe üzerine inşa edilmiş birçok yuvarlak yapıdan oluşuyor. Tepenin üzerinde 20 adet üzeri açık yapı bulunduğu fakat henüz bunların sadece 6 tanesinin gün yüzüne çıkarıldığı biliniyor. Çatısı bulunmayan yuvarlak yapıların yerleşim amacıyla değil, ibadet amacıyla kullanıldığı düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Her bir yuvarlak yapı T biçiminde sütunlarla çevrilmiş ve yapıların ortasında da ikişer adet T biçiminde sütun bulunuyor. Yüksekliği 3 ile 6 metre arasında değişen T biçimli sütunların 40 tona yakın ağırlıkları uzmanları hayret içinde bırakıyor. Bu sütunların insanı sembolize ettiği ve üzerindeki kabartmaların çizimlerinde büyük bir ustalık yattığı da dile getiriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mısır Piramitleri’nden bile eski olan Göbeklitepe’nin varlığı şimdiye dek doğru kabul ettiğimiz tarih bilgilerini sorgulamamıza sebep oldu. Bazı uzmanlara göre bu kalıntılar insanların yerleşik yaşama geçmesinin tek sebebinin barınma ve savunma değil, aynı zamanda ibadet etme ihtiyacı ve dinler olduğunu da gösteriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1963 yılından beri İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi tarafından varlığı bilinen Göbeklitepe’nin ciddi anlamda fark edilmesi 90’lı yıllara denk geldi ve UNESCO tarafından da 2011 yılında Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alındı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kazı alanındaki toprağın incelenmesi ile bulunan yabani buğday kalıntıları ve tapınakların etrafındaki hayvan kemikleri insanlığın tarım ve hayvancılığa başlama tarihleriyle ilgili fikirleri de değiştirebilir. Günümüzde 20 tapınağının sadece 6 tanesinin incelenmiş olduğunu düşünürsek, Göbeklitepe gelecekte bizleri daha da çok şaşırtacak bulguları karşımıza çıkarabilir.

  • Fotoğrafın Kısa Tarihi

    Fotoğrafın Kısa Tarihi

    Neredeyse her an fotoğraf çekiyoruz… Güzel anları hatırlamak için, seyahat ettiğimiz yerleri kaydetmek için, beğendiğimiz bir şeyi arkadaşlarımızla paylaşmak için… Ama fotoğraf çekmek her zaman bu kadar zahmetsiz değildi ve bugüne gelene dek fotoğraf teknolojisi çok yol kat etti. Görece kısa ama çetrefilli bu yolculuk Kültür ve Yaşam’da…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    camera abscura
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    fotoğraf tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8# ” title_font_size=”13″]
  • AYNANIN KISA TARİHİ

    Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalındaki kötü kalpli cadının aynaya sorduğu tek bir soru vardır: “Ayna, ayna! Söyle bana. Var mı bu dünyada benden daha güzeli?”. Ayna, kötü kalpli cadıdan korkmadan, çekinmeden ona cevap verir; “Evet kraliçem Pamuk Prenses bu dünyanın en güzel kadınıdır”. Masalda da geçtiği üzere aynalar yalan söylemez. Bakan kişinin vereceği tepkinin, statüsünün ve gücünün hiçbir önemi yoktur. Kişiye kendi beden algısının farkındalığını sağlayan ayna, geçmişten günümüze tüm toplumlarda önemli bir yere sahiptir. Bundan 400 sene önceye kadar ayna altından daha değerliydi. İnce tabaka halinde cam dökmenin henüz yeni yeni yapılmaya başlandığı dönemde görkemli katedrallerin ve sarayların süslemeleri için kullanılan aynalar bir servet değerindeydi. Sanattan mitolojiye, dekorasyondan bilime kadar birçok alanda kullanılan; toprak altından çıkıp uzayın derinliklerine kadar uzanan hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İnsanoğlunun kendisiyle ilk karşılaşması sudaki yansıması ile olmuştur. Ancak insanoğlu ilk ayna olarak, volkanik patlamalar sonucu lavın soğumasıyla ortaya çıkan obsidyen taşını kullanmıştır. 2006 yılında Dr. Jay Enoch’un yaptığı araştırma sonucunda Anadolu topraklarında 8 bin yıl önce topraktan ve cilalı obsidyenden ayna kullandıklarını ortaya koymuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Arkeolog James Mellaart tarafından Çatalhöyük’de M.Ö. 6000 yılında ait bilinen en eski ayna bulunmuştur. Yaklaşık 3000 yıl sonra Mısırlılar değerli metallerin yanı sıra son derece parlak bakır ve bronzdan metal aynalar yapmışlardır. Mezopotamyalılar, Yunanlılar, Çinliler ve Romalıların da bronz ve bakırdan yapılmış aynalar kullandıkları belirlenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Aynanın eski medeniyetlerde ve mitolojilerde önemli bir yeri vardır. Sümerlere ait Gılgamış Destanı’nda ayna kurtarıcı bir öğe olarak yer alır. Eski Mısır’da ölümsüzlüğün ve güzelliğin sembolü, Güney Amerika’daki İnka mitolojisinde savaşlarda fetihleri müjdeleyen ve savaşçılara doğru yolu gösteren bir sembol olarak yer alır. Yunan mitolojisinde ise ayna Narkissos’un sudaki yansımasında kendi siluetine âşık olduğu hikâyede geçer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde kullandığımız aynaların bugünkü halini almasında Venediklilerin rolü büyüktür. Cam üretme tekniklerinde kendilerini oldukça geliştiren Venedikli zanaatkârlar, cıva ve kalayın karışımıyla elde ettikleri sırlama tekniğini geliştirmişlerdir. Kalayın ince bir tabaka haline getirilmesinden sonra üzerini cıva ile kaplayarak önce bir kâğıt, kâğıdın üzerine de cam levha koyduktan sonra kâğıdı aradan sökerek oluşturdukları alaşımdan ayna üretmeyi başaran Venedikliler o dönemin en değerli meslek kolunu oluşturmuşlardır. Hatta bu zanaatkârlar, formüllerini diğer ülkelere öğretmesinler diye özel kalelerde çalıştırılmış, izole bir hayat yaşamak zorunda kalmışlardır. Bu teknikleri öğrenmek isteyen Fransa, ayna ustalarına kendi ülkelerinde üretim yapması karşılığında yüklü meblağda paralar ve hatta soyluluk unvanı vermeyi teklif etmişlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Venediklilerin tüm çabalarına karşın birçok ayna ustası Fransa’nın teklifine karşı koyamamış ve formülleriyle birlikte Fransa’ya göç etmişlerdir. Fransa da, Venedikliler gibi ayna yapım tekniklerinin gizli kalması için çabalasa da, Avrupa’nın diğer ülkelerinde ayna yapımı hızla çoğalmıştır. Cıvanın sağlığa zararları ortaya çıktıkça üreticiler farklı üretim teknikleri geliştirmeye başlamışlardır. 1835’te Alman kimyacı Justus von Liebig ayna yapımında gümüşü kullanarak yeni bir kaplama yöntemi geliştirmiş ve bugün bildiğimiz aynaların üretimine başlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Toplumların gelişmesinde önemli yer tutan ayna, bilimsel gelişmeler için de özel bir yere sahip. 1668 yılında teleskopun yan tarafına monte ettiği göz merceğini yansıtmak için düz bir diyagonal ayna kullanan Newton, yeni gezegenlerin ve uzayın keşfedilmesi için atılan adımın fitilini ateşlemiştir. Bu icattan çok kısa bir süre sonra 1672 yılında Laurent Cassegrain, aynalı teleskopu geliştirerek reflektörün tasarlanmasına öncülük etmiştir. İnsanın kendi suretini keşfetmesini sağlayan aynanın serüveni devam ediyor ve ötegezegenlerin, bilinen evrenin keşfi için de insanlığa ışık tutuyor.

  • Kalkış İçin Hazır mısınız?

    Kalkış İçin Hazır mısınız?

