Etiket: kitap

  • 5 MADDE İLE “YALNIZ ADAM” FRANZ KAFKA

    Ürettikleriyle 20. yüzyıl edebiyatına damga vuran Franz Kafka, kurgularında gerçeklik ile hayal dünyasını çok başarılı bir şekilde sentezledi ve bu yeteneği ile hem çok takdir edildi hem de pek çok tartışma konusunun gündemi oldu. Yaşarken çok fazla ün elde edemese de ölümünün ardından Dava, Dönüşüm, Şato gibi kitapları ile ilgi görmeye devam etti. Hatta bu kitaplardan hepimizin ismini duyduğu ya da okuduğu kitabı Dönüşüm ile pek çok insanın hayata bakış açısını değiştirmeyi başardı. Başkalaşma, yalnızlık, otoriter baskıcılık hakkında yazdığı hikâyelerle dikkat çeken Kafka’yı Kültür ve Yaşam sayfalarında, ölüm yıldönümünde ağırlıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Kafka kimdir?” title_font_size=”13″]

    3 Temmuz 1883’te Çek Cumhuriyeti’nde Almanca konuşan bir Yahudi ailede dünyaya gelen Kafka, 6 kardeşin en büyüğüydü. Lise öğreniminden sonra hukuk eğitimini Prag Üniversitesi’nde aldı. Önce bir süre staj gördü ardından İtalyan bir sigorta şirketine geçti. Burası onun için bir dönüm noktasıydı çünkü onunla tanışmamızı sağlayan Max Brod ile yolları burada kesişti. Max ile kurduğu dostluk sayesinde edebiyat dünyasına girdi; Felix Weltsch, Oskar Baum, Franz Werfel gibi isimlerle bir arada olma fırsatı yakaladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Kafka’nın gizemli dünyası” title_font_size=”13″]

    Kafka, küçük yaşlardan beri yazmaya ve hikâye anlatmaya çok meraklıydı hatta anne ve babasının doğum günlerinde onlar için piyesler hazırlar, kardeşleriyle birlikte sunarlardı. Bütün hayatını yazarak geçirmesine karşın bu eserlerden çok azı bize ulaşabildi çünkü eserlerinin birçoğunu yayımlamayı tercih etmedi.  Bunun altında yatan nedenlerden biri babası ile olan iletişim sorunuydu. Kafka’nın babası, oğlunun edebiyata olan ilgisini desteklemiyordu. Hâlihazırda babasıyla zaten zor ve karmaşık olan ilişkisi bir de edebiyat sevdasından dolayı iyice çıkmaza girmişti. Babasına karşı beslediği tek duygu, eserlerinden de anlaşılacağı üzere nefretti. Almanca konuştuğu için Çekler tarafından, Yahudi olduğu için de Almanlar tarafından sevilmedi ve çocukluğu hep bir karmaşa içinde geçti; diğer bir deyişle kavgalı olduğu yalnızca babası değil aslında hayatın kendisiydi. Duyguları ile kalemi arasına sınır koymayan Kafka, babasıyla olan bu kavgasını “Babaya Mektup” adlı kitabında kaleme almış ve bu çatışmayı somut bir şekilde gözler önüne sermişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Babaya Mektup” title_font_size=”13″]

    Babaya Mektup, Franz Kafka’nın Kasım 1919’da babası Hermann’a yazdığı ve babasının Kafka üzerindeki psikolojik travmalarını konu alan bir mektuptu. 45 sayfalık kitabı, babasına ulaştırması için annesine teslim etti ancak annesi bunu kabul etmedi ve oğluna geri verdi. Her ne kadar annesi babasına ulaştırmayı reddetse de 1952 yılında kitap yayımlandı.  “Senin etkinden tamamen bağımsız büyümüş olsaydım bile, senin gönlünde yatan insan gibi biri olamayacaktım büyük ihtimalle. Herhalde yine çelimsiz, ürkek, kararsız, huzursuz bir insan olurdum…” diyerek duygularını kaleme alan Kafka’nın babası ile olan ilişkisi, aslında çoğu eserinin ilham kaynağı oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franz Kafka’nın Dönüşüm’ü” title_font_size=”13″]

