Etiket: müzik

  • MÜZİK DÜNYASININ EFSANE GRUPLARI I

    MÜZİK DÜNYASININ EFSANE GRUPLARI I

    Her birimizin uzak durduğu bir müzik türü illaki vardır. Kimi cazdan hazzetmez, kimi rock müzik sever ama herkesi dinlemez, kimi klasikçidir, kimi yerel müzikleri dinlemeyi tercih eder, kimi rap dinlemekle kalmayıp kendi de eşlik eder, kimi metal dendi mi bir adım geri çekilir ve bu liste böyle uzayıp gider… Fakat müzik dünyasından geçmiş ve geçmekte olan bazı önemli isimler vardır ki onların sanatları artık sadece müzik olgusunun değil müzik tarihinin de konusudur. Kültür ve Yaşam’da daha önce MFÖ ya da Türk Pop’unun Unutulmaz Grupları gibi birçok seri hazırlamıştık. Görmeyenler için Unutulmaz Türk Pop Grupları linkini buraya bırakalım. Ve şimdi de dünya müzik tarihine geçmiş gruplardan 7 tanesini karşınıza getirelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    The Beatles grubu ilk single’ını 1962’de, ilk albümü Please Please Me’yi 1963’te çıkarmıştı ve muhtemelen o ilk yıllarda dünyanın müzik ikonu hâline geleceklerini kendileri de tahmin etmemişti. Poptan caza farklı türleri kendi tarzlarına adapte eden İngiltere-Liverpool çıkışlı efsane grup sadece müziğe yön vermekle kalmadı, saç stillerinden kostüm seçimlerine modada bile uzun yıllar Beatles rüzgârı estirdiler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dancing Queen, Money Money Money ya da Waterloo… ABBA’yı tanımayan birine şu şarkılardan birini dinlettiğinizde dönüp size “evet duydum!” demesi an meselesidir. 1972 yılında kurulan İsveçli pop müzik grubu 1974 yılında elde ettiği Eurovision 1.’liğinden sonra dünya sahnesine çıkmıştı. ABBA grubu 1983’te çalışmalarına son verdiğini açıklamışsa da şarkıları hâlâ zihinlerde.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1961 Amerika çıkışlı The Beach Boys, farklı birleşmelerle varlığını günümüze kadar taşıdıysa da efsanesi 1992 yılındaki dağılışına kadar geçen süreçte yatıyor. Grup, yaptığı pop-surf müziklerle 60’lar ve 70’lerde güçlü rüzgârlar estirmiş, İngiliz Beatles grubunun Amerikalı rakibi olarak listeleri ters yüz etmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Müzikte yaşayan efsaneler dendiği vakit akıllara ilk gelecek gruplardan biri İngiliz rock grubu The Rolling Stones olacaktır. Adını, blues sanatçısı Muddy Waters’ın “Yuvarlanan Taşlar” anlamına gelen şarkısından alan grup, dünya genelinde 200 milyondan fazla albüm satarak kral tahtına oturmuştu. Yarım asrı devirdikten sonra bile her biri 60 yaşını aşmış üyeleriyle hala aynı tahtta oturuyor ve müzik yapmaya devam ediyorlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    “Siz bu kafayla kurşundan bir zeplin gibi çakılırsınız yere!” The Who’nun davulcusu Keith Moon’un onları dinledikten sonra bu yorumu yaptığı an Led Zeppelin adının da doğuş anıdır. İngiliz rock grubu birbirinden farklı tarzları sentezleyerek müzik dünyasına yeni bir yön vermiş, heavy metal gibi yeni akımların doğuşuna öncülük etmiştir. Grup üyelerinin yaşadıkları olumsuzluklar nedeniyle 80 sonrası müzik yapmaya devam edememişlerse de müzik dünyası onları hâlâ “en iyilerin en iyisi” olarak niteliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1960’larda esmeye başlayıp günümüze kadar rüzgârı dinmeyen bir müzik grubu varsa o da Pink Floyd’dur. Bu süreçte grup üyeleri küsmüştür, barışmıştır, ayrılıp birleşmiştir ve hatta kimi hayata veda etmiştir ama Pink Floyd şarkıları üstüne zaman bindikçe değerlenmiştir. 40 milyondan fazla satan albümleri 1973 yapımlı Dark Side of the Moon’dan tutun da, 2014 yapımlı son albümleri The Endless River’a kadar bu böyledir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Müzikte yaşayan efsane olmak önemlidir tabii ama müziğin zamansızlığı ve evrenselliği iyi müzik yapan bir grup dağılmış bile olsa ondan efsane unvanını esirgemez. Led Zeppelin gibi heavy metal müziğin öncüsü kabul edilen, farklı türlerin temellerini atıp kendinden sonra gelen birçok popüler gruba etki eden Black Sabbath da işte o efsanelerden biri. 1969’da çıkış yapan İngiliz heavy metal grubu müzik dünyasını kasıp kavurduktan ve yaşadıkları onca ayrılığın ardından 2010 sonrası tekrar bir araya gelerek 2017’de son konserlerini verdiler.

  • 7 Madde İle Klasik Müziğin Romantik Dönemini Başlatan Ludwig Van Beethoven

    7 Madde İle Klasik Müziğin Romantik Dönemini Başlatan Ludwig Van Beethoven

    Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük müzisyenlerinden biri olan Beethoven’ın kaleminden çıkan notalar çığır açmış, klasik müziği derinlemesine etkilemiştir. Yaşadığı dönemden günümüze müzik dünyasının gelmiş geçmiş en büyük ustalarından sayılan Ludwig Van Beethoven’ı 7 maddede listemize taşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çocukluktan Müzisyen” title_font_size=”13″]

    1770’de Almanya’nın Bonn şehrinde doğan Beethoven’ın kendisi gibi müzisyen olan babası onu küçük yaşlardan itibaren yetiştirmeye başladı. Bir saray müzisyeni olan baba Beethoven, oğlu henüz 4-5 yaşlarındayken ona müzik eğitimi vermeye başlamıştı bile.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Viyana Günleri” title_font_size=”13″]

    Beethoven’ın bir sonraki ünlü hocası ise Avusturyalı Joseph Haydn olacaktır. Bonn’a yaptığı bir ziyaret sırasında Beethoven’ın yeteneğine hayran kalan Haydn onu Viyana’ya davet eder ve böylece Beethoven tüm hayatını geçireceği Viyana’ya taşınmış olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Genç Bir Dâhi Yetişiyor” title_font_size=”13″]

