Etiket: yazar

  • ÖĞRETMENLİK YAPMIŞ 8 YAZAR VE ŞAİRİMİZ

    Hayatının bir bölümünde öğretmenlik yapan insanlar arasında dilimizdeki en güzel cümleleri kuran yazar ve şairlerimiz de bulunuyor. Naif ruhlu insanları buluşturan bu meslek için Atatürk, “Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir.” der. Listemizde sadece yazarak değil, öğretmenlik de yapmış 8 yazar ve şairimizi konuk ediyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Cide doğumlu şiir, roman ve öykü yazarımız Rıfat Ilgaz, Gerede ve Akçakoca’da ilkokul öğretmenliği yapmış, Gümüşova’da başöğretmen olmuştu. İstanbul’da bir ortaokulda Türkçe öğretmenliği yaptığı sırada kendisi de fakültede felsefe öğrencisiydi. Rıfat Ilgaz, 1911-1993 yılları arasında yaşadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Manisa doğumlu yazarımız 1921-1989 yılları arasında yaşadı. Yalnızlık konusunu etkileyici biçimde işlediği Aylak Adam ve Anayurt Oteli kitaplarıyla tanıdığımız Yusuf Atılgan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirmişti ve Akşehir’deki bir askeri lisede edebiyat öğretmenliği yaptı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yahya Kemal Beyatlı; tarih, edebiyat ve uygarlık tarihi dersleri okutmuş, İstanbul Üniversitesine dönüştürülen Darülfünunda medeniyet tarihi, Batı ve Türk edebiyatı tarihi dersleri vermişti. 1884-1958 yılları arasında yaşayan Yahya Kemal’in öğrencilerinden biri de Ahmet Hamdi Tanpınar’dı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yazar, edebiyat tarihçisi ve şair olan Ahmet Hamdi Tanpınar, Cumhuriyet’in ilk öğretmenlerindendi. Erzurum, Konya, Ankara ve İstanbul’da lise edebiyat öğretmenliği yaptı. 1901-1962 yılları arasında yaşayan Tanpınar, Güzel Sanatlar Akademisinde “estetik mitoloji” dersleri de vermişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1898-1973 yılları arasında yaşayan Faruk Nafiz Çamlıbel; Kayseri, Ankara, İstanbul’daki liselerde uzun süre edebiyat öğretmenliği ve kısa süre de coğrafya öğretmenliği yaptı. Behçet Kemal Çağlar ile Onuncu Yıl Marşı’nın sözlerini yazan şairimizin görev yaptığı okullar için yazdığı başka marşlar da bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Anadolu insanını anlattığı roman ve hikâyeleriyle öne çıkan yazarımız Refik Halit Karay, bir süre İstanbul’da Türkçe öğretmenliği yapmıştı. 1888-1965 yılları arasında yaşayan Karay, aslında hukuk fakültesinde öğrenim görmüştü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1934-1977 yılları arasında yaşayan Kastamonu doğumlu yazarımız Oğuz Atay, İstanbul Üniversitesi İnşaat Fakültesinden mezun olmuş ve İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisinin İnşaat Bölümünde öğretim üyeliği yapmıştı, yani bugünkü adıyla Yıldız Teknik Üniversitesinde…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    1867-1915 yılları arasında yaşayan ve son nefesine kadar öğretmenlik mesleğini sürdüren Tevfik Fikret, Türkçe ve edebiyat dersleri vermişti. Aynı zamanda şair ve yayıncı olan Fikret, Mekteb-i Sultani yani bugünkü Galatasaray Lisesinde de müdür olarak da görev yapmıştı.

