Etiket: sanat

  • ENGELLERE RAĞMEN HAYALLERİNİ GERÇEKLEŞTİREN İSİMLER

    Yazımızda listelediğimiz sanat ve spor dünyasından ünlü isimler bedensel olarak yaşadıkları engellere rağmen elde ettikleri başarılar ile dünya çapında tanınmış kişilerdir. Sahip oldukları yeteneklerini geliştiren ve başarı hikâyeleri ile birçok kişiye ilham olan bu özel isimleri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çok küçük yaşta görme yetisini kaybeden Kâni Karaca hem hafız hem de mevlithan olarak icra ettiği mesleğinde Türk din mûsikîsinin 20. yüzyıldaki önemli temsilcilerinden biri olmuştur. Yedi yaşlarındayken Kur’an ve musikiyle tanışan Karaca, dönemin önemli üstatlarından eğitim almış, İstanbul tilavet (Kur’an’ı usulüne uygun olarak okuma) geleneğinin son temsilcisidir ve Türk musikisinde sayısız eserleri mevcuttur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Doğuştan görme engelli Eşref Armağan, yazmayı ve resim yapmayı kendi kendine öğrenmiş ve eserleri ile yurt içi ve yurt dışındaki sergilere katılmış başarılı bir ressamdır. Resmini yapacağı nesnelerin modellerini dokunarak algılayıp tuvaline aktaran sanatçının bu yeteneği “The Colors of Darkness” (Karanlığın Renkleri) ve Discovery Channel’da yayımlanan “Real Super Humans” (Gerçek Süper Kahramanlar) belgeseline de konu olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Rick Allen, 21 yaşında geçirdiği bir trafik kazası sonucunda sol kolunu kaybeder ancak bu durum onu dokuz yaşından beri severek çaldığı davuldan uzaklaştırmaz. Tek kolu ile müzik kariyerine devam eder. Allen, İngiltere’de “Gigwise” adlı internet sitesinin “Tüm Zamanların En İyi Bateristleri” listesinde 7. sırada yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Amerikalı atlet, yazar ve motivasyon konuşmacısı Erik Weihenmayer, 2001’de Everest Dağı’nın zirvesine gözleri görmeden ulaşan ilk kişidir. Weihenmayer aynı zamanda 2008’de Papua Yeni Gine’deki Carstensz Piramidi’ne tırmanarak her kıtadaki en yüksek noktaya ulaşır ve “Yedi Zirve”yi tamamlayan isim olarak bu başarılarıyla Time dergisine kapak olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Paralimpik yüzücümüz Sümeyye Boyacı, 2003’te iki kolu olmadan ve kalça kemiği çıkık olarak dünyaya gelir. Aldığı özel eğitim ile ayak parmaklarıyla yazmayı öğrenen atletin ayaklarıyla çizdiği sulu boya eserleri 2009’da Moskova’da sergilenir ve ebru sanatıyla ürettiği eserlerle çeşitli sergilere katılır. Gittiği bir akvaryumda kolları olmadan yüzen balıklardan etkilenen Boyacı, Avrupa Paralimpik Gençlik Oyunları’nda, Dünya Paralimpik ve Avrupa Paralimpik Yüzme Şampiyonaları’nda ülkemizi temsil edip başarılarına başarı katar. Cumhuriyet tarihinin yüzmede ilk kadın Avrupa şampiyonu olan Boyacı, 2022 Para Yüzme Dünya Şampiyonası’nda altın madalya kazanarak dünya şampiyonu olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İtalyan tenor, söz yazarı, besteci ve müzik yapımcısı Andrea Bocelli, dünyanın en önemli tenörlerinden biridir. Beş aylıkken doğuştan glokom teşhisi konur ve on iki yaşında geçirdiği bir futbol kazasının ardından ise tamamen kör olur. Altı yaşındayken piyano çalmayı öğrenen Bocelli, flüt ve saksafon çalmayı da öğrenir. 