Etiket: yazar

  • MUCİT BENJAMIN FRANKLIN

    Politikacı, yazar, bilim insanı, müzisyen ve mucit… ABD’nin kurucularından olan Benjamin Franklin’i belki birçok insan 100 doların üzerindeki fotoğrafından hatırlıyor. Hayatı boyunca birçok önemli icada imza atan, keşifler yapan mucit Benjamin Franklin’in bugün dahi kullanılan buluşlarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Paratoner” title_font_size=”13″]

    Paratoner, bir yapıyı veya yükseltiyi olası yıldırım çarpmalarından korumak için tasarlanan metal iletken uzun direklerdir. Elektrik yüklerinin artı ve eksi yükle dolu olduğunu ilk tespit eden kişi olan Franklin, artı ve eksi kutupların birbirini çektiği, aynı kutupların ise birbirini ittiğini ileri sürdüğü savını 1752’de fırtınalı bir havada uçurduğu uçurtma sayesinde ispatlar ve paratoneri icat ederek olası yıldırım hasarının önüne geçmeyi amaçlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çift Odaklı Gözlük ” title_font_size=”13″]

    Hem miyop hem de astigmat olan Franklin, yakın ve uzağı görmek için iki farklı gözlük kullanmak zorundadır. Bu göz problemine pratik bir çözüm olarak çift odaklı gözlükleri tasarlar ve gözlüklerin lenslerini yatay olarak ikiye böler. Camın üst tarafına bakıldığında uzak, alt tarafına bakıldığında da yakındaki nesneleri net gösteren gözlüğü günümüzde halen kullanılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yüzme Paletleri ” title_font_size=”13″]

    Boston’daki Charles Nehri yakınında büyüyen Benjamin Franklin yüzmeyi çok sever ve yaşamı boyunca yüzme dersleri verir. 11 yaşında icat ettiği el paleti sayesinde suda hızlı hareket etmeyi başaran genç mucit, bu icadıyla ölümünden sonra Uluslararası Yüzme Onur Listesi’ne girer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Uzun Kol ” title_font_size=”13″]

    Benjamin Franklin okumayı çok sever ve binlerce kitabı vardır. Zeminden tavana kadar kitap rafları ile dolu olan evinde üst raflara ulaşmak için merdiven inip çıkma zahmetinden kurtulmak adına ucuna iki mandal takılmış bir ahşap parça tasarlar. “Uzun kol” adını verdiği aletin diğer ucundaki kabloyu çektiğinde mandallar kapanır ve istediği kitabı sıkıca tutabilir. Bu aletin birçok farklı versiyonu yüzyıllarca değişik amaçlarla kullanıldığı gibi basit protezlerin de atası olarak kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franklin Sobası ” title_font_size=”13″]

    Eskiden kullanılan soba ve ocak sistemlerinin tütme ve kül sorunları vardı. Franklin, bu sorunları ortadan kaldırmak ve daha az odunla daha fazla ısı sağlamak için 18. yüzyılın ortalarında ısıya dayanıklı taşlarla çevrili ve metal bir borudan kirli hava dışarı atılacak şekilde bir soba tasarlar. Odanın ortasına yerleştirilen bu soba hem odanın daha çabuk ısınmasını hem de duman ve külün yaşam alanından izole olmasını sağlayarak sobaları daha güvenli bir hâle getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cam Armonika ” title_font_size=”13″]

    Farklı notalar oluşturmak için 37 cam halkayı birbirine geçirerek değişik boyut ve yoğunlukta bir müzik aleti icat eden Franklin, “Bütün icatlarım arasında cam armonika bana en büyük kişisel memnuniyeti veren tasarımım.” açıklamasıyla bu icadına verdiği önemi dile getirmiştir. Günümüzde pek çok kişinin haberinin bile olmadığı bu müzik aletinin kontrolü ayak pedalıyla yapılır. İcadından sonra, 18. yüzyılda, Beethoven ve Mozart gibi ünlü besteciler kısa sürede popülerleşen cam armonika için özel besteler bile üretir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gulf-Stream Akıntısı” title_font_size=”13″]

    1768’de ABD’li yetkililere mektupla gelen bir şikâyette; Londra’dan New York’a giden kargo gemilerinin tam tersi istikamette bir hafta gecikmeli geldiği bildirilir ve bu gecikmenin araştırılması istenir. Bunun üzerine gemi kaptanlarıyla beraber bir çalışma gerçekleştiren Benjamin Franklin, bu rotadaki su sıcaklığını, su rengindeki değişimleri ve balinaların davranışını inceler. Yaptığı araştırmalar sonucunda “Gulf Stream” haritasını çizer ve akıntıyı sebepleriyle birlikte tanımlar. Gulf Stream akıntısı, Meksika Körfezi’nden başlayıp Birleşik Krallık’ın kuzeyine kadar devam eden sıcak su akıntısıdır. Özellikle Birleşik Krallık ve Avrupa’nın kuzeyindeki iklimi yumuşatarak yaşanabilir kılar. Böylelikle Franklin hem yaşanan gecikmenin hem de Kuzey Avrupa ülkelerinde yetişen yarı tropikal meyve ve sebzelerin kaynağını da bulmuş olur.

