Etiket: sinema

  • SATRANÇ TUTKUNLARI İÇİN 7 FİLM TAVSİYESİ

    Beyinsel aktiviteleri geliştirmesi açısından en çok tavsiye edilen oyunların başında gelen satrancın dünyaca ünlü oyuncuları ve bu oyuncuların oynadığı efsane maçlar zihnimize kazınmış durumda. Yapay zekânın gelişimini bile satranç oyunlarından ölçtüğümüzü düşünürsek, bu zorlu zihin oyunu için sinema filmlerinin çekilmesi çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Listemizde çoğu gerçek hikâyeye dayanan satranç temalı filmleri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ünlü Rus yazar Vladimir Nabokov’un üçüncü romanından sinemaya uyarlanan Lujin Savunması, çocukluk dönemindeki sorunları satranç sayesinde atlatan Aleksandr İvanoviç Lujin’in hayatını anlatıyor. Okulda çirkin ve içe kapanık olduğu için sürekli alay konusu haline gelen Lujin’in anne ve babasından daha yakın olduğu teyzesinin ona satranç öğretmesiyle hayatı değişir. Zamanla iyi bir satranç oyuncusu haline gelen Lujin, dünyanın en önemli oyuncuları ile maçlar yapar, ünü hızla ülkesinin sınırlarını aşar. 1920’lerde geçen filmde kahramanımız hayatının en zorlu maçlarından biri için İtalya’ya gider. Kazananın dünya şampiyonu olacağı maçta kahramanımızın zihni bulanıklaşır ve karmaşık bir dizi olay peşi sıra gelir. 2000 yapımı filmin yönetmen koltuğunda Hollandalı yazar ve yönetmen Marleen Gorris oturuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    New York’un fakir bir mahallesi olan Bronx’ta geçen bu dram filmi, derslerle alakası olmayan ilkokul öğrencilerinin okula yeni atanan öğretmenleri sayesinde tutkulu satranç oyuncularına dönüşmesini konu alıyor. Gerçek bir hikâyeden uyarlanan 2005 yapımı filmde, öğretmen David MacEnulty’nin derslerinde başarılı olamayan öğrencilerine “Satrançta kazanırsan kimse sana aptal diyemez!” sözü etkili oluyor ve bu azimli çocuklar yeni öğrendikleri satrançtan bir okul takımı kurarak bölgenin önemli maçlarını bir bir kazanmaya başlıyor. Sevginin ve emeğin sonuçsuz kalmayacağını anlatan filmin yönetmeni Amerikalı Allen Hughes.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bilgisayar Satrancı, Andrew Bujalski tarafından yazılan ve yönetilen gerilim ve komedi unsurlarıyla bezeli 2013 yapımı belgesel tadında bir film. Film, internet ve bilgisayarların ilk ortaya çıkmaya başladığı 1980’lerde geçiyor. Dünyanın en iyi satranç oyuncuları arasında yer alan Peter Bishton’u yenmek için bir bilgisayarı programlamaya çalışan bir grup bilgisayar dehâsının maceraları anlatılıyor. Satranç tarihi hakkında yeni bilgiler öğrenmek isteyenlerin listesinde olması gereken bir film olan Bilgisayar Satrancı, bilgisayar ile mücadele etmek zorunda kalan Peter Bishton’un, yapay zekâ ile mücadelesini ve deha mühendislerin bilgisayara satranç oynamayı öğretmeye çalışırken karşılaştıkları sorunlara odaklanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gerçek olaylardan uyarlanan 2014 yapımı filmde yenilmez Rus şampiyon Boris Spassky ile Amerikalı genç ve yetenekli satranç oyuncusu Bobby Fischer’ın haftalar süren efsanevi maçı konu ediliyor. “Asrın Maçı” olarak tarihe geçen bu satranç mücadelesi 1972’de geçiyor. Amerikan yapımı filmde, ülkenin satranç dehası Fischer’ın maçtan hemen önce düşüncelerinin giderek paranoyaklaşması üzerine kendisine komplo kurulacağı yanılsamasına düşmesi anlatılıyor. Soğuk Savaş döneminde geçen filmin yönetmeni Edward Zwick, yıllarca satranç turnuvalarını kazanan Rusya’ya karşı Amerikalıların kazanma iştahını ve bu isteğin Amerikalı oyuncuda yaşattığı psikolojik baskıyı dramatik bir şekilde beyaz perdeye yansıtıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Satranç ile yakından ilgilenen herkes efsanevi oyuncu Sven Magnus Øen Carlsen’i bilir. Beş kez Dünya Satranç Şampiyonu olan Norveçli satranç ustası Carlsen’in dünya şampiyonu olmadan önce ve sonrasında yaşadıklarını konu alan 2016 Norveç yapımı belgesel filmi “Magnus”, önemli maçlardan heyecan verici görüntüler içeriyor. 13 yaşında profesyonel olan, 22 yaşında satrançta dünya şampiyonluğunu kazanan Magnus’un hayatını anlatan filmin yönetmeni Benjamin Ree. Ree, Magnus’un henüz 13 yaşındayken Kasparov’la yaptığı dillere destan maçını da sinematik evrende heyecan verici bir şekilde izleyicilere aktarıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    2016 yapımı Katwe Kraliçesi’nde, Ugandalı fakir bir kız olan 10 yaşındaki Phiona’nın satrancı keşfetmesiyle değişen hayatı anlatılıyor. Aslında bu film, şampiyon satranç oyuncusu Phiona Mutesi’nin gerçek hayat hikâyesinden uyarlanmış. Günlerini ailesine yardımcı olmak için mısır satarak ve küçük erkek kardeşine bakıcılık yaparak geçiren Phiona’nın tüm hayatı, Ugandalı satranç koçu Robert Katende ile tesadüfen tanışmasıyla değişiyor. Koçtan satrancın tüm inceliklerini öğrenip yeni tutkusu için çok çalışan Phiona, zamanla Katwe köyünün en büyük satranç oyuncusu oluyor. Yerel turnuvaları kazandıktan sonra uluslararası düzeyde satranç oynamaya başlayan Phiona’nın tüm zorluklara rağmen başarıya ulaşan hikâyesini Mira Nair yönetiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2017 yapımı kurmaca bir hikâyeye dayalı Satranç Oyuncusu, Diego Padilla adlı yetenekli bir satranç oyuncusunun ülkesinde 1934’te gerçekleşen maçı kazanarak İspanya Satranç Şampiyonu olmasını ve bu sayede tanıştığı Fransız gazeteci Marianne Latour ile yaşadığı fırtınalı aşkı konu alıyor. Ancak filmde İspanya’da başlayan iç savaş ve ardından gelen II. Dünya Savaşı ile bambaşka bir hayatın kapılarını açan Padilla’nın altüst olmaya gebe hayatı dramatik bir şekilde anlatılıyor. İspanyol yazar Julio Castedo’nun kitabından uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda ise Luis Oliveros oturuyor.