15 solo müzik albümü ve dokuz opera kaydı olan, dünyanın dört bir yanındaki önemli müzik etkinliklerinde sahne alan Bocelli, etkileyici sesinin yanı sıra karakteri ve azmi ile People dergisinin “50 En Güzel Kişisi” listesine girer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Altı Nokta Körler Vakfının kurucuları arasında yer alan Gültekin Yazgan, 11 yaşında geçirdiği bir kaza sonucu retina yırtılması sebebiyle görme yetisini tümüyle kaybeder. Engeli sebebiyle okuldan ayrılan Yazgan, özel öğretmenlerin desteği ile Braille yazı ve İngilizce öğrenir. Ankara Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra öğretmenlik ile avukatlık kariyerine başlar. Emekli olduktan sonra kitap çevirisi ve sosyal sorumluluk projelerine devam eder. Vefatına kadar kurucularından olduğu vakıf ile ülke genelindeki görme engelliler için çalışmalarını sürdüren Yazgan, “Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı”nın da kurucusudur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Amerikalı şampiyon güreşçi Kyle Maynard, protez yardımı olmadan Kilimanjaro Dağı’na çıkan ilk ampute sporcudur. Doğuştan uzuvları olmayan Maynard, yaşadığı zorlukların nasıl üstesinden geldiğini anlattığı “Mazeret Yok” kitabı ile övgüler toplarken başarılarını bunlarla sınırlandırmaz; dövüş sporlarında da ustalaşır. Güney Yarım Küre’deki en yüksek zirve olan Arjantin’in Aconcagua Dağı’nın zirvesine yine protezsiz ulaşır.

  • CLAUDE MONET’NİN HAYAT HİKÂYESİ VE ÜNLÜ ESERLERİ

    19. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan izlenimcilik akımının kurucularından olan Claude Monet, ürettiği eserlerle resim sanatına farklı bir boyut kazandırdı. Dönemin sanatçıları tarafından yaptığı eserler için büyük eleştirilere maruz kalan Monet’nin yaşamını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1845’te Paris’te dünyaya gelen Monet’nin babası esnaf, annesi ise sanatçıdır. Beş yaşındayken ailesi ile birlikte Normandiya’ya taşınan Monet, çizdiği kara kalem karikatürlerini satarak daha altı yaşındayken para kazanmaya başlar. Annesinin de motivasyonu ile sanatla iç içe geçen gençlik yıllarında, açık havada resim yapan ilk Fransız ressam, Eugene Boudin ile tanışır; Boudin’den yağlı boya kullanmayı ve farklı resim teknikleri öğrenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    16 yaşındayken annesini kaybeden Monet, okuldan ayrılır ve teyzesinin yanında yaşamaya başlar. Duygusal günlerinden sıyrılmak için dünyanın en büyük modern sanat eserlerinin bulunduğu Paris’teki Louvre Müzesi’ni ziyaret eder ve burada pek çok ressamın eski ustaları taklit ettiğini görür. Vaktinin çoğunu dışarıda gezinerek ve gördüğü etkileyici manzaraları resmederek geçiren Monet, ileride empresyonist yani izlenimcilik akımının temsilcisi olacak ressamlarla arkadaş olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1861’de, 16 yaşındayken, yedi yıllık bir sözleşme ile orduya katılan Monet teyzesinin yoğun ısrarıyla görevinden ayrılır ve Paris’teki üniversitede sanat eğitimi almaya başlar. Fakat okuldaki geleneksel resim anlayışı bu genç sanatçıyı