Etiket: sinema

  • PERDENİN ARDINDAKİ KADIN SESLER: YEŞİLÇAM’IN UNUTULMAZ AŞK ŞARKILARI

    Yeşilçam… Yalnızca bir sinema dönemi değil; Türkiye’nin duygusal belleğinde en derin iz bırakan zamanlardan biriydi. Bir kuşağın aşkı, umudu ve kırgınlığı yıllar boyunca o filmlerle hayat buldu. Sahnelerin duygusu, arkadan gelen o tanıdık melodilerle tamamlanırdı. İşte şimdi, 14 Şubat Sevgililer Günü’nde Yeşilçam’ın o tanıdık aşk sahneleri yine zihnimizde canlanıyor. Yazımızda, bu özel günün ruhuna eşlik eden kısa bir yolculuğa çıkıyoruz: Filmlerden yaptığımız seçkilerle aşkın sinemadaki hâline ses veren kadın yorumcuları ve onların unutulmaz aşk şarkılarını birlikte anımsıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sonbahar Rüzgârları – Handan Kara Sipahioğlu” title_font_size=”13″]

    1969 yapımı, Mehmet Dinler’in yönettiği Sonbahar Rüzgârları’nda sevdiği adamla evlenmek üzereyken geçirdiği bir kaza sonucu sakat kalan genç bir kadının (Türkan Şoray) hikâyesine tanıklık ederiz. Türkan Şoray’ın oyunculuğuyla hissettirdiği hüzünlü duygunun ardındaki ses, pek çok Yeşilçam filmine sesiyle hayat veren Handan Kara Sipahioğlu’dur. 1944’te Bakırköy’de doğan Kara, genç yaşta müziğe yönelir; ustalardan aldığı dersler ve sahne deneyimleriyle kısa sürede kendi çizgisini oluşturur. “Kulakların Çınlasın”, “Sen Bir Yana Dünya Bir Yana” gibi eserlerdeki berrak yorumu, dinleyenin belleğinde kolayca yer eder. TRT İstanbul Radyosundaki uzun yıllarının ardından yurt içinde ve yurt dışında konserler verir; sesi, Yeşilçam filmlerinin duygusuna sinen kalıcı bir imza hâline gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kezban Roma’da – Nermin Candan” title_font_size=”13″]

    1970 yapımı, Orhan Aksoy yönetmenliğindeki Kezban Roma’da filminde köyden şehre, şehrin içinden Roma’ya uzanan bir yolculuğa eşlik ederiz. Kezban’ın (Hülya Koçyiğit) düğünde seslendirdiği “Hayat mı Bu” şarkısıyla yüzümüze bir gülümseme yerleşirken onun aşkına (Ediz Hun) kavuşmasına adım adım tanık oluruz. Filmde duyduğumuz şarkının sesi, Nermin Candan’a aittir. “Hayat mı Bu”, Türk pop müziğinin en çok ses getiren 45’liklerinden biri olmuş; ilk plağıyla büyük satış rakamlarına ulaşarak Nermin Candan’ı kısa sürede dönemin en popüler kadın seslerinden biri hâline getirmiştir. O yıllarda ender rastlanan bir durum yaşanır; 45’liğin B yüzü de en az A yüzü kadar ilgi görür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Arım Balım Peteğim – Nesrin Sipahi” title_font_size=”13″]

    1970 yapımı, Muzaffer Arslan yönetmenliğindeki Arım Balım Peteğim filminde adı konmamış bir ilişkiyi ve yıllara yayılan bir karşılaşmayı izleriz. Kadının (Türkan Şoray) adı filmin sonuna dek erkek (Cüneyt Arkın) tarafından bilinmez. Bir oyun duygusu içinde ilerleyen bu hikâyede, müzik sahnenin heyecanını belirler. “O gözler, sendeki siyah gözler…” dizeleriyle başlayan şarkı sırasında Türkan Şoray, sevdiği adamı dans edenler arasında görür; dans sürerken kalbinin içindekilerle baş başa kalır. Seyirci de bu duru ve buğulu yorumun peşine takılıp hayallere dalar. İşte bu ses, Nesrin Sipahi’ye aittir. 1934 doğumlu Sipahi, en çok “Arım Balım Peteğim”, “Ömrümce Hep Adım Adım” ve “Reyhan” yorumlarıyla hafızalarda yer eder. Farklı dillerde seslendirdiği eserlerle de bilinen sanatçı, 60’lar ve 70’lerde kusursuz söyleyişi ve özenli sahne duruşuyla dönemin en güçlü kadın seslerinden biri olarak anılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Seni Sevmek Kaderim – Kamuran Akkor” title_font_size=”13″]

    1971 yapımı, Orhan Aksoy yönetmenliğindeki Seni Sevmek Kaderim filminde aşkın başka bir hâlini izleriz. “Aşkın Kanunu” şarkısı bir düğün sahnesinde yükselirken, Lale (Filiz Akın) başına geleceklerden habersizdir. İlerleyen sahnelerde babasının intikamını almak için âşık bir kadın rolüne bürünen Lale, zamanla bu rolün gerçeğe dönüştüğünü fark eder ancak gururu ağır bastıkça Murat’a (Ediz Hun) kalbindekini bir türlü söyleyemez. Film boyunca duyduğumuz bu içli şarkılar, hikâyenin duygusal yükünü sırtlanan Kamuran Akkor’un sesinden gelir. Sanatçı, “Aşk Eski Bir Yalan”, “Kime Niyet Kime Kısmet”, “Sev Yeter” gibi 45’likleriyle kısa sürede geniş kitlelerin belleğinde yer edinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Beyoğlu Güzeli – Belkıs Özener” title_font_size=”13″]

    1972 yılında Ertem Eğilmez yönetmenliğinde gösterime giren Beyoğlu Güzeli filminde sımsıcak bir hikâye izleriz. Tesadüf sonucu yolları kesişen Alev ile Ferit, kısa sürede birbirine âşık olur. Ancak biri varlıklı bir aileden gelirken diğeri çadır tiyatrosunda çalışan yoksul bir hayata sahiptir. Alev (Hülya Koçyiğit) ve Ferit (Tarık Akan) yıllar boyu kavuşamaz; yeniden karşılaştıklarında ise tüm engellere rağmen evlenirler. Tam her şey yoluna girdi derken seyirciyi beklenmedik bir son karşılar. İşte bu sahnelerde duygu yüklü o ses perde arkasından yükselir. Bu ses, Yeşilçam’ın görünmeyen yüzlerinden Belkıs Özener’e aittir. Özener, müzikle iç içe bir ailede büyür, genç yaşta katıldığı bir ses yarışmasında birincilik kazanır. “Bir Garip Yolcu”, “Adını Anmayacağım”, “Sevemedim Karagözlüm” ve “Damarımda Kanımsın” gibi eserlerle Yeşilçam’da söylenemeyen duyguları seyircinin kalbine taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ayrılık – İnci Çayırlı” title_font_size=”13″]