  • SAHNELERİN EN PARLAK YILDIZI

    Türk sinema ve tiyatrosunun duayen ismi Yıldız Kenter hem sahne performansı ile hem de yurt dışındaki önemli kurumlardan aldığı oyunculuk eğitimini genç kuşaklara aktarması ile ülkemize hizmet etmiş önemli bir isim. Yıllarca sahnelediği “Ben Anadolu” oyunuyla devleşen, Kemal Sunal gibi önemli oyuncuları sahnelere kazandıran Kent Tiyatrosunun kurucusu olan emektar oyuncuyu aramızdan ayrılışının üçüncü yılında özlemle anıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    11 Ekim 1928’de Çamlıca’da dünyaya gelen Ayşe Yıldız Kenter’in annesi İngiliz asıllı Nadide Kenter, babası ise Meclis-i Âyan üyesi Mehmet Galip Bey’dir. Annesinin asıl ismi Olga Cynthia olsa da Türk vatandaşlığına geçtikten sonra Nadide ismini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Çamlıca’daki bir köşkte varlıklı bir ailenin üyesi olarak hayata gözlerini açan Kenter’in babasının işlerinin bozulması sebebiyle çocukluk yılları Şişli’deki kiralık bir apartman dairesinde geçmiştir. Usta oyuncu Müşfik Kenter’in ablası da olan Yıldız Kenter, kardeşinin doğumundan bir sene sonra henüz beş yaşındayken, ailesi ile beraber oyunculuk kariyerinin başlayacağı Ankara’ya taşınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İçe kapanık bir çocukluk geçiren Kenter, babasının teşvikiyle Ankara Devlet Konservatuvarında eğitim almış ve yeteneği daha genç yaşında dikkat çekmiştir. İlerleyen yıllarda Türk tiyatrosunun adını duyuran oyuncularından biri olacak Kenter, konservatuar eğitimini sınıf atlayarak tamamlamıştır. On bir sene mezun olduğu kurumda çalışan Kenter, Rockefeller bursu kazanarak yurt dışında da oyunculuk eğitimi almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Aldığı burs ile “Amerikan Theatre Wing”, “Neighbourhood Play House” ve “Actor’s Studio”da oyunculuk üzerine yeni teknikler öğrenen Kenter, mezun olduğu okula eğitmen olarak geri dönmüş ancak 1959’da Devlet Tiyatrosundaki görevinden kendi isteği ile ayrılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Muhsin Ertuğrul ile çalışmaya başlayan Yıldız Kenter, bir sene sonra kendisi gibi oyuncu olan kardeşi Müşfik Kenter ve sonradan eşi olacak Şükran Güngör ile Kent Oyuncuları topluluğunu kurmuştur. Kendini sürekli geliştirmek isteyen Kenter, yeni metotlar öğrenmek için dönem dönem ABD ve Birleşik Krallık’ta oyunculuk üzerine çalışmalar gerçekleştirmiştir. 1962’de gönül verdiği tiyatroya katkılarından dolayı “Yılın Kadını” seçilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sinema filmlerindeki performansı ile üç kez “Altın Portakal” ödülü kazanan efsane oyuncu, 100’ün üzerinde tiyatro oyununda yer almıştır. Çehov, Shakespeare, Arthur Miller, Sergey Kokovkin gibi uluslararası yazarların yanı sıra Adalet Ağaoğlu, Melih Cevdet Anday, Muzaffer İzgü, Necati Cumalı gibi birçok Türk yazarın oyunlarını da sahnelemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sadece ulusal değil, uluslararası birçok sinema ve tiyatro festivalinden de önemli ödüller kazanan Kenter, 91 seneye sığdırdığı hayatının 37 senesini sahne eğitmenliği yaparak geçirmiştir. Yıldız Kenter’in sanat ve oyunculuk aşkıyla geçen ömründe Türk tiyatrosuna kazandırdığı birçok genç oyuncu, Kenter Tiyatrosu ve sahnelerde sergilediği performansları unutulmayacaklar arasında yerini almıştır.

  • MÜNİR ÖZKUL’DAN UNUTULMAZ FİLM REPLİKLERİ

    2018 yılında 93 yaşında iken kaybettiğimiz, Türk sinemasının büyük isimlerinden Münir Özkul, kariyeri boyunca 200’den fazla filmde rol aldı. Oyunculuk hayatına 1940 yılında tiyatro ile adım atan ve 1950’lerde sinema filmlerinde rol almaya başlayan sanatçımız, en çok kalabalık aile filmlerindeki rolleriyle sevilip benimsendi. Adile Naşit’le unutulmaz bir ikili olan Münir Özkul, canlandırdığı karakterlerin az ama öz biçimde kullandığı replikler ile de zihinlere kazındı. Onların başında da oğlu ile sevdiği kızı ayırmaya çalışan zengin iş adamına, Yaşar Baba namıyla yaptığı konuşma geliyor…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • AVANGART SANATÇI YAYOİ KUSAMA VE ÜNLÜ ESERLERİ