    Almanca adı Die Verwandlung olan ve dilimize Dönüşüm, Değişim ya da Metamorfoz olarak çevrilen eseri Kafka’nın en popüler kitabı olmuştur. İlk olarak 1915 yılında yayımlanan kitap, Gregor Samsa’nın bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş bulmasıyla başlar ve hayatındaki değişiklikleri anlatır. Dönüşüm, aynı zamanda Kafka’nın metafor kullanma yeteneğini de gözler önüne seren bir kitap olma özelliğini taşır çünkü Gregor Samsa’nın toplum içindeki yeri, gerçekten bir böcekten farksızdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ölümünden sonra gelen şöhret” title_font_size=”13″]

    Yaşarken az sayıda okuyucu kitlesine sahipken, ölümünün ardından tüm dünya onu tanıdı bunun ardında ise yakın arkadaşı Max Brod vardı. Ölmeden önce Kafka, Brod’a eserlerini yakmasını söyledi ancak Brod onun bu isteğini yerine getirmedi ve tüm eserlerini yayımladı. Kafka, öldükten sonra sadece ismiyle bile onlarca işe hayat verdi; Rus oyun tasarımcısı Mif2000, Kafka’nın romanlarını bilgisayar oyunlarına uyarladı. Yanı sıra sinemaya uyarlanan romanları da oldu; Inaka Isha / A Country Doctor bunlardan biriydi. Ülkemizin ünlü şairlerinden Cemal Süreyya da Göçebe adlı şiirinde Kafka’nın adını geçirdi: “Ellerim gece yatısına çağrılmış ve telaşsız görünmeye çalışan Kafka gibi yüzüm giyotine abone…”. Kafka, ardında bıraktığı eserleriyle günümüzde de ilham olmaya devam ediyor…

  • SİZ HANGİ ROMAN TÜRÜNÜ DAHA ÇOK SEVİYORSUNUZ?

    Bir romanı okumak için elimize aldığımızda bambaşka bir dünyanın kapısından içeri girmek üzere olduğumuzu biliriz. O dünya bizi bazen geleceğe bazen geçmişe götürürken bazen de yaşadığımız döneme mıh gibi sabitler. Yeryüzündeki bambaşka yerlere hatta bazen de hiç var olmamış adreslere ışınlanır zihnimiz. Gerçekte ne yaşıyor olursak olalım satırlarda yazanlar duygu durumumuzu bile şekillendirir, gülerken ağlamaya ağlarken gülmeye başlayabiliriz. Bu edebi ürünler böyle büyülü bir güce sahiptir işte. Peki siz aşağıdaki roman türlerinden genellikle hangisinde kaybolmayı daha çok tercih edersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • EDEBİYATIN MÜTEVAZI KALEMİ