hayal kırıklığına uğratır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Üniversite yıllarında Alfred Sisley, Frederic Bazille ve Pierre-Auguste Renoir ile tanışır ve sık sık birlikte resim yaparlar. Işığın açık havada oluşturduğu etkiyi, tuvale seri fırça darbeleri ile parçalanmış renkler şeklinde yansıtan teknikte eserler üreten bu arkadaş grubu empresyonizm (izlenimcilik) akımının kurucusu olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1866’da tanınmasını sağlayan tablo, “Camille” ya da diğer adıyla “Yeşil Elbiseli Kadın” olur. Camille, ileride Monet’nin eşi, iki çocuğunun annesi ve birçok eserinin de modeli olacaktır. Resim kariyeri iyi gitmeye başlamasına rağmen girdiği bir buhran sonucu 1868’de Seine Nehri’ne atlayarak intihar etmeyi dener ancak başarılı olamaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1870’te başlayan ve bir sene süren Fransa-Prusya Savaşı’nda İngiltere’ye sığınan Monet, ünlü İngiliz ressamlardan ilham alır ve yenilikçi buluşlara imza atar. Aynı sene Camille ile evlenir ve 1878’de Fransa’ya geri döner. Çocukluğunun geçtiği kente geri dönen sanatçı, Le Havre’daki bir manzarayı resmeder. “İzlenim: Gün Doğumu” isimli bu resim, Monet’nin izlenimcilik akımına adını veren eser olur. 1874’te Paris’te bir galeride sergilenen bu resimde kullanılan sisli hava ve sislerin ardından yayılan gün ışığı, Monet’nin eserlerinin teknik temelini oluşturur. Bu eser, Paris’teki Marmottan Monet Müzesi’nde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1873’te ailesiyle Seine Nehri kıyısında bir köye yerleşen Monet, en çok tanınan eserlerini de burada üretir. Bir sene sonra Cezanne, Sisley, Renoir gibi izlenimci ressam arkadaşları ile başarısız bir sergi açan Monet’nin bu dönemden sonra yaptığı eserleri hayatının başka hiçbir döneminde olmadığı kadar koyulaşır, kasvetli bir hâl alır. 1876’da iş insanı ve koleksiyoner Ernest ve Alice Hoschedé çifti ile tanışan Monet, yeni tanıştıkları çiftin evine sipariş resimler yapar, ailesini de yanına alarak Hoschedé çiftinin evinde yaşamaya başlar. Uzunca süren iş ve arkadaşlık ilişkileri, Ernest’in iflas ederek Belçika’ya kaçması ve Monet’nin çok sevdiği eşi Camille’in ikinci çocuğunun doğumundan hemen sonra yakalandığı tüberkülozdan ölmesiyle farklılaşır. Ölüm döşeğinde son kez resmettiği Camille’in 1879’daki vefatından sonra Monet, 1892’de Alice Hoschedé ile evlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    1883’ten 1908’e kadar Akdeniz’i dolaşan ve pek çok resim yapan Monet, İtalya ve Londra’da çok beğenilen sergiler açarak dikkatleri üzerine çeker. “Charing Cross Köprüsü” ve “Parlamento” resimleri, eserleri arasında en dikkat çekici resimler olur. Paris yakınlarındaki evinde geçirdiği zaman içinde ise su bahçeleri üzerine yoğunlaşıp suyun gözlemleyebildiği her halini defalarca resmeder. Bu eserler ‘Su Zambakları’ serisi olarak bilinir. 60’lı yaşlarında katarakt olan Monet’nin bu dönem ürettiği eserler hastalığının sonucu kırmızı ton ağırlıklıdır. 5 Aralık 1926’da 86 yaşında akciğer kanseri nedeniyle hayata veda eden Monet’nin mezarı, Paris yakınlarındaki Giverny Kilisesi’ndedir.