  • 5 MADDE İLE “YALNIZ ADAM” FRANZ KAFKA

    Ürettikleriyle 20. yüzyıl edebiyatına damga vuran Franz Kafka, kurgularında gerçeklik ile hayal dünyasını çok başarılı bir şekilde sentezledi ve bu yeteneği ile hem çok takdir edildi hem de pek çok tartışma konusunun gündemi oldu. Yaşarken çok fazla ün elde edemese de ölümünün ardından Dava, Dönüşüm, Şato gibi kitapları ile ilgi görmeye devam etti. Hatta bu kitaplardan hepimizin ismini duyduğu ya da okuduğu kitabı Dönüşüm ile pek çok insanın hayata bakış açısını değiştirmeyi başardı. Başkalaşma, yalnızlık, otoriter baskıcılık hakkında yazdığı hikâyelerle dikkat çeken Kafka’yı Kültür ve Yaşam sayfalarında, ölüm yıldönümünde ağırlıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Kafka kimdir?” title_font_size=”13″]

    3 Temmuz 1883’te Çek Cumhuriyeti’nde Almanca konuşan bir Yahudi ailede dünyaya gelen Kafka, 6 kardeşin en büyüğüydü. Lise öğreniminden sonra hukuk eğitimini Prag Üniversitesi’nde aldı. Önce bir süre staj gördü ardından İtalyan bir sigorta şirketine geçti. Burası onun için bir dönüm noktasıydı çünkü onunla tanışmamızı sağlayan Max Brod ile yolları burada kesişti. Max ile kurduğu dostluk sayesinde edebiyat dünyasına girdi; Felix Weltsch, Oskar Baum, Franz Werfel gibi isimlerle bir arada olma fırsatı yakaladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Kafka’nın gizemli dünyası” title_font_size=”13″]

    Kafka, küçük yaşlardan beri yazmaya ve hikâye anlatmaya çok meraklıydı hatta anne ve babasının doğum günlerinde onlar için piyesler hazırlar, kardeşleriyle birlikte sunarlardı. Bütün hayatını yazarak geçirmesine karşın bu eserlerden çok azı bize ulaşabildi çünkü eserlerinin birçoğunu yayımlamayı tercih etmedi.  Bunun altında yatan nedenlerden biri babası ile olan iletişim sorunuydu. Kafka’nın babası, oğlunun edebiyata olan ilgisini desteklemiyordu. Hâlihazırda babasıyla zaten zor ve karmaşık olan ilişkisi bir de edebiyat sevdasından dolayı iyice çıkmaza girmişti. Babasına karşı beslediği tek duygu, eserlerinden de anlaşılacağı üzere nefretti. Almanca konuştuğu için Çekler tarafından, Yahudi olduğu için de Almanlar tarafından sevilmedi ve çocukluğu hep bir karmaşa içinde geçti; diğer bir deyişle kavgalı olduğu yalnızca babası değil aslında hayatın kendisiydi. Duyguları ile kalemi arasına sınır koymayan Kafka, babasıyla olan bu kavgasını “Babaya Mektup” adlı kitabında kaleme almış ve bu çatışmayı somut bir şekilde gözler önüne sermişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Babaya Mektup” title_font_size=”13″]

    Babaya Mektup, Franz Kafka’nın Kasım 1919’da babası Hermann’a yazdığı ve babasının Kafka üzerindeki psikolojik travmalarını konu alan bir mektuptu. 45 sayfalık kitabı, babasına ulaştırması için annesine teslim etti ancak annesi bunu kabul etmedi ve oğluna geri verdi. Her ne kadar annesi babasına ulaştırmayı reddetse de 1952 yılında kitap yayımlandı.  “Senin etkinden tamamen bağımsız büyümüş olsaydım bile, senin gönlünde yatan insan gibi biri olamayacaktım büyük ihtimalle. Herhalde yine çelimsiz, ürkek, kararsız, huzursuz bir insan olurdum…” diyerek duygularını kaleme alan Kafka’nın babası ile olan ilişkisi, aslında çoğu eserinin ilham kaynağı oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Kafka’nın Dönüşüm’ü” title_font_size=”13″]

    Almanca adı Die Verwandlung olan ve dilimize Dönüşüm, Değişim ya da Metamorfoz olarak çevrilen eseri Kafka’nın en popüler kitabı olmuştur. İlk olarak 1915 yılında yayımlanan kitap, Gregor Samsa’nın bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş bulmasıyla başlar ve hayatındaki değişiklikleri anlatır. Dönüşüm, aynı zamanda Kafka’nın metafor kullanma yeteneğini de gözler önüne seren bir kitap olma özelliğini taşır çünkü Gregor Samsa’nın toplum içindeki yeri, gerçekten bir böcekten farksızdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ölümünden sonra gelen şöhret” title_font_size=”13″]

    Yaşarken az sayıda okuyucu kitlesine sahipken, ölümünün ardından tüm dünya onu tanıdı bunun ardında ise yakın arkadaşı Max Brod vardı. Ölmeden önce Kafka, Brod’a eserlerini yakmasını söyledi ancak Brod onun bu isteğini yerine getirmedi ve tüm eserlerini yayımladı. Kafka, öldükten sonra sadece ismiyle bile onlarca işe hayat verdi; Rus oyun tasarımcısı Mif2000, Kafka’nın romanlarını bilgisayar oyunlarına uyarladı. Yanı sıra sinemaya uyarlanan romanları da oldu; Inaka Isha / A Country Doctor bunlardan biriydi. Ülkemizin ünlü şairlerinden Cemal Süreyya da Göçebe adlı şiirinde Kafka’nın adını geçirdi: “Ellerim gece yatısına çağrılmış ve telaşsız görünmeye çalışan Kafka gibi yüzüm giyotine abone…”. Kafka, ardında bıraktığı eserleriyle günümüzde de ilham olmaya devam ediyor…