    1972 yapımı, Türker İnanoğlu yönetmenliğindeki Ayrılık filminde Suna (Filiz Akın) sahneye adım atar; parlak dekorların arasında dans ederken “Bana Çok Mu Görüyorsun?” şarkısını seslendirir. Başından sonuna hüzünle örülü bu hikâyede, âşıklar bir türlü kavuşamaz. Perdede izlediğimiz bu sahnenin duygusu, görüntünün ötesine taşan duru ve kederli bir sesle derinleşir. İşte bu ses, Yeşilçam’da sıkça duyduğumuz İnci Çayırlı’ya aittir. 1935’te İstanbul’da doğan Çayırlı, genç yaşta konservatuvara girer; Münir Nurettin Selçuk korosundan İstanbul Radyosuna uzanan bir müzik eğitimi alır. Yurt içinde ve yurt dışında verdiği konserlerle geniş bir dinleyici kitlesine ulaşır. “Çileli Bülbül”, “Son Nefes” ve “Kadın Asla Unutmaz” gibi filmlerin müziklerinde imzası bulunan sanatçı, 1998 yılında Devlet Sanatçısı ünvanıyla onurlandırılır.

  • 5 MADDEYLE USTA OYUNCU ÇOLPAN İLHAN

    İlk sinema deneyimini 1957 yılında oynadığı Kamelyalı Kadın filmindeki başrolüyle yaşayan Çolpan İlhan, Türk sinema tarihinin en önemli isimlerinden biridir. İki yüze yakın filmde yer alan ve 1970 yılına kadar pek çok önemli filmde başrol oynayan İlhan, filmlerinde canlandırdığı karakterlerin yanı sıra güzelliği ve yeteneğiyle de Türk halkının gönlünde taht kurmayı başarmıştır. Türk tiyatro ve sinema tarihine adını altın harflerle yazdıran Çolpan İlhan’ı ölüm yıldönümünde Kültür ve Yaşam sayfalarında anıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    8 Ağustos 1936’da İzmir’de dünyaya gelen Çolpan İlhan, lise eğitimine Balıkesir Lisesi’nde başladı ve ardından Kandilli Kız Lisesi’nden mezun oldu. İstanbul Belediye Konservatuarı’nda tiyatro, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde de resim bölümünü başarıyla bitirdikten sonra içinde büyüyen tiyatro sevdasıyla sanat camiasına ilk adımını attı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Akademide eğitim alırken arkadaşlarıyla birlikte “Akademi Tiyatrosu” adı altında bir grup kurdu ve oyunlar sergiledi. Tiyatronun günden güne büyümesiyle daha geniş kitlelere oyunlar sergileyen İlhan’ın aldığı bir sinema teklifiyle hayatında yeni bir sayfa açıldı ve böylece sanat dünyasına ilk adımını atmış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1957 yılında ilk sinema filmi olan Kamelyalı Kadın’da başrol oynadı ve canlandırdığı karakter ile adından söz ettirdi. Aynı yıl Küçük Sahne’de Münir Özkul ve Uğur Başaran ile birlikte rol aldığı Sevgili Gölge oyunuyla ilk profesyonel tiyatro oyununu sergiledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sadri Alışık Kültür Merkezi’nin de kurucusu olan ve uzun yıllar aktif olarak sinema ve tiyatro oyunculuğunu başarıyla sürdüren Çolpan İlhan, Kültür Bakanlığı tarafından 1998 yılında Devlet Sanatçısı unvanına layık görülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çolpan İlhan aynı zamanda usta sanatçı Sadri Alışık’ın eşi, ünlü şair Attilâ İlhan’ın da kız kardeşidir. Sadri Alışık ile olan evliliklerinden dünyaya gelen Kerem Alışık, günümüzün en ünlü oyuncularından biridir.

  • YILDIZ KENTER’İN SİNEMADAKİ İZLERİ

    Ömrünü tiyatroya adayan Yıldız Kenter, yalnızca yüzden fazla tiyatro oyununda oynamış bir oyuncu olarak değil, aynı zamanda uzun yıllar hocalık yaparak yüzlerce tiyatro insanı yetiştirmiş bir eğitmendi. Birçok ödül alan, sahne disiplini ve duruşuyla kuşaklara ilham veren Kenter, tiyatro kadar sinema perdesinde de derin izler bıraktı. Sahnedeki gücünü beyaz perdeye taşıyarak duygunun, emeğin ve bireyin tüm hâlleriyle buluştuğu karakterlere hayat verdi. Sanatıyla nesiller boyu hatırlanacak bu usta ismin sinemadaki unutulmaz filmlerinden bazılarına birlikte göz atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vatan İçin (1951)” title_font_size=”13″]

    “Sinemacılar Dönemi” olarak anılan 1950’li yıllar Türk sinemasında yepyeni bir dönemin de kapılarını açar. Film üretiminin hızla arttığı bu dönemde güçlü hikâyeler, idealizm ve Kurtuluş Savaşı’nın duygusal izleri de beyaz perdede yer bulur. 1951’de yönetmen Aydın Arakon imzasıyla gösterime giren Vatan İçin, düşman kuvvetlerinin emrinde çalışan bir nazırın kızı ile topçu binbaşı Sami’nin vatanperverlik öyküsünü anlatır. Kenter, bu filmde büyükanne rolüyle sinemaya ilk adımını atmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ağaçlar Ayakta Ölür (1964)” title_font_size=”13″]

    Kalp hastası bir büyükanne, torununu görme umuduyla yaşar. Kocası, onu mutlu etmek için torununun ağzından mektuplar yazar, sonunda ise sahte bir torunu eve getirir. Büyükanne gerçeği bilse de sessiz kalır. Torununu uğurlarken, “Anlamadılar, ayakta durabildim. İçten ölmüş, ayakta duran bir ağaç gibi!” der. İspanyol yazar Alejandro Casona’nın eserinden uyarlanan film, 1964’te Memduh Ün yönetmenliğinde, Safa Önal’ın senaryosuyla çekilmiş ve Yıldız Kenter’e aynı yıl Altın Portakal’da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandırmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yaşlı Gözler (1967)” title_font_size=”13″]