    Öteden beri sorulan sorudur: “İnsan tarih boyu neden uçmak istemiştir?” Hiç düşündünüz mü, sizce neden olabilir? Hızlanmak? Uzaklaşmak? Özgürleşmek ya da macera yaşamak için olabilir mi dersiniz? Siz biraz düşünedurun biz uçuşun tarihiyle ilgili kısa derlememizi huzurlarınıza getirelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk uçuş denemeleri” title_font_size=”13″]
    uçuş tarihi

    İnsanların bir araçla da olsa gökyüzünde kuşlar gibi süzülme isteği uçağın icadından çok daha öncesine dayanıyor. Örneğin, 1600’lerde Hezarfen Ahmet Çelebi’nin Galata Kulesi’nden Üsküdar’a kadar 6 km. yol aldığı ve 5 dakika havada kaldığı rivayet edilir. Ondan çok daha önce Cevheri’nin uçma teşebbüsleri vardır. Dünyada ilk uçuş deneme araçları uçurtma, balon ve zeplin olmuş, 19. yüzyılda başarılı denemeler yapılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Motorlu uçağın icadı” title_font_size=”13″]
    uçuş tarihi

    İnsan, motorlu bir uçakla havada 12 saniye kaldığında tarih 17 Aralık 1903’ü gösteriyordu. Sadece “12 saniye mi?” diye şaşırmayın… Kuzey Carolina’da gerçekleşen bu uçuş insanlık için devasa bir adımdı. Bu ilk motorlu uçağın mucitleri ise Orville ve Wilbur Wright kardeşlerdi. O tarihi uçak bugün Washington’da Ulusal Havacılık Ve Uzay Müzesi’nde sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk Türk pilot ve ilk uçuşu” title_font_size=”13″]
    uçuş tarihi

    Kuruluş tarihi 1 Haziran 1911 olan Türk Hava Kuvvetleri’nin “1” numaralı pilot brövesi, yani yeterlik belgesi, Mehmet Fesa Evrensev’e verilmiştir. Yapılan sınavı kazanarak Fransa’ya pilotluk eğitimi almaya giden Evrensev’in ilk uçuşunu gerçekleştirdiği tarih 26 Nisan’dı ve bu tarih günümüzde tüm dünyada Pilotlar Günü olarak kutlanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Jet motoruyla hızlanan uçaklar” title_font_size=”13″]
    uçuş tarihi

    Ne yazık ki uçakların geliştirilmesinde I. ve II. Dünya Savaşlarının etkisi büyük olmuştur. Jet motoru 1929 yılında icat edilmiş, 1947’deyse ilk kez uçakla ses hızı aşılmıştır. Jet motorları 1950’den sonra insanlığın faydasına olacak biçimde yani yolcu ve ticari taşımacılık için kullanılmaya başlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yüzde yüz yerli ilk Türk uçağı” title_font_size=”13″]
    uçuş tarihi

    İstiklal Madalyası sahibi pilot Vecihi Hürkuş, savaş sonrası yabancılardan ele geçirilmiş bir uçağın motoru ile VECİHİ K-VI adını verdiği bir uçak tasarlamış ve 1925 yılında ilk uçuşu gerçekleştirmiştir. Fakat yüzde yüz yerli ilk tek motorlu uçak Nu.D-36, soyadını Atatürk’ün verdiği Nuri Demirağ’ın Beşiktaş’taki uçak fabrikasında üretilmiştir. 1938 yılında ise aynı fabrikada 6 kişilik çift motorlu yolcu uçağı Nu.D-38 üretilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gökyüzünde kadınların ilkleri” title_font_size=”13″]
    uçuş tarihi

    Dünyada uçan ilk kadını soracak olursanız, yolcu olarak yer aldığı 1908 yılındaki uçuşuyla Fransız heykeltraş ve havacı Thérèse Peltier adını verebiliriz. Ülkemizin ilk kadın pilotu Bedriye Tahir Gökmen, ilk kadın jet pilotu ise Leman Bozkurt Altınçekiç olmuştur. 1958 yılında jet pilotu brövesini takan Leman Hanım aynı zamanda NATO’nun da ilk kadın pilotudur. Bildiğiniz gibi ülkemizin ve dünyanın ilk kadın savaş pilotu da Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hayat kurtaran pilot hikâyesi” title_font_size=”13″]
    uçuş tarihi

    Chesley Sullenberger’ın 155 yolcuyu sağ salim Hudson Nehri’ne indirme hikâyesinin kitabı yazılmakla kalmadı filmi bile yapıldı. Kaptanın, karşılaştığı kuş sürüsünün motorları devre dışı bırakmasıyla geri dönmek yerine nehre inmeye karar vermesi, onun yargılanmasına, sonrasında ise kurtardığı hayatlar nedeniyle övgü ve madalyalar almasına neden oldu.