    Çek asıllı Fransız yazar Milan Kundera, 11 Temmuz 2023’te aramızdan ayrıldı. Kaleme aldığı 14 eseriyle kitapseverlerin gönlünde taht kuran Kundera, ülkesi Çekya’daki siyasi çalkantılar nedeniyle uzun yıllar Fransa’da yaşamak zorunda kalmış bir yazar. Çoğu otoriteye göre son varoluşçu edebiyatçı olan Kundera’nın yaşam hikâyesini sizlerle paylaşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Milan Kundera, 1 Nisan 1929’da Çekya sınırları içerisinde yer alan Moravya bölgesinin başkenti Brno’da orta sınıf bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası bir müzisyendir ve aynı zamanda Brno Müzik Akademisinde müdürlük yapmıştır. Kuzeni, Çek avangart edebiyatının önemli kalemlerinden şair Ludvik Kundera’dır. Kendisi de lise yıllarında ilk şiirlerini yazmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Küçük yaşta piyano çalmayı öğrenen Kundera, ilerleyen yıllarda yazacağı çoğu eserinde müziğin belirleyici unsurlarından faydalanır, müzikten ilham alır. 1945’te henüz lise öğrencisiyken ünlü Rus şair ve yazar Vladimir Mayakovski’nin şiirini tercüme eder ve kendisi de lirik tarzda şiirler üretir. Şiirlerinden bir tanesi 1946’da bir dergide yayımlanır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Prag’daki Charles Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde edebiyat ve estetik üzerine iki dönem eğitim alan Kundera; daha sonra film akademisine geçerek yönetmenlik üzerine makaleler yazar. 1960’larda akademide film dersleri verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1968’de Rusya’nın Çek istilasından sonra, Prag Müzik ve Sanatlar Akademisindeki görevinden uzaklaştırılan Kundera, politik baskılara dayanamayarak 1975’te Fransa’ya göç eder. “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”nın yayımlanmasının ardından Çekoslovak hükümeti, Kundera’yı politik görüşlerinden dolayı 1978 yılında vatandaşlıktan çıkarır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ülkesinden sürülen ve 1981’de Fransa vatandaşı olan Kundera, kitaplarını Fransızca yazar hatta bazı eserlerinin Çekçeye çevrilmesine engel olur. 1983’te Michigan Üniversitesi tarafından fahri doktora ünvanına layık görülür. Nobel Edebiyat Ödülü için birkaç kez aday gösterilse de bu ödülü hiçbir zaman alamaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çağımızın en başarılı düşünsel roman yazarı ve varoluşçuların sonuncusu olarak nitelendirilen Kundera’nın son kitabı “Bir Buluşma”, 2009 yılında yayımlanır ve 2010 yılında Türkçeye çevrilir. Ülkesinden yıllarca uzak kalan Kundera’nın vatan hasreti Çekya Başbakanı Andrej Babis’in çalışmaları ile 2019’da son bulur, ölmeden önce ailesini ve arkadaşlarını ziyaret etmek için sessizce ülkesine gider.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Uzun süren rahatsızlığının ardından Paris’teki evinde 11 Temmuz 2023’te vefat eder. Ölümüne kadar da münzevi bir hayat süren Kundera’nın en sevilen eserleri arasında ”Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”, ”Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”, ”Roman Sanatı” ve ”Ölümsüzlük” yer alır. En popüler kitabı olan “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”, Amerikalı yönetmen Philip Kaufman tarafından sinemaya uyarlanır ve büyük ilgi görür.

  • ÜNLÜ İSİMLERDEN KİTAPLARA DAİR AFORİZMALAR

    Keyifli ve öğretici aktivitelerin başında gelen kitap okumak hem farklı bilgiler edinmemizi hem de bu bilgiler sayesinde farklı bakış açıları geliştirmemizi sağlar. Türü ne olursa olsun her bir kitap bilgi okyanusundaki birer damladır âdeta. Yeni şeyler öğrenmek ve hayatı daha iyi anlamak için kitapların dünyasına açılan kapıdan giren herkes bu tutkuyu kolay kolay terk edemez. Ünlü isimler de kitap okumanın önemine dikkat çekmek amacıyla fikirlerini beyan etmiş, üzerinden geçen onca zamana rağmen gerçekliğini kaybetmemiştir. İşte o sözler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • KİTAPSEVERLER GÜNÜ’NDE UNUTULMAZ KALEMLER