  • ORTAYA ÇIKIŞINDAN GÜNÜMÜZE KİNETİK HEYKELİN HİKÂYESİ

    Alışageldiğimiz sanat türlerinden oldukça farklı olan kinetik heykel ya mekanik tasarımından ya da göz yanılması ve ışık oyunlarından dolayı hareket ettiğini düşündüren eserleri tanımlamak için kullanılıyor. Teknik ve sanatın bir araya geldiği kinetik heykellerin detaylarını okuyucularımız için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kinetik sanat, izleyicinin algıladığı hareketleri içeren veya izleyiciye verdiği etki için harekete ihtiyaç duyan bir sanat türüdür; çeşitli teknikleri ve stilleri kapsar. Çok boyutlu hareketi içeren kanvas tablolar kinetik sanatın en eski örnekleri olarak gösterilse de aslında M.Ö. 1000’li yıllarda yaşadığı düşünülen yarı tarihsel yarı mitolojik karakter olan Daidalos, kinetik sanatın bilinen ilk sanatçısı olarak kabul edilir. Daidalos hem mimar hem heykeltıraş hem de her türlü mekanik araçları yapan çok yönlü bir sanatçıdır ve Eflatun’un Menon Diyaloğu’nda geçen canlı heykeller esasen kinetik heykellerin ilk örnekleri kabul edilir. Kinetik heykel, en basit haliyle hareket eden heykel anlamına gelir. Hareketli heykellere genellikle rüzgâr, motor veya gözlemci tarafından güç verilir. Günümüzden yaklaşık 2300 yıl önceki Helenistik Dönem’de İskenderiye Mekanik Okulundaki matematikçi ve mekanikçi Ktesibios, filozof Philon, matematikçi ve mühendis Heron, kinetik heykel türünün öncüleri olmuş; hava ve su gibi doğal yollarla çalışan birçok mekanik alet icat ederek bu sanatın tohumlarını atmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Modern dönemde kinetik kelimesinin güzel sanatlarda ilk kullanımı, 1920’de Naum Gabo ve abisi Antoine Pevsner tarafından hazırlanan “Realist Manifesto”da görülür. 20. yüzyıla damgasını vuran Rus heykeltıraş Naum Gabo, konstrüktivizm akımının da önde gelen isimlerinden biridir ve hareketli heykeller üretmiştir. Konstrüktivizm, 1914’te Rusya’da ortaya çıkan; resim, heykel ve mimari alanlarında egemen olmuş, çağdaş malzemeleri kullanarak geometrik kompozisyonlar üreten bir akımdır ve doğası gereği hareketli heykellerin önünü açmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kinetik heykel, optik illüzyonları ve hareketi odağına alır. Bu heykellerin temel amacı; hareket, estetik ve mekaniği birleştirmektir. Kimi kinetik heykeller ise optik yanılsama ile sabit duran heykelleri bile hareketli göstermektedir. Optik yanılsama, beynin işlediği bilgilerin uyarıcı kaynak ile uyuşmamasından kaynaklanır. İsrailli heykeltıraş Yaacov Agam, zaman, değişim ve hareketi konu edinen eserleriyle optik yanılsama ile üretilen kinetik heykelin temsilcilerinden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Hava, su ve rüzgâr gibi doğal yollarla hareket ettirilen kinetik heykeller ve optik yanılsamayla yapılan kinetik heykellerin yanı sıra bir üçüncü tarz diyebileceğimiz, ışıkla oluşturulmuş kinetik heykeller de son yıllarda daha fazla karşımıza çıkar hâle gelmiştir. Bu tarzın öncül ismi Fransız sanatçı Nicolas Schöffer olmuş ve eserlerinde sıkça ışık ve hareketin yansımasından faydalanmıştır. 1961’de Belçika Liege’deki Kongre Sarayı’nın yanındaki yüksekliği 52 metreyi bulan “Cybernetic Light Tower” isimli kuleyi inşa eden Schöffer, ürettiği bu eseri ile kinetik sanatının anıt eserlerinden birine de imzasını atmıştır. Sanatçı, tıpkı Gabo gibi teknoloji ve sanatı birleştiren önemli bir isimdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kinetik heykel alanında ülkemizde eserleriyle ses getiren sanatçımız İlhan Koman olmuştur. Türk da Vinci olarak bilinen Koman’ın “Akdeniz Heykeli” kinetik heykele verilebilecek en güzel örneklerden biridir. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinde görev yaptıktan sonra 1959’da İsveç’e yerleşen Koman’ın, çoğunluğu Stockholm’de olmak üzere 20 şehrin sokaklarında heykelleri bulunmaktadır. En önemli eserinden biri ise Stockholm’deki “Leonardo’ya Selam” heykelidir.