    “Bu gidişle biz n’olacağız? Bir çare bulunsa da tekrar birleşebilseydik…” diye yazar mektubunda Ümran rolündeki Yıldız Kenter, kocası Ferit’i canlandıran Cüneyt Gökçer’e. Tiyatro sahnesinin iki ustası, 1967’de beyaz perdede buluşur. Ertem Eğilmez’in yönettiği, senaryosunu Sadık Şendil’in yazdığı siyah-beyaz filmde, tüm çocuklarını evlendirmiş bir çifti canlandırırlar. Çocuklarına destek olmak için evlerini satıp ayrı ayrı çocuklarının yanında yaşamaya başlayan çift, onların ilgisizliği karşısında derinden sarsılır. Kenter ve Gökçer’in yürek burkan performansıyla film, adı gibi gözleri yaşla bırakır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Anneler ve Kızları (1971)” title_font_size=”13″]

    Lütfi Ömer Akad yönetmenliğindeki 1971 yapımı Anneler ve Kızları filmi, İstanbul’da hayata tutunmaya çalışan kadınların hikâyesini anlatır. Fatma (Yıldız Kenter), kocasının ölümünden sonra küçük kızıyla birlikte köyden şehre gelir ve sokakta kalır. Neşe (Neşe Karaböcek), kıt kanaat geçinmesine rağmen Fatma ve kızı Iraz’ı evine alır. Zorluklar, Neşe’nin şarkıcılık kariyerinin yükselişiyle hafifler; ancak büyüyen kızlarla ilişkiler giderek gerilir. Fatma ve Iraz üzerinden köyden kente göçün, sınıfsal ve kültürel değişimin insan hayatına etkileri güçlü bir oyunculukla beyaz perdeye taşınır. Özellikle kızına duyduğu sevgi ve filmin sonundaki yaşama vedası, izleyicide boğazı düğümleyen bir etki bırakır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kızım Ayşe (1974)” title_font_size=”13″]

    Yönetmenliğini Yücel Çakmaklı’nın üstlendiği 1974 yapımı Kızım Ayşe filminde Yıldız Kenter, bu kez fakir köylü kadını Huriye Bacı olarak karşımıza çıkar. Kocasını doktorsuzluktan kaybeden Huriye Bacı’nın tek dileği, kızı Ayşe’nin (Necla Nazır) doktor olduğunu görmektir. Bu uğurda köyden kente taşınır, yaşam mücadelesine göğüs gerer. Kızını okutmak için her türlü fedakârlığı yapan bir annenin hikâyesi, Kenter’in sade ama derin oyunculuğuyla yürek burkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hanım (1989)” title_font_size=”13″]

    1989 yapımı Hanım, yönetmenliğini Halit Refiğ’in, senaryosunu ise Nezihe Araz ile Refiğ’in birlikte üstlendiği dokunaklı bir hikâyedir; öyle ki senaryosuyla Türk sinema tarihine adını yazdırmıştır. Yıldız Kenter, bu filmde eski bir İstanbul hanımefendisi Olcay Hanım’ı canlandırır. Kocasını bir deniz kazasında kaybetmiş, kanserle mücadele eden Olcay’ın tek dileği, yaşamının son günlerinde can dostu kedisi “Hanım”a iyi bakılmasını sağlamaktır. İstanbul, değişen değerler, Eşref Kolçak ile Yıldız Kenter’in oyunculuğunun muhteşemliği ile hıçkırıklar peşi sıra gelir: Filmde hem ölmek üzere olan Olcay Hanım’a hem de bembeyaz tüyleriyle sahipsiz kalacak Hanım’a ağlar da ağlarsınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güle Güle (2000)” title_font_size=”13″]

    Dostluklar mı, ada mı yoksa oyuncuların samimiyeti mi daha güzel diye düşündüren film… Yönetmenliğini Zeki Ökten’in, senaryosunu Fatih Altınöz’ün yazdığı 2000 yapımı Güle Güle filmi, Bozcaada’da geçen bir dostluk ve aşk hikâyesini konu alır. Film, 60 yaşın üstünde beş arkadaşın öyküsünü anlatır; çocukluklarından beri bir arada olan dört erkek ve bir kadın, hayatın getirdiği zorluklar karşısında birbirine tutunur. Filmde Zarife rolünde Yıldız Kenter, anne veya büyükanne rollerinin ötesinde, bu kez dostluğuyla izleyiciye dokunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Beyaz Melek (2007)” title_font_size=”13″]

    Mahsun Kırmızıgül’ün 2007’de hem senaryosunu hem yönetmenliğini üstlendiği ilk filminde öyle isimler oynar ki filme karşı merak duygusu da artar: Arif Erkin Güzelbeyoğlu, Yıldız Kenter, Erol Günaydın, Nejat Uygur, Salih Kalyon, Ali Sürmeli, Cezmi Baskın, Toron Karacaoğlu, Hüseyin Avni Danyal, Gazanfer Özcan, Bilge Zobu, Lale Belkıs ve daha birçok isim… Beyaz Melek, aynı zamanda filme konu olan hikâyesiyle de dikkat çekicidir: Bir huzurevinde ömürlerinin son demini yaşayan bir grup insanın yaşamını gözler önüne serer. Yıldız Kenter ise filmin Melek ismindeki karakterini canlandırır ve beyaz melek olarak hem sinemada hem de son filmi olan Beyaz Melek’te etrafına ışık saçar…