  • MÜHENDİSLİK HARİKASI TARİHİ YAPILARA SANAL YOLCULUK

    Dünyanın farklı ülkelerinde yer alan birbirinden eşsiz güzellikler saymakla bitmeyecek kadar çok diyebiliriz. Ancak bazı özel yapılar var ki en sık ziyaret edilen ve en ilgi gören yerler arasında. Mühendislik harikası inşalarıyla ziyaretçilerini hayran bırakan bu tarihi yapıları evinizden çıkmadan internet üzerinden ziyaret edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan Machu Picchu Antik Kenti, Peru’da And Dağları’nın tepesinde konumlanıyor. 1450’lerde inşa edilen antik şehir, 2.430 m yükseklikte ve zirveye çıkanlar oksijen desteği ile bu tırmanışı tamamlayabiliyor. Dağa giden patika yolun gizli bir geçiş şeklinde olduğu Machu Picchu’ya tırmanış yaklaşık iki saat sürüyor ve dağın zirvesinde 360 derece panoramik manzara zorlu parkuru tamamlayanları bekliyor. Ancak bu zirveye yorulmadan sanal tur ile ulaşabilirsiniz. Kurumun resmî sitesi üzerinden Machu Picchu’yu kolayca gezebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kolezyum da Machu Picchu gibi Dünyanın Yedi Harikası Listesi’nde yer alıyor. İtalya’nın en ikonik tarihi yapısı Kolezyum, Antik Roma döneminde gladyatörlerin krala ve halka gösteri yaptıkları önemli bir yerdi. M.S. 80 yılında inşası tamamlanan amfi tiyatro, ilerleyen yıllarda barınma yeri, kışla, iş dükkânları, taş ocağı ve Hristiyan türbesi gibi çeşitli amaçlarla kullanıldı. Günümüzde depremden dolayı harap vaziyette olmasına ve taşlarının çalınmasına rağmen Kolezyum, Roma İmparatorluğu’nun ve İtalya’nın en çok ziyaret edilen tarihi yerlerinden biri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Mısır’da 120’den fazla piramit bulunuyor. Antik çağlarda firavunların ve ailesinin anıt mezarı olan bu yapılar yüzyıllar boyunca gizemini korumayı başardı. Arkeologlar tarafından hâlâ incelenen Mısır piramitlerinden en popüler olan Giza piramidi, Harvard Üniversitesi tarafından hazırlanan “Giza Project” çalışması ile 3 boyutlu şekilde 360 derece gezilebiliyor. Mezarlıkla ilgili eserler, fotoğraflar ve araştırma materyallerinin yer aldığı rehberli bir tur için linki tıklamanız yeterli. Giriş yaptıktan sonra ‘Go Inside The Pyramid’ butonuna tıklayarak gezintiyi başlatabilir; gizemini hâlâ koruyan kral mezarlarını ve labirent odalarını ziyaret edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en ünlü şehir devleti Vatikan’da, Rönesans döneminin en popüler sanat eserlerinin bulunduğu Vatikan Müzesi bulunuyor. Vatikan Müzesinin 54 galerisine internet üzerinden erişim mümkün. Online olarak ziyaret edilen müzenin en önemli eseri Michelangelo’nun Sistina Şapheli’nin tavanına çizdiği, Türkiye’de “Eller Tablosu” olarak da bilinen duvar resmi. Bernini, Botticelli ve Leonardo da Vinci gibi Rönesans’ın en değerli ustalarının eserlerini inceleyebileceğiniz gibi müzenin mermerden inşa edilen ve her köşesi bir sanat eseri niteliğinde olan detaylarını da görebilirsiniz. Vatikan Müzesine bu link üzerinden erişim sağlayabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sırada dünyanın en ünlü savunma duvarı olan Çin Seddi var. Yıkılmış olan kısımlarıyla birlikte yaklaşık 9 km uzunluğunda olan Çin Seddi’nin neredeyse 2.500 km’lik kısmı hâlâ ayakta ve günümüze ulaşmış durumda. M.Ö. 221 ile M.S. 608 yılları arasında inşa edilen ve UNESCO Dünyanın Yedi Harikası Listesi’nde yer alan Çin Seddi’nin giriş kapısı için linke tıklamanız yeterli.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    12.000 yıllık tarihiyle insanlık hakkında yepyeni bilgiler edinmemizi sağlayan Göbeklitepe’yi Kültür ve Turizm Bakanlığına ait bir hizmet olan sanal müze internet adresi üzerinden ziyaret edebilirsiniz. Şanlıurfa’da bulunan ve arkeolojik kazıların devam ettiği ören yerinde yapılar sanal müzede de tıpkı alandaki gibi gruplara ayrılmış durumda. İnsanlığın çanak çömlek kullanımıyla henüz tanışmadığı Neolitik dönemden kalan yapıyla ilgili daha fazla bilgiye erişmek için linke tıklayabilirsiniz.