    Dünya Kitapseverler Günü, resmi olarak ilan edilmese de tüm dünyada kitapseverler tarafından her yıl 9 Ağustos’ta kutlanıyor. Bizler de bugünü, Türk edebiyatına önemli eserler vermiş ve okuyucuların kalbinde taht kurmuş önemli yazarlarımızı anarak kutluyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türk edebiyatının 1950 kuşağı yazarlarından olan Leyla Erbil, eserlerinde çoğunlukla sıradan insanları ve bu insanların yaşadığı psikolojik durumları kaleme aldı. Bireyin iç dünyasındaki psikolojik ve psikanalitik derinliği ve kadın-erkek ilişkilerini anlattığı edebi yaşamında birçok ödüle layık görülen Erbil, Cüce isimli kitabı ile 2002’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne de aday gösterildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yaşadığı kederli günleri ve ruhsal bunalımlarını yansıttığı eserleri ile Türk okuyucusundan oldukça beğeni ve takdir toplayan Peyami Safa, edebiyatımıza büyük katkılar sağlamış önemli bir kalem. Hem Osmanlı hem Cumhuriyet döneminde yaşayan Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Bir Tereddüdün Romanı, Fatih Harbiye, Yalnızız kitapları okuyucuların kalbinde taht kurmuş eserleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Edebiyatımızın önde gelen isimlerinden biri olan ve ülkemizde kısa hikâyeciliğin ilk örneklerini veren Ömer Seyfettin, edebiyatta Türkçülük akımının kurucuları arasında yer alıyor. 36 yaşında vefat eden Seyfettin, ülkemize büyük hizmetler vermiş, kısa yaşamına rağmen yüzlerce eser üretmiş bir isim. Yazar, şair, öğretmen ve aynı zamanda asker olan Seyfettin’in maalesef ki trajik bir hikâyesi var. Hastalığından dolayı hastanede yatan ve bir başına ölen Seyfettin’i hastane çalışanları “kimsesiz” olarak kaydetmiş ve naaşı kadavra olarak kullanılmıştır. Durumu gazete ilanı ile fark eden arkadaşları ne yazık ki müdahale etmek için geç kalmıştır. Türkçede sadeleşmeyi savunan ve Türk dilinin gelişmesine büyük katkıları olan yazarın en bilinen eserleri: Yalnız Efe, Kaşağı, Efruz Bey olsa da kaleme aldığı birçok kitabı bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yirmiden fazla roman, öykü kitabı ve tiyatro eserini kaleme alan Halide Edip Adıvar, eserlerini Osmanlı’nın son dönemleri ve ardından yeni ilan edilen Cumhuriyet döneminde kaleme almış önemli kadın yazarlarımızdan biridir. Kitaplarında kadına ve kadınların toplumda güçlü bir şekilde temsil edilmesine oldukça önem vermiştir. Birçok eseri sinema ve televizyon dizilerine uyarlanan Halide Edip’in Sinekli Bakkal, Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye, Handan, Türk’ün Ateşle İmtihanı kitapları en çok bilinen eserleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Türk halkı Rıfat Ilgaz’ı “Hababam Sınıfı” filmi ile tanıdı. Kaleme aldığı roman, öykü ve şiirleri ile Türk edebiyatının güçlü kalemleri arasında yer alan Ilgaz, eserlerini her zaman toplumcu tarzda üreten ve toplumdan hiçbir zaman kopmayan bir isimdir. Türk halkının okumasına oldukça önem veren Ilgaz, ülkemizin en zor günlerinde bile dergi çıkararak insanları okumaya teşvik etmiş; özellikle çocuk okuyucuların okuma alışkanlığı kazanması için eserler üretmiştir. Edebiyatımızın en üretken isimlerinden olan Ilgaz’ın en sevilen eserleri arasında Halime Kaptan, Karartma Geceleri, Hababam Sınıfı, Bacaksız Okulda, Apartman Çocukları, Yıldız Karayel yer alıyor. Ayrıca Karartma Geceleri isimli eseri 2004’te “100 Temel Eser” listesine girdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Cumhuriyet döneminde ürettiği eserlerle tanınan Tarık Buğra, kaleme aldığı romanların yanı sıra hikâye, tiyatro ve gezi yazıları alanlarında da eserler vermiş oldukça üretken bir kalem. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olan Buğra, Oğlumuz adlı hikâyesi ile okuyucuların dikkatini çekmiş ve ardından Osmancık, Küçük Ağa, Gençliğim Eyvah gibi bilinen ve sevilen eserlerini yazmıştır. 1991’de Devlet Sanatçısı ünvanıyla onurlandırılan Buğra’nın Ayakta Durmak İstiyorum ve Üç Oyun adlarıyla kitaplaştırdığı piyeslerinin hepsi tiyatro sahnelerinde temsil edildi ve romanları TV dizisi oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Oğuz Atay, Türk roman anlayışını çağdaş romancılık seviyesine çıkaran önemli bir isim. Tutunamayanlar adlı eseri ile 1970 TRT Roman Ödülü’ne layık görülen Atay, Tutunamayanlar’ın ardından ikinci romanı Tehlikeli Oyunlar’ı ve öykülerini bir araya topladığı Korkuyu Beklerken eserini yayımlamıştır. Sağlığında hiçbir eseri ikinci baskı yapmayan kitapları, Atay’ın vefatından sonra yüzlerce kez basılarak en çok okunan Türk yazarlar arasında yerini almıştır. Bir Bilim Adamının Romanı, Oyunlarla Yaşayanlar, Eylembilim ve Günlük diğer önemli eserleri arasında yer alırken, eserlerinde düşle gerçeğin birbirine karışması; tüm kurmaca türlerine atıfta bulunan bir kurmaca türü olan üstkurmaca kurgu türünde eserler üretmesi nedeniyle ülkemizin postmodernist roman kategorisinde eser veren ilk Türk yazar olarak da tarihe geçmiştir.