  • FANTASTİK EDEBİYAT YAZARI JRR TOLKİEN’İN ESERLERİNİN PERDE ARKASI

    Fantastik edebiyat yazarı olmadan önce dil bilimci bir profesördü Tolkien. Mutlu bir evlilik yapmış, dört çocuğu olmuş, karısının vefatından sonra ancak iki yıl yaşayabilmiş, 1892’de başlayan yaşamı 1973 yılında sona ermişti. Tolkien, son derece zengin olan hayal dünyasıyla erişilmesi zor kurgulara imza atmış ve dünyanın en çok okunan ikinci kitabını, yani Yüzüklerin Efendisi’ni yazan kişi olmuştu. Kitaplarının uyarlandığı filmler de tüm dünyada yine erişilmesi zor bir etki yaratmakta gecikmedi. Bunlar, yazar hakkında bilinenlerdir fakat kitapları hakkındaki şu detaylar pek de bilinmez…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Hobbit, JRR Tolkien’in yıllarca zihninde kurguladığı Orta Dünya’yı 1937 yılında ilk kez okuyucu karşısına çıkardığı eseridir. İngiliz dili ve edebiyatı profesörü olarak yazdığı bu masal kitabı bazı çevrelerde şaşkınlık ve eleştirilere sebep olduysa da övgü ve ödül toplamakta gecikmemiştir. Tolkien’in tüm Orta Dünya kitaplarının anlatıcısı olan Bilbo Baggins karakteri Hobbit kitabında ana karakterdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tolkien, Yüzüklerin Efendisi’ni, Hobbit’in popülerleşmesinden etkilenen yayıncısının bir devam serisi istemesi üzerine yazmaya başladı ve tamamını 12 yılda, 1949 yılında bitirebildi. Yüzük Kardeşliği, İki Kule ve Kralın Dönüşü isimleriyle üç cilt olarak yayımlandı. Tolkien’in el yazısıyla 9250 sayfa tutan eser bugün Marquette Üniversitesi’nde sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Silmarillion kitabı ise Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi’nden de önce gelir. Yazarın, ırkların dünyaya gelişinden karakterlerin hikâyelerine kadar kurguladığı Orta Dünya’nın arka planını anlatır. Fakat Tolkien hayattayken kitaplaşmamış, ölümünden sonra oğlu tarafından tüm notlarının bir araya getirilmesiyle yayınlanabilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yüzüklerin Efendisi ismi, hikâyenin kötü karakteri olan ve Karanlıklar Lordu olarak da bilinen Sauron’u işaret eder. Orta Dünya’ya hükmedebilmek için tüm Güç Yüzükleri’ni yönetebilecek Tek Yüzük’ü Hüküm Dağında bizzat döverek yapan Sauron karakteri, Hobbit, Silmarillion, Hurin’in Çocukları kitaplarında da yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tolkien’in Hobbit’ten de önce, 1910 yılında yazmaya başladığı Hurin’in Çocukları taslaklar halinde kalmış, kitaplaştırılamamıştır. Yazarın 1971’deki ölümünün ardından oğlu Christopher Tolkien, yıllarca babasının notları üzerinde çalışmış ve Orta Dünya tarihinden bir bölümü anlatan kitabı 2007 yılında okuyucuyla buluşturmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    JRR Tolkien, tüm detaylarıyla kurguladığı Orta Dünya evreninin haritalarını da oluşturmuştur.  Rohan, Gondor, Mordor ülkelerini, Ithilien ormanlık alanı gibi yerleri çizerek zor bir kurgusu olan kitaplarında okuyucuya bu haritalarla rehberlik etmiştir. Haritaları bazen de en küçük oğlu Christopher çizmiş ve üstüne CJRT imzasını atmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tolkien’in en son yayınlanan (2016) eserlerinden biri Beren ve Luthien’in Hikâyesi’dir. Bu kitapta ölümlü insan Beren ve ölümsüz elf Luthien’in aşkı anlatılır. Bu karakterler Yüzüklerin Efendisi, Silmarillion kitaplarında da geçmektedir. Bazı sahnelerde Tolkien’in karısı Edith ile olan ilişkisinden ilham aldığı söylenir. Yazar epik şiir ve öykü olarak sürdürdüğü bu hikâyeyi tamamlayamamış, ölümünden çok sonra yine oğlu Christopher Tolkien’in çalışmalarıyla yayımlanabilmiştir.