  • DÜNYANIN EN BÜYÜK HEYKELLERİ

    Dünyanın dört bir yanında yer alan ve büyük bir kısmına dini ve manevi anlam yüklenen devasa heykelleri sayfamıza taşıyoruz. Bu heykeller o kadar büyük ki sadece fotoğraflarına bakmak bile görkemlerini anlamaya yetiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Hindistan’ın Gucerat eyaletinde bulunan Patel Heykeli, 182 metreye ulaşan boyuyla dünyanın en büyük heykelidir. Adını, Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesinde önemli rol oynayan devlet adamı Sardar Vallabhbhai Patel’den alır. Ülke eyaletlerinin birleşmesine atfen Birlik Heykeli de denmektedir. Bronzdan oluşan eseri Hintli heykeltıraş Ram V. Sutar yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Myanmar’ın Monywa şehrinde bulunan Laykyun Setkyar Heykeli, 116 metre ile dünyanın en büyük ikinci heykelidir. 13 metre yüksekliğindeki bir kaidenin üzerine konumlandırılan ve yapımı 1996-2008 yılları arasında gerçekleşen heykel, halktan toplanan bağışlarla yapılmış ve Buda’ya ithaf edilmiştir. Laykyun Setkyar, 27 kattan oluşan ve içinde bir asansör ihtiva eden, heykel görünümünde ilginç bir yapıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Cristo Redentor veya bilinen adıyla Kurtarıcı İsa Heykeli, Brezilya’nın Rio de Janeiro şehrinde yer almaktadır. 710 metre yükseklikteki Corcovado Dağı üzerinde, şehir manzarasına hâkim bir konumda olan heykel, Fransız heykeltıraş Paul Landowski tarafından yapılmıştır. 1931 yılında açılışı yapılan 30 metre boyundaki heykel, 8 metrelik bir kaidenin üstünde yükselmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1886 yılından bu yana ABD’nin New York şehrinde yer alan Özgürlük Heykeli, dünyanın en ünlü heykellerinden biridir. Sağ elinde meşale, sol elinde ABD’nin Bağımsızlık Bildirgesi’nin yazılı olduğu bir hitabe bulunmaktadır. 46 metre boyundaki heykelin başındaki 7 sivri uçlu taç ise 7 kıtayı ve 7 denizi simgelemektedir. Özgürlük Heykeli, kaidesiyle birlikte 93 metreyi bulmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Rusya’nın Volgograd şehrinde yer alan Anavatan Volgograd Heykeli, Anavatan Çağırıyor ismiyle de bilinmektedir. Stalingrad Muharebesi’ni ölümsüzleştirmek için yapılan heykel, Kızıl Ordu askerlerinin gömülü olduğu Mamayev Kurgan tepesine konumlandırılmıştır. Sağ elinde bir kılıç tutan, sol eliyle çağırma hareketi yapan heykelin yüksekliği, kılıçla birlikte 85 metredir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Japonya’nın Ushiku şehrinde yer alan Ushiku Daibutsu Heykeli, kaidesi ve lotus platformuyla birlikte 120 metre yüksekliğindedir. 1995 yılında tamamlanan heykel, Sonsuz Işık Buda’sı olarak bilinen Amitabha figürünü temsil etmektedir. Bronzdan yapılan ve 4000 ton ağırlığında olan heykel, 2002 yılına kadar dünyanın en büyük heykeliydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Çin’in Sanya şehrindeki Guan Yin Heykeli, 108 metre yüksekliğine sahiptir. Uzakdoğu’da, Budistler tarafından kutsal kabul edilen Merhamet Tanrıçası Guan Yin’e ait birçok heykel bulunmaktadır. Halk için dini ve manevi önem taşıyan heykelin 2005 yılında gerçekleşen resmi açılışına 108 büyük keşiş katılmıştı.