  • EDEBİYATIN USTA KALEMİ

    Kaleme aldığı eserler ile edebiyat dünyasında şok etkisine neden olan James Joyce, dönemi için oldukça cesur ve farklı yazım tekniğine sahip bir isim. Edebiyatta yeni kapılar aralayan Joyce’un hayatını ve edebi çevrelerce niçin bu denli büyük bir yazar gösterildiğini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    James Joyce, 2 Şubat 1882’de Dublin’de doğar. Babası ile sorunlu bir çocukluk geçiren Joyce, altı yaşında dil ve din eğitimi veren Cizvit okulunda yatılı okumaya başlar. Asosyal geçen çocukluğunda ve gençliğinde bolca kitap okur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Üniversite eğitimini aynı kentteki University College’da tamamlayan Joyce, hayranı olduğu çağdaş tiyatronun kurucularından Norveçli Henrik Ibsen’in oyunlarını orijinal dilinden okuyabilmek için Danca öğrenir. 18 yaşındayken Ibsen’in “Biz Ölüler Uyanınca” adlı oyunu üzerine yazdığı deneme, Londra’da çıkan bir dergide yayımlanır. Bu erken başarı Joyce’un yazar olma yolunu açar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1905’te ileride evleneceği Nora ile tanışır. Geçinmek için bankada çalışır, İngilizce öğretmenliği yapar. İrlanda’da haftalık olarak yayımlanan bir gazetede öykü yazar. Bu öyküler “Dublinliler” ismiyle 1914’te Birleşik Krallık’ta yayımlanır ve edebiyat çevresinde ismi duyulan bir yazar haline gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1916’da “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” adlı otobiyografik romanı yayımlandığında yazarın artık iki çocuğu vardır. Sanattan kazandığı parayla ailesini geçindirmeye çalışan Joyce, Zürih’te yoksulluk içinde yaşar. Ancak bu kötü şartlar belki de yazarı motive eden koşullar olur ve en büyük eseri olan Ulysses üzerine çalışır. Joyce’un en büyük ideali Ulysses’in kitap olarak basılmasıdır ancak yayımcılarla yaşadığı sorunlar nedeniyle bu kitabın basımı yıllarca gecikir. Pek çok yeni tekniği kullandığı bu romanı yayımlandığında edebiyat çevresinde büyük yankı uyandırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dönemi için oldukça sıra dışı olan, günümüzde bile birçok insanın başucu kitabı Ulysses’i Brezilyalı yazar Paulo Coelho, İngiliz yazar Oscar Wilde, Amerikalı yazar Virginia Woolf gibi edebiyatın usta kalemleri sert bir dille eleştirir. Hatta Coelho, Ulysses’i “Edebiyat dünyasında zarara yol açmış, sadece yazım tekniğine odaklanmış bir kitap” olarak değerlendirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Joyce ailesi, Zürih’ten sonra Paris’te yaşamaya başlar. 1932’de kızları Lucia’ya şizofreni tanısı konur, gelini akli dengesini yitirir. Joyce artık ailevi sorunlarıyla ilgilenmek zorunda kalır; bir de bunlar yetmezmiş gibi ağır hipermetrop olan gözlerinden defalarca ameliyat geçirir. Giderek görme yetisini kaybeder. Ülser teşhisiyle olduğu ameliyat sonrası 13 Ocak 1941’de vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ulysses, daha önce denenmemiş deneysel bir yazım tekniğine sahip olması nedeniyle yazarı hırçın bir kalem yapar. Bu kitap, bilinç akışı tekniği ile yazılan ilk eserdir. Klasik edebiyatın sınırlarını aşan ve insanın kaleme almaya cesaret edemeyeceği duyguları anlatan Joyce’un alaycı dili ve önceki eserlere muzip bir dille sataşması o dönem için çok yenidir.

  • KÜLTÜR VE EDEBİYATIN MÜNEVVER KALEMİ: ALEV ALATLI

    Alev Alatlı, Türk edebiyatının ve düşünce dünyasının en özgün kalemlerinden biridir. Felsefi derinliği, kültürel analizleri ve toplumsal eleştirileri ile Alatlı, sadece bir roman yazarı değil, aynı zamanda bir düşünce insanıdır. Alev Alatlı, toplumun temel meseleleri üzerine cesurca eğilmiş ve okurlarını daima eleştirel düşünmeye teşvik etmiştir. Yazılarında ve konuşmalarında medeniyetin gidişatını sorgulamış, özgün bakış açıları sunmuş ve özellikle kültürel yozlaşma, modernleşme, demokrasi ve eğitim gibi konularda derin analizler yapmıştır. Dilin gücünü kullanarak okurlarını düşünmeye, sorgulamaya ve farklı perspektiflerden bakmaya teşvik eden Alev Alatlı’nın yaşam hikâyesini ve miras bıraktığı eserlerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Alev Alatlı, 1942 yılında İzmir’de doğdu. Liseyi babası Ertuğrul Alatlı’nın askerî ataşe olarak görev yaptığı Tokyo’da okudu. Ekonomi & istatistik lisansını ODTÜ’den; ekonomi ve ekonometri yüksek lisansını “Fulbright” bursu ile gittiği Vanderbilt Üniversitesinden (Nashville, Tennessee) aldı. Ardından felsefe öğrenimine başlayan Alatlı, doktora çalışmalarını New Hampshire’daki Dartmouth College’de sürdürdü. Bu süreçte, ilahiyat konusuna da ilgi duyarak düşünce ve medeniyet tarihi üzerine yoğunlaştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde öğretim görevlisi, Devlet Planlama Teşkilatında kıdemli ekonomist olarak çalıştı. California Üniversitesi ile ortak psikodilbilim çalışmaları yürüttü. Alatlı, yazarlık kariyerine 1980’lerin sonlarında başladı. Romanları, denemeleri ve eleştirel yazılarında toplumsal ve siyasi konuları ele aldığı çeşitli gazete ve dergilerde köşe yazarlığı yaptı; entelektüel tartışmalara katkıda bulundu ve eleştirel bakış açıları sundu. Cumhuriyet gazetesi bünyesinde “Bizim English” dergisini çıkardı, daha sonra da Türk Yazarlar Kooperatifinde (YAZKO) başkan yardımcılığı görevini üstlendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk telifli eseri, “Aydın Despotizmi”nin ardından 1984’te “Yaseminler Tüter mi Hâlâ?” kitabını yayımladı. Yazarlar Birliği’nden “Yılın En İyi Romanı” ödülünü alan Alatlı’nın “İşkenceci” kitabı 1987’de okuyucularıyla buluştu. 20. yüzyılın son 30 yılında Türkiye’nin ortak ruhunu çözümleyen, yer yer belgesel niteliği taşıyan dört kitaptan oluşan serinin “Viva la Muerte! / Yaşasın Ölüm” başlıklı ilk kitabı 1993 yılında yayımlandı. Serinin diğer kitaplarını “Nuke Türkiye!”, “Valla Kurda Yedirdin Beni” ve “O.K Musti, Türkiye Tamamdır!” izledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Roman, deneme, inceleme ve felsefi metinler gibi farklı türlerde eserler kaleme alan Alev Alatlı, 20. yüzyılın sonlarında Türkiye’de ve dünyada yaşanan siyasi, toplumsal ve kültürel olayları irdeleyen iki kitaplık serisi “Schrödinger’in Kedisi, Kabûs” eserini 1999 yılında, “Schrödinger’in Kedisi, Rüya” adlı devam kitabını da 2001 yılında okuyucuları ile buluşturdu. Küreselleşme, Batı’nın fikir dünyasındaki egemenliği, bilim, felsefe ve modern toplum eleştirisini ele alan kitaplarının ardından entelektüel üretimine devam eden Alatlı’nın, ​​“Gogol’un İzinde” üst başlıklı kitap serisinin ilki “Aydınlanma Değil, Merhamet” 2004 sonbaharında çıktı. Bunu “Dünya Nöbeti” ve “Eyy Uhnem! Eyy Uhnem!” izledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Eserlerinde sıkça Batı ve Doğu medeniyetlerinin karşılaştırmasını yapan Alev Alatlı, Batı’nın pozitivist ve materyalist yaklaşımlarını eleştirirken, Doğu’nun manevi değerlerine vurgu yaptı. Filistin davasını duyurmak adına yaptığı çalışmalarla 1986 yılında Tunus’ta sürgünde olan Yaser Arafat tarafından “Özgürlük Madalyası” ile onurlandırıldı. 2006 yılında Rusya’da gerçekleştirilen Mikhail Aleksandrovich Sholokhov 100. Yıl Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. 2014 yılında ise edebiyat alanında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Büyük düşünce insanı, Kapadokya Üniversitesinin kurucusu ve Mütevelli Heyet Başkanı Alev Alatlı, 2 Şubat 2024 tarihinde vefat etti. Eserleriyle kültür ve fikir dünyamızı aydınlatan Alev Alatlı’yı saygı ve rahmetle anıyoruz.