  • DÜNYACA ÜNLÜ HARRY POTTER SERİSİNİN YAZARI

    Kaleme aldığı Harry Potter serisi ile dünyanın en çok kazanan yazarları arasına giren Joanne Kathleen Rowling, çocukluğundan beri hayalini kurduğu yazarlık mesleğini gerçekleştirmek için cesur kararlar almış bir isim. Yaşadığı zor koşullarda bile ideallerinin peşinden koşan fantastik edebiyatın en ünlü kadın yazarlarından olan Rowling’in hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Joanne Kathleen, 31 Temmuz 1965’te Birleşik Krallık’taki Chipping Sodbury’de doğar. İki çocuklu bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya gelen Kathleen, çocukluk yıllarını kendisinden iki yaş küçük olan kardeşi Di ile beraber Wye Nehri’nin kenarında hayallere dalarak ve oyunlar oynayarak geçirir. İlk kaleme aldığı yazısı da bu yıllarda, henüz altı yaşındayken, kız kardeşi için yazdığı “Tavşan” isimli hikâyesi olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ailesiyle Winterbourne’a taşınan Joanne, burada Potter soyadına sahip komşularıyla tanışır ve bu isim onu fazlasıyla etkiler. Yazar olmayı küçük yaşta kafasına koyan Joanne, üniversiteyi yazarlık programı olan Oxford Üniversitesinde okumak ister ancak başvurusu kabul edilmez. Büyük bir hayal kırıklığı ile Exeter Üniversitesi Fransızca Bölümüne kaydını yaptırır, 1987’de mezun olur ve Londra’ya taşınarak sekreterliğe başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sekreter olduğu süre boyunca yazmaya zaman ayıramayan Joanne, işinden istifa eder. Yazarlık için gerekli olan ilhamın gelmesi için sık sık yolculuklar gerçekleştirir. Manchester’dan London King’s Cross’a yaptığı bir yolculukta trenin arızalanmasıyla kalan vaktini hayal kurmakla geçiren genç yazar adayının aklına birden büyücü olduğunu öğrenen bir erkek çocuğunun büyücü okulunda yaşadığı maceralar gelir ve bu maceraları yazıya dökmeye başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yaptığı yolculuk süresince büyücü okulundaki çocukların maceralarını yazıya döken Joanne, çok sevdiği annesini bu süre içinde kaybeder. “Hayatımın en travmatik dönemi” diye bahsettiği o günlerde en büyük dert ortağını ve destekçisini kaybettiği için depresyona girdiğini söyleyen Joanne, yaşadığı tüm olumsuz koşulları bertaraf etmek için Harry Potter serisinin dev gibi bir cüssesi ve korkunç suretleriyle en can sıkıcı, en depresif varlıkları olan Ruh Emiciler’i kaleme alır. Ruh Emiciler, kendi ruhları olmadığı için bir ruha ihtiyaç duyar ve ruhlarını emdiği insanların en mutlu anları ve güzel duygularıyla beslenirler. Harry Potter’ın taslağını hazırlayan yazar, henüz tamamlanmamış eserindeki en önemli parçalarından birini bu süreçte tamamlamış olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yaşadığı buhranla Portekiz’de İngilizce öğretmenliği yapan Joanne, arkadaş ortamında tanıştığı Jorge Arantes’in entelektüel birikiminden oldukça etkilenir ve iki ay gibi kısa bir süre sonra onunla evlenme kararı alır. Evliliklerinin ardından eşinin işten ayrılması ve sorumluluklarını yerine getirmeyişi hamile olan Joanne için dönüm noktası olur. Kızı Jessica böyle bir ortamda dünyaya gelir. Eşiyle yaşadığı sorunların artmasıyla ayrılma kararı alan Joanne, eşinin çocuğunu alıkoyması üzerine polis desteğiyle kızı Jessica’yı alır ve kız kardeşinin yanına İskoçya’ya döner. Burada işsizlik maaşıyla geçinmek zorunda kalan Joanne hem küçük bebeğine bakar hem de yazmaya devam eder. Yazdıklarını ilk olarak kız kardeşi Di’ye okur; kardeşinin taslak metni çok beğenmesi üzerine cesaretlenir ve yazılarını yayımlatma kararı alır. 10’u aşkın yayınevinden ret cevabı alan Joanne, nihayet Bloomsbury Yayınları ile anlaşarak kitabının ilk olarak İngiltere’de daha sonra ise Amerika’da basılmasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hayalleri nihayet gerçekleşmek üzeredir ancak menajerinin “genç erkeklerin bir kadının kitabını pek fazla okumayacağı” tavsiyesi üzerine erkek yazar izlenimi verecek bir isim arayışına giren Joanne, basılacak kitabında isminin sadece baş harflerini kullanmaya karar verir. Hepimizin bildiği gibi “J.K. Rowling” ismiyle Harry Potter serisinin ilk kitabı Haziran 1997’de basılır. Kitap satış listelerini alt üst eder. Serinin ilk kitabından sonra ikinci ve üçüncü kitabını da iki yıl içinde bastırır. Bu üç kitap The New York Times’ın en çok satanlar sırasında ilk üçe girer. İngiltere’de ise uzunca bir süre liste başı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    400 milyonun üzerindeki kitap satışı ve ulaştığı popülarite sonucunda Kraliçe Elizabeth tarafından “Britanya İmparatorluk Nişanı”na layık görülür. Harry Potter serisinin hem çocuklar hem yetişkinler tarafından oldukça sevilmesi sonucunda tüm kitaplar sinemaya uyarlanır ve büyük gişe rekorlarına imza atar. Dünyanın en fazla kazanan yazarlarından biri olan J.K. Rowling’in hayatı “Magic Beyond Words” isimli bir filme de konu olmuştur.

