Etiket: yazar

  • ÖĞRENMEYE ADANMIŞ BİR HAYAT: ALEV ALATLI’NIN ESERLERİNDEKİ TEMALAR

    Alev Alatlı’nın edebî kişiliğinin şekillenmesinde aile çevresinden aldığı eğitimin payı büyüktür. Tiyatro yazarı büyük amcası Musahipzade Celal Bey’in estetik duyarlılığı ile asker bir babanın disipliniyle yetişen Alatlı, okuma alışkanlığını ise babasından edinmiştir. Yaşamı boyunca çok sayıda ödül almış; yalnızca eserleriyle değil, düşünsel ve entelektüel duruşuyla da dikkat çekmiştir. Yazımızda, Alev Alatlı’nın eserlerinde öne çıkan temaları sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kimlik, Kadın ve Yüzleşme” title_font_size=”13″]

    Alev Alatlı’nın basılan ilk romanı “Yaseminler Tüter mi, Hâlâ?”, Eleni’den Naciye’ye uzanan bir hayat üzerinden kimlik ve aidiyet sorunlarını bireysel bir hikâye içinde ele alır; Kıbrıs meselesini ise gündelik yaşamda biriken çatışmalar aracılığıyla görünür kılar. “İşkenceci”, şiddeti uygulayanla ona maruz kalan arasındaki ilişkiyi sorgular; onur, suskunluk ve adalet arayışı romanın ana temasını oluşturur. Bu eser, 1987 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın En İyi Roman Ödülü’ne değer görülmüştür. “Kadere Karşı Koy A.Ş.” ise odağını toplumsal yaşama çevirir; kadınların “kader” olarak sunulan sınırlara karşı durma ve kendi yolunu açma çabasını merkeze alır. Roman, bireysel özgürleşmenin dayanışma ve farkındalıkla mümkün olduğunu vurgular.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yabancılaşma ve Entelektüel Sorumluluk” title_font_size=”13″]

    Alev Alatlı’nın “Or’da Kimse Var mı?” serisi; “Viva La Muerte! Yaşasın Ölüm”, “‘Nuke’ Türkiye!”, “Valla, Kurda Yedirdin Beni” ve “O.K. Musti, Türkiye Tamamdır!” adlı dört romandan oluşur. Bu eserlerde Alatlı, 1990’lı yılların Türkiye’sinde öne çıkan yabancılaşma, ideolojik kamplaşma ve toplumsal çözülme sorunlarını ele alır. Serinin düşünsel hattı, “Or’da Hâlâ Kimse Var mı?” başlığıyla yayımlanan “Beyaz Türkler Küstüler” adlı kitapta yeniden ele alınır. Alatlı bu beşinci kitapta, entelektüelin toplumsal rolünü, sorumluluğunu ve konumunu geçmişle hesaplaşarak tartışır. Böylece seri, bireysel çözülmeler üzerinden Türkiye’nin zihinsel ve kültürel dönüşümünü okumaya imkân veren bütünlüklü bir anlatıya dönüşür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Akıl, Merhamet ve Kültürel Yabancılaşma” title_font_size=”13″]

    Alev Alatlı’nın “Gogol’ün İzinde” başlığı altında kaleme aldığı nehir anlatı, “Aydınlanma Değil, Merhamet!” ile başlar; “Dünya Nöbeti” ve “Eyy Uhnem! Eyy Uhnem!” ile devam eder. Alatlı bu seride Batı merkezli aydınlanma anlayışını sorgular; aklı mutlaklaştıran düşünce geleneğinin toplumsal ve kültürel sonuçlarını tartışır. Metinlerde merhamet, ahlak ve yerellik, evrensel doğrular iddiasının karşısına yerleştirilir; yabancılaşma, tek tipleşme ve bilgiye dayalı üstünlük söylemi eleştirinin odağında yer alır. Seri boyunca Alatlı, dünyayı bilen fakat kendi değerleriyle bağını koparmayan entelektüel tipini merkeze alır; modernleşme sürecinde akıl ile vicdan arasındaki dengenin nasıl bozulduğunu görünür kılar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeni Dünya Düzeni ve Anlam Arayışı” title_font_size=”13″]

    “Schrödinger’in Kedisi” serisinin ilk kitabı “Kâbus”, distopik bir kurgu içinde bireyin küresel söylemler karşısındaki konumunu tartışır. Yazar tarafından fütüristik bir bilim kurgu olarak değil, bilimi temel alan bir kurgu olarak değerlendirilir. Serinin ikinci kitabı “Rüya”, yabancılaşma ve aidiyet sorunlarını merkeze alarak entelektüelin kendi düşünsel zeminiyle kurduğu ilişkiye odaklanır. Romanın yayımlanmasının ardından ortaya çıkan “Onarımcılar” adlı e-posta grubu ise, uzun süreli fikrî tartışmalara ev sahipliği yapan ve edebiyat sosyolojisi açısından dikkat çeken bir okur-yazar etkileşimi örneği olarak öne çıkar.