  • YEŞİLÇAM’IN KÖTÜ KARAKTERLERİNİ CANLANDIRAN JÖNLERİ

    Ülkemizin film endüstrisini ifade etmek için kullanılan Yeşilçam, 1950’lerden 1980’lere kadar altın çağını yaşadı. Zengin kız-fakir oğlan hikâyelerinden komik ve hüzünlü aşk hikâyelerine binlerce filmin çekildiği bu dönemde başrol oyuncuları kadar yan rollerdeki karakter oyuncuları hâlâ hatırımızda. Yazımızda, çeşitli entrikalar ile masum roldeki başrol oyuncularına hayatı zindan eden ama sonunda hep kaybetmek zorunda kalan Yeşilçam’ın vazgeçilmez “kötü adamları”nı listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yakışıklı jönlerin amansız düşmanı Hüseyin Peyda, felsefe eğitimi almasına rağmen tüm hayatını sinemaya adamış bir isim. Filmlerde sıklıkla zengin ve kötü kalpli para babası karakterleri canlandıran Peyda, sinemadan kazandıklarıyla yapım şirketi açmış, senaryolar yazmıştır. Yüzlerce filmde oynayan Hüseyin Peyda, Yeşilçam’ın karizmatik ve gizemli kötü adamlarından biriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yeşilçam’ın iyi yürekli kötü adamı Erol Taş, rol aldığı 800’den fazla filmin en az 750’sinde kötü adam rolündeydi. Susuz Yaz, Yılanların Öcü, Dokuz Dağın Efsanesi gibi Türk sinemasının başyapıtları arasında yer alan filmlerde izlediğimiz ürkütücü kahkahasıyla ünlü Erol Taş, Türk sinemasındaki en ünlü kötü karakterlerinden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    400’e yakın filmde oynayarak Yeşilçam’da en çok rol alan 8. oyuncu ünvanına sahip Süheyl Ali Eğriboz, kötü adam karakterlerini başarıyla oynamış bir oyuncudur. Hazreti Ömer’in Adaleti filminde rol gereği Ömer bin Hattab’ı öldürdüğü için sopalı saldırıya uğrayan Eğriboz, zor rollerin üstesinden başarıyla gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yeşilçam’da kavga sahnelerinin yıldız ismi Kudret Karadağ, Yüz Numaralı Adam, Gırgıriye ve Hanzo gibi efsaneleşmiş filmlerde rol aldı. Karadağ, 350 Türk filminde oynayarak Yeşilçam’da en çok yer alan 10. oyuncu ünvanını almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kartal Tibet’in başrolde olduğu Tarkan serisinde Tarkan’ın ezeli düşmanı Viking kumandanı Toro rolüyle hafızalarımıza kazınan Bilal İnci, hemen her filminde kötü adam olarak karşımıza çıktı. 1964’te başladığı oyunculuk kariyerinde zalim adam rollerini başarıyla gerçekleştiren oyuncu, yüzlerce filmde oynadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yadigar Ejder, kötü adamların korkulu rüyası olsa da aslında Yeşilçam’da yufka yüreği ile nam salmış bir isim. Kemal Sunal ile çektiği filmlerdeki kötü adam rolüyle gönüllerimizde taht kuran Yadigar Ejder’in yüze yakın filmi var. Gerzek Şaban filmindeki Hamza rolü ise unutulmazlar arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yeşilçam başrollerinin korkulu rüyası Hayati Hamzaoğlu’nu Köroğlu ve Ağrı Dağı Efsanesi’ndeki kötü adam karakteriyle özellikle Kadir İnanır ile oynadığı Tatar Ramazan’daki ağa rolüyle tanındı. Hamzaoğlu’nun iki yüze yakın filmi ve birçok ödülü var.