  • 9 Maddede Telefonun Kısa Tarihine Nostaljik Bir Yolculuk

    9 Maddede Telefonun Kısa Tarihine Nostaljik Bir Yolculuk

    Kısa bir süredir hayatımızda olmasına rağmen, telefonun icadı da gelişimi de medeniyeti derinden etkilemiştir. İlk olarak kimin icat ettiği konusunda çeşitli fikirler bulunsa da patentini 1876 yılında Graham Bell’in aldığını biliyoruz. Artık hayatımızın ayrılmaz bir parçası olan telefonun tarihçesini Kültür ve Yaşam okurları için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    telefon tarihi
  • AYAKKABININ GEÇMİŞİNE DAİR KISA NOTLAR

    İlk ayakkabıyı kimin ne zaman giydiği bilinmiyor ancak ilk insanla birlikte bunun bir gereklilik haline geldiğini söylemek mümkün. Mağara devri insanları, taşa toprağa karşı ayaklarını korumak için ağaç kabuklarından, yapraklardan ve hatta hayvan derilerinden ilkel ayakkabılar yaptı ve ayakkabının günümüze uzanan serüveni başlamış oldu. Bu yazımızda ayakkabının kısa tarihine göz atıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk el yapımı ayakkabı türü” title_font_size=”13″]

    1938 yılında Fort Rock Mağarası’nda bulunan, adaçayı kabuğundan yapıldığı tahmin edilen sandalet, araştırmalara göre bilinen ilk el yapımı ayakkabı türüdür. Ayakkabıya ilişkin en eski bulgunun, M. Ö 8000’li yıllarda yaşayan Amerika yerlilerine ait olduğu düşünülür. Her ne kadar Amerika yerlileri ile bu yolculuk başlamış olsa da ayakkabı konusunda en yaratıcı toplum olarak Mısırlılar görülür çünkü oldukça ilginç bir “kalıp çıkarma” yöntemleri vardır. Islatılmış kumda ayaklarının kalıplarını çıkarıp, bu kalıplarla şekillendirdikleri ham deriden tabana ipler bağlayarak sandalet yaparlardı. Bu ayakkabılar ayağın altını kızgın kumlardan korurken üstünü de kavurucu güneşten muhafaza ederdi. Bir süre sonra bu sandaletler güneşe karşı birer siperliğin ötesine geçti ve statü göstergesi haline geldi. Kadınlar sandaletleri birbirinden farklı ürünlerle süslerken, erkekler de deri kayışlarla değişik motifler yapardı. Ham deri ile başlayan ayakkabı macerası, zamanla yeni malzemeler ile farklı bir boyuta geçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk çağlarda ayakkabı tasarımı ve malzemesi” title_font_size=”13″]