     

    Bütün bu eserler bir arada düşünüldüğünde Alev Alatlı, edebiyatı yalnızca bir anlatı aracı olarak değil; bireyi, toplumu ve çağını sorgulayan bir düşünce alanı olarak kurgular ve okurunu da süregelen bir öğrenme ve farkındalık yolculuğuna çağırır.

  • ROMAİN GARY BİYOGRAFİSİ

    Bir yazarın hayatı boyunca sadece bir kez alabildiği “Goncourt Edebiyat Ödülü”nü hayattayken iki kez kazanan tek yazar olan Fransız edebiyatının usta kalemi Romain Gary, kitaplarında hüznü ve mizahı ustalıkla birleştirmeyi başaran önemli bir isim. Ancak Romain Gary sadece yazar değil, aynı zamanda yönetmen, senarist, diplomat ve savaş pilotu. Fransız edebiyatının en üretken ve en tanınmış yazarlarından olan Gary, Emile Ajar takma adıyla da birçok kitap yazar. II. Dünya Savaşı’nın yıkıcı izlerini derinlikli bir şekilde kaleme almaya başaran bu çok yönlü entelektüel ismi yakından tanıyalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Asıl adı Roman Kacew olan yazar, 8 Mayıs 1914’te şimdiki Litvanya’nın başkenti Vilnius’da dünyaya gelir. Ailesinin Polonya’ya göç etmesiyle genç yaşta farklı bir ülkeye taşınan Gary, 11 yaşındayken babasının ailesini terk etmesi üzerine annesi ile yalnız bir çocukluk yaşar. İlerleyen yıllarda ünlü bir yazar olduğunda ailesinin geçmişi hakkında net bilgi vermekten kaçınır, her defasında farklı bir çocukluk senaryosu anlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Romain Gary, 14 yaşındayken annesi ile beraber Fransa’nın Nice şehrinde bir banliyöye taşınır. II. Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda hukuk eğitimi alan Gary, Fransa’nın Naziler tarafından işgal edilmesi üzerine Almanlara karşı savaşmak için Fransız Hava Kuvvetleri’nde savaş pilotluğu yapmak için orduya yazılır ve Kuzey Afrika ve Avrupa’da ülkesi saydığı Fransa’nın özgürlüğü için mücadele eder. Bu dönemde ismini yasal olarak Romain Gary olarak değiştirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Pilot olarak görev aldığı savaş yıllarında 65 saatten fazla uçuş gerçekleştiren, 25’in üzerinde hedefi isabet ettiren atışlar yapan Gary, gösterdiği üstün çaba neticesinde onur nişanı ve madalya alır. 1944’te Britanyalı yazar, gazeteci ve Vogue dergisi editörü Lesley Blanch ile evlenir. Savaşın sona ermesiyle Fransa için diplomatik görevlerde bulunan yazar, edindiği hayat tecrübesinden bolca ilham aldığı ilk romanını “Polonya’da Bir Kuş Var” ismiyle 1945’te yayımlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Birleşmiş Milletler’in Fransız Delegasyonu sekreterliğine getirilen Gary, 1952’de New York, 1955’te ise Londra’da görev alır. 1956’da Fransa’nın Los Angeles başkonsolosluğu görevine getirilen yazar, tüm bu yoğunluğa rağmen sürekli üretir. Kimi eserlerini Emile Ajar takma ismiyle yayımlayan Gary, 30’un üzerinde roman kaleme alır ve ayrıca Fosco Sinibaldi ve Shatan Bogat takma isimleriyle de birer roman yayımlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Romain Gary ismi ile yayımladığı “Cennetin Kökleri” romanıyla Fransa’nın en büyük edebiyat ödülü olan Goncourt Edebiyat Ödülü’nü 1956’da alan yazar, Emile Ajar takma ismi ile yazdığı “Onca Yoksulluk Varken” romanıyla 1975’te tekrar kazanır. Sadece bir yazara bir defa verilen bu ödülü iki kez kazanarak tarihe geçen Gary, yıllarca bu bilgiyi gizli tutar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1961’de Britanyalı eşinden ayrılan Romain Gary, 1962’de Amerikalı ünlü oyuncu Jean Seberg ile evlenir ve bir çocukları olur. Seberg ile evliliği 1970’e kadar süren Gary, bu yıllarda da roman ve çeşitli film senaryoları kaleme alır. 1962 yapımı savaş filmi “The Longest Day”’in senaryo ekibinde de yer alan sanatçı, 1971 yapımı “Kill” adlı filmin yazar ekibindedir ve başrolünde hayat arkadaşı Jean Seberg vardır. Eserlerinde sıkça yaşlılığa ve yaşlı insanların duygularına yer veren Gary, kalemini o denli ustaca kullanır ki kitaplarını okurken bir an gözleriniz dolar; kendinizi ağlarken bulursunuz ancak bir sonraki satırda kendinizi kahkahalar atarken görmeniz işten bile değildir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kral Solomon’un Bunalımı, Kadının Işığı, Yalan Roman, Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı ve daha nice romanın usta yazarı Romain Gary ya da Emile Ajar, eski eşi Seberg’in 1979’daki şüpheli ölümünden sonra girdiği bunalım sonucunda 2 Aralık 1980’de Paris’te hayatına son verir. Ölmeden önce kaleme aldığı son mektubunda Emile Ajar’ın kendisi olduğunu itiraf eder. Eski bir tiyatro oyuncusu olan annesini mutlu etmek için yazar olmayı hedefleyen Gary, edebiyata olan tutkusunu ise şu cümleyle ifade eder: Edebiyat bana biraz nereye yöneleceğini bilemeyenlerin başvurdukları son sığınak gibi görünüyordu.”