  • ÜNLÜ İSİMLERİN KALEMİNDEN ÇIKAN MEKTUP KİTAPLAR

    Ünlü kişiliklerin yaşamlarına, zihin dünyalarına, ilişkilerine dair bilgiler edinmek en az yazarların kaleminden çıkan farklı türdeki kitapları okumak kadar keyiflidir. Bu keyfi en üst seviyede yaşatacak araçlardan biri olarak mektup kitapları önerebiliriz. Sevgiliye, kardeşe hatta komşuya yazılmış mektuplardan derlenen bazı kitapları listemizde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yalnız Seni Arıyorum kitabı, Orhan Veli’nin, “’Hiç birine bağlanmadım / Ona bağlandığım kadar / Sade kadın değil, insan… “ dizelerinin muhatabı olan Nahit Fıratlı’ya, 1947-1950 yıllarında yazdığı mektuplardan derlenmiştir. Kitapta mektupların el yazmaları da görülebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Okuyucuya tutkulu bir aşk romanı hissiyatı veren Milena’ya Mektuplar, Franz Kafka’nın gazeteci Milena Jesenská’ya 1920 Nisan’ında yazdığı ilk mektupla başlayıp, hayatını kaybettiği 1924 yılına kadar süren mektuplaşmalardan oluşmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Avusturyalı yazar Stefan Zweig’a ait bu kitap, sanılanın aksine gerçekte yazılan mektuplardan değil, mektup biçiminde yazılmış bir uzun öyküden oluşuyor. Öykü, ünlü roman yazarı R.’nin, kendisine âşık olan bir kadından imzasız bir mektup almasıyla başlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kitap, Marcel Proust’un, Haussmann Bulvarı No:102’deki evinin üçüncü katında oturan komşusu Madam Williams’a yazdığı mektuplardan oluşuyor. Proust, üçü komşusunun kocasına olmak üzere toplam 26 mektup yazmış ve maruz kaldığı gürültü ile tadilat seslerinden kendi üslubunca yakınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Psikanaliz biliminin kurucusu ünlü nörolog Freud ile Nobel Ödülü sahibi ünlü fizikçi Einstein arasındaki mektuplaşmalardan oluşan kitapta, iki bilim insanının savaştan kurtulmanın yolları ve barış üzerine analizleri okunabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hollandalı ressam Vincent van Gogh’un, tam 17 yıl boyunca ve ölümünden iki gün öncesine kadar kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplar, ilk olarak Theo’nun eşi Johanna van Gogh-Bonger tarafından derlenerek 1914’te yayımlanmıştır. Bu mektup kitap, yazarın yaşamına ve sanatına dair pek çok bilgi barındırmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Cemal Süreya’nın eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı ve 1972’nin 12-24 Temmuz tarihlerini, yani on üç günü kapsayan mektuplardan oluşmaktadır. Bu günler, Zuhal Hanım’ın ameliyat olmak üzere hastanede yattığı günlere karşılık gelir. Süreya ise mektuplarında ailesine olan duygularına, dışarıda olup bitenlere yer vermiştir.