  • EDEBİYATIN MÜTEVAZI KALEMİ

    Çek asıllı Fransız yazar Milan Kundera, 11 Temmuz 2023’te aramızdan ayrıldı. Kaleme aldığı 14 eseriyle kitapseverlerin gönlünde taht kuran Kundera, ülkesi Çekya’daki siyasi çalkantılar nedeniyle uzun yıllar Fransa’da yaşamak zorunda kalmış bir yazar. Çoğu otoriteye göre son varoluşçu edebiyatçı olan Kundera’nın yaşam hikâyesini sizlerle paylaşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Milan Kundera, 1 Nisan 1929’da Çekya sınırları içerisinde yer alan Moravya bölgesinin başkenti Brno’da orta sınıf bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası bir müzisyendir ve aynı zamanda Brno Müzik Akademisinde müdürlük yapmıştır. Kuzeni, Çek avangart edebiyatının önemli kalemlerinden şair Ludvik Kundera’dır. Kendisi de lise yıllarında ilk şiirlerini yazmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Küçük yaşta piyano çalmayı öğrenen Kundera, ilerleyen yıllarda yazacağı çoğu eserinde müziğin belirleyici unsurlarından faydalanır, müzikten ilham alır. 1945’te henüz lise öğrencisiyken ünlü Rus şair ve yazar Vladimir Mayakovski’nin şiirini tercüme eder ve kendisi de lirik tarzda şiirler üretir. Şiirlerinden bir tanesi 1946’da bir dergide yayımlanır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Prag’daki Charles Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde edebiyat ve estetik üzerine iki dönem eğitim alan Kundera; daha sonra film akademisine geçerek yönetmenlik üzerine makaleler yazar. 1960’larda akademide film dersleri verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1968’de Rusya’nın Çek istilasından sonra, Prag Müzik ve Sanatlar Akademisindeki görevinden uzaklaştırılan Kundera, politik baskılara dayanamayarak 1975’te Fransa’ya göç eder. “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”nın yayımlanmasının ardından Çekoslovak hükümeti, Kundera’yı politik görüşlerinden dolayı 1978 yılında vatandaşlıktan çıkarır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ülkesinden sürülen ve 1981’de Fransa vatandaşı olan Kundera, kitaplarını Fransızca yazar hatta bazı eserlerinin Çekçeye çevrilmesine engel olur. 1983’te Michigan Üniversitesi tarafından fahri doktora ünvanına layık görülür. Nobel Edebiyat Ödülü için birkaç kez aday gösterilse de bu ödülü hiçbir zaman alamaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çağımızın en başarılı düşünsel roman yazarı ve varoluşçuların sonuncusu olarak nitelendirilen Kundera’nın son kitabı “Bir Buluşma”, 2009 yılında yayımlanır ve 2010 yılında Türkçeye çevrilir. Ülkesinden yıllarca uzak kalan Kundera’nın vatan hasreti Çekya Başbakanı Andrej Babis’in çalışmaları ile 2019’da son bulur, ölmeden önce ailesini ve arkadaşlarını ziyaret etmek için sessizce ülkesine gider.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Uzun süren rahatsızlığının ardından Paris’teki evinde 11 Temmuz 2023’te vefat eder. Ölümüne kadar da münzevi bir hayat süren Kundera’nın en sevilen eserleri arasında ”Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”, ”Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”, ”Roman Sanatı” ve ”Ölümsüzlük” yer alır. En popüler kitabı olan “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”, Amerikalı yönetmen Philip Kaufman tarafından sinemaya uyarlanır ve büyük ilgi görür.

  • TÜRK HİKÂYECİLİĞİNİN ÖNEMLİ İSMİ: ÖMER SEYFETTİN

    6 Mart 1920 yılında, henüz 36. yaşına girmek üzereyken hayatını kaybeden Ömer Seyfettin, Türk eğitim-öğretim dünyasını eserleriyle etkilemiş önemli hikâyecilerimizden biriydi. Yazarı, 104. ölüm yıl dönümünde Kültür ve Yaşam’da saygıyla anıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1884 yılında Balıkesir’de dünyaya gelen Ömer Seyfettin, yüzbaşı olan babasının görevi nedeniyle Kastamonu ve Sinop’ta bulunmuş, sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşmiştir. Burada önce Kuleli Askeri İdadisine (Lisesi) kaydolmuş, ardından Edirne Askeri İdadisine devam etmiş ve yazın hayatının ilk eserlerini şiir formunda burada vermiştir. Daha sonra bugünkü adıyla Kara Harp Okulunda öğrenim gören Ömer Seyfettin, ilk hikâyesi olan İhtiyarın Tenezzühü’nü de buradaki öğrencilik yıllarında üretmiştir. Mezuniyetinden sonra asker olarak hayatını sürdüren ve Selanik’te görev alan genç adam, bir süre sivil hayata geçerek İstanbul’a geldiyse de Balkan Savaşı’nın başlamasıyla yeniden orduya dâhil edilmiştir. Hatta Yanya Kuşatması sırasında, 20 Ocak 1913 tarihinde Kanlıtepe’de 21 askeriyle birlikte esir düşmüş ve on ay esaret altında yaşamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Askerliği sırasında Genç Kalemler dergisinde ilk başyazısını yayımlayan, bu dönemdeki gözlemlerine dayanarak Bomba, Beyaz Lâle, Tuhaf Bir Zulüm hikâyelerini yazan Ömer Seyfettin’in, Atina yakınlarındaki on aylık esareti boyunca sürekli okuduğu bilinmektedir. 1913’ün Kasım ayında İstanbul’a dönerek birkaç ay içinde askerlikten ayrılmış ve Kabataş Sultanisine edebiyat öğretmeni olarak adım atmıştır. Bu tarihten sonra o artık kendini edebiyat ve yazı dünyasına adamış bir öğretmendir. Ne var ki uzun soluklu olmayan evliliği ve I. Dünya Savaşı’nın ülkesine verdiği hasar onu Anadolu’ya gitmeye yönlendirmiş, olumsuz gibi görünen bu gidiş, hikâyeciliğini büyük ölçüde beslemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Cümlelerinde sade bir Türkçe kullanan Ömer Seyfettin’in öğretmen kişiliğinin yansımalarını, hikâyelerindeki öğretici dilde görmek mümkündür. Kurduğu öykülerde çocuk teması önemli bir yer tutar. Kaşağı, Falaka, Anda, İlk Namaz gibi kitaplarını kendi çocukluk ve gençlik hatıralarından yola çıkarak yazmıştır. Çanakkale Savaşı, Balkan Savaşı üzerine öyküler üreten yazar; Diyet, Pembe İncili Kaftan, Başını Vermeyen Şehit, Ferman, Kütük gibi öykülerinde de tarihî olaylardan esinlenmiştir. Yine çok bilinen eserlerinden Efruz Bey, Yalnız Efe ve Ashâb-ı Kehfimiz ise öyküden uzun, romandan kısa olan hâliyle novella olarak nitelenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yaşamı boyunca 140 civarında öykü yazan Ömer Seyfettin’in üretkenliği hakkında söylediği şu cümleleri kayda geçmiştir: “Bana gelince, ortaya esaslı bir eser koymadan sanatkârlık hülyasına kapılmam bile! Edebiyatımızın şiarı, ‘Çok laf, az eser!’dir. Ben şimdilik bu şiarı bozmaya çalışıyorum. Ağustos böceği gibi öterek yan gelmekten ise karınca gibi çalışmak daha iyi değil mi? Şimdiye kadar öttüğümüz elverdi. Biraz da iş yapalım ki çorak edebiyatımız şenlensin. Değil mi?” Günümüzde daha çok öyküleriyle tanıdığımız edebiyatçının pek çok şiiri de bulunmaktadır.