    Pek çok farklı iklim için ayakkabı çeşidi mevcuttu, haliyle ayakkabı için kullanılan malzemeler de değişiklik gösteriyordu. Kuzey bölgelerde ayakkabılar kalın deriden yapılır, kürk ve samanla desteklenirdi; güney bölgelerinde ise daha çok palmiye yaprakları kullanılırdı. Hatta bazı tasarımlarda dönemin ünlü bitkisi papirüs liflerinden de yapılan sandaletler vardı. Bu tip sandaletleri ilk başta yalnızca din adamları ve Firavunlar giyebiliyordu ancak sonra tüm Mısırlılar tarafından giyildi. Sandalet ile başlayan ayakkabının gelişimi, bambaşka türlerin doğuşuna neden oldu. Örneğin Gotik dönemde poulaines adı verilen uzun ve sivri uçlu ayakkabılar tasarlandı. Uçlarının yarım metreyi bulabildiği bu sıra dışı ayakkabılar, dönemin popüler modellerinden oldu. 17. yüzyıla gelindiğinde artık ayakkabılar “dekore” edilmeye başladı; çeşitli işleme ve dekoratif ürünlerle ayakkabılar bambaşka bir görünüme kavuştu. Bu dönemde, kadın ayakkabıları için toka ve topuk gündeme geldi. Topuklu ayakkabının çıkış hikâyesi oldukça ilginç…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Topuklu ayakkabı ve Leonardo da Vinci ” title_font_size=”13″]

    Topuklu ayakkabı ve Leonardo da Vinci arasında nasıl bir bağlantı olduğu merak konusu olabilir. Yapılan araştırmalara göre yüksek topuklu ayakkabıların yaratıcısı Leonardo da Vinci’dir, hikâyesini kısaca anlatalım. Floransa’nın ünlü ailelerinden Medicis ailesinin kızı Catherine bir dükle evlenecekti. Ufak tefek bir kız olan Catherine, boyunun uzun görünmesini istiyordu ancak bunun için ne yapacağını bilemiyordu. Rivayete göre çareyi dönemin ünlü isimlerinden Leonardo da Vinci buldu; Catherine için topuğu olan bir ayakkabı tasarladı. Düğünde bu yeni tasarımlı bir ayakkabıyı gören herkes aynısından giymek için adeta sıraya girdi; kadınlar arasında hızla yayıldı ve günümüzün stilettolarına uzanan topuklu ayakkabı serüveni başlamış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Marilyn Monroe’nun “İtalyan Hançeri”: Stiletto” title_font_size=”13″]

    1850’lerden 1950’lere kadar topuklar 5 cm’nin altında olurken 1950’li yıllarda Marilyn Monroe ile birlikte tüm dünya ince ve sivri topuklu stiletto ile tanıştı. Adını İtalyan hançerinden alan stilettoyu tasarlayan isim ise İtalyan tasarımcı Roger Vivier’di. Ayakkabının tasarlanma amacı, dönemin ünlü moda tasarımcısı Christian Dior’un elbiselerini tamamlamaktı. 1970’li yıllara gelindiğinde platform ve kare topukların çıkmasıyla birlikte stiletto pek çok tasarımcının elinde tekrar şekillendi kadınların vazgeçilmezleri arasına girdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türk tarihinde ayakkabı kullanımı” title_font_size=”13″]

    Türk tarihinde ayakkabının kullanımı 1900’lü yıllara uzanıyor. Osmanlı’da “takunya” ya da “nalın” olarak anılan topuklu terlikler giyilirdi. Nalın, Osmanlı döneminde ritüellerde, temizlik işlerinde ve bazı törenlerde giyilen özel bir terlik çeşidiydi. Ayakları sudan korumak için tercih edilen bu ahşap topuklu terlikleri hem kadınlar hem de erkekler giyerdi. Tarihte terlik, sadece bu tarz ritüellerin ya da ev ayakkabısı olmanın ötesinde hamam törenlerinin de önemli bir parçasıydı. Terlik ile başlayan hikâye bir süre sonra işe ayakkabı ustalarının girmesiyle bambaşka bir hâl aldı; o yıllarda başlayan ayakkabı işçiliği bugün, 300 yıla dayanan bir gelenek haline geldi.