    Beethoven’ın büyük yeteneğini besleyen müzisyenler arasında Mozart’ın da arkadaşı olan Johann Schenk ve kontrpuan dersleri aldığı Johann Albrechtsberger de bulunur. Başta dönemin en büyük müzisyeni Mozart olmak üzere, Viyana’daki seçkin müzik çevresinin Beethoven’ın altyapısına önemli bir katkısı olduğu aşikârdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Müziğin Sağır Ustası” title_font_size=”13″]

    Ne yazık ki bu genç yetenek işitme sorunları yaşamaya başladı. Hatta Beethoven’ın Viyana’nın ünlü katedrali St. Stephen’s ziyareti sırasında yaşadığı bir olay sonucunda işitme kaybı yaşadığından emin olduğu söylenir. Katedralin çanları çalmaya başlar ve çanların çalmasıyla kuşlar havalanır, Beethoven havalanan kuşları görür ama çanları duyamaz işte o sırada işitemediğinden emin olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sağırlığın Getirdiği Yalnızlık” title_font_size=”13″]

    Her geçen gün işitme yetisini daha da kaybeden Beethoven kendini derin bir yalnızlığa hapseder. Özellikle sağırlığının ilk zamanlarında kimseyle iletişim kurmaz ve çalışmalarına yoğun bir şekilde devam eder. Bir süre sonra, insanlarla yazışarak iletişim kurmaya başladığı söylenmektedir. 9. senfoninin bestesi tamamlandığında Beethoven’ın işitme yeteneğini tamamen kaybetmiş olduğu ve eserin son hâlini asla dinleyemediği bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dünyanın En Büyük Müzisyenlerinden Biri” title_font_size=”13″]

    Beethoven 1856’da sirozdan hayatını kaybedene dek 9 senfoni, 32 piyano sonatı ve Fidelio isminde bir opera yazdı. Eserleri, 18. yüzyıl klasisizminden 19. yüzyıl romantizmine geçişte kilometre taşı oldu ve kendinden sonra gelen müzisyenleri derinden etkiledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ve Dünyanın En Güzel Müzikleri” title_font_size=”13″]

    Beethoven’ın 5. ve 9. senfonileri, klasik müziğin en iyi bilinen eserleri arasında yer alır. 9. senfoniden “Ode To Joy” yani Neşeye Övgü’nün sözleri dünyaca ünlü Alman ozan ve tarihçi Friedrich Schiller’e aittir, bu eser Avrupa Birliği’nin resmî marşı olarak seçilmiştir. 5. senfoninin ise özellikle dört notadan oluşan açılış melodisi dünya müzik tarihini değiştirmiş; televizyon ve film prodüksiyonlarında, rock’tan pop’a birçok müzik parçasında bu melodiden ilham alınmıştır.

  • DÜNDEN BUGÜNE CAZ…

    Yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkan caz, ABD’nin New Orleans şehrinde doğdu. İçinde özgünlük ve yaratıcılık barındıran caz, her ne kadar geleneksel gibi dursa da aslında popüler müziğe de göz kırpar. Caz denince akla ilk gelenlerden biri şüphesiz enstrümanlardır. Bunların arasında saksafon, klarnet, flüt, trompet, basgitar, bateri sayılabilir. Caz bir müzik türü olarak kendine özgü özellikler barındırır, bunların en dikkat çekenlerden biri doğaçlamadır. Şarkının bazı yerlerinde müzisyen birden solo çalmaya başlar ve bir doğaçlama yapar. Bu doğaçlama aynı zamanda besteyle o kadar uyumludur ki kendimizi birden müziğin ritmine kaptırırız. Bugün sizlerle caza dair kısa bilgiler paylaşacak ve müziğin dünyasında kısa bir yolculuğa çıkacağız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cazın kökeni” title_font_size=”13″]

    1900’lerin başında gelişmeye başlayan bir müzik türü olarak hayatımızdaki yerini aldı. Cazın kısa tanımı için şu açıklamayı yapmak mümkündür: Müzik tekniklerinin harmanlanması. Dixieland Jazz Band’in ilk plaklarını çıkarmasıyla artık varlığını iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştır. Tarihler 1920 ila 1930’ları gösterdiğinde ise artık bir caz çağından söz etmek mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Blues mu caz mı?” title_font_size=”13″]

    Caz, ilk yıllarda blues akımından beslenmiştir. Blues, Amerika’ya gelen kölelerin halk müziğidir. Aynı zamanda Amerikalı siyahilerin çalışma sırasında söyledikleri halk şarkılarının bir derlemesidir. Bu halk şarkıları cazı oluşturan en önemli unsurlardandır.  Caz, blues ile birbirine çok benzediği için sıkça karıştırılır ancak blues ve caz arasında bazı ayırt edici özellikler vardır. Saksafon ve piyano, caz müziğin öne çıkan enstrümanlarındandır, blues müziğinde ise daha çok gitar vardır. Blues çok daha yavaş çalınır, caz ise biraz daha hareketlidir. Blues daha çok geleneklere bağlıdır ve onlardan beslenir. Caz, şehir hayatı kavramına göz kırpar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cazın gelişimi” title_font_size=”13″]

    Caz günümüze kadar pek çok değişime uğramıştır. Bazı kaynaklara göre bu müziğin başlangıcı olan Ragtime, siyahilerin törenlerde söyledikleri eski şarkılardan oluşur. İlk olarak 1890’lı yıllarda ortaya çıkmış piyano ağırlıklı bir müzik türüdür. Caz ve ragtime piyanisti denince akla ilk gelen isim Jelly Roll Morton’dur. Ragtime’ı blues takip eder. Amerikalı siyahilerin söylediği halk şarkılarından oluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Caz müzikte hot caz akımı” title_font_size=”13″]

    Caz, perdeye ve sahneye geçtikten sonra artık hot jazz kavramı hayatımıza girdi. Hot jazz türünde pek çok melodiden bahsetmek mümkün; solo akımından tam da bu noktada söz etmek gerekir zira hot jazz, herkesin kendi stilinde solo yaptığı bir türdür. Son olarak Cuse’dan bahsedelim. Cuse; hot jazz türünün devamı ve daha olgunlaşmış bir müzik türüdür. Cuse gelişimi ile caz müziğin karakteri kesin olarak belirginleşerek, tüm yönleriyle olgunlaşmış ve tamamlanmıştır. Özellikle klasik müzik parçaları, caz müzik ile ortak noktalardan buluşmaya başlamıştır. Efsaneleri hatırlayalım: Louis Armstrong, Coleman Hawkins, Lester Young…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Caz müziğinde doğaçlama sanatı” title_font_size=”13″]