  • SESSİZ FİLMLERDEN DİJİTAL ÇAĞA DUBLAJIN TARİHİ

    Dublaj, yani bir yapımın orijinal seslendirmesinin başka bir dilde veya farklı bir ses formatında yeniden kaydedilmesi, sinema ve televizyon tarihinin önemli tekniklerden biridir. Sesli sinemanın ortaya çıkışıyla gelişmeye başlayan bu teknik, başlangıçta farklı dillerdeki izleyicilere ulaşmayı amaçlarken, zamanla yalnızca çeviri değil, kültürel uyarlama açısından da önemli bir rol üstlenmiştir. Sessiz sinema döneminden günümüzün yapay zekâ destekli seslendirmelerine kadar uzanan bu süreci yazımızda ele aldık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dublaj; bir film, dizi, belgesel veya animasyonun orijinal seslerinin, farklı bir dilde ya da formatta yeniden kaydedilmesi işlemidir. Profesyonel dublaj süreci birkaç aşamadan oluşur ve oldukça teknik bir çalışma gerektirir. İlk adım, orijinal diyalogların anlamı büyük ölçüde korunacak şekilde hedef dile çevrilmesidir. Ancak yalnızca çeviri yeterli değildir. Senaryo, karakterlerin dudak hareketlerine (lip-sync) uyum sağlayacak şekilde özel olarak adaptasyon sürecinden geçirilir. Bu süreçte bazı kelimeler, dudak hareketlerine daha iyi uyum sağlayan ifadelerle değiştirilir. Örneğin İngilizce “what?” kelimesi doğrudan “ne?” olarak çevrilebilir; ancak dudak uyumu açısından bazen “ne dedin?” gibi daha uzun bir versiyon tercih edilebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dublaj yönetmeni, karakterlerin kişiliklerine ve tonlamalarına en uygun ses sanatçılarını seçer. Ses sanatçıları ise diyalogları, karakterin hareketlerine ve duygularına uygun şekilde seslendirir. Bu süreçte sanatçı, karakterin sahnedeki jest ve mimiklerini izleyerek performansını şekillendirir. Dublaj kaydı tamamlandıktan sonra karakterin sesi; arka plan müziği ve ses efektleriyle dengelenerek son hâline getirilir. Peki, bu kadar teknik ayrıntı barındıran dublaj sanatı nasıl ortaya çıkmıştır?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Sessiz Sinema Dönemi”, yani 1890’lardan 1920’li yıllara kadar olan süreçte, dublaj kavramı henüz yoktu. Filmler, genellikle yerel anlatıcılar ya da canlı orkestralar eşliğinde izleyiciye sunulurdu. Diyalog yerine ara yazılar (alt yazı panoları) kullanılır ve bu yazılar her ülkenin diline göre değiştirilirdi. 1927 yılında sinema dünyası, konuşmaların senkronize biçimde duyulduğu ilk uzun metraj sesli film olan “The Jazz Singer” ile bir dönüm noktasına ulaştı. Ancak bu yeni teknoloji, filmlerin farklı ülkelerde nasıl gösterileceği sorusunu da beraberinde getirdi. 1927-1929 yılları arasında stüdyolar, bu soruna çözüm olarak aynı filmin farklı oyuncularla farklı dillerde versiyonlarını çekmeye başladı. Ancak bu yöntem hem çok maliyetli hem de oldukça zahmetliydi. İşte tam bu noktada, daha pratik ve ekonomik bir çözüm gündeme geldi: Dublaj.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1929 yılına gelindiğinde, Hollywood stüdyoları bazı filmleri dublaj yoluyla farklı dillere çevirmeye başladı. “Rio Rita” ve “The Love Parade”, bu tekniğin ilk örnekleri arasında yer aldı. Oyuncuların orijinal sesleri, stüdyolarda başka dillerde kaydedilen seslerle değiştirilerek dublaj yapıldı. Dublaj, bu sayede sinema sektörünün küreselleşmesinin de önünü açtı. Türkiye’de ise “Sesli Sinema Dönemi”, Muhsin Ertuğrul’un yönettiği 1931 yapımı “İstanbul Sokaklarında” filmi ile başladı. Özellikle İstanbul’da kurulan stüdyolarda hem yerli hem de yabancı filmler için seslendirme çalışmaları yapıldı. Tiyatro sanatçılarının yoğun olarak seslendirme yaptığı bu dönemde, dublaj giderek profesyonelleşti ve bir meslek hâline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1930’lardan itibaren ses mühendisliği ve kayıt teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte, dublaj sanatı daha başarılı ve gerçekçi bir hâl almaya başlar. Özellikle Avrupa ülkelerinde, aktörlerin dudak hareketleriyle eş zamanlı çeviri yapılan yöntemler benimsenir. Başta ülkemiz olmak üzere Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkeler, alt yazı yerine dublajı tercih etmeye başlar. Hollywood’un küreselleşmesiyle birlikte stüdyolar, profesyonel dublaj sanatçılarından oluşan ekipler kurar. 1950’li yıllardan itibaren ise daha özenli ve yüksek kaliteli dublaj çalışmaları yapılır. Dublaj sanatçıları ile ses mühendisi ekipleri, profesyonel stüdyolar bünyesinde bir araya getirilir ve dublaj sanatı, pek çok ülkede profesyonel bir iş alanına dönüşür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1970’lerden sonra televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte dublaj artık sadece sinema filmleri için değil; televizyon dizileri, çocuk programları ve reklamlar için de temel bir teknik hâline gelir. Özellikle Latin Amerika, Avrupa ve Asya’da dublaj sektörü büyük bir endüstriye dönüşür. Bu dönemdeki teknolojik gelişmeler, dublajın daha doğal, kaliteli ve gerçekçi yapılmasını mümkün kılar. Gelişen ses senkronizasyon teknikleri sayesinde dublajın, oyuncuların dudak hareketleriyle daha uyumlu olması sağlanır. 1980’li yıllardan itibaren Japon animelerinin dünya genelinde yükselişe geçmesi, dublajın küresel etkisini daha da artırır. Bu animelerin farklı dillerdeki izleyicilere ulaşmasında dublaj önemli bir rol üstlenir. Örneğin “Dragon Ball Z” gibi popüler yapımlar, özellikle Amerika’da geniş bir izleyici kitlesi edinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2000’li yıllarla birlikte bilgisayar destekli ses düzenleme, yapay zekâ ile dudak senkronizasyonu ve yüksek kaliteli mikrofon teknolojileri, dublajı çok daha profesyonel bir seviyeye taşımıştır. Ses efektleri, ses temizleme ve otomatik senkronizasyon gibi teknikler, dublaj sanatçılarının işini hem kolaylaştırmış hem de daha gerçekçi sonuçlar alınmasını sağlamıştır. Yapay zekâ destekli seslendirme teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte, yerelleştirilmiş içeriklerin izlenme oranları da dünya genelinde artmıştır. Günümüzde yapay zekâ, oyuncuların seslerini taklit edip seslendirme sürecini kısmen otomatikleştirmeye başlamıştır. Sonuç olarak dublaj, yalnızca bir çeviri yöntemi değil; oyunculuğun, teknolojinin ve kültürel uyarlamanın birleşiminden doğan bir sanat formu hâline gelmiştir. Sessiz filmlerden yapay zekâ destekli dublaj teknolojilerine uzanan bu yolculuk, sinemanın evrensel bir dil hâline gelmesinde büyük bir rol oynamaktadır.

  • KEMAL SUNAL SİNEMASINDA MİZAH

    Kemal Sunal… Unutulmaz filmleriyle hafızamıza kazınan, aramızdan ayrılalı 25 yıl olsa da her izleyişte evimizin neşesi olmaya devam eden o tanıdık yüz. Ekrana yansıyan samimiyeti ve oyunculuğuyla Türk sinemasının unutulmaz isimlerinden biri. Gelin, yalnızca bir dönemin değil, kuşaktan kuşağa tanınan Kemal Sunal filmlerini ve bu filmlerle sinema tarihimizin gelişimini beraber inceleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türkiye’de Mizah” title_font_size=”13″]

    Türkiye’de mizahın kökleri, Karagöz-Hacivat gibi geleneksel gölge oyunlarına, meddah anlatılarına, orta oyunlarına ve Keloğlan hikâyelerine kadar uzanır. Halkın gündelik yaşamından beslenen bu anlatılar, zamanla radyo skeçlerinden tiyatro sahnesine, oradan da sinema perdesine taşınır. 1970’li yıllara gelindiğinde Türk sinemasında yeni bir güldürü dalgası filizlenmeye başlar. 1972’de Yeşilçam’a adım atan Kemal Sunal, Keloğlan’ın saflığını, Karagöz’ün eleştirel mizahını ve halkın zekâsını harmanlayarak sinemaya yepyeni bir karakter kazandırır. Böylece, Türk sinemasında güldürünün yeni bir evresi, yani “Şabanlaşma” dönemi başlamış olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1972-1975: Şaban’ın Doğuşu” title_font_size=”13″]

    Kemal Sunal’ın 1972-1975 yılları arasında yer aldığı “Tatlı Dillim”, “Salak Milyoner”, “Hanzo” gibi filmler, fiziki mizahın, abartılı mimiklerin ve saf komedinin öne çıktığı yapımlardır. Ancak bu kahkahaların altında Anadolu’nun yoksulluğu, iyimserliği ve umut dolu sesi yankılanır. Asıl çıkışını Hababam Sınıfı (1975) filmindeki “İnek Şaban” karakteriyle yapan Sunal sadece bir oyuncu değil, toplumun içinden gelen bir temsil hâline gelir. Bu dönemin Şaban’ı alaya alınmaz; sevilir, sahiplenilir ve izleyici onda kendini bulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1976-1981: Köylü Şaban Şehirde” title_font_size=”13″]