  • SANATIN 7 DALI

    “Sanat nedir?” sorusunun cevabı için günümüze kadar ciltlerce kitap yazılmıştır ve ilgili çevrelerde hâlâ üzerine tartışmalar yapılmaktadır. En basit ve kısa anlatımla sanat, içinde yaratıcılık, hayal gücü, estetik öğeler barındıran ifade biçimi olarak değerlendirilir. Net olarak bildiğimiz konu ise güzel sanatların yedi daldan oluştuğudur. O yedi dalı hemen sıralayalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yedi sanat dendiği vakit akıllara ilk önce resim ve heykel gelir. Bu ikili en eski sanat dalı olarak karşımıza çıkar. Tarih öncesi dönemlerde mağara duvarlarına çizilmiş resimlerden ve taşa verilen şekillerden günümüze kadar ulaşmayı başaran örnekleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Müziği, “belli kurallar çerçevesinde üretilen uyumlu sesler bütünü” olarak nitelendiriyoruz fakat kökenine kadar inildiğinde doğadaki doğal seslerden oluştuğu da düşünülmekte… Buradan bakıldığında müziğin de insanlık tarihi kadar eski olduğunu söyleyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kökenini Yunancadan alan ve bakılan yer anlamındaki “tea” kelimesinden üretilen “theatre”, dilimize çevirisiyle tiyatro, yedi sanat dalından biridir. İlk örnekleri Antik Çağ’da verilen ve o zamanlar üst sınıfa özgü olan sanat, günümüzde sınıf ve cinsiyet ayırt etmeksizin temsiller vermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dans hakkında, “uzay boşluğunda yapılabilecek sonsuz hareketler bütünü” tanımlaması yapılır. Dünyanın ortak zevkine hitap eden dans türleri olduğu gibi, yerele ve geleneklere hitap eden danslar da bulunmaktadır. Dansın da insanlık tarihi kadar eski bir sanat dalı olduğu düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    “Seni bir yaz günüyle karşılaştırayım mı?” cümlesi, Shakespeare’in yazdığı bir tiyatro oyunu repliğidir ama her şeyden önce edebi bir cümledir. Duygu, düşünce ve hayallerin, böyle estetik bir biçimde ifade edildiği edebiyat da sanatın yedi dalı arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yedi sanat dalından en tartışmalı olanı mimaridir. Bu tartışma, mimarinin sadece sanat içermemesi, işlevsellik ve teknoloji de barındırması gibi nedenlere dayanır. Fakat Selimiye Camii’ne veya Dolmabahçe Sarayı’na bakıp da sanat eseri olmadığını düşünmek mümkün mü?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sinema, teknolojinin gelişmesiyle doğru orantılı olarak geç ortaya çıkan bir dal olduğu için, yedi sanat dalı arasında en genç olanıdır. İnsana ve hayata dair her şeyi içinde barındıran sinema için “yedinci sanat” ifadesi de sıklıkla kullanılır.