    Caz müziğini tanımlarken doğaçlama ve solo akımı kavramları öne çıkar. İlk zamanlar doğaçlama aslında birer “atışma”dan ibaret iken, zamanla işe melodiler de karışmış ve farklı bir duyu şöleni başlamıştır. Caz müziğinde yapılan doğaçlamalar besteye bağlı kalınarak yapılır. Bir parçayı dinlerken birden ritim değişebilir ve melodi farklılaşabilir. Bu esnada dinleyici ritme ayak uydurmaya başlar. Caz, tümüyle dinleyiciyi etkisi altına alabilir. Yapılan doğaçlamalar, bu müzik türünün ayırt edici özelliklerinden biridir. Konu müzik ve duygular olunca, belirli sınırları çizmek doğru olmaz zira caz başlı başına sınırların çok ötesindedir.

  • ÇOK BİLİNEN ŞARKILARIN ARDINDA SAKLI HİKÂYELER

    Pek çok şarkıyı, sözü ya da müziği ile sevmemiz sadece eğlendiriyor olmasından değil, hayatımızdan bir parça bulmaktan, kendi yaşadıklarımızla özdeşleştirmekten ileri gelir. O şarkıların gerçekte kime yazıldığını bilmek ise ilginç bir popüler kültür konusudur. İşin biraz da o tarafına bakalım dedik ve bugüne kadar severek dinlediğimiz, hatta bazı zamanlar duygudan duyguya sürüklendiğimiz o şarkıların kimler için yazıldığını derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Bir bahar akşamı rastladım size/ Sevinçli bir telaş içindeydiniz/ Derinden bakınca gözlerinize/ Neden başınızı öne eğdiniz?”

    Bestesi fotoğrafta gördüğünüz Selahattin Pınar’a ait olan “Bir Bahar Akşamı Rastladım Size” şarkısını en çok Zeki Müren’den dinlemiş, sevmişizdir. Bu romantik şarkının güftesi ise şair ve söz yazarı Fuat Edip Baksı’ya aittir. Hatta şarkının ilham kaynağı da güftekârın ta kendisidir. Fuat Edip, gençlik yıllarında rüyasında gördüğü bir kıza âşık olmuş, uzun yıllar rüyasındaki sevdiceğini aramış ama yaşı ilerlemeye başlayınca ailesinin ısrarı üzerine bu hayalden vazgeçip, evlenip yuva kurmuştur. Bir gün Acıbadem’deki Çamlıca Kız Lisesinin önünden geçerken, yıllar önce rüyasında gördüğü o kızla karşı karşıya gelmiş, bu karşılaşmanın etkisiyle de şarkıyı kaleme almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    “Sen gelince bahar gelir, Gülpembe/ Dereler seni çağlar, sevinirdik, Gülpembe/ Güz yağmurlarıyla bir gün göçtün gittin, inanamadık Gülpembe/Bizim iller sessiz, bizim iller sensiz olamadı, Gülpembe.”

    Büyük sanatçı Barış Manço’nun sesiyle bütünleşen bu şarkının neden yazıldığı konusunda farklı teoriler bulunsa da en çok kabul göreni şöyle: Bir röportaj sırasında sanatçıya “Gülpembe”nin kime yazıldığı soruluyor. Sanatçı, soruyu: “Gülpembe benim babaannemdir.” şeklinde yanıtlıyor. Sanatçının 1991 yılında çıkardığı “Sözüm Meclisten İçeri” isimli albümünde yer alan şarkıyı, babaannesi Nimet Manço için yazdığı düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Zahide kurbanım n’olacak halim/ Gene bir laf duydum kırıldı belim/ Gelenden gidenden haber sorarım/ Zahidem bu hafta oluyor gelin.”

    Usta sanatçı Neşet Ertaş’ın yanık sesiyle dillendirdiği “Zahidem” türküsü imkânsız bir aşk hikâyesine dayanıyor. 1901 Kırşehir doğumlu olan ve yöredeki bir tiyatro oyununda Arap rolünde oynadığı için Arap Mustafa olarak anılan genç, kapısında hizmetçi olarak beklediği Hacı Bürozade Mehmet’in kızına âşık olmuş, sevdasını uzun süre içinde saklamış fakat sonra dayanamayıp çevresindekilerle paylaşmıştır. Aşkı için yazdığı türkü kulaktan kulağa dilden dile ulaşmış, Abdallar tarafından seslendirilmiş ama Zahide ve Arap Mustafa 1960’ların ortasında hayata veda edene dek açığa vurulmamıştır. Sonunda Neşet Ertaş tarafından plak yapılarak türkü ve hikâyesi milyonlara ulaştırılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    “Ada sahillerinde bekliyorum/ Her zaman yollarını gözlüyorum/ Seni senden güzelim istiyorum/ Beni şad et Şadiye başın için.”

    Hamiyet Yüceses’ten Müzeyyen Senar’a kadar birçok değerli sanatçının sesinden dinlediğimiz “Ada Sahillerinde Bekliyorum” şarkısı da bir aşk hikâyesinin ürünüdür. Bu şarkıda zengin konak kızı Şadiye Hanım ile fakir genç Suat Bey’in aşkı anlatılır. Kızın ailesi fakir genci istememektedir, dertli genç fırtınalı bir gecede yürüyüş yaparken denize doğru yürür ve dalgalar arasında kaybolur. Şadiye Hanım’ın ailesinden izin aldığını söylediği mektubu ise gencin evine ertesi gün ulaşacaktır. Bu hikâye üzerine inşa edilen şarkının söz ve bestesi anonimdir. Bu arada Şadiye Hanım’ın hayatının geri kalanını Amerika’da geçirdiğini ve yaz aylarında İstanbul’a gelmiş olduğu bilgisini de ekleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    “Bir gün dönüp bakınca düşler/ İçmiş olursa yudum yudum yudum yıllarını/ Ağla, ağla Firuze ağla/ Anlat bir zaman ne dayanılmaz güzellikte olduğunu. / Kıskanır rengini baharda yeşiller/ Sevda büyüsü gibisin sen Firuze/ Sen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu/ Üzüm buğusu gibisin sen Firuze.”