  • ÜNLÜ İSİMLERDEN KİTAPLARA DAİR AFORİZMALAR

    Keyifli ve öğretici aktivitelerin başında gelen kitap okumak hem farklı bilgiler edinmemizi hem de bu bilgiler sayesinde farklı bakış açıları geliştirmemizi sağlar. Türü ne olursa olsun her bir kitap bilgi okyanusundaki birer damladır âdeta. Yeni şeyler öğrenmek ve hayatı daha iyi anlamak için kitapların dünyasına açılan kapıdan giren herkes bu tutkuyu kolay kolay terk edemez. Ünlü isimler de kitap okumanın önemine dikkat çekmek amacıyla fikirlerini beyan etmiş, üzerinden geçen onca zamana rağmen gerçekliğini kaybetmemiştir. İşte o sözler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • KİTAPSEVERLER GÜNÜ’NDE UNUTULMAZ KALEMLER

    Dünya Kitapseverler Günü, resmi olarak ilan edilmese de tüm dünyada kitapseverler tarafından her yıl 9 Ağustos’ta kutlanıyor. Bizler de bugünü, Türk edebiyatına önemli eserler vermiş ve okuyucuların kalbinde taht kurmuş önemli yazarlarımızı anarak kutluyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türk edebiyatının 1950 kuşağı yazarlarından olan Leyla Erbil, eserlerinde çoğunlukla sıradan insanları ve bu insanların yaşadığı psikolojik durumları kaleme aldı. Bireyin iç dünyasındaki psikolojik ve psikanalitik derinliği ve kadın-erkek ilişkilerini anlattığı edebi yaşamında birçok ödüle layık görülen Erbil, Cüce isimli kitabı ile 2002’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne de aday gösterildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yaşadığı kederli günleri ve ruhsal bunalımlarını yansıttığı eserleri ile Türk okuyucusundan oldukça beğeni ve takdir toplayan Peyami Safa, edebiyatımıza büyük katkılar sağlamış önemli bir kalem. Hem Osmanlı hem Cumhuriyet döneminde yaşayan Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Bir Tereddüdün Romanı, Fatih Harbiye, Yalnızız kitapları okuyucuların kalbinde taht kurmuş eserleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Edebiyatımızın önde gelen isimlerinden biri olan ve ülkemizde kısa hikâyeciliğin ilk örneklerini veren Ömer Seyfettin, edebiyatta Türkçülük akımının kurucuları arasında yer alıyor. 36 yaşında vefat eden Seyfettin, ülkemize büyük hizmetler vermiş, kısa yaşamına rağmen yüzlerce eser üretmiş bir isim. Yazar, şair, öğretmen ve aynı zamanda asker olan Seyfettin’in maalesef ki trajik bir hikâyesi var. Hastalığından dolayı hastanede yatan ve bir başına ölen Seyfettin’i hastane çalışanları “kimsesiz” olarak kaydetmiş ve naaşı kadavra olarak kullanılmıştır. Durumu gazete ilanı ile fark eden arkadaşları ne yazık ki müdahale etmek için geç kalmıştır. Türkçede sadeleşmeyi savunan ve Türk dilinin gelişmesine büyük katkıları olan yazarın en bilinen eserleri: Yalnız Efe, Kaşağı, Efruz Bey olsa da kaleme aldığı birçok kitabı bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yirmiden fazla roman, öykü kitabı ve tiyatro eserini kaleme alan Halide Edip Adıvar, eserlerini Osmanlı’nın son dönemleri ve ardından yeni ilan edilen Cumhuriyet döneminde kaleme almış önemli kadın yazarlarımızdan biridir. Kitaplarında kadına ve kadınların toplumda güçlü bir şekilde temsil edilmesine oldukça önem vermiştir. Birçok eseri sinema ve televizyon dizilerine uyarlanan Halide Edip’in Sinekli Bakkal, Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye, Handan, Türk’ün Ateşle İmtihanı kitapları en çok bilinen eserleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Türk halkı Rıfat Ilgaz’ı “Hababam Sınıfı” filmi ile tanıdı. Kaleme aldığı roman, öykü ve şiirleri ile Türk edebiyatının güçlü kalemleri arasında yer alan Ilgaz, eserlerini her zaman toplumcu tarzda üreten ve toplumdan hiçbir zaman kopmayan bir isimdir. Türk halkının okumasına oldukça önem veren Ilgaz, ülkemizin en zor günlerinde bile dergi çıkararak insanları okumaya teşvik etmiş; özellikle çocuk okuyucuların okuma alışkanlığı kazanması için eserler üretmiştir. Edebiyatımızın en üretken isimlerinden olan Ilgaz’ın en sevilen eserleri arasında Halime Kaptan, Karartma Geceleri, Hababam Sınıfı, Bacaksız Okulda, Apartman Çocukları, Yıldız Karayel yer alıyor. Ayrıca Karartma Geceleri isimli eseri 2004’te “100 Temel Eser” listesine girdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Cumhuriyet döneminde ürettiği eserlerle tanınan Tarık Buğra, kaleme aldığı romanların yanı sıra hikâye, tiyatro ve gezi yazıları alanlarında da eserler vermiş oldukça üretken bir kalem. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olan Buğra, Oğlumuz adlı hikâyesi ile okuyucuların dikkatini çekmiş ve ardından Osmancık, Küçük Ağa, Gençliğim Eyvah gibi bilinen ve sevilen eserlerini yazmıştır. 1991’de Devlet Sanatçısı ünvanıyla onurlandırılan Buğra’nın Ayakta Durmak İstiyorum ve Üç Oyun adlarıyla kitaplaştırdığı piyeslerinin hepsi tiyatro sahnelerinde temsil edildi ve romanları TV dizisi oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Oğuz Atay, Türk roman anlayışını çağdaş romancılık seviyesine çıkaran önemli bir isim. Tutunamayanlar adlı eseri ile 1970 TRT Roman Ödülü’ne layık görülen Atay, Tutunamayanlar’ın ardından ikinci romanı Tehlikeli Oyunlar’ı ve öykülerini bir araya topladığı Korkuyu Beklerken eserini yayımlamıştır. Sağlığında hiçbir eseri ikinci baskı yapmayan kitapları, Atay’ın vefatından sonra yüzlerce kez basılarak en çok okunan Türk yazarlar arasında yerini almıştır. Bir Bilim Adamının Romanı, Oyunlarla Yaşayanlar, Eylembilim ve Günlük diğer önemli eserleri arasında yer alırken, eserlerinde düşle gerçeğin birbirine karışması; tüm kurmaca türlerine atıfta bulunan bir kurmaca türü olan üstkurmaca kurgu türünde eserler üretmesi nedeniyle ülkemizin postmodernist roman kategorisinde eser veren ilk Türk yazar olarak da tarihe geçmiştir.