    Yaşayan en önemli avangart sanatçılardan biri olan Japon Yayoi Kusama, farklı disiplinlerde verdiği eserlerle tanınıyor. Resim, happening, enstalasyon, sinema ve edebiyat alanlarında ürettiği eserlerle dikkat çeken Kusama, uluslararası şöhrete sahip bir sanatçı. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki sanatsal gelişmelerden oldukça etkilenen Yayoi Kusama’nın eserlerine ve hayatına kısaca göz atmak için yazımızı okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1929’da Japonya’da doğan Yayoi Kusama, 10 yaşından beri sanatın her dalına yoğun ilgi duyarak yetişti. 10 yaşından beri gördüğü halüsinasyonlardan etkilenerek çizdiği benekler ve ağlar sanatçının tarzının temelini oluşturuyor. İlk kişisel sergisini 1952’de Japonya’da açan Kusama, resim yapmasını istemeyen ve ablası gibi erken yaşta evlenmesini isteyen annesinin baskısı üzerine 1957’de ABD’ye göç etti. 16 yıl kaldığı bu ülkede, pek çok ses getiren happening gerçekleştirdi; puantiye ve nokta desenlerini bulduğu her zemine çizdi. Kusama, performans veya happening işleri ile çok yönlü bir sanatçı olduğunu göstermiş oldu. Happening nedir diye merak edecek olursanız; Amerika’da 1950’lerin sonu 60’ların başında sanatçılar tarafından sergilenen teatral performansın ismidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Film yapımcılığı ve yayıncılık işleriyle de uğraşan Kusama’nın “Silinmişlik Odası” ilk bilinen işleri arasında yer alıyor. Odanın içindeki eşyalar da dahil olmak üzere her şeyin düz beyaza boyandığı bir mekânda, ziyaretçilerden kendilerine verilen yuvarlak formdaki farklı boyut ve şekillerde renkli sticker’ları odada seçtikleri herhangi bir yüzeye yapıştırmaları istenmişti. Yayoi Kusama, “Silinmişlik Odası” ve onu izleyen diğer projeleriyle âdeta bir fenomen haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Beden, heykel, baskı, seramik, sürrealist, soyut ekspresyonist alanlarda eserler veren Kusama, 2006’daki Singapur Bienali için Orchard Road’daki tüm ağaçları puantiyeli kumaşla kapladı. Yayoi Kusama’nın ünlü kabakları ise sanatçının çocukluk anılarından ilham alıyor. Bu kabak formu, sanatçının 1940’larda Kyoto Belediye Sanat ve El Sanatları Okulunda Japon tarzı resim yani “Nihonga” eğitimi sırasında, sadece eskizlerde tasvir edilerek ortaya çıktı. 1980’ler ve 90’lardan beri sanatsal üretimine yerleşti ve alametifarikası haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yayoi Kusama’nın en bilindik ve en etkileyici eserleri arasında yer alan “Sonsuzluk Odaları” aynayla kaplı mekânda ziyaretçilerine unutulmaz bir deneyim sundu. 1965’ten beri aklında bu fikrin olduğunu belirten sanatçı, New York’taki David Zwirner Galerisi’nde, tamamen camlarla kaplı 25 metrekarelik mekâna yerleştirdiği LED ışıklar sayesinde uzay deneyimi yaşatan “Sonsuzluk Odaları” ile her yöne doğru sonsuza kadar uzayan bir galaksi görünümü oluşturmayı başardı. Sergide uzun kuyruklar olurken, sanat otoriteleri uzun bir süre bu enstalasyonu tartıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yayoi Kusama’nın en çok akılda kalan eserlerinden olan “Butterfly” yine sanatçının kendine has stilini yansıtıyor. Yoğun lekeler, puantiyeler ve ağ desenler Kusama’nın düş dünyasının yansımalarının sanata dönüşmüş formu… 1997’de Rice Gallery’de “Dots Obsession” yani “Nokta Takıntısı” adlı eserini sergileyen sanatçı, galerinin tamamında devasa, şekilsiz ve şişirilebilir balonlar kullandı ve bu nesneleri yine imzası olan sarı, pembe, kırmızı puantiyeler ile noktasal desenlere boyadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Çalışmalarında bal kabağı formunu sıklıkla kullanan Kusama, puantiye desenini de sıkça kullandığı için “Puantiye Kraliçesi” olarak anılıyor. 1973’te ülkesine dönen ve 1977’de gönüllü olarak bir akıl hastanesine yerleşen aykırı sanatçı, burada çok sayıda roman, şiir ve otobiyografi yazarak edebi bir kariyere de imza attı. Gecelerini hastanede, gündüzlerini atölyesinde geçiren üretken sanatçının 2008’de New York’taki Christie’s Müzayede Evi’nde 5.1 milyon dolara sattığı eserinden sonra, “Beyaz No.28” eseri, 2014’te 7 milyon dolara satıldı. Böylelikle Kusama yaşayan en zengin sanatçı unvanının da sahibi oldu.