    1982 yılında Aysel Gürel ve Sezen Aksu tarafından yazılan, bestesi Attila Özdemiroğlu’na ait “Firuze” şarkısı, birçok değerli sanatçımız tarafından yorumlanmıştır. Aysel Gürel’in şarkıyı kızı Müjde Ar’a yazdığı ve ona şarkıda Firuze diye seslendiği bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    “Bir gün daha yaşandı ve bitti/ Küçük sevinçleri ve küçük kederleriyle/ Herhangi bir gündü, çok önemli değildi/ Seni düşündüğüm birkaç andan başka” sözleriyle devam eden “Beni Unutma” şarkısı, Sezen Aksu’nun sesiyle bütünleşmiş, unutulmaz parçalardan biridir. Minik Serçe’nin 1986 yılında çıkardığı Git albümünde yer alan şarkının sözleri Sezen Aksu, bestesi de Onno Tunç’a aittir. İkili birlikte unutulmaz şarkılara imza atmıştır ve Beni Unutma da onlardan biridir. Şarkının asıl hikâyesi ise Sezen Aksu’nun birlikte olduğu Onno Tunç’u bir uçak kazasıyla kaybetmesi ve bugüne kadar Beni Unutma’nın yorumlanmasına izin vermediği tek şarkı olmasında yatmaktadır.

  • MÜSLÜM GÜRSES’İN KONUŞMALARINDAN ALINTILAR

    1953 yılında dünyaya gelen sanatçımız Müslüm Gürses’i, 3 Mart 2013 tarihinde, henüz 60 yaşında iken kaybetmiştik. “Hayat bana zordu. Ama güzeldi.” cümlesinde de ifade ettiği gibi, yaşamında atlatması gereken zor dönemler olduğu gibi az kişinin sahip olabileceği ilgi, sevgi ve ünle taçlandırılmış dönemleri de oldu. “İstiyorum ki herkes; doğruluğun, iyiliğin, kardeşliğin, barışın efendisi olsun.” diyecek kadar yüce gönüllü olan sanatçıyı biz de farklı zamanlarda yaptığı konuşmalarından alıntılarla anıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • ANADOLU’NUN DUYGULARINI TAŞIYAN TÜRK ÇALGILARI

    Bazen bir melodinin neşeli tınısı yüzümüzü gülümsetir, bazen de hüzünlü sesi kalbimizin en derin köşesine dokunur. Müzik ister çalınsın ister dinlensin, duygularımızı dile getiren, yaşanmışlığı hatırlatan ve özlemle sevinci buluşturan bir sanattır. Anadolu’da yüzyıllardır kullanılan Türk çalgıları ise sadece ses değil; her telde bir ağıt, her nefeste bir dua, her vuruşta bir hatıra saklar. Yazımızda, Anadolu’nun toprağından yükselen ve kültürümüzün hafızasına ses veren Türk çalgılarını birlikte inceleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türk Çalgılarının Öncüsü: Bağlama Ailesi” title_font_size=”13″]

    Türk çalgıları arasında en bilinen ve yaygın olanı bağlama ailesidir. Bu ailede cura, tambura, çöğür (Abdal sazı) ve divan sazı gibi türler bulunur. Tarih boyunca farklı isimlerle anılan bağlamanın kökleri Dede Korkut hikâyelerinde geçen kopuza dayanır. Kopuz, eski Türk sazlarının atası olarak özel törenlerde kullanılmıştır. Hem Türk sanat müziğinde hem de halk müziğinde “saz” adıyla anılan telli çalgılar, büyüklüklerine ve ses özelliklerine göre sınıflandırılır. Büyük meydan sazları, orta boy bağlama ve küçük boyutlu cura gibi çeşitleri vardır. Ayrıca Azerbaycan ve İran müziklerinde kullanılan çift gövdeli tar da bu aileye dâhildir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yay ile Çalınan Geleneksel Halk Çalgıları” title_font_size=”13″]

    Türk halk müziğinde yaylı çalgılar, yüzyıllardır duygulu ezgilerin ve sözsüz anlatıların güçlü bir aracıdır. Kökenleri Orta Asya’ya uzanır. Iklığ, su kabağı ya da Hindistan cevizi kabuğundan yapılır ve günümüzde nadiren görülür. Rebap, özellikle Güneydoğu Anadolu’da Kürt ve Arap aşiretleri arasında kullanılır ve tasavvuf müziğinde de önemli bir yer tutar. Kabak kemane, Ege ve Akdeniz’de yaygın olup derin sesiyle halk müziğine zenginlik katar. Karadeniz kemençesi, “Laz kemençesi” olarak da bilinir ve bölge müziğinin vazgeçilmez ritimlerini taşır. İstanbul kemençesi ya da klasik kemençe ise Türk sanat müziğinde zarif ve naif tınısıyla tanınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hüzünlü Tınılarıyla Nefesli Çalgılar” title_font_size=”13″]

    Türk halk müziğinde nefesli çalgılar, bölgesel ve kültürel çeşitlilikle farklı görevler üstlenir. Zurna, güçlü sesiyle düğün ve bayramlarda sıkça çalınır. Kaval, yumuşak ve içli sesiyle çoban kültürünün simgesidir. Düdük, küçük yapısıyla özellikle çocuklar arasında popülerdir. Çığırtma, kuş kanadından yapılan nadir bir enstrümandır. Sipsi, Ege Bölgesi’nde yaygın olan küçük, etkili bir kamış çalgısıdır. Çifte, tulumla birlikte Karadeniz ve Doğu Anadolu müziğinde önemli yer tutar. Mey ve balaban kalın, buğulu sesleriyle Doğu Anadolu ve Azerbaycan müziğinde tercih edilir. Ney ise, tasavvuf müziğinde derin ve mistik tınısıyla vazgeçilmezdir; Neyzen Tevfik’in dediği gibi: “Ney insanın içini dışa üfleyerek anlatır.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ritmin Taşıyıcısı Vurmalı Çalgılar” title_font_size=”13″]