  • DÜNYA EDEBİYATININ USTA KALEMİ CERVANTES

    Çağdaş romancılığın temellerini atan Cervantes, macera dolu hayatına birçok savaş, ülke ve kitap sığdırmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda esir hayatı bile yaşamış yazarın enteresan hikâyelerle dolu hayatı, romanlarını aratmayacak türden.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tam adı Miguel de Cervantes Saavedra olan yazar, 29 Eylül 1547 yılında Madrid yakınlarında dünyaya gelmiştir. Yedi kardeşin dördüncüsü olan Cervantes, gezgin hayatına neredeyse çocuk yaşta başlar. Babası gezgin bir eczacı olan Cervantes’in düzenli bir eğitim hayatı olmamıştır. 21 yaşında âşık olduğu kadın için düelloya girmesi, yazarın hislerini ne denli tutkuyla yaşadığının bir göstergesidir. Düello sonucu karşı taraf ağır yaralanır. O dönem İspanya’da düello yasaktır. Ceza olarak halk önünde sol elinin kesilmesine ve on yıl sürgün edilmesine karar verilir. Bu karar, Cervantes’in 22 yaşında İtalya’ya kaçmasına neden olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Cervantes, kaçak hayatı yaşarken Osmanlı İmparatorluğu karşısında kurulan Haçlı ordusuna katılmaya karar verir. 1571 yılında yapılan İnebahtı Deniz Savaşı’nı Osmanlı kaybeder ancak Cervantes savaş sırasında göğsünden ve sol elinden yaralanır. Kaderin cilvesi olsa gerek, elinin kesilmemesi için ülkesinden kaçan Cervantes, ülkesinden çok uzaktaki bir savaşta son elini bir daha kullanamayacak şekilde kaybeder. Ertesi yıl yeniden Haçlı ordusuyla beraber Osmanlılara karşı savaşan Cervantes, orduda istediği başarıları elde edemeyince, 1575 yılında Sol (Güneş) isimli bir gemi ile Napoli’den İspanya’ya dönmeye çalışır. Ancak Osmanlı kadırgalarının saldırısının ardından 1580’e kadar tam beş sene Cezayir’de esir olarak tutulur. İspanyol yazarın tam dört kez kaçmaya çalıştığı belirtilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dört kez Haçlı ordusuna katılan, yaralanan, esir düşen ve sürgün hayatı yaşayan Cervantes, ülkesine dönmek amacıyla İspanyol Kral II. Philip’e yazdığı mektubunda kraldan affını talep eder. Anne ve babasının karşıladığı fidye parasıyla 1583 senesinde İspanya’ya döner. Artık hayatında tek bir gaye vardır: yazmak. Bu tarihten sonra otuza yakın oyun yazar. 1585’te pastoral romanı La Galatea’yı kaleme alır. Bu dönem zengin bir çiftçinin kızı Catalina de Salazar ile evlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1600’lü yılların başında yazdığı Oviedolu Katalina Sultan isimli üç sahnelik tiyatro oyununda İstanbul ve Topkapı Sarayı’ndan sıkça bahsedilmektedir. Kitap, III. Murat’ın yönetimindeki İstanbul’u anlatır. Edebiyat çalışmalarına devam ederken para kazanmak amacıyla donanmada levazımcılık yapar. Görevi sırasında bazı usulsüzlükler nedeniyle suçlu bulunur ve hapis cezası alır. İşte bu esaret döneminde Cervantes, Don Kişot’u (Don Quijote) yazmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Cervantes’in yazar olarak dünya çapında tanınmasını sağlayan eseri, Don Kişot (Don Quijote)’tur. Roman, edebiyat tarihinin önemli bir köşe taşıdır. Bu döneme kadar edebî metinler mitler ve destanlardan oluşmuş, ilk kez sıradan bir insanın hikâyesi Don Kişot’ta yer bulmuştur. 1605 yılında basımı tamamlanan kitabın konusu, Cervantes’in kendi hayatından izler taşır ve ilk defa bir edebî metinde insan psikolojisinden bahsedilir. Don Kişot, 38 dile çevrilerek dünyanın en çok okunan eseri olmuştur. Basılır basılmaz en çok okunan kitap olan Don Kişot, korsan yayıncılığın da öncüsü olur. Cervantes, eserin çok satmasıyla devam kitabını yazmaya karar verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1616’da 69 yaşında yaşama veda eden Cervantes, hayatına onlarca roman ve tiyatro oyunu sığdırmış hem üretken hem de cesur bir insandır. 2015 yılında Cervantes ve eşi Catalina de Salazar’a ait olduğu iddia edilen mezar yeri, Trinitarian Manastırı’nda bulunmuştur. 30 araştırmacının çalışması, kızılötesi kameralar ve üç boyutlu tarama cihazlarıyla saptanan mezardaki kemiklerin ünlü yazara ait olduğu belirlenmiştir. Cervantes’in doğduğu ev “Museo Casa Natal de Cervantes” ismiyle Madrid’de ziyaretçilere açıktır.