  • Kadın Yazarlar… Kitaplar… Cümleler…

    Kadın Yazarlar… Kitaplar… Cümleler…

    Bazen okuduğumuz kitaptan alıntıladığımız bir cümle hayat boyu bizimle gelir… Hatta üzerine uzun uzun düşünmeyi gerektiren o cümlenin kendisi bir kitap gibidir. İncelikli… Etkileyici… Derin… Kadın yazarlarımıza ait böyle cümleler var sırada…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • JACK LONDON’IN KİTAPLARINA DA KONU OLAN HAYATI

    Amerikalı ünlü yazar Jack London, özellikle yazdığı kısa ve çarpıcı hikâyeleri ile tanınan bir yazar. Yaşadığı dönemin zorluklarını kendi yaşam hikâyeleri ile harmanlayarak okuyuculara sunan London, yaşadığı maddi ve manevi zorlukları yazarak aşmış, hayatın yükünü edebi eserlere dönüştürmüş usta bir kalem. London’ın eserlerini okurken aslında bir ülkenin bir dönemine şahitlik ederiz. “Vahşetin Çağrısı”, “Beyaz Diş” ve “Martin Eden” gibi eserleri ile edebiyat dünyasına sayılı eserler kazandırmış London’ın zorlu geçen hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    12 Ocak 1876’da San Francisco’da dünyaya gelen ve tam ismi “John Griffith Chaney” olan Jack London’ın annesi müzik öğretmeni, babası ise o dönem için enteresan bir meslek olan astrologdur. Annesi ve babası resmî olarak evli olmayan London, annesinin doğumdan sonra yaşadığı psikolojik sorunlar nedeniyle bir süre için eski bir köle olan Virginia Prentiss’e emanet edilir. Daha küçücük bir bebekken bakımını üstlenen bu Afrika kökenli bakıcının Jack London’ın hayatında önemli bir yeri olur. Sağlık sorunlarını atlattıktan sonra minik bebeğini himayesine alan anne Flora, Amerikan İç Savaşı gazisi John London ile evlenir ve birlikte yaşamaya başlarlar. Evde isimlerin karışmaması için bebek John’un ismi Jack olarak değiştirilir. Bu dönem iki kız kardeşi dünyaya gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yerel kütüphanelerde kitap okuyarak kendini geliştiren London, bu kütüphanelerden birinde okuduğu Ouida’ya ait, eğitimsiz bir İtalyan köylü çocuğun opera bestecisi olarak ün salmasını anlatan kitabı “Signa”dan çok etkilenir. Kendi hedeflerine ulaşmak için bu kitaptan ilham alan genç London, 1889’da, günde 12 saatten fazla çalıştığı konserve fabrikasından kurtulmak için süt annesinden borç para alır. Bu para ile eski durumda olan, iki direkli küçük bir istiridye teknesi satın alan London, bir süre denizlerde çalışır ancak çok değil birkaç ay sonra bu hayali de suya düşer. Yelkenlisinin tamir edilemeyecek düzeyde hasar almasından sonra ‘Kaliforniya Balık Devriyesi’ne katılır. Bu dönemde yaşadıklarını ilerleyen yıllarda “İstridye Korsanları” kitabında kaleme alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bir süre balıkçı teknelerinde çalışan ve Japonya sahillerine kadar giden London, 1893’teki ekonomik krizden, ülke içindeki iç huzursuzluklardan ve en önemlisi ağır iş koşullarından dolayı artık çalışmaz. Sokaklarda yaşayan ve zor günler geçiren London, karıştığı bir olay yüzünden 30 gün hapis yatar ve ileride hapishanede geçirdiği