  • DÜNYA SANAT TARİHİNİN EN ÜNLÜ PORTRE RESİMLERİ

    Kimi ünlü bir kişiliğe, kimi ismi telaffuz bile edilmeyen bir yüze ait… Onları bu kadar değerli yapansa, daha ziyade fırça darbeleriyle o portreleri tabloya dönüştüren ressamlar… Bazı ünlü ressamlar ise kendi portrelerini resmetmişler ve o otoportreler sanatçıya ait bir belge niteliği de taşıdığı için günümüzün en değerli resimleri arasında yer alıyor. Hatta sanat tarihinin ünlü portre resimlerinin büyük bir kısmını otoportreler oluşturuyor. Sizin için portre ve otoportrelerden bir derleme yaptık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yeryüzündeki en ünlü porte resim, üzerine hâlâ sayısız teori üretilen Mona Lisa tablosu olsa gerek. Tüm dünyanın Mona Lisa ismiyle bildiği bu portre, Lisa del Giocondo’ya aittir. Tüccar olan eşi Francesco del Giocondo’nun isteği üzerine Leonardo da Vinci tarafından 16. yüzyılda yapılmıştır. Günümüzde Louvre Müzesi’nde “Francesco del Giocondo’nun karısı, Lisa Gherardini Portresi” ismiyle sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İnci Küpeli Kız isimli resim yapılırken, amaç poz veren Avrupalı kızın portre resmini yapmak değil giydiği egzotik elbise ve takıyı resmetmekmiş. Kızın kulağındaki takının inci olup olmadığı gibi tartışmalar yaşanırken, resim 2006’da Hollanda halkı tarafından ülkenin en güzel tablosu olarak seçilmişti. Hollandalı ressam Johannes Vermeer’in 17. yüzyılda yaptığı tablo Lahey’deki Mauritshuis’te sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Meksikalı ressam Frida Kahlo’nun 1943’de yaptığı bu otoportrede kendisini Oaxaca eyaletindeki Tehuantepec’teye ait bir başlıkla görüyoruz. Fakat alnına çizdiği eşi Diego Rivera’nın, bu otoportrede olumlu mu yoksa olumsuz mu yer aldığı net olarak bilinmiyor ve farklı şekillerde yorumlanıyor. Biliyorsunuz Frida ve yine ressam olan eşi Diego karmaşık ilişkileriyle tarihe geçen bir çiftti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Flaman ressam Peter Paul Rubens’in 1625 yılında yaptığı Buckingham Dükü isimli portrede Buckingham’ın 1. Dükü George Villiers görülmektedir. Dük, bir suikast ile öldürülene dek çok sayıda resim ve portresini yaptırarak ününü artırma yolunu seçmişti. Rubens’e ait portresi ise 400 yıl boyunca unutulmuşken bir sanat tarihçisi tarafından İskoçya’daki Pollok Evi’nde tesadüfen keşfedildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Hollanda sanat tarihinin en büyük ressamlarından olan Rembrandt’ın yüzden fazla otoportresi bulunur. Ressamın yaş alma ve yaşlanma halini neredeyse bu otoportreler üzerinden gözlemleyebiliriz. 1606 yılında doğan ressamın 1628 yılında yaptığı bu portresi ise 22 yaşına denk gelir. 1628-1629 yıllarında yaptığı otoportreler ile ünlü ressamı farklı pozlar içinde görmek mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Diğer Hollandalı ünlü ressam Vincent van Gogh’un da çalışmalarının çoğunu otoportreler oluşturur, bunun nedeni ise ressamın model için para ödeyememesidir. Şövale Önünde, Fötr Şapkalı, Hasır Şapkalı, Pipolu gibi isimlerle bildiğimiz portreleri aynaya bakarak yaptığı düşünülmektedir. Ressam, yukarıda gördüğünüz 1889 yılına ait otoportreye göre yüz hatlarının sakinleştiğini ama bakışlarının hala endişeli göründüğünü söylemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    15 yaşından başlayarak 90 yaşına kadar kendi portresini yapan bir ressam da Pablo Picasso’dur. Bu otoportrelere bakarken Rembrandt’daki gibi doğal bir yaş takibi yapmanız pek de mümkün olmaz, çünkü Picasso farklı teknik ve biçimler kullanarak yapar otoportrelerini. Yukarıda gördüğünüz portre 25 yaşındaki Picasso’ya aittir, yani 1907 yılında yapılmıştır.