  • HAYAL DÜNYASI VE SEYAHATLERİYLE JULES VERNE

    Eserleri pek çok dile çevrilen, bilim kurgu türünün öncüsü olan Jules Verne, ardında bıraktığı kitaplarla hâlâ en çok okunan yazarlardan biri. 19. yüzyılda yaşayan Verne, gelecek tasvirini heyecanlı maceralarla harmanlamayı başararak okuyucularına soluksuz bir okuma keyfi miras bıraktı. Fransa’da başlayan yaşamı ve kitaplarına ilham veren gezileriyle usta kalemi yakından tanıyalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Jules Gabriel Verne, 8 Şubat 1828’de Fransa’nın Nantes şehrinde dünyaya gelir. Varlıklı bir aileye sahip olan Verne’nin babası avukattır. Eğitim hayatını yatılı okulda geçiren Verne, hukuk eğitimi almak için 1846’da Paris’e gider ve burada edebiyata ilgi duymaya başlar. Paris’teki amcası sayesinde sanat çevresine giren Verne, Alexandre Dumas ve Victor Hugo gibi önemli yazarlarla tanışır ve müzisyen bir arkadaşıyla çeşitli sahnelerde sergilenen tiyatro oyunları yazar. Bu yaşam tarzını onaylamayan babası, oğlundan maddi desteğini çeker fakat Jules Verne geri adım atmaz ve geçimini kalemiyle sağlar. Üç sene Paris Tiyatrosunda sekreterlik yapan genç yazar, bu dönemi, komediler, operetler, kısa hikâyeler yazarak geçirir ve kaleme aldığı hikâyeleri dergilerde yayımlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1857’de evlendiği eşinin borsacı erkek kardeşinin etkisiyle “Paris Menkul Kıymetler Borsası”nda simsarlık yapan Verne, ailesini geçindirmek için sevmediği bu işte çalışsa da yazmaya ve edebi çalışmalarına ara vermez. 1859’da arkadaşı Jean-Louis Aristide Hignard ile ilk defa Fransa dışına çıkar, Britanya Adaları’nı gezer ve maceralarını “İskoçya Seyahati” adıyla romanlaştırır. Bu dönemde astronomi, coğrafya, fizyoloji ve meteoroloji alanlarındaki bilimsel gelişmelerle yakından ilgilenmeye başlar. İlk kitabı basıldığında 35 yaşında olan Verne, borsadaki işini bırakarak tamamen yazmaya yönelir. Yayıncısı Hetzel ile yaptığı 20 yıllık sözleşme kapsamında her yıl iki ciltlik eser üretmeyi kabul eder ve bu eserlerinin de henüz o dönemlerde çok yeni olan bilim kurgu türünde olması için anlaşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1864’te klasikleşen eseri “Dünyanın Merkezine Yolculuk”, bir sene sonra da “Aya Seyahat” romanları basılır. Kitaplarında geçen teknolojilerin ilerleyen yıllarda keşfi ya da icadıyla hayatımızın bir parçası haline gelmesi, onun “bilim falcısı” diye anılmasına neden olur. “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” kitabını ise 1867 yılında kardeşi ile yaptığı Amerika Kıtası gezisinden ilham alarak kaleme alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1872’de eşinin doğduğu Amiens şehrine yerleşen Verne, yazarlıktan kazandığı parayla St. Michel adını verdiği bir yat satın alarak yeni maceralara yelken açar. İngiltere kıyıları, Manş Adaları, Cebelitarık, Tanca, Lizbon, Cezayir, Malta gibi ülkelere seyahat eden gezgin ruhlu yazarın yolunun “İnatçı Keraban” kitabından dolayı Türkiye ve Akdeniz kıyılarından da geçtiği düşünülür. Bu macera romanında, II. Mahmut döneminde çok inatçı ve eski kafalı İstanbullu bir tütün tüccarı olan Keraban Ağa’nın başından geçenler anlatılır. İstanbul, Trakya ve Balkan kıyılarında geçen hikâyeler, Karadeniz sahillerinden Gürcistan ve Rusya’ya kadar uzanır. Kitapta sıkça İstanbul’la ilgili tasvirler bulunsa da Jules Verne’nin İstanbul’u ziyaret ettiğine dair herhangi bir yazılı kaynak bulunmamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Verne, tam da hayalini kurduğu hayatın içindeyken ardı ardına üzücü olaylar yaşar. 1886’da evine döndükten kısa bir süre sonra akıl sağlığı problemi olan yeğeni tarafından vurulur ve baston kullanmak zorunda kalır. 1887’de hem çok sıkı dostu olan yayıncısı Hetzel’i hem de annesini kaybeder. Kendisi için karamsar bir dönem başlasa da hayata sıkı sıkı tutunmayı seçerek yaşadığı kentin belediye meclisinde görev alır. Şehrinin kültürel yapılandırması için tiyatro salonları ve okullar açarken belediye sirkinin de kurulmasını sağlar. O yıllarda şeker hastalığıyla mücadele etmek zorunda kalan yazar, 1902’de görme yetisini kaybeder ve üç yıl sonra Amiens’teki evinde hayata veda eder. Ölümünden iki sene sonra anıt mezarına; yazarın uzaya, uzak yıldızlara ve hep istediği geleceği görme arzusuna gönderme yapmak üzere, mezarından sıyrılarak bir eli ile gökyüzüne uzanmaya çalışan Jules Verne heykeli yerleştirilir.

  • EDEBİYATTA PARFÜMÜN YERİ

    Parfümün tarihi yüzlerce değil binlerce yıl önceye uzanıyor. Dünyada ilk damıtma ve ekstraksiyon tekniklerini geliştiren medeniyetin 4000 yıl önce Sümerler olduğu bilinmekte. İcadının temelinde ise insanların kötü ruhları kovmak üzere tütsü yakmaları ve bu sırada bitkilerden yayılan güzel kokuyu fark etmeleri yatıyor. O ilk dönemlerde elde edilen kokulu yağlar güzel kokmak için değil, yine kötü güçleri uzaklaştırması için tüm vücuda sürülüyordu, hatta ölülerin bedenlerinin huzur bulması için de bu kokular kullanılırdı. Mısır Firavunu Tutankhamun’un mezarından parfüm şişelerinin çıkarılması bunun en güzel örneklerinden biridir. Anlayacağınız parfümün tarihçesi uzun, detaylı bir konu… Hayatımızın her yanını saran bu kokuların edebiyattaki yeri de bir hayli nefes kesici…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sevgiliye yazılan bir şiirde…” title_font_size=”13″]

    “Parfum exotique”, Charles Beaudelaire’nin sevgilisi Jeanne Duval için yazdığı şiirlerden biridir. “O güzel iklimlere sürükler beni kokun / Bir liman görürüm, yelkenle, direkle dolu / Tekneler, son seferin meşakkatiyle yorgun. / Burnuma kadar gelen hava kokular taşır / Yemyeşil demirhindilerden gelen bu koku / İçimde gemici şarkılarına karışır.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hem romanda hem sinemada…” title_font_size=”13″]

    Çağdaş Alman yazarı Patrick Süskind’in 1985 tarihli polisiye romanı Koku, orijinal adıyla Das Parfum 18. yüzyılda Fransa’da geçer ve kokulara son derece duyarlı olan Jean-Baptiste Grenouille’nun koku üretebilmek için çekinmeden işlediği cinayetlere yer verir. Roman daha sonra “Perfume: The Story of a Murderer” adıyla sinemaya uyarlanmış, ülkemizde de “Koku: Bir Katilin Hikâyesi” adıyla gösterime girmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Émile Zola’nın satırlarında…” title_font_size=”13″]

    Edebiyat eserlerinde parfüm detaylarına rastlamak hiç zor değildir. Émile Zola’nın Nana isimli romanı da onlardan biridir. İşte o bölümlerden biri… “Tuvalet masasının üstünü kaplayan gül, leylâk, sümbül demetlerinden yapılan baygın bir çiçek kokusu dolduruyordu insanın içini. Küvetlerden yayılan ağır kokuyla birlikte bir bardağın içine ufalanmış keskin bir lavanta çiçeği kokusu da karışmaktaydı.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Balzac’ın gerçeklerden esinlendiği hikâyesinde…” title_font_size=”13″]

    Honore de Balzac’ın ana karakteri Parisli bir parfümcü olan romanı, Parfümcü Cesar Birotteau’nun Yükselişi ve Düşüşü de başka bir örnektir. César Birotteau, sınıf atlama hayaliyle dolu ve parfümeri dükkânı olan bir tüccardır. Balzac,  Birotteau’nun yükseliş ve düşüşünü anlattığı romanı için Paris’in Rue Saint-Honoré caddesinde gerçekten bir parfümerici olan Jean Vincent Bully’den esinlenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fantastik bir romanda…” title_font_size=”13″]

    Amerikalı roman yazarı Tom Robbins’in fantastik kitabı Parfümün Dansı’nda konu dönüp dolaşıp nihayetinde üretilen bir parfümün sırrına gelip dayanır. Öldürülmek istenen Alobar adlı bir kral ile dul kaldığı için ölümüne karar verilen Kudra’nın yollarının kesişmesi, maceraları ve karşılarına çıkan kötü kokulu Pan’ın kokusunu gizlemek için ürettikleri parfüm kitabın genel çerçevesini oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Refik Halid Karay’ın pek çok kitabında…” title_font_size=”13″]

    Parfümün Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Osmanlı topraklarındaki izini süren ve eserlerinde sıkça yer veren Türk edebiyatçıların başında ise Refik Halid Karay gelir. Edebiyatçının Sonuncu Kadeh isimli kitabından eski zamanların parfüm adları ile ilgili alıntı: “Eski zamanların, Mikado, Opoponaks, Küvir dö rüsi, Lüben gibi parfönlerini ve şişelerini düşündü; sonra Piver markalı harcılâlem kokular yahut kibarcaları, mesela violet dö Parm, fuan Kupe gibilerini hatırladı; arkasından işte suvar dö Pari, Krep de Şin ve büsbütün yenileri, bugünkü neslin kullandıkları!”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türk edebiyatının usta kalemlerinde…” title_font_size=”13″]

    “…ve kokulardan kamelya, leylak, çayır kokusu, Atkinson, Lubin filan bilmiyorlar.” Bu alıntı ise usta Türk edebiyatçılarından Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Efsuncu Baba isimli romanından…  Edebiyatımızda Ahmet Rasim, Halit Ziya Uşaklıgil, Reşat Nuri Güntekin de eserlerinde parfüm ve koku ile ilgili vurgularda bulunan isimlerdir.

  • BİLİMİ EDEBİYAT İLE BULUŞTURAN ISAAC ASIMOV

    Robot, Galaktik İmparatorluk ve Vakıf gibi serileri ile bilim kurgu edebiyatının en önemli kalemlerinden biri olarak tarihe geçen Isaac Asimov için bugün izlediğimiz birçok bilimsel gelişmenin mimarı diyebiliriz. Düşlediği gelecek kurgusunu, gelişen ya da ileride hayatımıza girecek olan teknolojilerle harmanlayarak bir nevi bilim insanlarına yol gösteren Asimov’un hayat hikâyesi yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Isaac Asimov’un doğum tarihi resmî kaynaklarda 2 Ocak 1920 olarak gözükse de kesin doğum tarihi hakkında net bilgi yoktur. Amerikan vatandaşı olarak ölmesine rağmen doğum yeri, Rusya’daki Smolensk yakınlarındaki küçük bir kasabadır. Üç yaşında ABD’ye göç eden Asimov’un ailesi, yaşamak için New York’u seçer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Evde İngilizce konuşulduğu için ana dili Rusçayı hiçbir zaman öğrenemeyen Asimov, okuma yazmayı henüz okula gitmeden öğrenir. 1928’de Amerikan vatandaşlığına kabul edilir. Çocukluk ve ilk gençlik dönemlerinde, Jules Verne dâhil pek çok yazarın eserlerini okur ve yeni filizlenen bu fantastik edebiyattan çok etkilenir. Kendisi de bu tarzda kısa öyküler yazmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1939’da Columbia Üniversitesi kimya bölümünden mezun olur. Ancak aynı yıl II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla akademik hayatına ara vererek askerî görevini yerine getirmek için orduya katılır. Savaşın ardından, aynı üniversitede kimya branşında doktorasını tamamlar. 1979’da profesör ünvanını alacağı Boston Üniversitesinde akademik çalışmalarına hız kesmeden devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1941’de kaleme aldığı Nightfall (Karanlık Çökerken) isimli öyküsü kısa sürede başarıya ulaşır ve geniş kitleler tarafından ilgiyle okunan bir kitap olur. Bu kısa öykü yayımlandıktan uzun yıllar sonra, 1968’de, Amerikan bilim kurgu yazarları tarafından o zamana dek yazılmış en iyi kısa bilim kurgu öyküsü seçilir. Böylelikle Asimov’un görkemli mirasının tohumları atılır. Büyük yankı uyandıran Nightfall isimli kitabın hikâyesi, altı tane güneşi olan Lagash isimli gezegende geçer. Alpha battığında, Beta doruğa çıkmakta; Gamma yörüngedeki en uzak noktadayken, Delta ise en yakın konuma gelmektedir. Etrafını çevreleyen daimî yıldızlar sebebiyle hiç karanlık görmeyen, sadece gündüzü yaşayan bu gezegende her 2049 yılda bir, gezegenin tüm güneşlerinin aynı anda ufkun altına inmesine ve gezegende ilk kez tam bir karanlık yaşanmasına neden olan bir astronomik olay gerçekleşir. Bu olay sırasında gezegen karanlığa gömülür ve bu durum, gezegendeki tüm medeniyetin çökmesine yol açar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Asimov, 1942’de Gertrude Blugerman ile evlenir ve bu evliliğinden iki çocuğu olur. Küçük yaşlarından itibaren olağanüstü bir zekâya sahip olan Asimov, 1950’de yayımlanan ve son derece popüler olan “Vakıf” serisi ile bilim kurgu edebiyatının öncü kalemlerinden biri haline gelir. Vakıf, on milyonlarca gezegeni kapsayan bir galaktik imparatorluğun çöküşünü konu alır ve bilim kurgunun başyapıtlarından sayılır. Tarih, matematik ve hatta Shakespeare dâhil olmak üzere çok çeşitli konularda da kapsamlı yazılar yazan Asimov, kariyeri boyunca 500’ün üzerinde kitap yayımlayarak tarihin en üretken yazarlarından biri olur ve akademik çalışmalarını sürdürmeye devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Asimov’un ismini, kaleme aldığı kitaplardan dolayı bilmeyenler belki onu 1942’de yayımlanan “Durağan Döngü” kitabında bahsettiği “Üç Robot Yasası” ile hatırlar. Robotların işlev ve haklarına ilişkin bu yasaların ilki; “Bir robot bir insana zarar veremez ya da zarar görmesine seyirci kalamaz.” kuralıdır. İkinci kural; “Bir robot birinci yasayla çelişmediği sürece bir insanın emirlerine uymak zorundadır.” Üçüncü kural ise; “Bir robot birinci ve ikinci yasayla çelişmediği sürece kendi varlığını korumakla yükümlüdür.” Üç Robot Yasası, günümüzde yapay zekâ konularında çalışanların uymak zorunda olduğu kuralların temelini oluşturmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hayal gücü çok geniş, okuma tutkusu muazzam, çalışma hayatında kararlı bir disiplini olan Asimov, sürekli olarak var olan gerçeğin arka planını hayal etmeye ve kendince anlamlandırmaya çalışır. Kaleme aldığı tüm kitaplarında bilimi kılavuz alan yazar, her ne kadar fantastik dünyaları betimlese de astrofizik, fizik ve kimyanın yasalarını çiğnemez. Bilimsel yasalar ışığında galaksileri aşan serüvenler kaleme alır, hayali kahramanlara ve olaylara yer verir. İleri teknolojilerin kullanıldığı, galaksiler arası seyahatlerin mümkün olduğu romanlarında o güne kadar duymadığımız, görmediğimiz teknolojileri okuyucuyla buluşturur ve zihinlere yeni fikirlerin tohumunu atar. Karmaşık fikirleri sade yazım tekniği ile geniş kitlelere ulaştıran yazar, sadece kurmaca hikâyeler değil, popüler bilim kitapları da yayımlar. 6 Nisan 1992’de New York’ta vefat eder.