bu zamanları “Yol” kitabında anlatır. Denizcilikten ve serserilikten iki kitap çıkaran London, bir süre sonra Oakland’da lise eğitimine başlar. Okul gazetesinde yazıları yayımlanan genç yazarın “Japonya Kıyısını Vuran Tayfun” hikâyesi, denizcilik deneyimlerinin âdeta meyvesi olur. Berkeley Üniversitesinde eğitim almayı çok isteyen yazar, bir senesini çokça ders çalışarak geçirir ve istediği okula girmeyi başarır. Ancak ekonomik nedenlerden ötürü hiçbir zaman mezun olamaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1897’de para kazanmak amacıyla kayınbiraderi ile altın avına başlayan Jack London, altın madenleri ile ünlü Kanada’daki Klondayk’a gider. İlk başarılı öykülerini burada kaleme almaya başlayan London’a, ne yazık ki Klondayk sağlık açısından aynı şansı getirmez. Altın çıkarma işinde çalışan pek çok madenci gibi iskorbüt hastalığına yakalanan London, dört dişini kaybeder, derin fiziksel acılar çeker. Bir cizvit papazının yardımıyla sağlığına tekrar kavuşan London’ın bu acı dolu anıları “Ateş Yakmak” adlı eserinde de anlatılmaktadır. Bir sene sonra tekrar Okland’a dönen yazar için artık yazdığı kitapları bastırmaya çalıştığı bir dönem başlar. Bu mücadelesi ise London’ın en etkileyici eserlerinden olan “Martin Eden” kitabında detaylı bir şekilde kaleme alınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Jack London’ın yayımlanan ilk öyküsü “Yoldaki Adam” olur. Yayınevinin yazara beş dolar ödemesi neredeyse hayalini kurduğu yazarlık kariyerinden vazgeçmesine sebep olacakken, o dönem düşük maliyetli dergi üretimine olanak veren yeni basım teknolojilerinin çıkmasıyla ve bu dergilerin büyük ilgi görmesiyle “Vahşetin Çağrısı” hikâyesi için 40 dolar ödeme alır ve mesleğine sıkı sıkı tutunur. 20. yüzyılın başlarından itibaren yazarlıktan ciddi paralar kazanmaya başlayan London, kazandığı paralar ile 15 bin kitaptan oluşan bir kitaplık oluşturur. Yazmak kadar okumaktan da keyif alan London, 1900’de, “Kurdun Oğlu” kitabının yayımlandığı gün, Bess Maddern ile evlenir. İki çocukları olan çift, evliliklerinin dördüncü yılında boşanır ve London, bir sene sonra ikinci evliliğini yapar. 1910’da ücra bir noktada çiftlik hayatı yaşamaya başlayan yazar, kitaplarından elde ettiği kazancı çiftliği büyütmek ve çiftliğin ihtiyaçlarını karşılamak için kullanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kariyeri boyunca birçok kez intihalle suçlanan Jack London, gazete haberlerinden ve okuduğu kitaplardan ilham aldığını hiçbir zaman inkar etmez. Dostuna yazdığı bir mektupta “İfade etmek icat etmekten daha kolaydır…” diyen London, 22 Kasım 1916’da çiftliğinde hayata veda eder. Ölümü, yaşamı kadar sansasyonel olur. Kimi kaynaklarda üremi hastalığından öldüğü belirtilirken kimi kaynaklarda da intihar ettiği yazılır. Jack London’ın külleri, Kaliforniya’da bulunan ve günümüzde “Jack London Devlet Tarih Parkı” olarak anılan çiftliğine gömülür. Çok sade olan mezarı çitlerle örülüdür ve sadece yosun tutmuş bir kaya parçası bulunmaktadır.

