Etiket: sanat

  • ÇAĞDAŞ SANAT HAKKINDA KISA KISA

    Çağdaş sanat, sınırları çizilmesi zor bir kavrama karşılık geliyor. Başlangıç olarak modern sanatın sonlara yaklaştığı 1960’lı ve 70’li yıllar verilebilir. Kapsadığı zaman dilimi ise o dönemlerden günümüze kadar uzanıyor. İngilizcesi “contemporary art” olan çağdaş sanatı, çatısı altında yer alan ve almayan üretimlerden örnekler vererek daha anlaşılabilir kılmak mümkün…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Modernizmin sonlarına doğru soyut dışavurumculuk” title_font_size=”13″]

    Modernizmin sonlarına doğru ortaya çıkan kimi akımlar modern sanatın örnekleri olmasına rağmen çağdaş sanat olarak nitelenebilmekte… Onlardan biri de New York’ta ortaya çıkan ve 1940 ile 1960 yılları arasında en popüler dönemini yaşayan soyut dışavurumculuktur (soyut ekspresyonizm). Yukarıdaki fotoğrafta bir sergide uzaktan görünen tablo, bu akımın öncü isimlerinden olan Jackson Pollock’a aittir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çağdaş sanatın ilk meyvelerinden kavramsal sanat” title_font_size=”13″]

    Çağdaş sanat olarak tanımlanan üretim biçimlerinden biri 1960’larda kendini göstermeye başlayan kavramsal sanattır. Sanattan ziyade sanat felsefesinin devreye girdiği bu alanın sınırları da oldukça geniştir. Kavramsal sanatçılar kavramı biçimin önüne alırlar ve eserlerinin ticari bir obje olmasına karşı çıkarlar. Herhangi bir malzeme veya biçim, kavramsal sanatın aracı olabilir. Fotoğrafta, kavramsal sanat örneği olarak, Chris Burden’a ait Urban Light isimli büyük boyutlardaki heykel montajını görüyorsunuz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pop art modern sanat mı çağdaş sanat mı?” title_font_size=”13″]

    Modern sanatın son dönemleri ile çağdaş sanatın ilk dönemleri arasındaki sınırların belirsizliği pop art akımının tanımında da kendini gösterir. Pop art, 1960’larda akım hâline gelen ve en ünlü örnekleri Andy Warhol tarafından verilen oldukça renkli sanatsal üretimlerden biridir. Kitlesel iletişim araçlarından beslenen pop art sanatı, nesne veya kişilerin imgelerini dikkat çekici renklerle baskı, grafik, resim veya heykel olarak sunmuş, popüler kültürü sanat içine dâhil etmeyi hedeflemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Performans sanatından doğan vücut sanatı” title_font_size=”13″]

    İzleyici önünde veya izleyiciden uzak sergilenen performans sanatı çağdaş sanat alanına giren üretim biçimdir. Kavramsal sanatın bir dalı olarak gelişen performans, şiir, müzik, dans içerebilir, canlı olarak sunulabileceği gibi, video kayıtlar hâlinde ve dakikalar veya günler süren uzunlukta olabilir. Performans sanatının alt disiplinlerinden biri ise vücut sanatıdır. Vücut sanatı, insan bedeninin üstünde sergilenen veya insan bedeni içeren sanatsal üretimlere denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Farklı disiplinlerden beslenen yerleştirme (enstalasyon) sanatı” title_font_size=”13″]

    Çağdaş sanat örneklerinden olan ve 1970’lerde kendini gösteren yerleştirme sanatı diğer adıyla enstalasyon, herhangi bir biçim ve boyuttaki objelerin, birbiriyle ve mekanla ilişkilendirildiği işleri içerir. Enstalasyonun mimariye yakın olduğu, kavramsal sanat ve performans sanatından beslendiği, üç boyutlu olduğu için sabit bir noktadan değil farklı açılardan seyredilerek irdelenmesi gerektiği ifade edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Grafiti ve sokak sanatı tartışmaları” title_font_size=”13″]

    Kökeni 1960’lar Amerika’sına ve hip hop kültürüne kadar gitse de en belirgin dönemini 1990’larda yaşayan grafiti, çağdaş sanat başlığı altında irdelenen başlıklardan biridir. Yine 2000’lerle dikkat çekmeye başlayan ve sergileme alanı olarak dış mekânları kullanan başka bir disiplin de sokak sanatıdır. Sprey boyaların, yazıların, nesne giydirmelerin, ses yerleştirmelerin dâhil olduğu bu alanda, sanat ve vandalizm arasındaki çizginin ne olduğu tartışılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2000’lerin dijital dünyasında çağdaş sanat” title_font_size=”13″]

    Yazının başında söylediğimiz gibi sınırları hâlâ tartışılan oldukça geniş bir kavram çağdaş sanat. Bazı yapıtlar “çağdaş sanat mı, değil mi” diye tartışılırken, teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan bazı üretim biçimleri de “sanat mı, değil mi” şeklinde tartışma konusu olabiliyor. Yeni medya sanatı altında anılan dijital sanat, yazılım sanatı, internet sanatı gibi üretimlerin kimileri bu tartışmanın hedefi olurken kimileri de sanat galerilerinde kendilerine yer buluyor.