  • DÜNYA EDEBİYATININ USTA KALEMİ: CHARLES DICKENS

    İngiliz edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Charles Dickens, eserleriyle Victoria döneminin en iyi romancılarından biri olarak görülmüştür. Yeterli eğitimi alamamış olmasına rağmen yaşadığı zorluklar ve özellikle yoksulluk onu yazarlığa daha da yakınlaştırmış ve Dickens adını edebiyat dünyasına altın harflerle yazdırmıştır. Bu yazımızda dünya edebiyatının usta kalemi Charles Dickens’ın hayatına dair kısa bilgiler listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    7 Şubat 1812 yılında İngiltere’nin güney kıyısında bulunan Portsmouth’da dünyaya gelen ve tam adı Charles John Huffam Dickens olan yazarın hayatla mücadelesi henüz 12 yaşında bir çocukken başladı. Babası borçlarından dolayı hapis cezasına çarptırıldıktan sonra bir ayakkabı cilası fabrikasında çalışmak zorunda kalan Dickens’ın o dönemdeki deneyimleri, ilerleyen yıllarda kalemini ustaca kullanmasına neden oldu çünkü yazdığı bazı hikâyelerde o yıllardan izler bulmak mümkündü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ayakkabı cilası fabrikasında 3 yıl kadar çalıştıktan sonra 15 yaşlarında bir avukatlık bürosuna geçti ve bu dönemde stenografi öğrenerek 1834 yılında The Morning Chronicle isimli gazetede stenograf olarak çalışmaya başladı. “Boz” takma adıyla dergi ve gazetelere eskizler göndermeye başlayan Dickens daha sonra ilk romanı The Pickwick Papers’ı yazdı ve bu roman 1836 yılında yayımladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1837 yılında kendisini üne kavuşturan Bay Pikvik’in Maceraları isimli eserini kaleme aldı ve artık edebiyat dünyasındaki varlığını iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Birkaç yıl içinde uluslararası üne sahip olan Dickens, Tolstoy gibi büyük isimler tarafından takdir edildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bay Pikvik’in Maceraları’nın ardından 1839 yılında Oliver Twist adlı romanını yayınladı. Twist’i, 1841 yılında kitap olarak basılan romanı Antikacı Dükkânı izledi. Yazarın önemli eserlerinden birkaçı; Nicholas Nickelby, Bir Noel Şarkısı, Martin Chuzzlewit, Dambey ve Oğlu, Kasvetli Ev, Zor Yıllar, İki Şehrin Hikâyesi, Perili Ev, Büyük Umutlar, Müşterek Dostumuz, Edwin Drood’un Gizemi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yalnızca roman yazmaya değil tiyatroya da ilgisi olan Dickens aynı zamanda pek çok tiyatro oyunu da kaleme aldı. Daha yaşarken büyük bir üne kavuşan Dickens, kendisinden sonra gelen edebiyatçılarda da derin izler bıraktı. Jules Vernes, Dickens’tan etkilendiğini her defasında belirtirken ünlü ressam Van Gogh, bazı resimlerinde Dickens romanlarından ilham aldığını söylemiştir. İngiliz edebiyatına katkısının yanı sıra dünya edebiyatını da derinden etkileyen Dickens, kendisinden sonra gelen George Orwell, Edgar Alllan Poe ve Dostoyevski gibi usta kalemleri de etkisi altında bırakmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İngiltere’nin 1990’larda bastığı 10 sterlinin bir yüzünde Kraliçe Elizabeth bulunurken diğer yüzünde de Dickens’ın portresi bulunuyor. Ayrıca madeni paraları olan 2 sterlinde yazarın portresinin illüstrasyonu, yaşamı boyunca kaleme aldığı eserlerinin isimlerinden oluşuyor. Yaşadığı dünyaya büyük etkisi olan yazarın sadece kendi ülkesinde değil, Rusya’da bile portresi posta pullarına basıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    19.yüzyılda ressam Margaret Gilles tarafından Dickens henüz 31 yaşındayken çizilen portresi, 1844 yılında İngiliz Kraliyet Akademisi’nde sergilendikten sonra gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuştu. 2017 yılında Güney Afrika’nın bir şehrinde depo satışı esnasında fark edilen yağlıboya tabloyu Charles Dickens Müzesi, 187 bin sterline satın aldı ve eserdeki yıpranmaları giderdikten sonra müzede sergilemeye başladı.