    Türk halk müziğinde ritim çalgıları, ezgilere hareket ve derinlik katar. En bilinenleri Orta Asya kökenli davuldur; tokmak veya parmaklarla çalınır ve tarih boyunca haberleşme amacıyla da kullanılmıştır. Tef, üzerine deri gerilen ve ziller takılan küçük bir vurmalı çalgıdır. Daha büyük ve zilsiz olanı kudüm ise Mevlevi ayinlerinde önemli bir yer tutar. Darbuka, dümbelek ve küp gibi diğer ritim çalgıları ise metal veya topraktan yapılır ve hem solo performanslarda hem de eşlik çalgısı olarak kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çarpma Vurmalı Çalgılar” title_font_size=”13″]

    Türk halk müziğinde çarpma vurmalı çalgılar arasında zilli maşa önemli yer tutar. Uçlarındaki zillerle, bir elle tutulup diğer elle vurularak çalınır. Şimşir ağacından elde edilen çalpara dört tahta parçanın iple bağlanmasıyla yapılır ve zilli maşaya benzer şekilde kullanılır. Kaşık ise şimşir ağacından yapılır, parmaklar arasında tutularak avuç içinde vurulur. Anadolu’da halk oyunlarında sıkça kullanılır.

     

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bu Toprakların Ezgileri” title_font_size=”13″]

     

    Anadolu’nun telli, yaylı, nefesli ve vurmalı çalgıları; her biri ayrı bir hikâyeyi, duyguyu ve kültürü taşır. Binlerce yıl boyunca çalınan bu enstrümanlar, halkın sevincini, hüznünü, inancını ve yaşamını seslere dönüştürmüştür. Bu zengin müzik evreninde bağlama ve ney hem halkın hem de tasavvufun kalbinde özel bir yere sahiptir. Bağlamanın coşkulu telleriyle neyin derin nefesi; Bektaşilikten Mevleviliğe uzanan mistik yollarda, Anadolu’nun ruhunu dile getirir. Videomuzda, bu iki enstrümanın büyülü dünyasında seslerin ve duyguların izini sürerken, Anadolu’nun binlerce yıllık müzik geleneğine tanıklık edeceksiniz.

  • MEZOPOTAMYA’DAN AVRUPA’YA GİTARIN YOLCULUĞU

    Konser salonlarından sokak müzisyenlerine, klasik müzikten rock’n roll’a kadar pek çok alanda kendine yer bulan gitar, aslında binlerce yıllık bir serüvenin ürünüdür. Kimi zaman bir saray müzisyeninin ezgilerinde, kimi zaman göçebe bir topluluğun ateş başında çaldığı melodilerde şekillenen gitarın bugünkü formuna ulaşması, yalnızca teknik gelişmelerin değil; kültürel etkileşimlerin, savaşların, göçlerin ve müziğe duyulan derin tutkunun da hikâyesidir. Duyguları, kültürel zenginlikleri ve müziği buluşturan gitarın etkileyici öyküsünü yazımızda keşfedebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Arkeologlar ve müzik tarihçilerine göre, bilinen en eski telli çalgılar arasında Mezopotamya, Mısır ve İran gibi antik uygarlıklarda kullanılan çanak arp (bowl harp) ve tambur benzeri uzun saplı çalgılar yer alır. Bu enstrümanlar genellikle bir çanak (rezonans kutusu) üzerine dikey ya da eğik şekilde yerleştirilmiş tellerden oluşur. Kaplumbağa kabuğu, su kabağı veya oyulmuş ahşap gibi doğal malzemelerden yapılan bu antik arpler, MÖ 3000’li yıllardan itibaren özellikle Sümerlerde hem müzikli eğlencelerde hem de dinî törenlerde kullanılmıştır. Sap kısmı için genellikle ağaç dalları ya da eğilmiş sopalar tercih edilirken; teller çoğunlukla hayvan bağırsaklarından yapılmış, kimi zaman da ipek gibi doğal lifler kullanılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dil bilimciler, “gitar” kelimesinin Arapça “qitara” ve Yunanca “kithara” sözcüklerinden türediğini belirtmektedir. Bir telli çalgı olan kithara, Arapçaya qitara (kītāra) şeklinde geçmiştir. Telli çalgıların, özellikle arp, tambur ve ud gibi çeşitlerinin dünya geneline yayılması; İpek ve Baharat Yolları, göçler, fetihler, denizaşırı keşifler ve gezginler aracılığıyla gerçekleşmiştir. Bu sürecin en önemli örneklerinden biri; 8. yüzyılda Kuzey Afrika’dan göç eden Emevî Araplarının, günümüzde İspanya ve Portekiz’in bulunduğu Güneybatı Avrupa’daki İber Yarımadası’nı fethederek “Endülüs Emevîleri”ni kurmasıdır. Bu sayede ud benzeri çalgılar bu bölgeye taşınmış ve zamanla Avrupa müzik kültürü üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Orta Çağ boyunca devam eden bu kültürel etkileşim, İspanya’daki Müslüman varlığının gitarın gelişimindeki önemli rolünü ortaya koymaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kısa saplı, armut gövdeli ve mızrapla çalınan bir çalgı olan udun Avrupa müziğiyle teması, zamanla yeni çalgı formlarının doğmasına zemin hazırlamıştır. Ud, Avrupa’nın yerel enstrümanlarıyla birleşerek gitarın atası sayılan çeşitli çalgıların gelişimine katkı sağlamıştır. Bu süreçte ud, Avrupa’da lavta (lute) formuna dönüşmüş ve özellikle Orta Avrupa’da yaygınlık kazanmıştır. İspanya’da ise farklı bir gelişim süreci yaşanmış; ud, yerel çalgılarla birleşerek “vihuela” adı verilen özgün bir enstrümana dönüşmüştür. Vihuela, doğrudan gitarın atası kabul edilir. 15. ve 16. yüzyıllarda İspanya’da, kısmen de Portekiz’de popüler hâle gelen vihuela; günümüz gitarına çok benzeyen bir gövdeye, perdeli bir sapa sahiptir ve klasik gitara oldukça yakın bir biçimde akortlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İspanyol soyluları arasında oldukça popüler olan vihuelanın ardından, 16. yüzyılın sonlarına doğru sahneye barok gitar çıkmıştır. Beş çift telli yapısıyla barok gitar, müzikte daha melodik ve akor odaklı bir enstrüman hâline gelmiş; daha küçük boyutu ve kolay taşınabilirliği sayesinde halk arasında hızla yayılmıştır. 16. yüzyılda yaşayan İspanyol rahip ve müzik kuramcısı Juan Bermudo, yayımladığı Declaración de Instrumentos Musicales adlı eserinde beş telli bir gitardan söz eder. Farklı çalgıları, özellikle telli enstrümanları, sistemli bir biçimde açıklayan bu eser, modern gitara dair elimizdeki en eski ve önemli yazılı kaynaklardan biri olarak kabul edilir. Bermudo’nun çalışması, yalnızca çalgının fiziksel özelliklerini değil; nasıl çalındığını, akort sistemini ve dönemin müzik anlayışını da detaylı biçimde sunarak gitarın gelişiminde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Zamanla vihuela, daha çok “soylu” bir enstrüman olarak kalmış ve halk arasında yerini barok gitara bırakmıştır. Ancak vihuelanın tasarımı, çalım tekniği ve akort sistemi, doğrudan modern klasik gitarın gelişimine ilham vermiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Telli çalgı yapım ustası İspanyol Antonio de Torres Jurado, 19. yüzyılda ürettiği gitarlarla bu enstrümana birçok yenilik kazandırmış ve modern klasik gitarın temellerini atmıştır. Torres’ten önce de gitarlar üretilmekteydi; ancak onun tasarımlarında gövde hem daha geniş hem de daha derin hâle gelmiş, bu da sesin daha güçlü ve zengin bir biçimde yayılmasını sağlamıştır. Torres’in en önemli katkılarından biri, ses tablasının titreşimini artıran yelpaze şeklindeki iç destek sistemidir. Bu teknik, günümüzde hâlâ klasik gitar yapımında yaygın olarak kullanılmaktadır. 1860’larda yaptığı bazı gitarlar bugün müzelerde sergilenmekte ve hâlâ bazı müzisyenler tarafından konserlerde kullanılmaktadır. Kendi döneminde ürettiği gitarlar “La Leona” (Aslan Dişi) ismiyle anılır ve büyük değer taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1930’larda caz ve blues müziğinin yükselişiyle birlikte gitarın daha fazla ses çıkarması gerekti. Akustik gitarlar, kalabalık orkestralar içinde yeterince güçlü ses üretemediğinden bu durum, elektrogitar ihtiyacını doğurdu. Elektrikli müzik enstrümanlarının üretiminde öncü olan İsviçre kökenli Amerikalı sanayici Adolph Rickenbacker, elektrikli gitarın mucidi kabul edilen Amerikalı müzisyen George Beauchamp ile birlikte tarihe geçecek bir projeye imza attı. 1931’de, tamamen metal gövdeli ilk elektrogitarı tanıttılar. Manyetik pikap yerleştirilmiş ilk telli enstrümanlardan biri olan bu gitar, tellerin titreşimlerini elektrik sinyallerine çevirerek sesin yükseltilmesini sağladı. Bu ortaklığın ürünü olan gitarlar “Rickenbacker” markasıyla piyasaya sürüldü ve elektrogitarın ticari olarak yaygınlaşmasının önünü açtı. Gitar, tarih boyunca pek çok kültürün ve teknolojik gelişmenin izlerini taşıyarak bugüne ulaşmış hem geleneksel hem de modern müziğin vazgeçilmez bir parçası hâline gelmiştir. Bu kültürel yolculuk, enstrümanın müziğe kattığı derinlikle birlikte gelişmeye ve şekillenmeye devam etmektedir.

  • DÜNDEN BUGÜNE MÜZİK DİNLEME ARAÇLARI

    Ruhun gıdası olmasından mı, yaşadığımız hayatı keyifli hale getirme çabamızdan mı bilinmez ancak müziksiz bir insanlık tarihi düşünülemez. Kimi zaman hissettiğimiz acıyı ya da sevinci aktarmak, kimi zaman hayatı anlamlandırma çabamızın bir sonucu olarak ortaya çıkan duygu yüklü notalar, 19. yüzyıl sonlarına doğru sesin kaydedilebilmesi ile hayatımızın vazgeçilmez bir ögesi haline geldi. Bir zamanların ileri teknoloji ürünleri sayılan müzik dinleme aletleri, geçen onca zamandan sonra nostaljik bir eşya olarak antika severlerin evinde dekoratif bir obje olarak karşımıza çıkıyor. Bu yazımızda geçmişten günümüze uzanan müzik dinleme araçlarının hikâyesini yazdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Eğer siz bir müzisyen değilseniz ve evde çalabileceğiniz bir müzik aletiniz yoksa şarkılara ulaşmanın çok da kolay olmadığı zamanlarda gramofon, müziği evlerimizin salonuna kadar getirerek tarihte bir ilke imza attı. Hem ses kaydı yapan hem de yapılan kayıtları çalabilen ilk müzik aleti olarak bilinen gramofon 1877 yılında Thomas Alva Edison tarafından icat edilse de patenti 1887 yılında Emile Berliner tarafından alındı. Makine bölümünün üstüne yerleştirilen yassı ve yuvarlak plaklara sesin kayıt edilebilmesi sayesinde, dönemin en ünlü müzik eserleri kitlelere ulaşmaya başladı. Günümüz müzik endüstrisinin temelleri bu dönemde atıldı diyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Müzikseverlerin eski olsa da vazgeçemediği müzik dinleme aletlerinden biri olan pikap, 1950’li yıllardan sonra gelişen kayıt teknikleri sayesinde müzik dinlemenin en keyifli halini sunmaya devam ediyor. 1800’lü yıllarda icat edilmesine rağmen yeni teknolojilerden faydalanarak üretimine sürekli devam edilmesi, onu dekoratif bir obje olmaktan öteye taşıyor ve günümüzde de talep gören bir müzik dinleme aleti oluyor. Esasen gramofonun geliştirilmiş bir versiyonu olan pikapta gramofonda bulunan borazan yerine amfi ve hoparlör yer almakta ve elektrikle çalışmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Manyetik ortama kayıt yapılabileceği fikrini ilk ortaya atan kişi ABD’li mühendis Oberlin Smith olsa da Danimarkalı Valdemar Poulsen 1894 yılında sesi elektriğe dönüştürerek, bu sesleri manyetik ortama kaydedebilen teyp sistemini geliştiren ve patentini alan kişi olarak karşımıza çıkıyor. Tüm dünyayı derinden etkileyecek olan bir icat olmasına rağmen, dönemin koşulları gereği kullanım alanı bulamayan kasetçalarları, II. Dünya Savaşı döneminde Almanlar propaganda aracı olarak kullanmaya başlasa da, 1963 yılında İngiltere’de plastik şeritlere basılan kasetlerin üretilmesiyle artık bir eğlence aracı olarak hemen hemen her evin başköşesindeki yerini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kasetçalarların ardından hayatımıza giren “walkman”in prototipi 1978 yılında Akio Morita tarafından Japonya’da üretildi. Çok sık seyahat etmek zorunda kalan Morita, Trans-Pasifik uçak yolculuklarında opera dinlemek için walkmani tasarlarken tüm dünyayı bu kadar etkileyeceğinin farkında mıydı acaba? 80’li yıllarda artık her gencin satın almak için para biriktirdiği bir ürüne dönüşen walkmani ilk piyasaya süren marka ise Sony. Satışa sunulduğu ilk ayda 3 binden fazla kişiye ulaşan walkman Amerika’da Soundabout, İsviçre’de Freestyle, İngiltere’de ise Stowaway adıyla piyasaya çıktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Walkman’den sonra çıkan taşınabilir diğer müzik dinleme araçlarından biri ise discman oldu. Yine ilk modeli Sony tarafından 1984 yılında satışa sürüldü ve dijital kayıt platformlarının gelişimiyle birlikte daha da popüler hale geldi. Dinlemek istediğimiz sanatçının CD’ye kaydedilmiş şarkılarını portatif olarak dinleme fırsatı bulduğumuz discman için walkman’in geliştirilmiş halidir diyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Müzik dinleme araçları git gide daha portatif ve küçük bir hale geldi. Bunun en iyi örneklerinden biri 1990’lı yılların başında hayatımıza giren MP3 çalarlar. Milenyumla beraber artık iyice yaygınlaşan MP3 çaları diğer müzik dinleme aletlerinden ayıran en büyük özelliği ise müzik dinlemek için artık bir kasete ya da CD’ye ihtiyaç olmaması. Dünyanın ilk MP3 çaları ise artık adı bile unutulan MpMan markasına ait. Teknolojik ilerlemelerle müziğin eşsiz notalarına ulaşmamız için daha ne gibi cihazlara ihtiyaç duyacağız, hep birlikte göreceğiz.

  • TARİHE EV SAHİPLİĞİ YAPAN MÜZELER

    Bize tarihimizi hatırlatan, geçmişe dokunmamıza olanak sağlayan ve yıllar hatta yüzyıllar öncesine tarihsel bir yolculuk sunan müzeler, eski zamanlar ve günümüz arasındaki yıkılmaz köprülerimizdir. Ülkemizin dört bir yanında var olan ve bir anlamda tarihe ev sahipliği yapan müzeler, kültürel mirasımızı emanet ettiğimiz en önemli yerlerdendir. Bu yazımızda yalnızca tarihteki önemli olaylara tanıklık eden Cumhuriyet Müzesi ve endüstriyel mirasımızın aynası niteliğindeki Rahmi Koç Müzesi hakkında kısa bilgiler vermekle kalmayıp, sizleri bu müzelerde seslendirilen şahane ezgilerle de buluşturuyoruz. Kısaca bu yazımızda tarih ve müzik bir araya geliyor ve ortaya çıkan harmoni ruhumuza huzur veriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Cumhuriyet Dönemi’nin ilk idari ve siyasi binası olma özelliğini taşıyan, Cumhuriyet Müzesi ya da diğer bilinen adıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi binası, 1923 yılında Mimar Vedat Tek tarafından tamamen kesme taştan, Cumhuriyet Halk Fırkası toplantı yeri olarak kullanılmak üzere inşa edilmiştir. Bina, 1924-1960 yıllarında Atatürk ilke ve inkılaplarının gerçekleştirilmesi, tarihimize yön veren uluslararası anlaşmaların imzalanması ve çok partili sisteme geçişe tanıklık etmiştir. Dünden bugüne pek çok önemli karara şahitlik eden Cumhuriyet Müzesinin etkileyici atmosferinde kısa bir müzik molasına ne dersiniz?

    .

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ankara’nın ilk sanayi ve ulaşım müzesi olma özelliği taşıyan müze, Çengelhan adlı tarihî kervansarayda 2005 yılında ziyarete açılmıştır. Sonraki yıllarda yine aynı bölgede yer alan Safranhan satın alınarak restore edilmiş ve 2016 yılında müzenin ikinci binası olarak hizmete girmiştir. Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nde Damat Rüstem Paşa tarafından 1522 yılında inşa edilen bu kervansaraylar, zamanında yün, deri ve tiftik işleyen tabakhane, depo ve hapishane olarak hizmet vermiştir. Müze, geçmişten günümüze endüstri ve mühendislikle ilgili objelerin ve belgelerin toplanması, araştırılması, korunması ve sergilenmesinde öncü konumdadır. Müzenin geçmişten izler taşıyan dokusu ve tarih kokan ortamıyla müziğin birleşmesinden doğan etkileyici bir şölenle sizleri baş başa bırakıyoruz.

    .