  • ANLAMLARI KARIŞTIRILAN KAVRAMLAR

    Kültür ve sanat dünyasında sıkça duyduğumuz bazı kelimeler kulağımıza neredeyse aynı gelir ancak aralarındaki fark, onları anlamaya başladığımızda belirginleşir. “Dram mı, drama mı?”, “alegori mi, metafor mu?” derken bazen kelimelerin değil, düşüncelerin arasında kayboluruz. Yazımızda, anlamları birbirine karıştırılan kavramları sade tanımlarla birbirinden ayırdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • 7 Madde İle Camdan Yansıyan Sanat Vitray

    7 Madde İle Camdan Yansıyan Sanat Vitray

    Vitray, renkli cam parçalarının birleştirilmesiyle oluşturuluyor. Camın hikâyesinin eski Mısır’a ve Finikelilere kadar uzandığını, Yunanistan ve Roma’ya da buralardan ulaştığını biliyoruz. Vitrayın hikâyesindeki detaylara ise 7 maddelik listemizden ulaşabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • LOUVRE MÜZESİ: DÜNYANIN EN ÜNLÜ SANAT MÜZESİ

    Gerek mimari yapısı gerekse içinde barındırdığı binlerce eserle dünyanın sanat harikalarından biri diyebileceğimiz Louvre Müzesi, her birimizin hayatta bir kere de olsa görmek istediği mekânlardan biri. Öylesine zengin bir müze ki sadece fotoğraflarına bakmak bile insana sergi gezmiş hissi yaşatabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Louvre Müzesi’nin kurulduğu alan, Fransa’nın ikonik binalarından olan ve ilk inşası Orta Çağ’a kadar uzanan, 14. ile 18. yüzyıllar arasında kraliyet ikametgâhı gibi işlevler gören Louvre Sarayı’dır. Zamanla genişletilen yapı, 14. Louis’nin Versay Sarayı’na taşınmasıyla kraliyetin sanat eseri koleksiyonlarının sergilendiği yer olmuş, sonrasında bir asır kadar heykeltıraşlara ve edebiyat okullarına ev sahipliği yapmış, Fransız Devrimi’nden sonra ise müze olarak kullanılmasına karar verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    10 Ağustos 1793’te 537 parça eserle açılan müze, günümüzde teşhir ettiği 35.000 civarındaki sanat eseri ile dünyanın dört bir yanından her yıl milyonlarca ziyaretçi çekmektedir ve en çok ziyaret edilen sanat müzesi olarak gösterilmektedir. Louvre Müzesi’nin sanat eserleri kadar ünlü bir tarafı da 1989 yılında inşa edilen ve müzenin giriş kapısı olan, Napolyon Avlusu’ndaki Louvre Piramidi’dir. Çin asıllı Amerikalı mimar Ieoh Ming Pei tarafından tasarlanan cam piramit yaklaşık 21 metre yüksekliğindedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yakın Doğu eserleri, Mısır eserleri, Yunan, Roma ve Etrüks medeniyeti eserleri, çizimler ve heykeller, dekoratif sanatlar, İslam sanatı eserleri ve tablolar gibi bölümlerden oluşan, farklı uygarlıklara ait eserlere çatı olan Louvre Müzesi, Rembrandt, Rubens, Raphael, Michelangelo, Leonardo da Vinci gibi dünyanın en ünlü sanatçılarının eserlerini bünyesinde barındırmaktadır. Mona Lisa, Napolyon’un Taç Giyme Töreni, Medusa’nın Salı onlardan sadece birkaçıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Louvre Müzesi’nin sadece genel planını anlayabilmek için iki gün ayırmanızı öneririz. Kaldı ki bu süre bile hızlı bir turu gerektirmektedir. Yoksa tek başına Fransız Kraliyet Mücevherleri Koleksiyonu’nun sergilendiği Apollon Galerisi bile yarım gününüzü alabilir. Sanat eserleri bir tarafa müzenin kurulduğu binanın genel yapısı da dikkatle incelenmeyi hak etmekte. Özellikle yaz aylarında çok kalabalık olan müzenin büyük bir kütüphanesi bulunmakta, ayrıca eserlerin incelenip restore edildiği bir okul da müze kompleksinin sınırları içinde yer almaktadır.

  • YEŞİLÇAM’IN KÖTÜ KARAKTERLERİNİ CANLANDIRAN JÖNLERİ

    Ülkemizin film endüstrisini ifade etmek için kullanılan Yeşilçam, 1950’lerden 1980’lere kadar altın çağını yaşadı. Zengin kız-fakir oğlan hikâyelerinden komik ve hüzünlü aşk hikâyelerine binlerce filmin çekildiği bu dönemde başrol oyuncuları kadar yan rollerdeki karakter oyuncuları hâlâ hatırımızda. Yazımızda, çeşitli entrikalar ile masum roldeki başrol oyuncularına hayatı zindan eden ama sonunda hep kaybetmek zorunda kalan Yeşilçam’ın vazgeçilmez “kötü adamları”nı listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yakışıklı jönlerin amansız düşmanı Hüseyin Peyda, felsefe eğitimi almasına rağmen tüm hayatını sinemaya adamış bir isim. Filmlerde sıklıkla zengin ve kötü kalpli para babası karakterleri canlandıran Peyda, sinemadan kazandıklarıyla yapım şirketi açmış, senaryolar yazmıştır. Yüzlerce filmde oynayan Hüseyin Peyda, Yeşilçam’ın karizmatik ve gizemli kötü adamlarından biriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yeşilçam’ın iyi yürekli kötü adamı Erol Taş, rol aldığı 800’den fazla filmin en az 750’sinde kötü adam rolündeydi. Susuz Yaz, Yılanların Öcü, Dokuz Dağın Efsanesi gibi Türk sinemasının başyapıtları arasında yer alan filmlerde izlediğimiz ürkütücü kahkahasıyla ünlü Erol Taş, Türk sinemasındaki en ünlü kötü karakterlerinden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    400’e yakın filmde oynayarak Yeşilçam’da en çok rol alan 8. oyuncu ünvanına sahip Süheyl Ali Eğriboz, kötü adam karakterlerini başarıyla oynamış bir oyuncudur. Hazreti Ömer’in Adaleti filminde rol gereği Ömer bin Hattab’ı öldürdüğü için sopalı saldırıya uğrayan Eğriboz, zor rollerin üstesinden başarıyla gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yeşilçam’da kavga sahnelerinin yıldız ismi Kudret Karadağ, Yüz Numaralı Adam, Gırgıriye ve Hanzo gibi efsaneleşmiş filmlerde rol aldı. Karadağ, 350 Türk filminde oynayarak Yeşilçam’da en çok yer alan 10. oyuncu ünvanını almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kartal Tibet’in başrolde olduğu Tarkan serisinde Tarkan’ın ezeli düşmanı Viking kumandanı Toro rolüyle hafızalarımıza kazınan Bilal İnci, hemen her filminde kötü adam olarak karşımıza çıktı. 1964’te başladığı oyunculuk kariyerinde zalim adam rollerini başarıyla gerçekleştiren oyuncu, yüzlerce filmde oynadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yadigar Ejder, kötü adamların korkulu rüyası olsa da aslında Yeşilçam’da yufka yüreği ile nam salmış bir isim. Kemal Sunal ile çektiği filmlerdeki kötü adam rolüyle gönüllerimizde taht kuran Yadigar Ejder’in yüze yakın filmi var. Gerzek Şaban filmindeki Hamza rolü ise unutulmazlar arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yeşilçam başrollerinin korkulu rüyası Hayati Hamzaoğlu’nu Köroğlu ve Ağrı Dağı Efsanesi’ndeki kötü adam karakteriyle özellikle Kadir İnanır ile oynadığı Tatar Ramazan’daki ağa rolüyle tanındı. Hamzaoğlu’nun iki yüze yakın filmi ve birçok ödülü var.

  • ÖZGÜNLÜĞÜN SUYLA BULUŞTUĞU AN: EBRU SANATI

    Su üzerine desen ve renklerle resim yapma sanatı olarak bilinen ebru, asırlardır görenleri büyüleyen bir estetik mirastır. Bugün Topkapı Sarayı’nda korunan en eski örneklerinden biri, bu sanatın köklü geçmişine tanıklık etmektedir. Ebru sanatının tam olarak ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmese de tarih boyunca farklı coğrafyalardan geçerek Osmanlı’ya ulaşmış ve dünyaya yayılmıştır. Osmanlı Dönemi’nde kitap ciltlerinin iç kapaklarını süsleyen, hat sanatının zarif satırlarına fon olan ebru; yalnızca bir süsleme tekniği değil, aynı zamanda sabrın, özgünlüğün ve suyun üzerinde şekillenen hayal gücünün yansımasıdır. Kültürel mirasımızın en değerli parçalarından biri olan ebru sanatının tarihçesini sizlerle paylaşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ebru, doğanın sadeliğiyle estetiğin buluştuğu, suyun üzerinde hayat bulan büyüleyici bir sanattır. Kitre adı verilen (suyu yoğunlaştırmaya yarayan bitkisel öz) maddeyle hazırlanmış yüzeye, gül dalından yapılmış fırçalarla doğal boyalar serpilir. Sonrasında sanatçının isteğine göre biz (ahşap sap üzerine sabitlenmiş ince metal çubuk) ya da tarak gibi araçlarla desenlere yön verilir. Ortaya çıkan her eser tektir; tıpkı parmak izi gibi, aynı desen bir daha asla yinelenemez. Bu nedenle ebru, yalnızca bir süsleme tekniği değil, aynı zamanda anın ruhunu ve özgünlüğünü yansıtan eşsiz bir sanattır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ebru sanatının kökeni, Orta Asya’ya, özellikle de Türkistan’ın Buhara Bölgesi’ne kadar uzanır. Türkler, bu eşsiz sanatı İpek Yolu aracılığıyla Anadolu’ya taşımış; İran üzerinden geçerek Osmanlı coğrafyasında kök salmasını sağlamıştır. Osmanlı’da tarihî el yazması kitapların iç kapaklarında yan kâğıdı olarak kullanılan ebrular, çoğu zaman kitabın yazımından sonra cilde eklenmiştir. Bu sebeple, bir ebrunun kesin yapım tarihini belirlemek her zaman mümkün olmayabilir. Ancak üzerine tarih düşülmüş bir yazı eklenmişse yapıldığı döneme ait net bir bilgiye ulaşmak mümkün olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Türk ebrusuna dair bilinen en eski yazılı kaynaklardan biri, Tertîb-i Risâle-i Ebri’dir. Bu eserde adı geçen Şevket Mehmed Efendi, kayıtlara geçmiş ilk ebru ustası olarak kabul edilir. Onu özel kılan ise yalnızca adının anılması değil; aynı zamanda ebru yapımını yazılı olarak belgeleyen ilk kişi olmasıdır. Şevket Mehmed Efendi’ye atfedilen en eski uygulamalardan biri ise 1595 tarihli, Fuzûlî’nin Hadîkatü’s-Süedâ (Mutluluklar Bahçesi) adlı yazma eserinde yer alan üç hafif ebru örneğidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ebru sanatının ustalık zinciri, Ayasofya Camii hatibi Hatip Mehmed Efendi ile başlar. 18. yüzyılda kitre kıvamını artırarak canlı renkleri ve desen hâkimiyetini mümkün kılan bu yenilikçi hatip, “hatip ebrusu”nun mucididir. Onun açtığı bu renkli yolda, 19. yüzyılda, Özbekler Tekkesinin ebru ustası Edhem Efendi yürür. Hem teknikleri geliştirir hem de çiçekli ebruyu zirveye taşıyan Necmeddin Okyay gibi efsane öğrenciler yetiştirir. Lale, sümbül, menekşe gibi motiflerle ebru sanatını resme yaklaştırırken; yazı ile ebruyu ustalıkla buluşturan özgün teknikleriyle de adını kalıcı kılar. Böylece, kuşaklar boyunca aktarılan ustalık, ebruyu bir kültür mirasına dönüştürür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ebru sanatçıları ve çırakları, bu sanatı yalnızca estetik bir ifade biçimi değil; aynı zamanda geleneklerinin, kimliklerinin ve yaşam tarzlarının ayrılmaz bir parçası olarak görür. Ebruya dair bilgi ve beceriler, usta-çırak ilişkisi çerçevesinde sözlü aktarım ve pratik eğitimle kuşaktan kuşağa taşınır. Temel becerilerin kazanılması ise sabır ve özen gerektiren, çoğu zaman en az iki yıl süren uzun bir sürecin sonunda mümkün olur. Bu köklü miras, 2014 yılında UNESCO tarafından “İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi”ne alınarak uluslararası düzeyde tescillenmiş ve ebrunun evrensel önemi bir kez daha vurgulanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde ebru sanatı; kumaş, ahşap, deri, cam, ipek ve fayans gibi pek çok yüzeye uygulanabilmektedir. Sanatçılar yalnızca geleneksel desenlerle yetinmeyip; kuş, horoz, kelebek ve balık gibi hayvan figürlerinden insan silüetlerine, hatta manzara betimlemelerine kadar uzanan motifli ebrular da üretmektedir. Sıradan bir yüzeyi bile sanata dönüştüren bu eşsiz geleneğin incelikleri videoda!

  • İSTANBUL RESİMLERİYLE ÜNLÜ NOKTACILIK AKIMININ ÖNCÜSÜ PAUL SİGNAC

    Noktacılık akımının öncülerinden Fransız ressam Paul Signac, eserlerinde yalnızca renklerin ve ışığın etkilerini kullanmakla kalmamış, aynı zamanda uyguladığı bilimsel renk teorisiyle farklı ton ve dokuların çarpıcı etkilerini tablolarına başarıyla yansıtmıştır. Ziyaret ettiği İstanbul’u güzellikleriyle ve kendine özgü tarzıyla tuvaline aktaran Signac’ın hayat hikâyesini, kurucusu olduğu noktacılık akımını ve İstanbul resimlerini yazımızda derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Paul Signac, 11 Kasım 1863’te Paris’te dünyaya gelir. Mimarlık eğitimi aldığı sırada, 1880 yılında Fransız ressam Claude Monet’nin ilk kişisel sergisini ziyaret eder ve ressam olmaya karar verir. Mimarlık eğitimini yarıda bırakarak Paris’in merkezine yakın bir yerde kendisine bir oda kiralar ve resim çalışmalarına başlar. Monet’nin ışık ve renk kullanımı, Signac’ın sanat anlayışını şekillendirir ve ilk eserlerini 1881-1882 kışında üretir. Aynı yıllarda küçük teknesiyle Seine Nehri’nde kürek çekmeye başlayan Signac’ın bu hobisi, ileride yapacağı birçok resme ilham kaynağı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1884 yılında kendi resimlerinin de yer aldığı bir sergide Claude Monet ve Fransız ressam Georges Seurat ile tanışan Signac, ileride birlikte kuracakları noktacılık akımının bir diğer ismi olan Seurat ile yakın arkadaş olur ve onun bilimsel renk teorisine dayalı tekniğini benimser. Bilimsel renk teorisi, renklerin ve ışığın nasıl algılandığını anlamaya dayalı bir sistemdir ve bu teori, 19. yüzyılda bilim insanlarının çalışmaları ile şekillenmiştir. Seurat’a ait “Grande Jatte Adası’nda Bir Pazar Öğleden Sonrası” tablosunu gördükten sonra bu bilimsel ilkeleri sanatına uygulayan Signac, izlenimcilik (empresyonizm) akımının ötesine geçerek noktacılık tekniği ile resimler yapmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Noktacılık akımında sanatçılar, renkleri doğrudan karıştırmak yerine küçük noktalar hâlinde yan yana uygular. Bu noktalar, belirli bir mesafeden bakıldığında göz tarafından bir bütün olarak algılanır. Noktaların düzenlenmesi ve yoğunluğu, gölgelendirme ve derinlik hissi uyandırır. Noktacılık, renklerin ve ışığın bilimsel temellerle ele alınmasını sağlayan “yeni izlenimcilik” (neo-empresyonizm) akımının bir parçasıdır. Kübizm ve fovizm gibi modern sanat akımlarını da etkileyerek, resimde yeni anlatım biçimlerinin önünü açmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1886 yılında Paris’te Hollandalı ressam Vincent Willem van Gogh ile tanışan Paul Signac, onunla yakın bir dostluk kurar. Signac, gevşek fırça darbelerinden büyük ölçüde etkilenen van Gogh’a yeni izlenimcilik tarzında resim yapmayı öğretir ve van Gogh’un zor zamanlarında hep yanında olur. 1892 yılında Fransa’nın Saint-Tropez kasabasına taşınan Signac, bu küçük kasabanın sanatçılar arasında popüler hâle gelmesini sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Denizciliğe büyük bir ilgisi olan Signac, Fransa kıyılarını teknesiyle dolaşarak pek çok sahil manzarası çizer. “Olympia” adını verdiği teknesiyle Akdeniz, Manş Denizi ve Kuzey Denizi’ni keşfe çıkar; deniz yolculuklarından ilham alarak Marsilya ve Saint-Tropez gibi liman şehirlerinin tablolarını yapar. 1907 yılında bu tutku onu İstanbul’a getirir. Bu ziyaret sırasında, şehrin eşsiz güzelliklerinden etkilenerek birçok eser üretir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Signac, İstanbul’da yaşadığı dönemde çizdiği “İstanbul’da Haliç” adlı eserinde, şehrin tarihî atmosferini noktacılık tekniğiyle resmeder. Bu tablo, İstanbul’u ziyaret eden Avrupalı sanatçılar arasında noktacılık akımının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Bu eserlerde şehrin tarihî yapıları ve doğal güzellikleri, Signac’ın kendine özgü noktacılık tekniğiyle ölümsüzleşir. Sanatçının İstanbul’a olan ilgisi, şehrin kültürel zenginliği ve coğrafi güzelliklerinden kaynaklanır. Signac’ın İstanbul’da ürettiği diğer önemli eserler arasında, İstanbul’un Eminönü semtinde bulunan Yeni Camii’yi resmettiği “İstanbul, Yeni Camii” adlı tablosu bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İstanbul ziyaretinin sanat kariyerinde önemli bir yer tuttuğu Paul Signac, 15 Ağustos 1935’te Paris’te hayatını kaybeder. İstanbul’da geçirdiği zaman diliminde ürettiği eserler, İstanbul’un tarihî dokusunu ve estetiğini yansıtan önemli sanat yapıtları olarak kabul edilmektedir. Şehrin kendine has dokusu ve kültürel çeşitliliği, sanatçının eserlerine ilham kaynağı olmuş ve bu eserler, İstanbul’un 20. yüzyıl başlarındaki görünümünü günümüze taşıyan değerli belgeler hâline gelmiştir. Paul Signac, sadece bir ressam olarak değil, aynı zamanda sanat teorisyeni, gezgin ve yenilikçi bir sanatçı olarak modern resim tarihine önemli katkılar sunmuştur.

  • TARİHE DAMGA VURAN FOTOĞRAFÇILAR

    Günümüzde hemen hemen herkesin harika fotoğraflar çekebilen akıllı telefonu var. Bizler yaşadığımız güzel bir anın ya da etkileyici bir manzaranın fotoğrafını kolaylıkla çekebiliyoruz ancak bazı fotoğraflar var ki bu “an”ların yakalanması için uzun yolculuklara ve biraz da cesarete gerek var. Listemizdeki isimler hayatlarını bu özel fotoğrafları çekmek için adamış ve bıraktıkları eserlerle kültürel mirasımıza katkı sağlamış, bilmediğimiz toprakları bilinir kılmış kişiler… 1839’dan beri her yıl 19 Ağustos’ta kutlanan Dünya Fotoğraf Günü’nü bu çok özel isimleri anarak kutluyoruz. Listemiz aşağıda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en ünlü fotoğrafçıları denildiğinde ilk akla gelen isimlerden olan McCurry, National Geographic için uzun yıllar fotoğraf çekti. 1950 doğumlu sanatçı, mimarlık eğitimi almasına rağmen foto muhabirliği yapmayı tercih etti. 1979’da Hindistan’dan kaçak yollarla Pakistan’a geçerek Afganistan-Pakistan sınırındaki mülteci kampında fotoğraflar çeken McCurry’nin en ünlü fotoğrafı ise 10’lu yaşlarındaki dünyaca ünlü “Afgan Kızı”.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Aynı zamanda bir kültür elçisi olan Phil Borges, kaybolmaya yüz tutan kültürlerin peşinden giderek, Amazon’daki yağmur ormanlarından Hindistan’daki dağlara uzanan yolculuklarında çektiği etkileyici fotoğraflarla tanınıyor. Seyahatleri kitap haline getirilen Borges’in 25 yıldan fazla süren kariyerinde çektiği portreler hafızalara kazınmış durumda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Evsizlerin fotoğrafçısı olarak tanınan Lee Jeffries, kariyerine Manchester United’ın fotoğraflarını çekerek başladı. Bir gün, evsiz bir genç kadının uyku tulumu içinde çektiği fotoğraftan sonra hayatı ve kariyeri köklü bir şekilde değişen Jeffries; ABD’deki evsizlerin hayatlarını gözler önüne sermek için ilginç bir çalışmaya imza attı ve projesi için bir süre tıpkı bir evsiz gibi yaşayarak sokak insanlarını fotoğrafladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Jimmy Nelson, sanatsal fotoğrafları ile tanınmış bir fotoğrafçı. Henüz 19 yaşındayken Tibet yolculuğuna çıkan sanatçı, yanına aldığı ve 50 yıldır kullanmaya devam ettiği küçük bir fotoğraf makinesi ile fotoğrafçılık kariyerine başladı.Dünyanın çeşitli yerlerindeki kabileleri gezerek sanatsal fotoğraflara imza atan Nelson, 1992’de eşi ile 36 ayda Çin’i dolaşmış ve “Çin Edebi Portreler” adlı kitabı yayımlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1958 doğumlu Alman fotoğrafçı, çocukluğundan beri ilgi duyduğu fotoğrafçılığa bağımsız reklam fotoğrafçılığı yaparak başladı. 1984’te WAJS isimli ajansını kuran sanatçının fotoğrafları genellikle insanlar ve hayvanlardan oluşuyor. Kenya’da çektiği “Yetim Filler” en çok ilgi gören çalışmalarının başında geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sadece ülkemizde değil tüm dünyada büyük bir şöhrete sahip olan Ara Güler, çektiği portre fotoğraflarla tarihe kazınmış bir isim. Tarihe damga vuran politikacıların ve dünyaca ünlü birçok sinema yıldızının fotoğrafını çeken ve bazı isimlerle yakın dostluk ilişkileri kuran Ara Güler, foto muhabiri olarak başladığı kariyerinde önemli olayları da kayıt altına almayı başardı. Birleşik Krallık’ta yayımlanan Photography Annual Antolojisi onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladı.

  • HOCA ALİ RIZA’NIN HAYATI VE TÜRK RESMİNE KATKILARI

    “Çallı Kuşağı”, “1914 Kuşağı” ya da “Türk İzlenimciler”; Sanayi-i Nefise Mektebinin düzenlediği sınavı kazanarak sanat eğitimi almak üzere Paris Güzel Sanatlar Okuluna gönderilen kuşağı temsil eder. Günümüzdeki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan okul, 1882’de II. Abdülhamit döneminde İstanbul’da kurulmuş, Osmanlı’nın “ilk” güzel sanatlar okulu olma özelliği taşır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönem sanatçıları da olan bu ekolün temsilcileri, yurt içinde ve yurt dışında aldıkları eğitimlerle resim sanatının gelişimi ve değişiminde önemli görevler üstlenmiş; fotoğraftan resim yapma geleneğini bırakarak eserlerinde doğadan faydalanmışlardır. Resim alanında kendi özgün tarzını bulmak için atölyeden çıkarak açık havada çalışan Ali Rıza, bu akımın öncülerinden olup ülkemizde resim dersinin okullarda okutulmasında da önemli çalışmaları olan bir isimdir. İstanbul’un semt yaşamını sulu boya ve kara kalem tekniğinde resmeden Hoca Ali Rıza’nın hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Süvari Binbaşı Mehmet Rüştü Bey’in oğlu olan Ali Rıza, 1858’de Üsküdar’da dünyaya gelir. Askerlik dışında hobi olarak hattatlık yapan babasını yedi yaşında kaybeden Ali Rıza, Üsküdar Rüştiyesinden mezun olduktan sonra 1880’de tıpkı babası gibi asker olmaya karar verir ve Kuleli Askerî Lisesine başlar. Askerî lisede okurken resme meraklı arkadaşları ile okulda resim atölyesi açılması için Askerî Mektepler Nazırına başvuruda bulunur ve çabaları sonucunda okula atanan Saray Yaveri Osman Nuri Paşa’dan resim dersleri alır. Yaptığı eserler Sultan II. Abdülhamid tarafından beğenilir ve o dönem “mecidiye nişanı” olarak anılan askerî kahramanlık nişanı ile ödüllendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Aldığı devlet nişanıyla iyice resme yönelen genç Ali Rıza, Fransa’da resim eğitimi alan Miralay Süleyman Seyyid Bey ve o sırada İstanbul’da bulunan Fransız Mösyö Gués’den resim dersleri alır. 1884’te teğmen rütbesi ile mezun olan Ali Rıza, öğretmeni olan Osman Nuri Paşa’nın yardımcılığına atanır ve okulunda resim dersleri vermeye başlar. Resim alanındaki başarı ve azminden dolayı Napoli’ye resim eğitimi alması için gönderilmesine karar verilse de Avrupa’yı kasıp kavuran kolera salgını nedeni ile bu karardan vazgeçilir. Ali Rıza, kendi tekniğini geliştirmek için sürekli resimler çizer, desen çalışmalarına yoğunlaşır ve bolca masa, bardak, ayakkabı gibi gündelik hayata dair nesneleri resmeder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Askerî okullarda resim derslerine yardımcı olması için içerisinde 30 örneğin bulunduğu üç model albümü hazırlayan Ali Rıza, bu sayede ortaöğretim kurumlarında da resim sanatının popülerleşmesine katkı sağlar. Sivil okullar için de modeller hazırlayan Ali Rıza’nın hayatı artık daha çok resimle iç içedir. 1891’de Osmanlı Devleti’nin eski başkentlerindeki incelemelere katılır ve Türk-İslam eserlerini resme dökerek kayıt altına alınmasına fayda sağlar. 1895’te “Kolağası” yani kıdemli yüzbaşı iken Yıldız Porselen Fabrikası için tasarımlar gerçekleştiren sanatçı, aynı yıl İtalyan ressam Fausto Zonaro ile tanışır. Fausto Zonaro, II. Abdülhamid döneminde saray ressamıdır ve eserlerinde İstanbul manzaraları sıkça yer alır. “Türk ressamı” olarak da tanınan Zonaro; tarih, savaş, manzara ve portre tarzındaki resimleriyle ünlüdür. Ali Rıza, İtalyan ressamın Akaretler’deki atölyesinde bir süre resim dersleri alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1903’te Mahmut Şevket Paşa’nın isteği ile “Eski Osmanlı” kıyafetlerinden oluşan bir resim albümü için çalışır ve yine aynı yıl günümüzde “Askerî Müze” olarak geçen Türk Esliha-i Atika Müzesinin kuruluşunda önemli görevlerde bulunur. 1909’da baş ressam olarak Harbiye Matbaasında iki sene çalışan sanatçı, 1909 ile 1912 yılları arasında “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Başkanlığı” görevini yürütür, “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi”nin çıkarılmasına da ön ayak olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1910’da padişah çocuklarının ilköğretim eğitimi aldıkları Şehzadegan sınıflarında resim öğretmenliği yapan Ali Rıza, artık “Hoca” lakabı ile anılır olur. Sağlık durumunun bozulması sebebiyle askeriyeden yarbay rütbesi ile emekli olur ve sivil okullarda resim öğretmenliği yapmaya başlar. En önemli eserlerini de bu dönemde üreten sanatçı, ekonomik sıkıntı çektiği dönemlerde bile resimlerini satmaz. Türk resminin ilerlemesi için hayatı boyunca büyük emek veren ressam, 20 Mart 1930’da Üsküdar’da hayata veda eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İlk kişisel sergisi, vefatından üç yıl sonra çocukları tarafından açılır. Hoca Ali Rıza, kara kalem ve sulu boya tekniğinde ustalaştığı ve sayısı beş bine ulaşan resim arşivi ile Üsküdar’dan Bebek’e, Burgazada’dan Arnavutköy’e, İstanbul’un semt yaşamına dair eserler üretir. Hoca Ali Rıza, birçok asker kökenli ressam gibi bir ekol haline gelen “asker ressam kuşağı”ndandır. Harbiyelerde resim dersi verilmeye başlanması ile Hoca Ali Rıza gibi birçok asker kökenli ressam kendini bu okullarda yetiştirme imkânı bulur. İstanbul’daki önemli sembolik mekânları, binaları ve manzaraları resmeden bu izlenimci akım, Türkiye’nin eski yaşantısına ışık tutan önemli kaynaklardandır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hoca Ali Rıza, eserlerini satmayıp sevdiği insanlara hediye ettiği için eserleri çok dağılmış, bir araya getirilip adına genel bir sergi açılması zor olmuştur. Ancak Hoca Ali Rıza’nın eserlerinin bir kısmını Süleymaniye ve Ankara Millî Kütüphanesinde görmek mümkündür. Kendisinin “Kırk Ambar” adını verdiği ve içi krokiler, küçük resimler, motifler, aldığı notlar, beğendiği sözlerle dolu defterler ve daha pek çok malzeme, öğrencisi Süheyl Ünver tarafından Süleymaniye Kütüphanesine bağışlanmıştır.

  • 8 Madde İle Evrensel Müzik Terimleri

    8 Madde İle Evrensel Müzik Terimleri

    Hangi dilde olursa olsun müziğin ruha iyi geldiği tartışılmaz bir gerçek… Biz de Kültür ve Yaşam sayfası için sık sık sanatçılardan, şarkılardan, enstrümanlardan söz ettiğimiz listeler hazırlıyoruz. Bu listemizde ise müziğe yeni başlayanlar için bilinmesi gereken müzik terimlerini sıraladık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    bale
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    sonat, beste
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    beste
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    orkestra, solist