  • AGATHA CHRISTIE BİYOGRAFİSİ

    Shakespeare’den sonra kitapları en çok satılan ve İncil’den sonra en çok okunan yazar Agatha Christie… Polisiye hikâyelerinin ünlü kalemi, Mary Westmacott takma adıyla duygu yüklü aşk romanları yazarı Christie, en az kitapları kadar ilginç bir hayata sahip. Yazdığı kitaplar birçok kez dizi ve film olurken, tiyatro eserleri kesintisiz yıllarca en önemli sahnelerde temsil edilir. İstanbul’la da bağı bulunan dünyanın en ünlü yazarı Agatha Christie’nin hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Agatha Christie, 5 Eylül 1890’da İngiltere’de dünyaya gelir. Tam ismi “Agatha Mary Clarissa Miller Christie Mallowan” olan yazarın daha küçük bir çocukken bile sanatla iç içe geçen bir yaşamı olur. Annesi tarafından yazması için sürekli cesaretlendiren Agatha, çok genç yaşta kaybettiği babasının ölümünün ardından 16 yaşında Paris’e şan ve piyano eğitimi alması için gönderilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Paris’te kısa süre kaldıktan sonra müzik ile uğraşmak istemediğine karar veren genç Christie, çocukluğundan beri hayalini kurduğu ve kısa denemeler yazdığı edebiyatla iç içe günler geçirir. İlk edebi denemeleri duygusal konuların ağırlıklı olduğu hikâyeler olur. Disleksi olmasına rağmen sürekli kitap okuyan Christie, 1914’te 24 yaşında iken Albay Archibald Christie ile evlenir ve tekrar Fransa’da yaşamaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fransa’da yaşamaya başladıktan sonra bolca dedektif öyküleri okuyan Christie, ilk polisiye romanı olan “Styles’daki Esrarengiz Olay” kitabını kaleme alır. Birçok yayınevi tarafından reddedilen eser, nihayet 1920’de “Bodley Head Yayınevi” tarafından kabul edilir. Bu kitap Agatha Christie’nin dedektiflik hikâyelerinden oluşan ünlü “Hercule Poirot” serisinin ilki olur. Hercule Poirot, Belçikalı kurgusal bir karakterdir ve Christie’nin daha sonraları kaleme alacağı edebiyatın ilk kadın dedektifi “Miss Marple” ile birlikte yazarın en ünlü kurgu karakterleri olur. Miss Marple, on iki romanda ve sekiz kısa öyküde; Poirot ise yazarın otuz üç romanında ve elli dört kısa öyküsünde boy gösterir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kısa sürede çok sevilen bir yazar haline gelen Christie, 1926’da ilginç bir olay yaşar. Tam 11 gün kayıplara karışan Agatha’dan hiç haber alınamaz. Günler sonra arabası bir göl kenarında ağaçlara çarpmış halde bulunur ancak genç yazar arabada değildir. Bir süre sonra bir otelde Mrs. Neele adıyla ortaya çıkan Christie, bu konu hakkında hiçbir açıklama yapmaz. O dönemde gazeteler birkaç olasılık üzerinde durur. Bunlardan ilki, yazarın geçici hafıza kaybı yaşadığı; ikincisi ise, dikkat çekmek için böyle bir senaryo ürettiği olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Christie, 1928’de eşinden boşanır ve iki yıl sonra eski bir tanıdığı olan Arkeolog Max Mallowan’ın Suriye ve Irak’taki kazılarına eşlik eder. Bu dönem yakınlaşan çift, evlenir. Yazarın en iyi eserleri arasında yer alan “Mezopotamya Cinayeti” ve “Nil’de Ölüm” gibi büyük yankı uyandıran kitapları bu anılarından ilhamla kaleme alınır. 56 senede 66 dedektiflik romanı yazan Christie, 1936’da Mary Westmacott adıyla dedektiflik hikâyeleri dışında da eserler üretir; yazdığı oyunlar New York ve İngiltere’deki önemli tiyatro sahnelerinde senelerce sahnelenir, ödüller verilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kendi hayatındaki gizemlerle de dikkatleri üzerine çeken Agatha Christie, Hercule Poirot’un gizemli bir cinayeti çözdüğü “Doğu Ekspresinde Cinayet”i İstanbul Beyoğlu’ndaki Pera Palas Oteli’nin 411 numaralı odasında kaleme alır. 1926 ile 1932 yılları arasındaki İstanbul ziyaretlerinde aynı otelin aynı odasını tercih eden Christie’nin ölümünün ardından ünlü film şirketi “Warner Bros.”, yazarın hikâyesini film yapmak ister. Ancak yazar hakkında yeteri kadar bilgiye sahip olmadıkları için bir medyumdan yardım almaya karar verirler. Tamara Rand isimli medyum, bu iş için yazarın ruhunu çağırmakla görevlendirilir. Medyum, kayıp 11 günün sırrının Pera Palace Hotel’de saklı olduğunu söyler. Bu çarpıcı iddianın ardından tüm dünyanın gözü, Agatha Christie’nin Pera Palace Hotel’de bulunan odasına çevrilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    411 numaralı oda artık tüm dünya tarafından merak edilir. Bir süre sonra söz konusu anahtar gerçekten de medyumun tarif ettiği yerde bulunur. Anahtarın bulunmasıyla birlikte otel yönetimi ve film şirketi arasında asla uzlaşılamayacak bir mücadele başlar. Bu mücadele asla bir sonuca varmaz ve bu olay çözülemeyen bir gizem olarak varlığını sürdürür. II. Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak İngiltere’deki bir dispanserde görev alan Christie, 1971’de İngiltere’nin en yüksek unvanı olan “Britanya İmparatorluğu Kadın Komutanı” nişanı ile ödüllendirilir. 12 Ocak 1976’da da İngiltere’de hayata veda eder.