  • KLASİKTEN MODERNE TÜRK ROMANLARI SEÇKİSİ

    Türk edebiyatı, köklü bir tarihe ve çeşitli dönemlere yayılan zengin bir mirasa sahiptir. Tarih boyunca Anadolu’dan Orta Asya’ya, Balkanlar’dan Orta Doğu’ya farklı medeniyetlerle ilişkilerimiz Türk edebiyatının gelişmesine katkı sağlamıştır. Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular gibi Türk hanedanlarının hüküm sürdüğü dönemlerde Türk edebiyatı önemli bir gelişim göstermiş ve özellikle destanlar, manzum hikâyeler ve koşuklar bu dönemde önemli bir yer tutmuştur. Cumhuriyet dönemiyle birlikte Türk edebiyatı daha da çeşitlenmiş, dili sadeleşmiş ve modernleşmiştir. Realizm, natüralizm ve sembolizm gibi akımlar etkisini gösterir. Yazımızda Türk edebiyatının ilk yazılı eserlerinden olan Dede Korkut Hikâyeleri’nden Türkiye’nin modernleşme sürecinin bir yansıması olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne değerli edebi eserleri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    14. ve 15. yüzyılda yazıya geçirildiği düşünülen Dede Korkut Hikayeleri, Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. “Dede Korkut Kitabı” veya “Kitâb-ı Dedem Korkut” adıyla bilinen eser, toplamda 12 hikâyeden oluşur. Hikâyeler, genellikle Oğuz Türklerinin kültürünü, inançlarını, kahramanlıklarını, mücadelelerini, aşklarını ve günlük yaşamlarını konu alır. Şiirsel bir anlatım ve zengin bir söz varlığına sahip olan hikâyeler sade ve anlaşılır bir dille yazılmıştır. Bu eserler, aynı zamanda Türk dilinin ve kültürünün tarihî gelişimini anlamak için önemli bir kaynak teşkil ettiğinden 2018 yılında UNESCO Dünya Somut Olmayan Kültür Mirası Temsili Listesi’ne kabul edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Roman, hikâye ve tiyatro eserleri kaleme alan Mehmet Rauf’un eseri Eylül, Türk edebiyat tarihinin ilk psikolojik romanı olması bakımından önemli bir yere sahiptir. 1901 yılında yayımlanan eser, olaylardan ziyade kahramanlarının ruh hâllerine dair çözümlemeler içerir. Yazıldığı dönem için oldukça cesur konuların işlendiği romanda evlilik, ihanet, aşk ve mutluluk gibi temalar doğrultusunda Süreyya, Suat ve Necip Bey’in hikâyesi anlatılır. İstanbul’un ilçesi Üsküdar’da geçen roman, dönemin toplumsal yapısını, insan ilişkilerini ele alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Atatürk’ün en sevdiği Türk romanlarından olan Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı ilk olarak gazetede bölümlere ayrılarak yayımlanmış, 1923’te de kitap olarak basılmıştır. Kitapta, varlıklı bir aileden gelen öğretmen Feride’nin Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşadığı zorlu mücadelesi anlatılır. Bu eser aynı zamanda kurtuluş mücadelesi veren bir ülkenin umut sembolü olmuş, sinema filmi, televizyon dizisi, tiyatro ve bale olarak da uyarlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Memduh Şevket Esendal’ın en önemli yapıtlarından biri olan Ayaşlı ile Kiracıları kitabı, Ankara’nın Ayaş semtinde geçer. 1934 yılında ilk basımı gerçekleşen eser, birbirinden farklı kiracıların yaşamlarını konu alan öykülerden oluşur. Farklı yaşam tarzına sahip insanların eğitimleri, dünya görüşleri, uğraşları gibi unsurlardan yola çıkarak, Türkiye’nin farklılıklara rağmen bir arada olabilme gücünü yalın ve akıcı bir dil ile anlatır. Bu yönüyle yapıt, cumhuriyetin kurucu ideolojisini yansıtan önemli eserler arasında yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İlk basımı 1956’da gerçekleşen Esir Şehrin İnsanları romanı, Kemal Tahir’in en ünlü eserlerinden biridir. Kitap, İstanbul’un işgal altındaki döneminin siyasi ve sosyal durumunu, işgal altındaki bir şehirde yaşamanın zorluklarını ve insanların bu koşullara uyum sağlama çabalarını detaylı bir şekilde ele alır. Kitabın ana karakteri olan Kamil Bey, varlıklı bir insandır. Çıktığı dünya gezisinden döndüğünde karşılaştığı işgal tablosu karşısında büyük bir şaşkınlık yaşar. Avrupa’ya gitme şansı olsa da ülkesinde kalmaya karar veren Kamil Bey ve çevresi üzerinden okuyuculara yalın bir dille aktarılan roman, Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Şiirlerinde kullandığı sembolist dil ile bilinen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sosyal sorunlara değindiği gerçekçi romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü, İstanbul’un değişen zamanına ve insan ilişkilerine odaklanır. Roman, İstanbul Üniversitesinde öğrenim gören bir grup genç ve onların etrafındaki karakterlerin hikâyesini anlatır. Ana karakterlerden biri olan Hayri İrdal, İstanbul’da bir saat tamiri enstitüsünde çalışmaktadır. Roman, Hayri’nin bu enstitüde geçirdiği zamanı ve çevresindeki karakterlerle olan ilişkilerini ele alırken, aynı zamanda İstanbul’un modernleşme sürecindeki değişimleri ve bu değişimlerin insanlar üzerindeki etkilerini inceler.

  • UMUT ETMEKTEN VAZGEÇMEYİN

    TDK’nın “ummaktan doğan güven duygusu” olarak tanımladığı umut, biz insanoğlunun en yorgun ve en çaresiz hissettiği anda bile tutunmaktan vazgeçmediği bir duygu. Zaten bu duygu ve istenç değil midir bizi hayata bağlayan? İnsanın kendini ve hedeflerini gerçekleştirme yolundaki kararlılığı ve vazgeçmeyişi ifade eden umut ile ilgili bakalım ünlü düşünür ve isimler neler söylemiş…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]