  • FARKLI BİR DÜNYAYA AÇILAN PENCERE: ÜTOPYA VE DİSTOPYALAR

    Yaşadığımız dünya her geçen gün daha da karmaşıklaşıyor. Toplumları ve ülkeleri bambaşka bir hayal dünyasının penceresinden görebilme yeteneğine sahip birçok önemli yazar, bu karmaşıklaşan dünyanın içinde yeni akımlar üreterek insanlara farklı yaşam biçimleri sunuyor: Ütopya ve distopya. Bu iki türe ait yazılan en özgün eserleri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yunanca “olmayan yer” anlamına gelen ütopya kelimesi, ilk kez More’un 1516’da yazdığı kitabında karşımıza çıkıyor. Var olmayan bir adada geçen hikâye; dönemin İngiltere’sine eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşıyor ve bu olmayan adada yaşayan herkesin eşit ve mutlu olduğu bir dünya kurguluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Francis Bacon’un ölümünden sonra 1626’da yayımlanan ütopik eseri Kayıp Atlantis, Peru’nun batısındaki Pasifik Okyanusu’nda kaybolan bir Avrupa gemisindeki mürettebatın keşfettiği hayali bir ada olan Banselam’da geçiyor. Romanda bu ada ülkesindeki gündelik yaşantı tasvir edilirken, Bacon Banselam’da ideal dünyayı politikanın bilime hizmet etmesiyle var ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    H.G. Wells’in 1895’te yayımlanan kitabı, aynı zamanda bilim kurgu türünün ilk örneği olarak edebiyat dünyasında önemli bir yere sahip. Eser hem ütopyayı hem de distopyayı bir hikâyede anlatabilmeyi başarmış nadir kitaplardan. Roman, zaman makinesi ile 802.700’lü yıllara giden bir yolcunun gelecekte yaşayan “Eloi”lerle karşılaşmasını, bu medeniyetin mükemmel yaşamından etkilenmesini, ait olduğu zamana dönmeye çalışırken zaman makinesini kaybetmesiyle macera dolu bir hikâyeye sürüklenmesini konu alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1907’de yayımlanan Demir Ökçe, ilk distopik eser sayılıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde geçen hikâyede Jack London, baskıcı bir rejimin portresini çizerken ilk defa kurgusal ve bir o kadar da karanlık bir dünyanın kapılarını okuyucuya aralıyor. George Orwell’ın 1984 isimli distopik romana da esin kaynağı olan kitap, uygulanan yanlış ve baskıcı politikalarla ülkenin nasıl dehşete sürüklendiğini ustaca anlatıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ursula K. Le Guin, Rüyanın Öte Yakası isimli distopik eserinde; gördüğü rüyalarla evrenin kaderini değiştirme gücüne sahip gönülsüz bir kahraman ve bu gücü faydalı işler için kullanmaya çalışırken iktidar hırsına yenik düşen bir bilim insanının yollarının kesişmesi ile ortaya çıkan bir hikâyeyi anlatıyor. Hayalin sınırlarını zorlayan bu roman, çizdiği karamsar tablo ile önemli distopik eserler arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Gemilerinin batmasıyla ıssız bir adaya düşen öğrencilerin hikâyesini konu alan Sineklerin Tanrısı, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi William Golding tarafından yazıldı. 1954’te yayımlanan eser, insan doğasını anlamamızı sağlayan bir bakış açısı sunması sebebiyle de önemli. Bu distopik hikâye; cennetvari bir mercan adasında, sahip oldukları hırs sebebiyle ada hayatını cehenneme çeviren gençleri ve bu gençler arasındaki mücadeleyi anlatıyor.