  • LOUİS ARMSTRONG HAYATI

    Caz müziğin efsanevi ismi Louis Armstrong, kendi kaderini kendi yazmış, gerçek bir müzik aşığıdır. Doğduğu yıllar ırksal ayrımcılığın ve ekonomik sorunların yaşandığı bir dönemdir ve üstüne üstlük fakir bir ailede doğmasına rağmen sahip olduğu müzik tutkusu onu kriminal bir insan olmaktan çıkarıp dünyanın her köşesinde konser vermeyi başarmış ünlü bir müzisyene dönüştürmüştür. Hedeflerine kolay olmasa da ulaşmayı beceren Louis Armstrong’un hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tam adıyla Louis Daniel Armstrong, 4 Ağustos 1901 tarihinde Amerika’nın Louisiana eyaletindeki New Orleans’ta fakir bir ailenin üyesi olarak dünyaya gelir. Annesi doğum yaptığında henüz 16 yaşındadır. Bir kız kardeşi daha olan Armstrong’un babası, o daha çocukken ailesini terk eder. Beş yaşına kadar babaannesi tarafından büyütülen Armstrong’un çocukluğu, annesi ve küçük kız kardeşine bakmaya çalışarak geçer. Altı yaşında ırksal olarak ayrılmış bir sisteme ait olan ve siyahların okuduğu Fisk Erkek Okulunda eğitim hayatına başlayan Louis’in hayatta kalma becerisi zekâsından ve yeteneğinden kaynaklanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    7 yaşından itibaren Litvanya Yahudisi olan Karnofsky ailesinin himayesinde yetişen Armstrong, ailenin terzi dükkânı da olan evlerinde yaşar. Anne Karnofsky geceleri yatmadan önce ona Yidişçe ve Rusça ninniler söyler ve ailenin bir üyesi gibi davranır. Ünlü müzisyenin Yidişçe bilmesinin sebebi bu ailedir. Ailenin sahip olduğu iş yerine daha çok müşteri çekmek amacıyla dükkânın önünde teneke çalmaya başladığında bu genç çocuktaki müzik tutkusunu gören baba Morris Karnofsky, Armstrong’a bir rehin dükkânından kornet alması için avans verir. Armstrong, kendisini yetiştiren aileye olan şükranını ömrü boyunca boynunda taşıyacağı Davut yıldızı ile gösterir. 11 yaşında okulu bırakan Armstrong, ailesinin yanına döner ve tek odalı bir evde annesi, üvey babası, dayısı ile kalabalık bir ortamda yaşamaya başlar. 11 yaşındayken bir yılbaşı gecesi üvey babasına ait silah ile kutlama amacıyla sokakta rastgele ateş eden Armstrong, yakalanıp ıslahevine gönderilir. Özgürlükten yoksun olmasına rağmen bu durumu avantaja çeviren müzisyen, ıslah evi korosunda şarkı söyler, perküsyon ve kornet çalar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Islah evinden çıktığında tek hedefi kendine bir enstrüman alarak müziğe devam etmek olan Armstrong, bir süre at arabasıyla kömür dağıtır. Ödünç aldığı kornet ile çeşitli gruplarda çalan genç müzisyen o dönem sokaklarda, gemilerde ve nehir gezilerinde kullanılan teknelerde çeşitli amatör gruplarla müzik yapar. Çok geçmeden şehrin en önemli cazcılarından biri olan Joe “King” Oliver’ın dikkatini çeker. Oliver’ın kanatları altına girdikten sonra birbiri ardına gelen fırsatları çok iyi değerlendiren Armstrong, Oliver’ın ikinci davetiyle Chicago’da çalmaya başlar. Kariyerinde tırmanışa geçen cazcı, grubun piyanisti olan “Lillian Hardin” ile yakınlaşır, 1924’te evlenirler. Sonrasında müzik kariyeri için dönemin ünlü cazcılarının sıkça sahne aldığı New York’a gider ve zamanın en ünlü Afrikan-Amerikan grubu Fletcher Henderson’ın orkestrasına katılır. 1926’da tekrar Chicago’ya döndüğünde artık oldukça ünlü bir müzisyen olan Armstrong, karısının orkestrasında “Dünyanın En İyi Trompetçisi” unvanıyla çalmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yaşadığı zor koşullardan müzikle sıyrılan Armstrong için müzik yapmak nefes alıp vermek gibi bir şeydir ve asla sahip olduklarıyla yetinmez. 1926’da kendi ismiyle yayımladığı ünlü ‘Hot Five and Hot Seven’ albümünden ‘Potato Head Blues’, ‘Muggles’ ve ‘West End Blues’ adlı şarkıları hit olur. ‘West End Blues’ şarkısındaki trompet girişi caz tarihindeki en meşhur doğaçlamalardan biri olarak kabul edilir. Caz müziğinin popülerleşmesinde önemli katkıları olan Armstrong, ilerleyen yıllarda sadece bir virtüöz olarak değil caz solisti olarak da birçok ilke imza atar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Louis Armstrong, 1924 yılında Lillian Hardin ile olan evliliğini 1938 yılında noktalar ve aynı yıl Alpha Smith ile evlenir. Evliliğinde çalkantılar olsa da 1926 yılı için, Armstrong’un yılı dersek yanılmış olmayız. 1926’da iki müzisyen arkadaşıyla kulüp işletmeye başlayan müzisyen, 1930’larda korneti bırakarak sadece trompet çalmaya başlar. Amerika’nın en önemli caz mekânlarında sahne alan bu yetenekli sanatçının ünü Avrupa’ya da yayılır. 1932 ve 1933 yıllarında Avrupa’ya ilk ziyaretlerini yapan Armstrong, 1943 yılına kadar New York, Los Angeles ve ardından Avrupa’yı dolaşır, sanatını icra eder ve 1943’te de Queens-New York’a yerleşir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1. Dünya Savaşı’ndan sonra popülaritesi zirveye çıkan Louis Armstrong, pek çok ülkede tanınan ve saygı duyulan bir sanatçı olur. 1942’de yeniden boşanıp bu kez geri kalan yaşamını birlikte geçireceği Lucille Wilson ile evlenir. Yayımladığı her plak liste başlarında yer alır, radyolarda en çok Armstrong’un şarkıları çalar. Bu tarihler Amerika ve Avrupa ülkelerinde Afrika kökenli insanların ve Afrika’daki ülkelerin özgürlük için mücadele ettiği yıllardır ve özgürlüklerine yeni kavuşan Afrika devletlerinin vatandaşları Armstrong’un hem müziğine hem de mücadelesine hayran kalır. 1956 yılında Afrika’da verdiği konsere yüz binlerce kişi katılır. 1950’li yıllardan sonra Armstrong tanınırlığıyla artık uluslararası bir sanatçıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Caz ve Batı müziği dinleyenlerin sevdiği bir müzisyen olan Armstrong’u bu müzik türünü sevmeyenlerin bile tanıdığı bir sanatçı haline getiren 1987 yapımı “Günaydın Vietnam” filminde kullanılan “What a Wonderful World” şarkısıdır. Aslında bu şarkı 1968’de İngiltere’de kaydedilmiştir ve o dönemde şarkı İngiltere listelerinde bir ay boyunca bir numarada kalır ancak ünü, filmden sonra zirve yapar. Uzun kariyeri boyunca dönemin en ünlü ve en önemli sanatçıları ile çalışan Armstrong, Ella Fitzgerald ile üç albüm kaydederek insanlığa güzel bir armağan bırakır. 6 Temmuz 1971 tarihinde bir kalp krizi sebebiyle 69 yaşında Queens New York’ta kendi evinde hayata veda eder. Ünlü cazcı kalp rahatsızlığını basından saklayarak bir süre konserler vermeyi sürdürmüş, müziğin izinden gitmeye nefesinin son anına kadar devam etmiştir.