  • Büyük Tarihçi Halil İnalcık’ın Tarihle İlgili 8 Sözü

    Büyük Tarihçi Halil İnalcık’ın Tarihle İlgili 8 Sözü

    Halil İnalcık son röportajlarından birinde, “72 kitabım var, çoğunu 80 yaşından sonra yazdım. Hâlâ hoca olarak faalim; yedi doktora öğrencim var. Geçen sene bazı yeni makalelerim çıktı. Bir şeye âşık oldunuz mu her şeyi unutursunuz işte…” diyerek anlatmıştı mesleğine olan tutkusunu. Türk tarih profesörü 2016 yılında aramızdan ayrıldığında 100 yaşındaydı. Bir asır süren yaşamında insanlığa Türk ve Osmanlı tarihini belgelerle anlatan eserler, tarihle ilgilenenlere yol gösterecek bilgiler, sözler bıraktı. Büyük tarihçinin kitaplarında ya da konuşmalarında geçen tarih temalı sözlerini listemizden okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • Türk Kültüründen 9 İlginç Detay I

    Türk Kültüründen 9 İlginç Detay I

    Türk sosyal hayatına yön veren geleneklerimiz, kültürümüz uzun bir tarihe dayanır. Günlük yaşamımızın bir parçası olan alışkanlıklarımızın bir kısmı Osmanlı zamanından bir kısmı ise daha da eskilerden kalmadır ama her biri yardımseverlik, dayanışma, ihtiyacı olanlara yardım etme, kibarlık gibi erdemler barındırır. Bir diğer yandan çok eskiden beri hayatımızın bir parçası olan bazı ayrıntılar sadece günümüz modern Türk yaşamını değil dünyanın farklı yerlerindeki hayatı da etkilemiştir. Kültürümüzün 9 ilginç detayını huzurlarınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı’da camın önüne sarı renkte çiçek koymak evde hasta olduğunu gösterirdi. Camın içindeki sarı çiçekleri gören mahalle sakinleri evin önünde gürültü yapmaz, çocuklar hastayı rahatsız etmemek için o evin önünde oynamazlardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Eskiden mumu veya lambayı yakmak, söndürmek gibi tabirler kullanılmazdı. Bu kelimelerin kaba olduğu düşünülür, lambayı uyandırmak ya da mumu dinlendirmek gibi ifadeler tercih edilirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Türkiye’nin en sevilen içeceklerinden biri olan ayranın Göktürkler tarafından keşfedildiği düşünülür. Bu popüler içecek ekşiyen yoğurdun tadını seyreltmek için eklenen su ile hayatımıza girmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    “Tanrı misafiri” kavramı kültürümüzün değerli ayrıntılarından biridir. Geleneklerimize göre karnı aç olanlara kapımız her zaman açıktır. Özellikle Ramazan ayında maddi durumu iyi olanların iftar saatinde evlerinin kapısını açık bıraktığı, böylece açların çekinmeden girip sofraya oturdukları bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Avrupa’nın en güzel başkentlerinden biri olan Paris’in geniş bulvarlarında görebileceğiniz at kestanesi ağaçlarının 1615 yılında Osmanlı Devleti’nin bir armağanı olarak İstanbul’dan gönderildiği düşünülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Eve bir misafir geldiğinde kahvenin yanında bir bardak su ikram edilirdi. Misafir eğer aç ise suyu, tok ise kahveyi içerdi. Ev sahibi böylece misafirin aç olup olmadığını hemen anlar ve sofrayı kurardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Eskiden erkeklerin kadınlara almak için en çok tercih ettiği hediye aynaydı. Çünkü ayna hediye etmek, kibar bir şekilde “Sana senden daha güzel verilebilecek bir hediye yok” demekti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’nun geleneksel tatlısı lokumun 15. mi yoksa 18. yüzyılda mı keşfedildiğine dair kesin bir bilgi olmasa da, 18 ve 19. yüzyıllarda Avrupa’da popülerleşen lokumun günümüzdeki birçok şekerlemenin atası olduğu ortadadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Geleneklerimizin büyük bölümü yardımlaşma gibi erdemleri de içerir ve bunun en güzel örneklerinden bir tanesi, mahalle sakinlerinden biri vefat ettiğinde 10 gün boyunca herkesin o eve yemek yollaması, acılı aileye destek olmasıdır.