  • SAİT FAİK ABASIYANIK KİMDİR?

    Türk edebiyatının değerli isimlerinden Sait Faik Abasıyanık, öykü ve romanın yanı sıra şair kimliği ile de adından söz ettirmeyi başarmıştır. Sait Faik Abasıyanık’ın kısa biyografisini sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1906 yılında Adapazarı’nda dünyaya gelen Sait Faik Abasıyanık, çocukluğunun büyük bir kısmını burada geçirdi. Kurtuluş Savaşı’nda göstermiş olduğu mücadeleden dolayı devlet tarafından İstiklal Madalyası verilen Sait Faik’in babası varlıklı bir kereste tüccarıydı bu nedenle yakın çevresi tarafından Sait Faik “burjuva çocuğu” olarak adlandırılırdı. Sait Faik doğduğunda ona Mehmet Sait adı verildi yani aslında gerçek adı Mehmet Sait’tir. Daha sonra ilerleyen yaşlarda babasının adını kullanmayı tercih etti. Soyadı kanununun çıkmasıyla birlikte önceden Abbasızadeler olarak anılan aile Abasıyanık soyadını aldı. Abasıyanık, aynı zamanda ailenin lakabı olarak bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sait Faik ilkokul eğitimine Rehber-i Terakki Özel Okulunda başladı. Çocukluk yıllarında farklı şehirlerde yaşadı ve ardından lise eğitimi için İstanbul’a geldi. İstanbul Erkek Lisesinde öğrenimine devam ederken arkadaşları ile yaptıkları bir şaka yüzünden okuldan atıldı. İstanbul Erkek Lisesinden ayrılmak zorunda kaldığı için bu sefer öğrenimine Bursa’da, Bursa Erkek Lisesinde devam etmek durumunda kaldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Liseyi bitirdikten sonra üniversite eğitimi için İstanbul’a döndü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kaydoldu fakat henüz ikinci sınıftayken okuldan ayrılmaya karar verdi. Bunun sebebi olarak Sait Faik’in yabancı dil öğrenme merakı gösterildi; Uygurca diline merak saldığı için okuldan kendi isteği ile ayrıldığı bilinir. Bu dönemde pek çok eser yazdı ve şans bu ki o eserler dönemin ünlü gazetelerinden biri olan Hür gazetesinde yer aldı. Eserleri artık pek çok insana ulaştı ve kariyer yolculuğunun ilk adımları böylelikle başlamış oldu. Yazı işlerine merak saran Sait Faik, 1936 yılında ilk kitabı Semaver’i yayımladı ve devamında pek çok eseri Türk edebiyatına kazandırdı. Babasının ölümünün ardından yazı yazmayı bıraktı ve maddi güçlük çeken annesiyle birlikte Burgazada’daki evlerinde yaşamaya başladı. İlerleyen yaşlarda siroz nedeniyle hayatını kaybeden Sait Faik Abasıyanık’ın ölümünden sonra Burgazada’daki evi Sait Faik Müzesi hâline getirildi. Vasiyeti üzerine tüm eserleri Darüşşafaka Derneğine bağışlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Pek çok eseri Türk edebiyatına kazandırmış olan Sait Faik’in eserleri arasında; Semaver, Şahmerdan, Kumpanya, Havada Bulut, Alemdağ’da Var Bir Yılan, Son Kuşlar, Havuz Başı, Sarnıç, Mahalle Kahvesi, Tüneldeki Çocuk, Az Şekerli gibi eserler bulunur.  Aynı zamanda roman ve röportaj türünde eserleri bulunan Sait Faik, ağırlıklı olarak Çehov tarzını benimsedi. Hikâyelerinde sık sık gerçek yaşamlardan kesitler sundu. Kayıp Aranıyor ve Medar-ı Maişet Motoru kaleme aldığı romanlardandır.

  • ÜNLÜ İSİMLERİN SEYAHAT ETMEK İLE İLGİLİ SÖZLERİ

    “Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?” sorusu boşuna akıllara ve dillere düşmemiş. Çok okuyanın çok bileceği malum; ne var ki çok gezenin de çok okuyanla yarışabileceği gerçeğini göz ardı etmemek gerekir. Ünlü düşünür ve yazarların büyük bir kısmı, çok seyahat etmenin hem bilgi dağarcığını hem de hayal gücünü genişleteceğini düşünmekte. Seyahat etmekle ilgili sözlerin bazılarını sizin için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • ERNEST HEMINGWAY’İN HAYATI

    20.yüzyılın en önemli yazarlarından olan Amerikalı Ernest Hemingway, yazdığı 20’ye yakın eseriyle edebiyat tarihinin en üretken kalemlerinden biri oldu. Yazarlık mesleğinin yanı sıra gazetecilik de yapan Hemingway’in eserleri Amerikan edebiyatının başyapıtları sayılırken, kendisinden sonraki yazarları da önemli ölçüde etkilemeyi başarmıştır. Nobel ve Pulitzer Ödülü sahibi yazar, yaşamı boyunca iki dünya savaşı görmüş hatta cephelerde savaşmıştır. Bu önemli ismin hayatını ve eserlerindeki konuları yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ernest Miller Hemingway, 21 Temmuz 1899’da Şikago’da dünyaya gelir. Beş çocuklu ailesinin iki erkek çocuğundan biridir. Yazarın babası tıp doktoru, annesi ise eski bir opera sanatçısı ve ressamdır. Çocukluğunda annesinden sanat eğitimi alan yazar, yaz tatillerini geçirdiği Michigan Gölü’ndeki yazlık evlerinde avlanmayı ve balık tutmayı öğrenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İçindeki yazma tutkusu ortaokul yıllarında kendini gösterir ve ilk hikâyelerini bu dönemde kaleme alır. Spor dalında köşe yazıları yazan Ring Lardner’dan çok etkilenen Hemingway, eserlerinde “Ring Lardner, Jr.” mahlasını kullanır. Lise eğitimini bitirir bitirmez Kansas’ın önde gelen gazetelerinden birinde muhabir olarak meslek hayatına başlayan Hemingway’in hayatı, tüm dünyayı etkisi altına alan I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla kökten değişecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Amerika’nın 1917’de I. Dünya Savaşı’na dâhil olmasıyla cepheye katılmak için başvuru yapan genç yazarın isteği, sol gözündeki görme bozukluğundan dolayı reddedilir ancak kolay kolay vazgeçmeyen Hemingway, bir yıl sonra Kızılhaç’ta gönüllü ambulans şoförü olarak göreve başlar. 19 yaşındayken Avusturya-İtalya sınırında yaralanan yazarın belleğinden savaşın sebep olduğu olumsuz koşullar hiç silinmez ve ileride üreteceği romanlarına da burada yaşadıkları esin kaynağı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kazadan sonra Milano’da tedavi görürken hastanede tanıştığı hemşireye âşık olan Hemingway, teğmen rütbesiyle ordu görevinden terhis olup, âşık olduğu kadınla beraber Amerika’ya dönüp, evlenmeyi planlar ancak sevgilisi tarafından terk edilir. Yazarı derinden etkileyen bu trajik olay, Hemingway’in en ünlü eseri “Silahlara Veda”nın da konusu olmuştur. 1921’de ise ülkesinde başka bir kadın ile evlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ülkesine dönen ve savaşın yaralarını sarmaya çalışan Hemingway’in yolu dönemin ünlü yazarları F. Scott Fitzgerald, Ezra Pound, Gertrude Stein gibi yazarlarla kesişir ve onlardan aldığı destek ile 1925’te “Zamanımızda” isimli ilk öykü derlemesi yayımlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hemingway’in dâhil olduğu edebiyat akımı “Kayıp Nesil”, savaşın olumsuz şartlarından etkilenen yitik bir kuşağı tanımlamaktadır. Yazarın romanlarında bu karamsar koşulların oluşturduğu etkilere sıkça rastlamak mümkündür. 1926’da yayımlanan “Güneş de Doğar” kitabı; ülkelerinden kopmuş, amaçsız ve savaşın yarattığı yeni dünya koşullarına uyum sağlayamamış insanları anlatmaktadır. Yaşlı Adam ve Deniz, Çanlar Kimin İçin Çalıyor kitapları yazarın en güçlü ve etkili eserlerindendir.