  • KİTAP YAYINCILIĞINA AİT TERİMLER

    Modern dünyada şimdiye kadar 130 milyon civarında kitap yayınlandığını biliyor muydunuz? TÜİK verilerine göre 2019 yılında ülkemizde 61 bin 512, 2020 yılında 68 bin 120 kitap yayınlanmış. Yıllık kitap baskı sayısı ise 600 milyonu çoktan aşmış durumda. Üretim konusunda oldukça iyi olan ve kitap cirosuyla dünyada 11’inci sırada yer tutan ülkemizde kitap okuma oranının da yükselmesini dileyerek, yayıncılık dünyasından bazı terimleri karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • İçinden Yaz Geçen Kitaplar

    İçinden Yaz Geçen Kitaplar

    Bu kitapların bazıları yaz mevsiminde geçiyor, bazıları bir coğrafyanın yaz mevsimini anlatıyor, bazıları yazdan özlemle bahsederken bazıları yazla insan ömrünü kıyaslıyor. Bu sayfayı yaz kokan kitaplara ayırdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyılın ortalarındaki İstanbul yazlarını merak edenler için tavsiyemiz Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1948’in Şubat-Haziran ayları arasında gazetede yayınlandıktan sonra basılan kitabı Huzur olacak. Kitabın büyük bir bölümünde Emirgan ve Büyükada’da geçen yaz günlerini okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dostoyevski’nin Avrupa’ya seyahati sırasında tuttuğu ve fazlaca Batı eleştirisi içeren notlardan derlenen kitapta çok sayıda Avrupa şehri ve insanı konu edilmiş. Kitabın adına bakıp da yaz mevsiminden söz ettiği sanılmasın ama Avrupa’nın pek çok şehrinde yaşanan yaz günleri sıkça kendine yer bulmuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    yaz, kitap

    “Yaz bitiyor Kenan. Her şey bitiyor. İnsan olmamız için bir sınavdı bu yaz. Olabildik mi?” Bu cümle Selim İleri’nin Son Yaz Akşamı kitabında geçer ve bu da hemen hemen tüm kitaplarında olduğu gibi yaz mevsiminin her anlamıyla yaşandığı bir kitaptır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Virginia Woolf’un anne ve babası başta olmak üzere kendi biyografisinden izler yüklediği kitabı Deniz Feneri’nde bir adada yaz tatilini geçiren Ramsay ailesi ve onların çevresinde dönen olaylar anlatılır. Ne kadar dram olursa olsun yaz mevsimi de kitabın tamamında bütün sıcaklığıyla başroldedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Murathan Mungan’ın kitabındaki dizeler anlatsın en iyisi size yazı:

    “yazın bittiği her yerde söylenir / söyleyenler inanır gerçekten bir şeylerin bittiğine / yaz biter / eskir geceler, serin hüzünlü / yeni mevsime hazırlık ömrün teyel yerleri / bir yanı telaş, bir yanı ürperten yaz sonu ikindileri / çıkarır sizi dalgın derinliğinizden / yaşadığınızı duyarsanız teninizde / bir zamanlar okumuş olduğunuz kitapları özlersiniz / sıcak odaları, beyaz, temiz yastıkları /ahşap panjurları / yaz bitti/ bitmeyen şeyler kaldı geride…”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    yaz, kitap

    Gabriel Garcia Marquez’in ölümsüz aşk kitabı Kolera Günlerinde Aşk’ta ana karakter Florentino Ariza’nın idealize ettiği büyük aşka odaklanırken dönemin ağır geçen yazı da kurgunun her anında kendini hissettiriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bunlar da içinden en çok yaz geçen kitaplardan Mavi Yolculuk’un yazarı Azra Erhat’a ait cümleler: “Mavi yolculuğu anlatmak zordur, mavi yolculuğu yaşamak gerek. Tam yirmi yıldır, onar, on beşer kişilik gruplarla, dünyanın birçok ülkelerinden gelme genç yaşlı insanlarla mavi yolculuk yaparız. Aramızda sanatçılar, yazarlar, öğretmenler, her meslekten insan bulunur(..) hepsi iki üç hafta süren mavi yolculuk dönüşünde başka bir insan olarak çıkarlar karaya. Gözleri güzellikle, gövdeleri sağlıkla, ruhları mutlulukla dolmuştur.”