    1976-1981 yılları arasında çekilen “Kapıcılar Kralı”, “Süt Kardeşler” ve “Umudumuz Şaban” gibi filmlerle Kemal Sunal sinemasının etkisi zirveye ulaşır. Geniş kitlelerin sevgisini kazanan bu filmlerde köylü Şaban şehirle tanışır. O artık sadece saf biri değildir; dürüstlüğünü korurken, sistemin açıklarını görebilecek kadar da deneyimlidir. Maddi zorlukları, sınıfsal uçurumları ve küçük insanların büyük mücadelelerini hem komik hem de anlamlı bir şekilde yansıtan Şaban; uyanıklığı, aklı ve vicdanı sayesinde çoğu zaman çevresine ders verir, seyirciye ise ilham kaynağı olur. Bu yıllar, Şaban’ın büyüyüp toplumla daha doğrudan konuşmaya başladığı, sokaktaki herkesin sesi olduğu, halkın vicdanı ve mizahı hâline geldiği bir dönemin başlangıcıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1982-1989: Şaban Sadece Güldürmüyor” title_font_size=”13″]

    1982-1989 yılları arasında, “Şendul Şaban”, “Düttürü Dünya” ve “Deli Deli Küpeli” gibi filmlerle Kemal Sunal sinemasındaki dönüşüm derinleşir ve genişler. Bu dönemde mizah; artık sadece güldürmekle kalmaz, sorgulamak, rahatsız etmek ve düşündürmek için de bir araç hâline gelir. Sunal, güldürünün ardına saklanmadan, onu açık bir toplumsal eleştiri aracına dönüştürür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1990-2000: Şaban’ın Vedası ” title_font_size=”13″]

    1990’lı yıllar hem Türk sinemasının hem de Kemal Sunal’ın kariyerinde önemli bir kırılma noktası olur. Özel televizyonların yükselişi, video-kaset kültürünün yaygınlaşması ve Hollywood’un etkisiyle popüler sinema anlayışı hızla değişir. Kemal Sunal, bu dönemde “Koltuk Belası”, “Varyemez”, “Boynu Bükük Küheylan” gibi oynadığı filmlerde daha ciddi, doğrudan ve dramatik bir anlatıma yönelir. Ayrıca dizilerde rol alarak televizyon izleyicisiyle de buluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şaban: Sinemamızın Gülümseyen Tarihi” title_font_size=”13″]

    Kemal Sunal hayat verdiği karakterlerle sadece bir oyuncu değil, halkın sesi olmayı başaran bir anlatıcıdır. Bu yönüyle, filmleri yıllar geçse de toplumun belleğinde canlı kalan bir ayna ve kalplerde yer eden bir kültür mirasıdır.

  • TEATRAL MİMİKLERİYLE ÜNLENEN USTA OYUNCU: CEVAT KURTULUŞ

    Türk sinemasının emektar isimlerindendir Cevat Kurtuluş… Rollerinin büyük bir kısmı, dünya sinemasından Rowan Atkinson’un canlandırdığı Mr. Bean karakterine benzetilen, eğitimi ve oyunculuğu ile en az Atkinson kadar yetenekli olan Cevat Kurtuluş, yarım asırlık kariyerine yüzlerce film sığdırmayı başarmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türk sinema ve tiyatrosunun tanıdık yüzlerinden olan Cevat Kurtuluş, 1922-1992 yılları arasında yaşamış bir komedyenimizdir. Ankara doğumlu sanatçının gençlik yıllarında Devlet Tiyatro ve Operası’nın opera korosunda çalışması ve bariton olarak şarkı söylemesi bilinmeyen yönlerinden biridir. Pek de bilinmeyen başka bir yönü ise 1940-47 yılları arasında Ankara gazinolarında taklit ağırlıklı şovlar yapması ve bu şekilde ünlenmesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Taklit yeteneğinin sessiz sinema döneminden kaldığını ifade eden sanatçı, ayna karşısında çalıştığını ve özel mimikler ürettiğini ifade etmiştir. Tiyatroda Genç Osman, Yanlış Yanlış Üstüne, Haydut, Tanrıdağı Ziyafeti, Üçüncü Selim, Kibarlık Budalası isimli oyunlarda rol almış, İstanbul’a geldikten sonra da sinema filmlerinde rol almaya ve yavaş yavaş ünlenmeye başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Mimiklerini çokça kullanan oyuncu, gerçekçi rol yapabilmesi sayesinde sokaklarda da sürekli oynadığı karakterlerle karıştırıldı. Sanatçının rol aldığı filmler, Yeşilçam’ın en ünlü filmleriydi. Küçük Hanımefendi, Kınalı Yapıncak, Ah Nerede Vah Nerede, Ayşecik’le Ömercik, Görgüsüzler, Vahşi Gelin, Keloğlan Aramızda ve daha pek çoğu…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1990’lı yılların başına kadar sinema filmlerinde rol alan sanatçı, aynı dönemlerde yayına girecek olan Mahallenin Muhtarları dizisi için teklif aldığında çok sevinir fakat kamera karşısına geçemeden kalp krizi geçirerek hayata veda eder. Oyuncu olan eşi Meral Kurtuluş, dizinin senaristi Kandemir Konduk’u arayarak sanatçının mutlu ve sevinçli öldüğünü söyleyerek teşekkür eder. 70 yaşında hayata veda eden Cevat Kurtuluş, Feriköy Mezarlığı’na defnedilmiştir.