  • MEMLEKET HİKÂYELERİNİN DUAYENİ: REFİK HALİD KARAY

    Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde doğmuş, Cumhuriyet Dönemi’nde yetişmiş yazarlarımızdan Refik Halid Karay’ın farklı dönemlerde ürettiği çok sayıda eseri bulunmaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı’nın 100 Türk Edebiyatçısı arasında yer alan yazarımız, Kültür ve Yaşam’ın bu sayfadaki konuğu…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hukukçu, gazeteci, siyasetçi ve yazar…” title_font_size=”13″]

    1888 ile 1965 yılları arasında yaşamış olan Refik Halid Karay, Galatasaray Sultanisinde hukuk öğrenimi görmüş, günümüzdeki adıyla Hazine ve Maliye Bakanlığında memur olarak çalışmıştı. II. Meşrutiyet’in ardından gazetecilik yapan Karay, Fecr-i Atî topluluğuna katılarak mizah ve eleştiri türünde yazılar yazmaya başladı. Dönem dönem kaleme aldığı yazılar Çorum, Ankara, Bilecik, Beyrut ve Halep’te sürgün hayatı yaşamasına neden oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türkçeyi ustalıkla kullanmıştır…” title_font_size=”13″]

    Halit Fahri Ozansoy, Refik Halid Karay’ı “Türkçenin en iyi yazarı” olarak tanımlamıştır. İstanbul Türkçesi konuşan köklü bir aileden gelen Karay’ın eserlerindeki kelime ve deyim zenginliği dikkat çekicidir. İstanbul’un Bir Yüzü, Nilgün, Dişi Örümcek, Yeraltında Dünya Var gibi yirminin üstünde romanı, çok sayıda mizah, günlük ve anı türünde kitabı bulunmaktadır. Yukarıda gördüğünüz alıntı ise Bir Avuç Saçma isimli günlüğüne aittir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Anadolu’yu anlatan yazar olarak bilinir…” title_font_size=”13″]

    Refik Halid Karay’ın sürgün dönemleri Anadolu’yu tanımasına ve yazılarına aktarmasına sebebiyet vermiştir. Günümüzde yazarın adı geçtiğinde akla gelen kitaplar da bu dönemde ürettiği eserlerdir: Memleket Hikâyeleri ve Gurbet Hikâyeleri. Süsten uzak kısa cümlelerle kaleme aldığı Memleket Hikâyeleri’nde on sekiz öykü yer alır. Gurbet Hikâyeleri ise çoğu Orta Doğu’nun farklı yerlerinde geçen on yedi hikâyeden oluşmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”En çok övgüyü hikâyeleri almıştır…” title_font_size=”13″]

    Birçok yazar ve eleştirmen, Refik Halid Karay’ın hikâyelerini diğer çalışmalarından daha özel bulmuştur. Örneğin Refika Taner’e ait Edebiyatımızda Seçme Hikâyeler kitabında Sabri Esat Siyavuşgil’in Karay’la ilgili şu sözü geçer: “Bana o hikâyeler, bugün, Anadolu’nun insan ve cemiyet hayatı hakkında yazılmış̧ ve yazılacak en azametli psikoloji ve sosyoloji eserlerinden daha etraflı, daha derin, daha dolu ve daha gerçek geliyor. Öyle sanıyorum ki bu hikâyeleri okumadan Anadolu’yu anlamanın, anlamaya çalışmanın imkânı yok.”

  • BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİK İZLERİ TAŞIYAN ROMANLAR VE YAZARLARI

    Büyülü Gerçekçilik kavramı ilk olarak 18. yüzyılın sonunda felsefe alanında, 20. yüzyılın ortalarında resim sanatında kullanılmış, daha sonra Massimo Bontempelli, Alejo Carpentier ve Angel Flores gibi isimler tarafından da edebiyata taşınmıştır. Mitlerin, efsanelerin, fantastik olayların, büyünün, metafiziğin ve hayal gücünün öne çıktığı büyülü gerçekçilik, “gerçeküstücülük” ile karıştırılmamalıdır. Büyülü gerçekçilikte az önce saydığımız unsurlar “gerçeklik” ile birlikte ele alınır. Sadece, gerçekliği farklı olan insanların gerçek dünyalarıdır söz konusu olan… Sıra dışı ve mantık ötesi unsurlar bulunsa da konunun genelinde gerçekliğe sıkı sıkıya bağlılık vardır. Büyülü gerçekçiliğe örnek verilebilecek romanları, içinden alıntılarla sizin için sıraladık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gabriel García Márquez’den…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Günter Grass’dan…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Haruki Murakami’den…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Jorge Luis Borges’den…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Alejo Carpentier’den…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İhsan Oktay Anar’dan…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan…” title_font_size=”13″]
  • SHAKESPEARE HAKKINDA ŞAŞIRTAN BİLGİLER

    Gelmiş geçmiş en iyi oyun yazarı olarak anılan İngiliz şair ve yazar William Shakespeare, 16. yüzyılda ürettiği eserleri ile günümüzde de popülerliğini koruyor. Birmingham’daki Avon Nehri yakınlarında doğduğu ve büyüdüğü için “Avon’un Ozanı” olarak bilinen İngiltere’nin ulusal şairi Shakespeare hakkında az bilinen bilgileri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Shakespeare’in kelime dağarcığının 17.000 ila 29.000 arasında olduğu tahmin ediliyor. İngiltere’deki büyük veba salgını nedeniyle tiyatroların kapalı olduğu 1665 ila 1666 yılları arasında şiir türünde eserler üretiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Shakespeare’in 1585 ve 1592 yılları arasında ne yaptığı bilinmiyor. Ancak eserlerinde bolca ve ustalıkla kullandığı hukuki terimler nedeniyle Shakespeare’in ailesini geçindirmek için o yıllarda avukatlık veya kâtiplik yaptığı düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1616’da vefat eden Shakespeare’in öldüğü dönemde mezar soygunculuğu çok yaygın. Huzur içinde uyuyabilmek için kendi mezar taşına yazdırdığı metin nedeniyle mezarı lanetli sanılıyor ve uzun yıllar mezarına yaklaşılmıyor. Ancak 2016’da mezarında yapılan taramalar, Shakespeare’in kafatasının çalınmış olabileceği sonucunu ortaya koyuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Shakespeare’in mezarında yazan metin ise şöyle:
    “Dostum İsa’nın adı aşkına,
    Bu mezarı kazacak olursa diye;
    Bu taşlara dokunmayan herkes kutsansın.
    Şayet kemiklerimi yerinden oynatacak olana,
    Lanetler yağsın.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Shakespeare’in eserlerinde geçen en uzun kelime “Honorificabilitudinitatibus” kelimesi; “onura erişebilme durumu” anlamı taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Uranüs’ün 27 uydusundan 25’i Shakespeare’in oyunlarındaki karakterlerin ismini taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Shakespeare hayattayken eserlerinin sadece yarısı yayımlanıyor. Usta kalemin İngilizceye 1700 kelime kazandırdığı düşünülüyor.

  • YAŞAMI VE KİTAPLARIYLA JANE AUSTEN

    Jane Austen, 1775 ve 1817 yılları arasında kısa bir yaşam süren ama ünü iki asır sonra bile artarak devam eden İngiliz roman yazarıdır. Yazdıkları ve yaşamıyla döneminde de sonrasında da çok konuşulan, merak edilen yazarlar arasında geçer. İngiliz banknotlarında portresine yer verilen, yazdığı bir mektuba 162 bin 500 pound değer biçilen Austen’in yaşamına ve kitaplarına kısa bir bakış atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    42 yıllık yaşamının çocukluk yıllarını İngiltere’nin güneyinde bir kontluk olan Hampshire’de geçirmişti. Düzensiz şekillenen eğitimlerinin ilkini kilise papazı olan babasından aldı, 8 yaşından itibaren Oxford’da ve Southampton’da okula gitti, 10-11 yaşlarında Berkshire’da bir kilise evinin bünyesinde sadece kadınların olduğu okula devam etti. 12 yaşına geldiğinde günlük olaylardan ilham aldığı hikâyeler yazmaya başlamıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Jane’nin yazarlık hevesi zamanla ciddileşti ve 14 yaşında ilk romanını yazdı. Babası, yedi çocuğundan biri olan kızının rahat yazabilmesi için hem mekânsal koşulları ayarlıyor hem de onun için bir yayınevi bulmaya çalışıyordu. 30 yaşında babasını kaybedince annesi ve kız kardeşiyle birlikte önce Southampton’daki erkek kardeşinin yanına, dört yıl sonra da diğer erkek kardeşinin Chawton’daki evine yerleşti. Hiç evlenmemiş, hep ailesiyle yaşamıştı. Aşk hissedilmeden bir evliliğe adım atılmasını yanlış buluyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kadın bir yazar olarak ortaya çıkmanın zor olduğu o dönemlerde ilk romanlarını adını vermeden anonim olarak yayımladı. “Akıl ve Tutku” romanını ise “By a Lady” imzasıyla yayımlamış ve bir şekilde cinsiyetini belli etmişti. “Gurur ve Önyargı” isimli romanına da “Akıl ve Tutku’nun yazarından” şeklinde imza attı. 1814 yılında basılan “Mansfield Park” ise Jane Austen imzasıyla ortaya çıktığı ilk kitabı oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Jane Austen, kaleme aldığı romanlardan kiminin basımını göremedi. “Northanger Manastırı”, “İkna”, “Watson Ailesi” isimli kitapları yazarın ölümünden sonra yayımlanabildi. “Sağduyu ve Duyarlılık” ile 1816 yılında üç cilt halinde basılan “Emma” ise yazar hayatta iken yayımlanan kitaplar arasındaydı. 12 bölümünü yazdığı fakat tamamlayamadığı “Sanditon” isimli kitabı ise ölümünden 200 yıl sonra senaristlerce tamamlanacak ve Sanditon isimli televizyon dizisine uyarlanacaktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tüm romanlarında kadınları ana karakter yapan Jane Austen, kendisi evlenmemiş olsa da bu karakterlerin hikâyelerini illa ki mutlu bir evlilikle sonlandırmıştı. En ünlü kitaplarından olan “Gurur ve Önyargı”nın ana karakteri Elizabeth Bennet ve kız kardeşinin, Jane Austen ve kendisi gibi hiç evlenmeyen kız kardeşi Casandra’dan önemli izler taşıdığı bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sağlık sorunları nedeniyle 1817 yılında Winchester’a taşınan yazar aynı yıl hayatını kaybetmiştir. Winchester Katedrali’ne defnedilen Jane Austen, yıllar içinde daha da popülerleşmiş, kendisi dünyanın en ünlü kadın yazarları, romanları ise dünya klasikleri arasında yerini almıştır. Ailesiyle birlikte yaşadığı, erkek kardeşinin Chawton’daki evi günümüzde yazardan büyük izler taşıyan müze ev olarak ziyarete açık durumdadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Jane Austen’ın yapıtları defalarca beyaz perdeye ve televizyon ekranına uyarlandı. En çok ilgi gören eseri daha çok “Aşk ve Gurur” adıyla bilinen Gurur ve Önyargı oldu, farklı oyuncularla hem sinemada hem dizilerde temel olarak alındı. Yine “Emma” ve “İkna” isimli kitapları da sinemaya uyarlanan Jane Austen eserleriydi. Başrolünde Emma Thompson’un oynadığı “Sağduyu ve Duyarlılık” kitabından uyarlanan film ise 1995 yılında En İyi Uyarlama Senaryo Oscar Ödülü’nü kazanmıştı.