  • HAYATINDAN KESİTLERLE PEYAMİ SAFA: NAMIDİĞER SERVER BEDİ

    Fatih Harbiye, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Bir Tereddüdün Romanı, Matmazel Noralya’nın Koltuğu ve Cingöz Recai’nin de aralarında bulunduğu sayısız esere imza atan Peyami Safa’nın baba tarafından soyunun Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemseddin’e dayandığını biliyor muydunuz? Peyami Safa’yı ölümünün 61. yıl dönümünde Kültür ve Yaşam sayfalarında anıyor, hayatından kısa kesitler paylaşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Peyami Safa’nın hayatı” title_font_size=”13″]

    1899 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Peyami Safa aslen Trabzon kökenli olmasına karşın yaşamının ilk yıllarını Sivas’ta sürdürdü. Hayatı boyunca çeşitli hastalıklarla mücadele etti, bunlardan en bilineni sağ kolundaki kemik veremi hastalığıydı. Düzenli bir eğitim hayatı olmadı; son olarak Vefa Lisesi’ni bırakmak zorunda kaldığı bilinir. Her ne kadar geçerli bir diploması olmasa da kendisiyle yapılan mülakatlarda başarılı olarak dört yıl boyunca çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı; Rehber-i İttihad mektebine öğretmen olduğunda yalnızca 15 yaşındaydı. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra gazeteciliğe geçiş yaptı ve 43 yıllık yazarlık hayatı başlamış oldu. Bu süreçte Cumhuriyet, Milliyet, Son Havadis, Tasvir-i Efkâr, Tercüman gibi gazetelerde görev aldı ve daha sonra ağabeyi İlhami Safa ile 1917- 1918 yıllarında Yirminci Asır gazetesini, 1936 yılında ise Kültür Haftası dergisini çıkardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Namıdiğer Server Bedi” title_font_size=”13″]

    Sanat, edebiyat, felsefe, psikoloji, sosyoloji gibi değişik alanlarda kalemini adeta bir mızrak gibi kullanan Peyami Safa, “Server Bedi” takma adıyla pek çok esere imza attı, özellikle polisiye romanları büyük tirajlara ulaştı. Takma adla kaleme aldığı polisiye romanların en önemli kahramanı Cingöz Recai o kadar popüler oldu ki bir süre sonra 10 kitaplık bir seri haline getirildi hatta daha sonra beyaz perdeye uyarlandı. Peyami Safa’nın en ünlü eserlerinden bir diğeri Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’dur. Kitapta genç bir hasta çocuğun psikolojisi anlatılır. Çocukluğunun büyük bir kısmını iltihap kapan sağ kolunun kesilmesi endişesiyle geçen Peyami Safa’nın hayatından izler taşıyan kitap, yazarın bir nevi çıkış romanıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Âdem Baba ile dert dinleme köşesi” title_font_size=”13″]

    Bir yanda öğretmenlik, bir yanda gazetecilik ve roman yazarlığı derken onlarca rengi yelpazesinde barındırmayı başaran Peyami Safa’nın en ilginç denemelerinden biri “dert dinleme köşesi” olmuştur. Haftalık olarak yayımlanan Yeni Hayat isimli dergide, Âdem Baba takma adıyla insanların derdini dinleyerek mektuplarını cevaplamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=” Peyami Safa’nın eserleri” title_font_size=”13″]

    Peyami Safa’nın hayatı, yoksulluk ve hastalıklarla geçmiş olsa da bu kötü tecrübeler, eserlerine ilham oldu. Gençliğimiz, Siyah Beyaz Hikâyeler, Ateş Böcekleri, İstanbul Hikâyeleri, Sözde Kızlar, Mahşer, Canan, Yalnızız, Biz İnsanlar, Cumbadan Rumbaya gibi onlarca eseri bizlere kazandırdı.  Peyami Safa’nın hayatının dönüm noktası oğlu Merve’nin vefatı oldu. Oğlunun, tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalık nedeniyle vefatının ardından yalnızca dört ay dayanabildi ve 15 Haziran 1961 yılında henüz 62 yaşında hayata gözlerini yumdu.