  • FİLMLERİ GERÇEKÇİ YAPAN FOLEY SANATI

    Foley sanatı, sinema ve televizyon yapımlarında gerçekçi ses efektleri üretmek amacıyla kullanılan özel bir ses tasarımı tekniğidir. İsmini, bu sanatı geliştiren ses tasarımcısı Jack Donovan Foley’den almıştır. Görsel içeriklere derinlik ve gerçeklik katmak için kullanılan bu yöntem, âdeta izleyiciyi hikâyenin içine çeken bir köprü işlevi görür. Foley sanatı, ilk ortaya çıktığı dönemden itibaren önemli bir evrim geçirerek modern sinemanın vazgeçilmez bir unsuru hâline gelmiştir. Günümüzde, bir yapımın atmosferini güçlendirmek ve seyirciye daha etkileyici bir deneyim sunmak için Foley sanatçıları, birçok teknik ve ekipman kullanmaktadır. Bu sanatın tarihsel gelişimini ve teknik süreçlerini keşfetmek için yazımızı okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Foley” olarak adlandırılan filmlere ses ekleme teknolojisi, 1920’lerin başlarında radyo stüdyolarında ortaya çıkmıştır. O dönemde, radyo draması yayınlarına ses efekti eklemek için canlı performanslar kullanılıyordu. Ses kayıt teknolojisi, dönemin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar kaliteli veya esnek olmadığı için ses efekti çalışanlarının tüm sesleri canlı olarak üretmesi gerekiyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1914 yılında sessiz film döneminde Universal Stüdyoları ile çalışmaya başlayan Jack Donovan Foley, Warner Stüdyoları’nın sesli ilk filmi olan “The Jazz Singer” piyasaya sürüldüğünde, Universal Stüdyoları’nın rekabetçi kalması gerektiğini fark etmişti. Foley, Universal’ın o zamanlar yaklaşmakta olan müzikali “Show Boat”u bir müzikale dönüştüren ses ekibinin başına geçti ve dönemin radyoları için ses üreten isimlerini de ekibine dâhil etti. O dönemde kullanılan mikrofonlar yalnızca diyalogları kaydedebildiğinden, diğer seslerin film çekiminden sonra eklenmesi gerekiyordu. Foley ve ekibi, doğal ses efektlerini canlı olarak üreterek filmi bir ekrana yansıttı ve görüntülerle mükemmel bir şekilde senkronize etti. Örneğin; ayak sesleri, kapı kapanma sesleri gibi detaylar filmin hareketleriyle tam uyum içinde olmalıydı. Bu süreç doğru zamanlama, dikkatli bir planlama ve ekip üyelerinin titiz iş birliğini gerektiriyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Oyuncuların hareketlerini dikkatle takip ederek seslerin görüntüyle birebir uyum sağlamasını başaran Foley’in yöntemleri ve yenilikçi yaklaşımı, günümüzde hâlâ “Foley stüdyolarında” modern ses prodüksiyonunun temel taşlarını oluşturmaktadır. Foley sanatçılarının kullandığı pek çok teknik, onun geliştirdiği yöntemlerden ilham alır. Ses kalitesini artırmak için post prodüksiyonda filmlere, videolara ve diğer medyaya eklenen günlük ses efektlerinin yeniden üretildiği Foley’de sanatçılar; günlük nesneleri yenilikçi şekillerde kullanarak sahnelerin ihtiyaç duyduğu sesleri oluşturuyor. Örneğin, bir savaş sahnesindeki kırılan kemik sesini üretmek için kereviz veya lahana gibi sebzeler kırılabiliyor. Bunun yanı sıra, çekimler sırasında set ortamında istemeden kaydedilen uçak veya trafik gürültüsü gibi seslerin örtülmesi için de Foley tekniklerine başvuruluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Foley işleminin gerçekleştirildiği yerler, genellikle “Foley sahnesi” veya “Foley stüdyosu” olarak adlandırılır. Bir Foley sanatçısı, filmde tasvir edilen gerçekçi ortam seslerini yeniden üreterek sahnelerin atmosferine derinlik kazandırır. Çekim sırasında set ortamındaki sesler, genellikle gerçek hayattaki akustik etkilere benzer şekilde kaydedilmez. Bu durum, film yapımcılarının sesleri sonradan eklemek için Foley tekniklerine başvurmalarını gerektirir. Foley sanatı, bir filme öylesine kusursuz bir şekilde entegre edilir ki izleyici çoğu zaman bu ses efektlerini fark etmez. Bu teknik, sahnelerdeki gerçeklik duygusunu artırarak izleyiciyi hikâyenin içine çeken bir etki oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Foley kayıtlarının gerçekleştirildiği odaların ses izolasyonunun son derece iyi yapılmış olması gerekir. Özellikle yatak çarşaflarından çıkan hışırtılar gibi çok düşük seviyeli ses efektleri kaydedilirken, mikrofon hassasiyeti oldukça yüksek bir değere ayarlanır. Eğer odanın izolasyonu yetersizse, mikrofon dışarıdan gelen istenmeyen sesleri de algılayabilir ve bu durum kayıt kalitesini olumsuz etkiler. Foley sanatçısı, filmi izlerken eş zamanlı olarak gerekli ses efektlerini çeşitli objeler ve eşyalar kullanarak oluşturur. Bir sahnede genellikle aynı anda birden fazla ses bulunur. Bu seslerin her biri, ayrı ayrı kanallara kaydedilerek üst üste eklenir. Örneğin, önce ayak sesleri kaydedilir; ardından gıcırtılar, hışırtılar, giysi hareketlerinden kaynaklanan sesler ve objelerin çarpma ya da düşme sesleri gibi sahnedeki tüm detaylar görüntüyle tam senkron olacak şekilde kaydedilir. Bu titiz süreç, sahnenin atmosferini güçlendirmek ve izleyiciye gerçekçi bir deneyim sunmak için haylice önemlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kayıt teknolojisinin ilerlemesiyle birlikte modern Foley sanatı da sürekli gelişim göstermektedir. Günümüzde seslerin sahnenin tek bir ses parçasına canlı olarak kaydedilmesi zorunlu değildir. Bunun yerine, sesler ayrı ayrı kaydedilerek görsel karşılıklarıyla dikkatle senkronize edilebilmektedir. Modern Foley stüdyoları, filmlerin ortam seslerini yeniden oluşturmak için yüzlerce farklı sahne ve dijital efekt kullanır. Bu gelişmiş teknikler, hem prodüksiyon sürecini daha esnek hâle getirir hem de sahnelerdeki seslerin gerçekçiliğini artırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Foley sanatı, Jack Foley’in öncülüğünün ardından birçok yetenekli sanatçı tarafından geliştirilmiş ve daha da zenginleşmiştir. Gary Hecker ve Dawn Lunsford gibi isimler, ses tasarımı konusundaki ustalıklarıyla tanınmaktadır. Hecker, özellikle “Yıldız Savaşları” film serisinde ışın kılıcı vızıltısını, tüplü televizyonların çalışırken çıkardığı düşük frekanstaki uğultu sesinden kaydederek sıra dışı ikonik sesler oluşturmuştur. Aynı zamanda, patlayıcıların sesi için gergin radyo kulesi tellerine vurulan darbelerden yararlanmıştır. Darth Vader’ın ürkütücü nefes alma sesi ise bir dalış regülatöründen alınan nefes sesinin kaydıyla ortaya çıkarılmıştır. Bu eşsiz ve özel teknikler, Foley sanatının seyirciyi hikâyenin içine çekme konusundaki vazgeçilmez rolünü ve sinema dünyasındaki önemini ortaya koymaktadır.

  • HABABAM SINIFI’NIN KALPLERE DOKUNAN ÖĞRETMENLERİ

    Sinema dünyasında bilgeliği, cesareti ve öğrencilerine olan yaklaşımlarıyla iz bırakan öğretmen karakterleri, film boyunca gösterdikleri sabır, azim ve içtenlikle hem öğrencilerinin hayatlarını hem de izleyicilerin bakış açılarını değiştirmeyi başarmıştır. Bir klasik haline gelen Hababam Sınıfı serisinde kimi zaman sevecen bir rehber, kimi zaman da otoritesiyle öğrencileri hizaya getirerek hepimize ilham kaynağı olan öğretmen karakterleri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mahmut Hoca” title_font_size=”13″]

    Rıfat Ilgaz’ın aynı adlı eserinden uyarlanan Hababam Sınıfı film serisinde Münir Özkul’un hayat verdiği unutulmaz Mahmut Hoca karakteri, yalnızca bir öğretmen değil, öğrencilerine adeta bir baba figürü olarak yansır. Onların yalnızca derslerde başarılı olmalarını değil, aynı zamanda toplum için sorumluluk sahibi, erdemli bireyler olarak yetişmelerini amaçlayan idealist bir eğitimcidir. Disiplinli fakat bir o kadar da sevecen tavrıyla, hayatın iniş çıkışlarını anlamaları için haylaz öğrencilerine ders vermekten asla vazgeçmez. Otoriter bir yapıya sahip olmasına rağmen Mahmut Hoca, öğrencilerinin kalbine dokunmayı başarır; her sözü, bir yaşam dersi niteliğindedir. Gösterdiği sevgi ve sabır sayesinde, yalnızca Hababam Sınıfı öğrencilerinin değil, izleyicilerin de hafızasına kazınır ve Türk sinemasında eğitim dünyasının en unutulmaz karakterlerinden biri olarak yerini alır. Onun için öğrencilerin akademik başarısı kadar, dürüst ve ahlaklı bireyler olmaları da önemlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Badi Ekrem ” title_font_size=”13″]

    Hababam Sınıfı film serisinin ikinci filmi Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı, Ertem Eğilmez’in yönetmenliğinde Türk sinema tarihine damgasını vurmuş eserlerden biridir. Bu filmde, Şener Şen’in canlandırdığı Badi Ekrem karakteri, Türk sinema tarihinin en sıra dışı ve sevimli öğretmenlerinden biri olarak hafızalara kazınmıştır. Saf ve iyi niyetli bir beden eğitimi öğretmeni olan Badi Ekrem, öğrencileriyle kurduğu samimi ve eğlenceli ilişkileriyle izleyicilerin gönlünde taht kurmuştur. Kendisini ciddiye almayan öğrencilerin şakalarına hedef olan Badi Ekrem, sık sık komik durumlara düşer. Ancak ne yaşarsa yaşasın, öğrencilerine duyduğu sevgiden ve iyimserliğinden asla vazgeçmez.

     

    Badi Ekrem karakteri, naif ve saf görünümünün ardında, eğitimde sevgi ve samimiyetin gücünü etkileyici bir şekilde vurgular. Onun hikâyesi, öğretmenlerin öğrenciler üzerindeki pozitif etkisini ve içtenliğin güçlü bir ilişki inşa etmedeki önemini bizlere hatırlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Paşa Nuri” title_font_size=”13″]

    Hababam Sınıfı serisinde Nuri Hoca, katı disiplini ve sert mizacıyla tanınan fizik öğretmenidir. Eğitimine büyük önem verdiği öğrencileri, onun geleneksel eğitim anlayışı ve İstiklal Savaşı gazisi olması nedeniyle kendisine “Paşa” lakabını takmıştır. Hababam Sınıfı öğrencileri, fizik dersini kaynatmak için sık sık Paşa Nuri’yi geçmiş savaş anılarını anlatmaya teşvik eder. Ders esnasında bu hikâyelere dalan Nuri Hoca, öğrencilerin planına farkında olmadan uyar ve büyük bir heyecanla savaş anılarını tekrar yaşar. Bu sahnelerde öğrenciler, hocayı omuzlarında taşır ve cetvellerle büyük taarruzu canlandırarak unutulmaz anlar yaşatır. Paşa Nuri rolündeki Sıtkı Akçatepe, filmde öğrencisi rolünde oynayan efsanevi oyuncu Halit Akçatepe’nin de gerçek hayattaki babasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kör Akil ” title_font_size=”13″]

    Hababam Sınıfı filmlerinin unutulmaz karakterlerinden biri olan Akil Hoca, felsefe öğretmeni olarak okulun renkli simaları arasında yer alır. Görme yetisinin zayıflığı nedeniyle kalın çerçeveli gözlükler takmak zorunda olan Akil Hoca, derslerdeki dikkati ve sabırlı yaklaşımıyla tanınır.

     

    Hababam Sınıfı’nın yaramaz ve tembel öğrencileri, hocanın bu zayıf noktasını fırsat bilerek sık sık şakalar yapar ve dersleri sabote etmeye çalışır. Kimi zaman gözlüklerini saklar, kimi zaman da tahtaya yanlış bilgiler yazarak onu yanıltırlar. Ancak tüm bu yaramazlıkların arasında Akil Hoca, felsefe gibi soyut bir konuyu mizahi ve etkileyici bir şekilde ele alarak izleyicilerin hafızasında yer edinmiştir. Sabrı ve hoşgörüsüyle öğrencilerinin kalbini kazanan bu sevilen karakteri usta oyuncu Akil Öztuna canlandırmış ve performansıyla Hababam Sınıfı’nın unutulmaz anlarına damga vurmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Külyutmaz Necmi ” title_font_size=”13″]

    Hababam Sınıfı’nın belki de en eğlenceli ancak aynı zamanda en titiz öğretmenlerinden biri olan Külyutmaz Necmi, kopya çektirmeme konusundaki kararlılığıyla efsaneleşmiştir. Sınavlarda sıra üstlerinde adeta bir ninja gibi sessizce dolaşması, Hababam Sınıfı’nın öğrencilerin kâbusu olmuştur. Sınıfta kopya çekmenin imkânsız olduğunu ilan eden Külyutmaz Necmi, sınav günlerinde sıra üzerlerini dikkatle inceler ve en küçük ipucunu bile arar. Ancak ne kadar uğraşsa da Hababam’ın afacanları her sınavda yeni bir yöntem bularak kopya çekmeyi başarır. Usta oyuncu Ertuğrul Bilda’nın canlandırdığı Külyutmaz Necmi, yalnızca öğretmen figürü olarak değil, kendine özgü stili ve çatık kaşlarıyla da izleyicilerin hafızalarında yer etmiştir. Hababam’ın neşeli dünyasında bile Külyutmaz Necmi’nin kopya mücadelesi, izleyicilere her seferinde “Acaba bu kez kopya çektirmeyecek mi?” sorusunu sorduran bir heyecan yaşatmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şevket Hoca ” title_font_size=”13″]

    Şevket Altuğ’u kimya öğretmeni olarak izlediğimiz Şevket Hoca, eğlenceli ve neşeli bir kimya öğretmeni olarak karşımıza çıkar. Ancak sınıfın çılgınlıkları ve bitmek bilmeyen muziplikleri, onun idealist yaklaşımını sürekli baltalar. Özellikle laboratuvarda geçen sahneler, izleyicileri kahkahalara boğar. Şevket Hoca, öğrencilerine kimyayı sevdirmek ve deneylerle öğretmek için çaba gösterse de Hababam’ın yaramaz öğrencileri bu amacını sık sık sekteye uğratır. Şevket Hoca’nın öğretmenlik becerilerini sergilemeye çalıştığı laboratuvarda öğrencilerin deneyleri bozması, kimya malzemelerini karıştırması ve Şevket Hoca’yı sıklıkla zor durumda bırakması sonucu patlayan şişelerden, yanlışlıkla zehirli maddelerle yapılan deneylere kadar birçok komik olay yaşanır. Şevket Hoca’nın laboratuvardaki çabaları ve öğrencilerle kurduğu eğlenceli ilişki, kimyanın mizahi bir şekilde işlendiği unutulmaz sahnelerle izleyicilerin aklında yer eder. Anlayışlı ve yardımsever tavırlarıyla sevilen bir öğretmen olan Şevket Hoca, öğrencileriyle bağ kurarak onların üstünde olumlu bir etki bırakır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hürrem Hoca ” title_font_size=”13″]

    Perran Kutman’ın canlandırdığı Hürrem Hoca, Hababam Sınıfı serisinin en ikonik karakterlerinden biridir. Sert ve mesafeli duruşuyla özellikle erkek öğrencilerin gözünü korkutsa da aslında yumuşak bir kalp taşır. Bu sert mizacı, erkeklerle ilgili katı tutumunu pekiştirir ve onların kadınlarla olan ilişkilerindeki yanlış yaklaşımlarına karşı Hürrem Hoca “boylarının ölçüsünü alan” bir figür olarak karşımıza çıkar.

     

    Hababam Sınıfı’nın yaramaz öğrencileri, Hürrem Hoca’nın otoritesine karşı gelmeye çalışsalar da o, elindeki cetvel ve kendinden emin tavırlarıyla sınıf üzerindeki etkisini sürdürmeyi başarır. Tatlı-sert halleriyle öğrencileri hizaya sokarken, zaman zaman şefkatini de hissettirerek öğrencilerinin kalbini kazanır.

  • 8 MADDE İLE SİNEMANIN TARİHİ

    İlk gösterime giren filmden itibaren kitlelerin yoğun ilgisini çekmeyi başaran sinema, 20. yüzyılın en önemli icatlarından biri. Kamera aracılığıyla elde edilen görüntüleri şeritle dizilen kadrajlarla beyaz renkli perdeye yansıtan makineler, kitlelerin yedinci sanat olarak adlandırılan sinema sektörü ile tanışmasını sağladı. Henüz yüz yıldır hayatımızda olan bu teknoloji, gündelik hayatımızın vazgeçilmez eğlence aracına dönüşmüş durumda. Yediden yetmişe herkesin en sevdiği etkinliklerden olan sinemanın tarihini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1891 yılında Amerika’da Thomas Edison ile yardımcısı William Kennedy Laurie Dickson’ın geliştirdiği “Kinetoscope” prototipi ilk film görüntüleme makinelerinden biridir. Cihazın üst kısmında bulunan bir delikten hareketli resimlerin izlenebildiği bu makine, aynı zamanda sinematik projeksiyon aletlerinin de temelini oluşturmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kineteskoptan (kinetoscope) aldıkları ilhamla 1892’de “sinematograf”ı geliştiren Fransız Lumiere kardeşler, 1895’te geliştirdikleri bu makinenin patentini aldılar. Sinematograf ile kaydettikleri “Arrival of a Train at La Ciotat” isimli filmin gösterimini Paris’te bir kafede gerçekleştirdiler. Sinemanın başlangıcı olarak kabul edilen bu film; Lumiere kardeşlerin sinema tarihinin ilk film yapımcısı unvanını almasını da sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Lumiere kardeşlerin filmi, 15 kare hızında çekilmiş ve 55 saniye sürmüştür. Edison’un kaydettiği ilk kayıtlar sirk ve vodvil gösterilerine aitken, Lumiere kardeşlerin filmi gündelik hayat ile ilgili olduğu için daha çok belgesel niteliğindedir. Lumiere kardeşlerin “Sinematograf”ı yaklaşık 10 kilogram ağırlığındaydı. Kolay taşınabilmesi sayesinde Paris’teki birçok mekânda filmlerinin gösterimini sağlayan kardeşlerin ismi sinema tarihine kazınmış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sadece birkaç dakika süren ilk filmler hem sessiz hem de renksizdi. Sinemanın renkli hâle gelmesi 1902’de şablonlama yöntemi ile gerçekleşti. Her kare tek tek elle boyandığı için uygulanabilir olmayan bu sistem, 1906’da George Albert Smith’in geliştirdiği “Kinemacolor” ile ilk film renklendirme tekniğinin başarılı bir şekilde uygulanmasını sağlamıştır. Bu teknik sayesinde yeşil ve kırmızı renkler özel filtrelerden geçiyor ve iki aşamada renklendirme sağlanıyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    George Albert Smith’in 1908 yapımı “A Visit to the Seaside”, sinema tarihinin ilk renkli filmi olurken; renk spektrumunda meydana gelen sapmalar ve aksaklıklar 1932’de Tecnicolor Şirketinin üç renkli filtreyi geliştirmesiyle yıllar sonra ancak son bulabilmiştir. Bu filtre ile çekilen ilk film, Walt Disney’in “Flowers and Trees” isimli animasyonudur, ilk canlı sinema filmi ise 1934’te çekilen “The Cat and the Fiddle” olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Teknik olarak sürekli kendini geliştiren sinema endüstrisi, senaryo ve hikâye oluşturma açısından da gelişmeler göstermiştir. Fantastik sinema ve bilim-kurgu filmlerinin yönetmeni Fransız Georges Melies, sinemanın gerçekliği yeniden kurgulama yeteneğini kullanan ilk yönetmen olmuştur. Lumiere kardeşlerin film gösteriminden çok etkilenen Méliès, 1892-1912 yılları arasında Montreuil’da kurduğu stüdyosunda yüzlerce film üretmiş; Londra, Barselona, Berlin ve New York’ta yüzlerce film gösterimi gerçekleştirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sinemanın sese kavuşması 1925’te Warner Bros’un icat ettiği “Vitaphone” ile olmuştur. 1927’de ilk sesli film “The Jazz Singer” gösterime girmiş ancak ses ile görüntünün senkronize olamamasından sebep saniyede 15 tane olan görüntü sayısı, saniyede 24 kareye yükseltilerek standartlaştırılmıştır. 1930’lu ve 1940’lı yıllar arasında haftada iki kez sinemaya gitmek artık normal bir rutin hâline gelmiş, sinema endüstrisi milyon dolarlar kazanan bir sektöre dönüşmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizin ilk sinema filmi Osmanlı döneminde, Fuat Uzkınay’ın “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” adlı belgesel kaydıdır. 14 Kasım 1914’te gösterime giren filmin günümüze ulaşan hiçbir kopyası bulunmamaktadır. Gelişen yeni teknolojiler sayesinde hem üretilen sinema filmlerinin görsel dinamikleri değişmiş hem de büyük bütçelere gerek kalmadan bağımsız sinema filmleri de seyircileriyle buluşarak hayatın tüm renklerini içine alan bir sanat dalına dönüşmüştür.

  • BİYOGRAFİ FİLMLERİNDE KİMLERİN HAYATLARINI İZLEDİK?

    Ünlü ünsüz her insanın kocaman bir dünya olduğunu ve anlatılacak hatta filme alınacak hikâyelere sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. Siz de birilerinden mutlaka “hayatımı anlatsam film olur” cümlesini duymuşsunuzdur. Anlatsak film olabilir belki ama tanıdığımız ünlü isimlerin beyaz perdeden yansıtılan hayat hikâyeleri kadar ilgi çeker mi bilinmez. Sanat, bilim, spor, siyaset dünyasından ünlü isimlerin yaşamlarına odaklanan filmler daima sinema tarihinin en özel yapımları arasında yer alır.  İşte o filmler ve hayatı film olan isimlerden bazıları…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Ali” title_font_size=”13″]

    Dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü boksörlerinden Muhammed Ali’nin hayatı, adını taşıyan filmle beyaz perdeye aktarılmıştı. Film, “Benim onlarla bir sorunum yok!” diyerek Vietnam savaşına gitmeyen boksörün şampiyonluk unvanının elinden alınışını ve bokstan uzaklaştırılışını anlatıyor. Ünlü sporcuyu usta siyahi oyuncu Will Smith canlandırarak en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Frida” title_font_size=”13″]

    Hastalıkların önemli yer tuttuğu yaşamı, sanat hayatı ve kendisi gibi ressam olan Diego’yla karmaşık bir ilişkiye dönüşen evliliği ile hayatı film olanlardan biri de Meksikalı sanatçı Frida Kahlo. Salma Hayek’in canlandırdığı film özgün müzikleriyle de öne çıkmış ve Oscar kazanmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Kaldırım Serçesi” title_font_size=”13″]

    Kaldırım Serçesi, Fransız şarkıcı Edith Piaf’ın çocukluğundan ölümüne kadar iniş çıkışlarla dolu yaşamını konu alan filmdir. Filmin adı şarkıcının gerçek hayatta kendisine takılan isimden alınmış ve sanatçıyı Fransız oyuncu Marion Cotillard canlandırmıştı. Film bol bol Edith Piaf’ın şarkılarını dinleme şansı sunan bir kurguya sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Her Şeyin Teorisi” title_font_size=”13″]

    İngiliz fizikçi ve teorisyen Stephen Hawking’in yakalandığı ALS hastalığı ile mücadelesini, bu çerçevede Cambridge Üniversitesi’nden arkadaşı olan ve sonrasında karısı olacak Jane Wilde ile ilişkisini anlatan filmde, dâhi fizikçiyi Eddie Redmayne canlandırmış, oyuncu bu performansıyla da Oscar kazanmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Malcom X” title_font_size=”13″]

    Afrika kökenli Amerikalı aktivist Malcom X’in hırsızlık yaparak hapse girişi, hapishanedeki düşünsel dönüşümü, bir insan hakları savunucusu olarak dışarı çıkışı ve sonrasını konu alan filmde Malcom X’i Denzel Washington canlandırmıştır. Film Malcom X’in Otobiyografisi isimli biyografik kitaptan uyarlanmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Müslüm” title_font_size=”13″]

    Müslüm filmi, arabesk müziğin ünlü isimlerinden olan ve 59 yaşında hayatını kaybeden Müslüm Gürses’in yoksul bir genç olarak ailesiyle Şanlıurfa’dan Adana’ya göçlerini, oradan İstanbul’a ve ses sanatçılığına varan serüvenini, eşi Muhterem Nur’la tanışma hikâyesi anlatılmaktadır. Biyografik filmde sanatçıyı ünlü oyuncu Timuçin Esen canlandırmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Film Adı: Amadeus” title_font_size=”13″]

    18.yüzyılda yaşayıp kendinden sonraki tüm dönemleri etkileyen klasik müzik sanatçısı Wolfgang Amadeus Mozart’ın hayatından kesitlere ve özellikle kendisi gibi besteci olan arkadaşı Antonio Salieri ile olan ilişkisine odaklanan, fakat bunu Salieri’nin gözünden yapan Amadeus filmi 8 dalda Oscar kazanmıştı. Filmde Mozart’ı Tom Hulce, Salieri’yi ise F. Murray Abraham oynamıştır.

  • BUHRAN YILLARININ SİNEMA EKOLÜ: KARA FİLM

    1940’lı yıllarda Amerikan filmlerinin hâkim değerlerine bir başkaldırı olarak ortaya çıkan “Kara Film Ekolü”, II. Dünya Savaşı’ndan sonra tüm dünyayı saran hayal kırıklığı ve kasvetin bir sonucu olarak Amerika’da ortaya çıkmış, daha sonra tüm dünyaya yayılmış bir sinema ekolüdür. Bu ekolün ortaya çıkış nedenlerini ve başarıya ulaşmış filmlerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Alman dışavurumculuğundan oldukça etkilenen bu türün ilk örnekleri, çıktığı yıllarda kara film olarak tanımlanmasa da ilerleyen yıllarda başlı başına bir sinema ekolü haline gelmiştir. Kara filmler, “Büyük Buhran”ın ardından toplumdaki sosyolojik ve psikolojik değişimleri ele alması ve ortaya koyması açısından oldukça önemlidir. Bu buhran döneminde ortaya çıkan filmler ya güldürücü ve insanları sorunlarından uzaklaştıran senaryolara sahip ya da toplumsal sorunlara dikkat çeken, karamsar ve gerçekçi filmler olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlk kez 1946’da Fransız eleştirmen Nino Frank tarafından Hollywood filmleri için kullanılan kara film terimi aslında bir sinema ekolü olarak ortaya çıkmamış, farkında olmadan bu tarz filmler çeken yönetmen, oyuncu ya da yapımcılar ilerleyen yıllarda yaptıkları röportajlarda çektikleri bu filmlerin kara film olduğunun farkında bile olmadıklarını açıklamışlardır. Kara film akımının kriterleri ilerleyen yıllarda tanımlanmıştır. Kara film ekolünün başlangıç filmleri 1940 yapımı “3. Kattaki Yabancı” ve 1941 yapımı “Malta Şahini” olurken bu filmler daha sonra çekilecek sinema filmlerine de esin kaynağı olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fransız eleştirmenler Raymond Borde ve Etienne Chaumeton’nun 1955’te kaleme aldığı “Panorama du film noir Americain 1941-1953” (Amerikan Kara Filminin Panoraması) kitabında kara film akımını ilk kez tanımlamaya çalışmış ve bu metin kara film ekolüne temel oluşturmuştur. Fransız eleştirmenlere göre kara filmler için yapılan “…düşsel, tuhaf, sıra dışı, karışık ve zalim” şeklindeki tanımlama bu türü tanımlamak için yetersiz kalmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kara filmleri diğer filmlerden ayıran en önemli kriter filmin ışıklandırmasıdır. Geleneksel sinemada birçok farklı ışık bir arada kullanılırken, kara filmlerde loş ışıklandırma ön plandadır. Loş ışıklandırmayı sağlamak ve bunun da doğal olduğunu izleyiciye hissettirmek için ana ışık, dolgu ışığa göre çok daha fazla kullanılır ve bu sayede kara filmlerde sıkça rastladığımız kontrast, koyu gölgeler ve aydınlık-karanlık karşıtlığı ortaya çıkar. Bu aydınlık ve karanlık alanların oluşturduğu zıtlık kara filmlerin vazgeçilmez unsurlarının başında gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Fransızların “film noir” olarak adlandırdığı kara film ekolü, klasik Amerikan anlatı tarzının kalıplarının dışına çıkarak sinema filmlerinde görmeye alıştığımız güzel, iyi ve masum insanların genellikle mutlu sonla biten hikâyelerinin ötesine geçmeyi başarmıştır. Kara filmde mutlu son yoktur, sevenler kavuşmaz, mekânlar karanlık ve kirli olduğu kadar kasvetlidir. Bir Hollywood filmi izlerken sonunu tahmin etmek ne kadar kolaysa kara filmlerin sonu hiç de tahmin edildiği gibi bitmez. Kara film ekolünün ilk örneklerinden olan ve 1944’te izleyicisi ile buluşan Double Indemnity (Çifte Tazminat) filmi de iyiden çok, kötü kalpli insanların hikâyesine odaklanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kara filmlerde iyi diye izlediğimiz bir karakter kötü, kötü olarak adlandırdığımız karakter ise filmin sonunda en masum ve en temiz karakter olabilir. Ayrıca alışageldiğimiz Hollywood filmlerinde başroller hiçbir şekilde ölmezken herhangi bir kara filmde başrol oyuncusu bile filmin bir yerinde tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi bu dünyadan aniden göçebilir. Ayrıca kara film ekolünde kadın karakterler erkek egemenliği altında ezilmiş, metalaşmış ve ilk kez bu filmlerde iyi ve masum kadının dışında “Femme Fatale” olarak tabir edilen, yuva yıkan ve erkekleri baştan çıkaran kadın karakterler izleyiciyle buluşmuştur. 1946 yapımı “Gilda” filmi bu tarzın öncüsü olmuştur. Hikâye “cazibeli ama tehlikeli” olarak nitelendirilen kadın karakterin hayatına odaklanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1970’lerde genç yönetmenler bir döneme damga vuran kara film ekolünde filmler üretmeyi tercih etmiş; Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, Robert Altman, Paul Schrader ve Roman Polanski gibi yönetmenlerden oluşan yeni bir kuşak ortaya çıkmıştır. Bu kuşak “Konuşma”, “Taksi Şoförü”, “Çin Mahallesi”, “Uzun Veda”, “Bizim Gibi Hırsızlar” gibi yeni kara filmleri üretmişlerdir. Bu filmlerin her biri suç türü için de örnek gösterilir çünkü bu filmler konusu bakımından suç ve suçlular dünyasına yönelmiştir. İki tür de dedektifler, suçlular, adaleti sağlamaya çalışan kahramanlar, gözü doymayanlar ve toplumdaki adaletsizliği sorgulayan temalardan oluşur. Günümüzde halen kara filmler üretilmektedir çünkü bu kavramlar ve karakterler hayatın acı gerçeğidir. Bu da bizlerin bir süre daha bu ekolü temsil eden filmleri izleyeceğimiz anlamına gelir. Toplumda sorunlar ve suçlar devam ettiği sürece bu filmler de üretilmeye ve topluma ayna tutmaya devam edecektir.

  • DÜNYA SİNEMA TARİHİNDEN ÖNEMLİ İSİMLER

    Yaş aralığı fark etmeksizin, kültür, sanat ve eğlenceye yönelik ilgi alanlarımızın başında sinema geliyor.  Peki, siz her yıl 14 Kasım tarihinin Dünya Sinema Günü olarak kutlandığını biliyor muydunuz? Bu özel günün hatırına biz de sinema tarihinin önemli yüzlerini sayfamızda konuk ediyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tabii ki sinema tarihinden söz edilecek ise, Edison’un şirketinin geliştirdiği kinesteskoptan yola çıkarak sinematograf cihazını üreten ve patentini alan Lumiere Kardeşler’den bahsetmeden geçilemez. Auguste ve Louis Lumiere’in 1895 yılında çektiği “L’arrivée d’un train en gare de La Ciotat” sinema tarihinin ilk filmi olmuş ve ikiliyi de sinemanın ilk yapımcıları olarak kayıtlara geçirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Lumiere Kardeşler’in ilk filminin ardından, 1902’de Aya Yolculuk isimli ilk bilimkurgu filmi çekildi. Sonrasında ilk renkli sinema filmi, Edward Raymond Turner tarafından tarihe kaydedildi. Hatta 1914’de ilk Hollywood yapımı da (The Squaw Man) dünyamıza girdi. Bunların hepsi sessiz sinemaya dâhildi. 1927’de çekilen ilk sesli filme kadar sessiz sinemanın dönemiydi ve şüphesiz ki bu dönemin en büyük ve ünlü ismi Charlie Chaplin’di.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bildiğiniz gibi film yapımcısı demek her şeyden önce o projenin gerçekleşebilmesi için gerekli finansmanı sağlayan kimse demektir. Filmi çekecek prodüksiyon ekibini ve ekipmanını oluşturmaktan kimi zaman yapımda rol alacak oyuncuların seçimine kadar birtakım önemli işler yapımcının kontrol alanındadır. Hal böyle olunca karşımıza çıkan yüzlerce filme yapımcılık yapan isimler de sinema tarihinde önemli yer tutar. Warner Bros‘un kurucusu, Hollywood’un büyük patronlarından ve en büyük yapımcılardan Jack Warner da onlardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bir filmi anlatırken adından sonra yönetmeninden söz ederiz. Kamera arkasında dünyanın hayran olduğu yıldızlar oynasa da her birinin tek işaretine baktığı, kameranın arkasındaki kahraman ve hatta setteki otorite odur. Sinema tarihinden çok sayıda önemli yönetmen gelip geçmiştir ve 19. yüzyılda yaşamış olan, gerilim filmlerinin usta yönetmeni Alfred Hitchcock da onların başında gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Her şey ve herkes bir tarafa, sinemayı onların yüzü, onların sesi, onların yetenekleriyle görür, biliriz. Sinema tarihinde Clark Gable’dan Henry Bogart’a, Henry Fonda‘dan Al Pacino’ya sayısız büyük isim gelip geçmekte ve beyaz perdeden yansıttıklarıyla hayal dünyamızı beslemekteler. Yaşayan en iyi oyunculardan biri olarak kabul edilen Anthony Hopkins de sinemanın önemli aktörlerinden biri olarak başı çekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kimi aktrisler oyunculuk yeteneklerinin yanı sıra güzellik ve zarafetleriyle de sinema tarihinde boy göstermişlerdir. Ingrid Bergman’dan Elizabeth Taylor’a, Sophia Loren’den Meryl Streep’e kadar sinema tarihi ikonik oyuncularla doludur. Tabii “en zarif aktris” denince Audrey Hepburn için bir parantez açmak gerekir. 1923 doğumlu oyuncu, özellikle siyah-beyaz filmlerin unutulmaz yüzlerinden biri olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Film izlenip bittiğinde aklımızda sahneler ve müzik kalır. İyi bir film müziği, kötü bir senaryonun önüne geçip yapımı yukarıya taşıyabilir. İyi bir film müziği, iyi bir filmi efsaneler arasına katar. Dünya sinemasında çok iyi müzik yapan isimler vardır ve onların ürettiği soundtrack’ler, filmden bağımsız olarak dinleyebildiğimiz eserlere dönüşmüşlerdir. Sinema tarihindeki en iyi film müziği bestecilerinden biri de John Williams’tır.