  • TÜRK SİNEMASININ EMEKTAR İSMİ İHSAN YÜCE

    Bizler İhsan Yüce’yi Türk filmlerinde ya fakir kızın iyi niyetli babası ya da mahallenin gariban esnafı olarak tanıdık. 39 yıllık sanat hayatına birçok proje sığdıran Yüce, aslında onlarca filmin senaristliğini ve yönetmenliğini yapmış oldukça üretken bir isim. Sanat eğitimi almamasına rağmen kurduğu tiyatrolar ile sahnelere adım atan, ardından birçok sinema filminin yan rollerinde yer alan İhsan Yüce’nin hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İhsan Yüce, Dağıstan göçmeni Kafkas asıllı yedi çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak 23 Ocak 1929’da Elazığ’da dünyaya gelir. Çocukluk yaşlarında ailesiyle İzmir’e taşınan Yüce, İzmir Atatürk Lisesinden mezun olduktan sonra yüksek tahsil eğitimini İzmir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde tamamlar ve bir süre özel şirketlerde muhasebeci olarak çalışır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sanat yaşamına 1952’de İzmir’de Halk ve Çocuk Tiyatrosunda başlayan Yüce, sadece bir sezon süren Bizim Tiyatroyu kurar. 1965 ile 1966 yılları arasında Lale Oraloğlu Tiyatrosunda çalışır, 1968’de üç arkadaşı ile Ankara Drama Tiyatrosunu hayata geçirir. Bu tiyatroda Dostoyevski’nin ölümsüz eseri Suç ve Ceza’yı sahneleyen ekip, bir sonraki oyunu olan Sahne Işıkları ile seyircinin beğenisini kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Altın Yumru filmi ile oyuncu olarak sinemaya geçen Yüce, Ertem Eğilmez’in yönettiği; “Senede Bir Gün”, “Bir Millet Uyanıyor” gibi filmlerde oyunculuğa devam eder. Bu dönem kendisinin kaleme aldığı senaryolar yazan Yüce, Aslıer Film Şirketini kurarak senaristliğini, yönetmenliğini ve oyunculuğunu yaptığı “Hayat Cehennemi” adlı filmi çeker.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kibar Feyzo, Bedrana, Uyanık Gazeteci, Sosyete Şaban, Öğretmen, İnatçı, Fazilet, Şark Bülbülü gibi Türk halkının çok sevdiği filmlerin senaristliğini yapan İhsan Yüce, 39 yıllık sanat hayatında toplam 169 filmde rol alır, oynadığı saf ve masum karakterlerle Türk izleyicisinin kalbine işler. 10 filmin ise yönetmenliğini yapan Yüce, özellikle Kemal Sunal’ın oynadığı 60 filmin senaryosunu kaleme almış önemli bir isimdir. 1976 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “İşte Hayat” filmindeki rolü ile ‘‘En Başarılı Yardımcı Erkek Oyuncu’’ ödülünü alan sanatçı, 1981’de Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “Derya Gülü” isimli filmdeki rolüyle de ‘‘En Başarılı Erkek Oyuncu’’ ödülüne layık görülür. 15 Mayıs 1991’de Üsküdar’daki evinde kalp krizi geçirerek hayata veda eder. Türk sinemasına katkıları oldukça büyük olan Yüce’nin hayatı “Gül Gibi Zabıta Dururken Kızını Çöpçüye Veren Adam” adıyla 2020 yılında kitap olarak da yayımlanmıştır.

  • Tiyatro ve Sinema Salonlarında Nelere Dikkat Etmeliyiz?

    Tiyatro ve Sinema Salonlarında Nelere Dikkat Etmeliyiz?

    Bu listemizde sinema ve tiyatro salonlarında dikkat edilmesi gereken, aslında hepimizin bildiği ve çoğumuzun da uyum sağladığı görgü kurallarına yer veriyoruz. Evet, kulağa oldukça basit gelen o detayları bilmesine biliyoruz ama gün geliyor dalgınlıkla ihmal de edebiliyoruz. Çok daha keyifli, çok daha konforlu seyirler için sinema ve tiyatro adabını gelin tekrar gözden geçirelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Perde açılmadan önce…” title_font_size=”13″]

    Sinema salonuna vaktinde girmek elbette önemli ama tiyatro salonuna vaktinde girmek bundan çok daha önemli. Unutmayın, canlı performans sergileyen oyunculara saygı gereği, onlar sahneye adım attığında çoktan yerimizi almış ve seyre hazırlanmış olmalıyız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kendi koltuğumuza ulaşmaya çalışırken…” title_font_size=”13″]

    İzin isteyerek ve sakin hareketlerle koltuğumuza geçmeye çalışırken insanları rahatsız etmemek, bilhassa dar aralıklarda ayaklarına basmamaya özen göstermek icap eder. Tabii sakin hareket edelim derken arkamızda kuyruklar oluşmasına da neden olmamalıyız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Konuşmak değil seyretmek için…” title_font_size=”13″]

    Yanımızdaki kişilerle sinemadaki insanların dikkatini çekecek biçimde konuşmalar yapmak şık bir davranış değil… Bir tiyatro oyunu izlerken kısık sesle de olsa konuşarak oyuncuların dikkatini dağıtmak ise takdir edersiniz ki hiç ama hiç şık bir davranış olmayacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sadece sesi değil ışığı da rahatsız ediyor” title_font_size=”13″]

    Uzun süre ekranına bakmadan duramadığımız cep telefonlarımızı görgü kurallarına uygun biçimde kullanmadığımızda sinema ve tiyatro etkinliklerinin en büyük sabote edicisi olabiliriz. Üstelik bunu sadece gelen çağrı ve mesajların sesiyle değil, gözü far gibi alan ekran ışığıyla da yapabiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Patlamış mısırla transa girmek!” title_font_size=”13″]

    Patlamış mısır kokusu fuayeye girer girmez çoğumuzu etkisi altına alır. Bizim hamlemiz ise film sırasında mısırları birer ikişer ağzımıza atarken o etkinin içinde kaybolmamak, mümkün olduğunca az ses çıkartmak olmalı. Çekirdek gibi kabuklu yemişlerden külliyen uzak durulması gerektiğini ise sanıyoruz söylememize gerek yok.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hastalığınız geçene kadar bekleyin” title_font_size=”13″]

    Grip ya da nezle isek, sık sık burnumuzu temizlememiz ya da çekmemiz gerekiyorsa, sürekli hapşırıyor ya da öksürüyorsak hiç düşünmeden sinema/tiyatro planımızı bir süre ertelemeliyiz. Belki o süre zarfında film vizyondan kalkacak hatta tiyatro oyunu sahnesini başka yere taşıyacak ama siz diğer insanları rahatsız etmekten kaçındığınız gibi hastalığınızdan da korumuş olacaksınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Alkışın zamanlamasını iyi yapabilmek…” title_font_size=”13″]

    Sinema salonunda film devam ederken alkışlamak, karşımızda etkileşime geçecek gerçek kişiler olmadığı için anlamsız kalabilir ve diğer seyirciler için rahatsızlık yaratabilir. Tiyatro salonunda ise durum biraz daha farklı seyreder. Oyun devam ederken alkışlamak bazı durumlarda oyuncuyu motive ederken, bazen de devam edip etmeme konusunda tereddütte kalmasına neden olabilir. Ama her iki sanatta da en uygun yöntem eserin finalini bekleyerek alkışlamaktır. Hatta tiyatroda oyuncuların selam vereceği anı özellikle beklemek ve perde tamamen kapanana kadar salondan ayrılmamak, tiyatroya, tiyatrocuya ve verilen emeğe duyduğumuz saygının göstergesi olacaktır.

  • ÇAĞDAŞ TÜRK TİYATRO VE SİNEMASININ KURUCUSU MUHSİN ERTUĞRUL

    Türk tiyatrosunun Batılı anlamda kurucusu kabul edilen Muhsin Ertuğrul, cumhuriyetin ilanından sonra sinema sanatının gelişmesi ve ilerlemesi için sunduğu katkılar ile mihenk taşı olmuş önemli bir isim. 1922-1939 yılları arasında Türkiye’de sinema filmi yapan tek kişi olan Muhsin Ertuğrul’un hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    28 Şubat 1892’de İstanbul’da dünyaya gelen Muhsin Ertuğrul, Tefeyyüz Mektebinde okurken tiyatroya ilgi duyar ve aktör olmaya karar verir. 1909’da Burhanettin Tiyatrosunda Arthur Conan Doyle tarafından yazılan “Sherlock Holmes” oyununda Bob rolüyle ilk kez sahneye çıkan Ertuğrul’un ailesi oyunculuk isteğine karşı çıkınca evinden ayrılma kararı alır ve tiyatro eğitimi almak için 1911’de Paris’e gider.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1912’de İstanbul’a dönen Muhsin Ertuğrul, yönetmen ve oyuncu olarak çalışmaya başlar. İlk işi Shakespeare’e ait “Hamlet” oyununu sahnelemek olur. 1913’te Şehzadebaşı’nda Ertuğrul Sinemasını açar; film gösterimlerinin yanı sıra “Karanlık İçinde Buse”, “Fener Bekçileri” gibi oyunları sahneler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Muhsin Ertuğrul ve Arkadaşları topluluğunu kuran sanatçı, 1914’te Dârü’l-bedâyi-i Osmânî (İstanbul Şehir Tiyatroları) adıyla kurulan müzik ve tiyatro okulunun çalışmalarında görev alır. O dönem, Batı’daki sanatsal gelişmeleri yakından takip etmek için Berlin’e giden Ertuğrul, Berlin’de kendi adına İstanbul Film adlı bir film şirketi açar. Aynı zamanda Üstat Film Şirketinin de ortağı ve yönetmeni olur. “Samson”, “Kara Lale Bayramı”, “Şeytana Tapanlar” adlı filmleri çeker. “Kara Lale Bayramı”, Marie Luise Droop’un senaryosunu yazdığı bir filmdir; Marie Luise Droop ve Muhsin Ertuğrul filmin yönetmenliğini birlikte yapar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Muhsin Ertuğrul, 1922’de Kemal ve Şakir Seden kardeşler tarafından kurulan ve Türkiye’nin ilk özel film yapım şirketi olan Kemal Filmin kurulmasına ve ilk yerli filmlerin çekilmesine öncülük eder. Türkiye’de çektiği ilk film “İstanbul’da Bir Facia-i Aşk” olur. Kurtuluş Savaşı’nı anlatan “Zafer Yolları” ise ülkemizde çekilen ilk belgesel film olma niteliği taşır. 1923’te Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı romanından uyarlanan “Ateşten Gömlek”i sinema seyircisiyle buluşturur. Bu film Kurtuluş Savaşı’nı konu alan ilk film olarak sinema tarihine geçer. Filmi için verdiği ilan sayesinde tanıştığı Münire Hanım ile evlenen Muhsin Ertuğrul, kuruluşundan 1924’e kadar Kemal Film adına altı film çekerek Türk sinemasının temelini atar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Muhsin Ertuğrul, 1928’de Türkiye’nin ikinci büyük yapım şirketi olan İpek Filmin kurulmasına öncülük eder. “Ankara Postası” filminin elde ettiği ticari başarının ardından İpek Film Şirketinde 1928-1941 yılları arasında yönetmen olarak 20 film daha çeker. 10 yılı aşkın bir süre ülkenin tek film yapım şirketi olarak kalan İpek Film, Ertuğrul’a filmlerini çekerken dönemin tüm teknolojik imkânlarını kullanmasını için her türlü harcama yetkisi verir. Bu sayede ilk sesli Türk filmlerini çeken Ertuğrul, Mısır-Yunan iş birliğiyle 1931’de çekilen “İstanbul Sokaklarında” ve ertesi sene çektiği “Bir Millet Uyanıyor” ile Türk sinemasına sesi kavuşturan isim olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ertuğrul, İstanbul Şehir Tiyatrosunda 1935-1936 sezonunda Türkiye’deki ilk düzenli çocuk oyunlarını başlatır. 1947’de temelleri atılan Devlet Tiyatrosunu yönetmek üzere Ankara Devlet Konservatuvarı Tatbikat Sahnesinin başına getirilen Muhsin Ertuğrul, çeşitli aralıklarla Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ve İstanbul Şehir Tiyatroları Baş Rejisörlüğü görevini sürdürür. 1964’te yine bir ilki gerçekleştirir ve Türkiye’de ilk kez Brecht’in bir oyununu tiyatro izleyicileri ile buluşturur. Shakespeare’in 400. doğum yıl dönümü nedeniyle beş sahnede beş Shakespeare oyunu sahnelenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1947’de Ankara’da Küçük Tiyatro, 1948’de Büyük Tiyatroyu kuran Muhsin Ertuğrul, “Bir Komiser Geldi” oyunundaki müfettiş rolüyle son kez seyircinin karşısına çıkar. 1950’de Devlet Tiyatrosundaki görevinden istifa eden yönetmen, aynı yıl Handan Ertuğrul ile ikinci evliliğini yapar. Mesleki olarak her zaman kendini geliştirmeyi görev edinen Ertuğrul, Almanya ve İspanya’daki tiyatro eğitim yöntemlerini incelemek için bu ülkelere seyahat ederek çeşitli atölyelere katılır. Millî Eğitim Bakanlığına bağlı olarak kurulan LCC Tiyatro Okulunda sahne dersleri ve İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsünde tiyatro eleştirisi dersleri veren sanatçı, 1971’de cumhuriyet tarihinde ilk kez bir sanatçıya verilen “Devlet Kültür Armağanı”nın sahibi olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Çağdaş Türk tiyatrosunun temelini atan ve geliştiren, çektiği filmler ile Türk izleyicileri sinemayla buluşturan Muhsin Ertuğrul’a 23 Nisan 1979’da Ege Üniversitesince “Fahri Doktor” ünvanı verilir. Sanatçı, ünvanını almak ve sanat yaşamının 70. yıl kutlamalarına katılmak üzere gittiği İzmir’de 29 Nisan günü kalp krizi sonucu hayata veda eder. Kalabalık bir cenaze töreninin ardından İstanbul’daki Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilir.